İran’da devlet, toplum ve jeopolitik

26 Haziran 2026
44 dak okuma süresi
Tahran sokak görüntüsü
Foto von ariyan Dv Kaynak Unsplash

Giriş

İran, modern Ortadoğu’nun en özgün ve aynı zamanda en çalkantılı siyasal dönüşümlerinden birini temsil eder. Yaklaşık iki bin beş yüz yıllık devlet geleneği, büyük ölçüde korunmuş sınırları ve köklü tarihsel kimliğiyle bölgedeki pek çok devletten ayrışan İran, 19. yüzyıldan itibaren ardı ardına yaşanan krizler, dış müdahaleler ve devrimlerle şekillenen bir dönüşüm sürecine girmiştir. Bu yönüyle İran, yalnızca ulusal bir tarih anlatısının değil; devletin yapısı, toplumsal güçlerin örgütlenmesi ve dış müdahalelerin etkisi arasındaki ilişkilerin izlenebileceği özgün bir tarihsel laboratuvar niteliği taşır.

Bu tarihsel sürekliliğin maddi zemini, İran’ın büyük ölçüde değişmeden kalan coğrafi yapısıyla yakından ilişkilidir. Yaklaşık 1.648.000 km² yüzölçümüne sahip olan İran; güneyde Basra Körfezi ve Umman Denizi, doğuda çöller ile Horasan’ın dağlık alanları ve Sistan-Belucistan, batıda Irak sınırı boyunca uzanan bozkırlar, Şattülarap havzası ve Kürt dağlık bölgeleri, kuzeyde ise Aras ve Atrek nehirleri ile Hazar Denizi tarafından çevrelenen geniş bir coğrafyada konumlanır. Bu doğal sınırlar, tarihsel olarak İran’ın mekânsal bütünlüğünü koruyan başlıca unsurlar arasında yer almıştır.

Bununla birlikte söz konusu coğrafya, yalnızca bir süreklilik unsuru değil, aynı zamanda İran’daki siyasal ve toplumsal örgütlenmenin tarihsel biçimlenişi üzerinde etkili olan başlıca unsurlardan biridir. Ülke topraklarının önemli bir bölümü, özellikle iç yaylalar, düzenli tarımı mümkün kılacak yeterli yağıştan yoksundur. Tarımsal üretim büyük ölçüde İran Azerbaycan’ı[1], Kürdistan ve Hazar kıyıları gibi yağışlı bölgeler ile sulama temelli köyler ve vahalarla sınırlı kalmıştır. Bu durum, tarihsel olarak dağınık yerleşim yapılarının, aşiret örgütlenmelerinin ve yerel ekonomik ağların varlığını sürdürmesine zemin hazırlamış; merkezi otoritenin ülke geneline nüfuz etmesini zorlaştırmıştır. Bununla birlikte merkezî otoritenin görece sınırlı kalması yalnızca coğrafi koşullardan değil, uzun süre varlığını koruyan parçalı feodal-toplumsal yapıdan da kaynaklanmıştır. Aşiretler, yerel hanedanlar, büyük toprak sahipleri ve bölgesel güç odakları etrafında şekillenen bu yapı, merkezî devletin ülke çapında bütünlüklü bir denetim kurmasını sınırlandırmış; dinî kurumlar ve ulema da bu tarihsel-toplumsal düzen içinde önemli bir siyasal ve ideolojik güç odağı olarak gelişmiştir.

Bu tarihsel yapı, İran’da devlet ile toplum arasındaki ilişkinin özgün karakterini şekillendirmiştir. Merkezî devlet geleneği sürekliliğini korurken, özellikle çarşı (bazaar) çevresinde örgütlenen ticari kesimler ile ulema gibi toplumsal aktörler de yüksek düzeyde örgütlenme kapasitesi geliştirmiştir. Böylece siyasal meşruiyet yalnızca devlet aygıtı üzerinden değil, aynı zamanda toplumsal ağlar ve dinî referanslar aracılığıyla da üretilmiştir. Kriz anlarında çözülmeye açık hale gelen bu denge, İran’da siyasal dönüşümlerin çoğu zaman kitlesel ve dönüştürücü karakter kazanmasına zemin hazırlamıştır.

Bu çerçevede 1891–1892 Tütün Boykotu, 1906 İran Meşrutiyet Devrimi, 1951’de Muhammed Musaddık liderliğinde petrolün millileştirilmesi ve nihayet 1979 İran Devrimi, birbirinden kopuk olaylar olmaktan ziyade, benzer toplumsal dinamiklerin farklı tarihsel koşullarda yeniden üretildiği momentler olarak değerlendirilebilir. Her biri, devletin meşruiyet krizine girdiği, dış müdahalelerin yoğunlaştığı ve toplumsal aktörlerin siyasal alana doğrudan müdahil olduğu tarihsel kırılma noktalarıdır. Aynı zamanda bu süreçler, İran’da kapitalizmin gelişmesinin, devletin yeniden yapılandırılmasının ve emperyalist bağımlılık ilişkilerine karşı gelişen anti-emperyalist mücadelelerin farklı tarihsel aşamalarını da temsil etmektedir.

Bu tarihsel süreklilik içinde dış müdahaleler belirleyici bir rol oynamıştır. 19. yüzyılın sonlarından itibaren İngiltere ve Çarlık Rusya’sının nüfuz mücadelesine sahne olan İran, 20. yüzyıl ortalarından itibaren bu kez Amerika Birleşik Devletleri’nin doğrudan müdahaleleriyle karşı karşıya kalmıştır. Özellikle 1953 yılında CIA ve MI6 tarafından organize edilen 1953 İran darbesi, yalnızca bir hükümet değişikliği değil, İran’da bağımsızlık ve demokratikleşme sürecinin kesintiye uğraması ve devlet-toplum ilişkilerinin yeniden yapılandırılması açısından tarihsel bir dönüm noktası olmuştur.

1979 İran Devrimi ise bu uzun tarihsel sürecin en kapsamlı kırılmasını temsil eder. Devrim, yalnızca monarşik rejime karşı gelişen siyasal bir ayaklanma değil; aynı zamanda İran’da gelişen kapitalizmin dışa bağımlı ve emperyalizmle bütünleşmiş yapısına karşı ortaya çıkan geniş ölçekli bir anti-emperyalist toplumsal hareket niteliği taşımıştır. Özellikle Muhammed Rıza Pehlevi döneminde hızlanan kapitalistleşme ve modernleşme politikaları, büyük ölçüde Batı sermayesiyle bütünleşmiş, eşitsiz gelişimi derinleştiren ve geleneksel toplumsal yapıları sarsan bir karakter kazanmıştı. Bu durum, çarşı çevresindeki ticari sermaye kesimlerinden ulema çevrelerine, işçi hareketlerinden öğrenci ve sol örgütlere kadar farklı toplumsal güçlerin ortak bir muhalefet zemini oluşturmasına yol açtı. Bu güçlerin anti-emperyalist mücadelesi sonucunda ABD'nin Ortadoğu bölgesindeki en güvenilir müttefiklerinden biri olan Şah Pehlevi diktatörlüğü yıkılmış; ancak devrim sonrasında ortaya çıkan siyasal düzen, başlangıçta devrime katılan çoğulcu toplumsal ve siyasal yapıyı zamanla daraltarak yeni bir iktidar mimarisi inşa etmiştir. Böylece devrim, bir yandan emperyalist bağımlılık ilişkilerine ve Şah rejimine karşı tarihsel bir kopuş yaratırken, diğer yandan İran içinde yeni bir siyasal merkezileşme sürecinin de önünü açmıştır. Bu dönüşüm, yalnızca İran’ın iç siyasal yapısını değil, aynı zamanda bölgesel düzeyde izlediği politikaları da derinden etkilemiştir.

Dolayısıyla İran’ın modern tarihi, güçlü ve köklü bir devlet yapısının toplumsal sınıflar, kapitalist dönüşüm süreçleri ve dış müdahalelerle kurduğu gerilimli ilişkiler üzerinden şekillenmiştir. İran, bölgedeki pek çok devletten farklı olarak süreklilik taşıyan merkezî devlet geleneğini korumuş; ancak özellikle 1953 darbesi ve 1979 İran Devrimi sonrasında devlet aygıtının siyasal ve sınıfsal karakteri yeniden yapılandırılmıştır. 1953’te gerçekleşen CIA ve MI6 destekli darbe, II. Dünya Savaşı sonrasında işçi hareketlerinin, milliyetçi akımların ve sol güçlerin gelişme olanağı bulduğu İran’da, petrolün millileştirilmesiyle somutlaşan bağımsızlaşma eğilimini bastırmayı ve ülkeyi yeniden Batı eksenli bir düzene oturtmayı hedefleyen doğrudan bir emperyalist müdahale niteliği taşımıştır. 1979 Devrimi ise, emperyalizmle bütünleşmiş ve toplumdan giderek kopmuş olan Muhammed Rıza Pehlevi rejimine karşı gelişen anti-emperyalist bir ayaklanma olarak ortaya çıkmıştır.

Bu süreçlerde belirleyici olan toplumsal aktörler de İran’ın tarihsel gelişimine özgü bir karakter taşımaktadır. Çarşı (bazaar) çevresinde örgütlenen ticari kesimler, gelişen İran kapitalizminin tarihsel ve ticari kökenli temsilcileri olarak öne çıkarken; ulema ise feodal-toplumsal düzenin tarihsel mirasını taşıyan, ancak gelişen kapitalist ilişkilere de çeşitli biçimlerde eklemlenen bir güç odağı olarak varlığını sürdürmüştür. Buna paralel olarak özellikle 20. yüzyılda sanayileşme, petrol ekonomisi ve kentleşme süreçleriyle birlikte gelişen işçi sınıfı da İran siyasal yaşamının temel toplumsal aktörlerinden biri haline gelmiştir. İran’daki büyük siyasal kırılmaların önemli bir bölümü, bu toplumsal güçler arasındaki ittifaklar, çatışmalar ve yeniden dengelenme süreçleri üzerinden şekillenmiştir.

Sonuç olarak İran’ın modern tarihi, köklü devlet geleneği ile toplumsal sınıflar arasındaki ilişkilerin, kapitalist dönüşüm süreçlerinin ve emperyalist müdahalelerin iç içe geçtiği çok katmanlı bir tarihsel gelişim çizgisi sunmaktadır. Tütün Boykotundan Meşrutiyet Devrimi’ne, Musaddık döneminden 1979 Devrimi’ne kadar uzanan siyasal kırılmalar, yalnızca iktidar mücadeleleri değil; aynı zamanda toplumsal güç dengelerinin yeniden şekillendiği tarihsel momentlerdir. Bu süreçlerde çarşı, ulema, işçi sınıfı, öğrenci hareketleri ve sol örgütler farklı dönemlerde belirleyici roller üstlenmiş; dış müdahaleler ise İran’ın siyasal gelişiminde sürekli etkili olmuştur. Bu yönüyle İran, modern Ortadoğu’da devlet, toplum, sınıf ilişkileri ve anti-emperyalist mücadele dinamiklerinin en yoğun biçimde gözlemlenebildiği tarihsel örneklerden biri olmayı sürdürmektedir.

İran’da Etnik Yapı: Çeşitlilik, Merkezileşme ve Siyasal Gerilim

İran, tarihsel olarak çok katmanlı etnik, dilsel ve mezhepsel yapıya sahip bir devlettir. Modern ulus-devlet inşası sürecinde “İranlılık” üst kimliği güçlü biçimde vurgulanmış olsa da ülke nüfusu farklı etnik grupların, dillerin ve kültürel geleneklerin bir arada bulunduğu heterojen bir yapı sergilemektedir. Bu çeşitlilik, yalnızca kültürel bir olgu değil, aynı zamanda devlet-toplum ilişkilerinin ve siyasal gerilimlerin şekillenmesinde belirleyici bir faktör niteliği taşımaktadır.

Nüfusun etnik dağılımına ilişkin tahminler değişkenlik göstermekle birlikte, en büyük grubu yaklaşık %60 oranıyla Farslar oluşturmaktadır. Azeriler yaklaşık %20 civarında bir paya sahipken, Kürtler %8–9, Lurlar %5, Beluciler %2–3, Araplar %2 ve Türkmenler %1–2 oranında değerlendirilmektedir.

Nüfusun çoğunluğunu oluşturan Farslar, devletin tarihsel ve kurumsal çekirdeğini temsil etmektedir. Farsçanın resmî dil olması ve bürokratik yapı, eğitim sistemi ile kültürel üretim alanlarında belirleyici konuma sahip bulunması, Fars kimliğinin devlet merkezli hegemonik bir çerçevede kurumsallaşmasını sağlamıştır. Bununla birlikte bu hegemonya, diğer etnik grupların ulusal hak eşitliği temelli kültürel, dilsel ve siyasal taleplerini ortadan kaldırmamış; aksine bu talepler, özellikle çevre bölgelerde belirli dönemlerde açık siyasal gerilimlere dönüşebilmiştir ve günümüzde de dönüşmeye devam etmektedir.

Başlıca Etnik Gruplar ve Siyasal-Toplumsal Konumları

Azeriler (Azerbaycan Bölgesi)

İran toplumuna ekonomik ve siyasal açıdan ileri düzeyde entegre olmuş olan Azeriler, ülkenin en büyük etnik topluluklarından birini oluşturmaktadır. Azeriler, ağırlıklı olarak İran’ın kuzeybatısında, Türkiye, Azerbaycan Cumhuriyeti ve Ermenistan sınırları boyunca uzanan; Doğu Azerbaycan, Batı Azerbaycan, Erdebil, Zencan ve Hamedan gibi eyaletler ile Tahran, Kazvin, Merkezi ve Kirmanşah gibi bölgelere yayılmış geniş bir coğrafyada yaşamaktadır. Özellikle kentleşmiş ve devlet kurumlarına dahil olan Azeri kesimler, Fars toplumu ile yoğun bir sosyal ve ekonomik etkileşim içindedir. Ayrıca Azerilerin büyük çoğunluğunun Şii İslam’a mensup olması, İran’ın resmî mezhepsel yapısıyla ortak bir zemin oluşturmakta ve bu ortaklık, Fars toplumuyla siyasal ve toplumsal entegrasyonu güçlendirmektedir. Bu çok katmanlı entegrasyon yapısı, Azerilerin İran devlet-toplum ilişkisi içinde ayrıksı bir etnik bloktan ziyade, kurumsal ve gündelik pratikler üzerinden bütünleşmiş bir toplumsal konumda yer almalarına zemin yaratmaktadır.

Bununla birlikte dil ve kültürel kimlik alanlarında dönemsel olarak çeşitli talepler gündeme gelebilmektedir. Özellikle Sovyetler Birliği’nin dağılması sonrasında bağımsız Azerbaycan Cumhuriyeti’nin ortaya çıkması, İran Azerileri arasında kültürel yakınlık temelli tartışmaları ve sınırlı düzeyde kimlik vurgularını da beraberinde getirmiştir. Ancak bu eğilimler, genel olarak kalıcı ve kurumsallaşmış bir siyasal hareketten ziyade, daha çok kültürel aidiyet ve kimlik düzeyinde ortaya çıkan sınırlı bir hareket özelliği taşımaktadır.

Kürtler (Kürdistan bölgesi)

İran’daki en örgütlü ve tarihsel olarak siyasal mobilizasyon kapasitesi en yüksek etnik topluluklardan biri Kürtlerdir. 1946'da kurulan Mahabad Cumhuriyeti deneyimi, kısa süreli olsa da bir devletleşme pratiği açısından önemli bir tarihsel referans noktasıdır. Günümüzde İran Kürdistanı olarak adlandırılan ve ülkenin batısında Türkiye ile Irak sınırları boyunca uzanan; Kürdistan, Kirmanşah, Batı Azerbaycan ve kısmen İlam eyaletlerini kapsayan bölge, merkezî otorite ile zaman zaman gerilimli ilişkilerin yaşandığı ve siyasal hareketliliğin yoğunlaştığı bir alan olarak öne çıkmaktadır.

Kürtler, merkezîleşme politikaları ve ulusal baskı mekanizmaları karşısında siyasal temsilin artırılmasını, kültürel ve dilsel hakların genişletilmesini ve eşit yurttaşlık temelinde ulusal düzeyde hak eşitliğini talep etmektedir. Bu tarihsel mücadele sürecinde çok sayıda Kürt siyasetçi, aydın, aktivist ve örgüt mensubu tutuklanmış, idam edilmiş, işkence görmüş ya da silahlı çatışmalar sırasında yaşamını yitirmiştir.

Bu tarihsel birikim, bölgesel gelişmeler ve toplumsal kriz dönemlerinde Kürt hareketlerinin daha görünür hale gelmesine de zemin hazırlamaktadır. Nitekim 2022 yılında Mahsa Amini’nin ölümü sonrasında ortaya çıkan ve “Jin, Jiyan, Azadî” (Kadın, Yaşam, Özgürlük) sloganı etrafında şekillenen protesto dalgası, ilk olarak Saqqez, Sanandaj, Mahabad ve Bukan gibi Kürt kentlerinde yoğunlaşmış; daha sonra ülke geneline yayılarak İran’daki toplumsal muhalefetin en önemli kırılma anlarından biri haline gelmiştir. Kürt hareketlerinin sahip olduğu bu siyasal görünürlük ve mobilizasyon kapasitesi, dış aktörlerin bölgedeki Kürt gruplarını İran iç siyasetinde dönemsel olarak araçsallaştırma yönündeki arayışlarını da beraberinde getirmektedir. Bununla birlikte Kürt hareketlerinin bu tür dış yönlendirmelere yekpare biçimde angaje olduğu yönünde genelleştirici bir değerlendirme yapılamaz.

Araplar (Huzistan bölgesi):

İran’ın güneybatısında, enerji kaynakları açısından stratejik öneme sahip Huzistan bölgesinde yoğunlaşan Arap nüfus, etnik kimlik ile doğal kaynaklar arasındaki ilişkinin somut bir örneğini sunmaktadır. Bölge, ülkenin en zengin petrol ve doğal gaz rezervlerine sahip olmasına rağmen, yerel Arap nüfusun önemli bir bölümü bu kaynaklardan orantılı biçimde yararlanamamaktadır. Petrol gelirlerinin merkezi devlet tarafından kontrol edilmesi, buna karşılık bölgedeki işsizlik, yoksulluk ve altyapı sorunlarının devam etmesi, ekonomik eşitsizlikleri derinleştirmektedir. Bu durum, yalnızca sınıfsal değil aynı zamanda etnik boyut da kazanan bir ulusal baskı üretmektedir.

Beluçlar (Belucistan Bölgesi):

İran’ın Pakistan ve Afganistan sınır hattında bulunan Sistan ve Belucistan eyaletlerinde yaşayan Beluçlar, büyük ölçüde Sünni mezhebine mensuptur. Bu durum Beluçların siyasal hareketinde önemli dinsel bir referans çerçevesi oluşturmaktadır. Sistan ve Belucistan eyaletleri İran’ın en yoksul ve en az gelişmiş bölgelerinden biri olmaya devam etmekte; yüksek oranlı yoksulluk ve işsizlik, düşük oranlı okuryazarlık ve temel hizmetlerdeki yetersizlikler bölgenin karakteristiği olarak öne çıkmaktadır. Coğrafi olarak periferide yer almaları, ekonomik geri kalmışlık ve devletin ulusal baskı politikalarıyla birleşerek merkezî otorite ile mesafeli bir ilişki ortaya çıkarmaktadır. Beluçlar, tıpkı Kürtlerin bölünmüşlüğü gibi, gibi İran, Pakistan ve Afganistan arasında bölünmüş bir etnik topluluktur. Bu parçalı demografik yapı, Beluç meselesini yalnızca ulusal sınırlar içinde değil, aynı zamanda İran–Pakistan hattında güvenlik ve sınır yönetimi politikaları açısından da zaman zaman gerilim üreten bir alan haline getirmektedir.

Türkmenler (Türkmen Sahrası) ve Lurlar (Luristan Bölgesi):

Türkmenler ve Lurlar, İran’ın etnik mozaiğini tamamlayan diğer önemli gruplardır. Özellikle Lurlar, İranî dil ailesine yakınlıklarına rağmen tarihsel olarak güçlü aşiret yapılarıyla öne çıkmış ve merkezileşme politikalarından doğrudan etkilenmişlerdir.

Devlet Politikaları ve Merkezileşme Gerilimi

Farsça dışındaki dillerin (Kürtçe, Azerice, Beluçça, Arapça ve diğerleri) kamusal alandaki kullanımının sınırlı olması, özellikle eğitim ve medya alanlarında tartışmalara yol açmaktadır. İran devleti, resmî söyleminde etnik çeşitliliği tanımakla birlikte, ulusal hak eşitliğini tanımamakta, güçlü bir ulusal bütünlük ve merkezî devlet yapısı vurgusunu sürdürmektedir.

Bu yaklaşım, bir yandan tarihsel devlet geleneğinin sağladığı bütünleşmeyi mümkün kılarken, diğer yandan ulusal baskı politikalarının etnik/ulusal yapılar üzerinde yarattığı baskı nedeniyle dönemsel siyasal gerilimlere zemin hazırlamaktadır. Etnik gruplar, ulusal baskı ve inkâr politikalarına karşı, ulusal hak eşitliği talep etmekte, kültürel haklar, yerel özerklik ve siyasal temsil gibi talepler etrafında harekete geçmektedir.

İran’daki etnik yapı, sabit ve homojen bir kategori olmaktan ziyade, devlet politikaları, bölgesel güç rekabetleri, bölgesel gelişmeler ve uluslararası müdahalelerle sürekli yeniden şekillenen dinamik bir alandır. Kürtlerin siyasal hareket kapasitesi, Azerilerin çok katmanlı kimlik yapısı, Beluç bölgelerindeki güvenlik odaklı dinamikler ve Arap nüfusun yoğunlaştığı Huzistan bölgesinin jeoekonomik önemi, İran’daki ulusal sorunun siyasal, ekonomik ve güvenlik boyutlarıyla çok katmanlı bir yapıya sahip olduğunu göstermektedir.

Tarihsel Arka Plan: Pers İmparatorluklarından Kaçarlara

İran’ın modern siyasal yapısını anlamak, uzun süreklilikler barındıran tarihsel arka planın dikkate alınmasını gerektirir. Bu bağlamda İran, kökenleri antik Pers imparatorluklarına kadar uzanan ve farklı hanedanlıklar aracılığıyla süreklilik gösteren bir devlet geleneğine sahiptir.

İran tarihindeki ilk büyük imparatorluklardan biri olan Ahameniş İmparatorluğu (MÖ 550–330), yalnızca bölgesel bir güç değil, aynı zamanda geniş bir coğrafyayı kapsayan çok uluslu bir imparatorluk modeli olarak öne çıkmıştır. Bu imparatorluk, MÖ 4. yüzyılda Makedonya Kralı Büyük İskender’in seferleri sonucunda yıkılmıştır. İskender, Pers topraklarını ele geçirerek Ahameniş İmparatorluğu’na son vermiş ve böylece Antik Güneybatı Asya’nın siyasal dengelerini köklü biçimde değiştirmiştir.[2]

Ahameniş İmparatorluğu’ndan sonra İran coğrafyasında kurulan Sasani Devleti ve ardından İslam sonrası ortaya çıkan çeşitli İranî hanedanlıklar aracılığıyla bu devlet geleneği farklı biçimlerde varlığını sürdürmüş, siyasal otoritenin merkeziliği ve imparatorluk fikri tarihsel bir referans noktası olmayı devam ettirmiştir. 16. yüzyıl başında Şah İsmail liderliğinde kurulan Safevi Devleti, İran tarihinde belirleyici bir kırılma yaratmıştır. 1501 yılında Şiiliğin (On İki İmam Şiiliği) resmî devlet dini olarak ilan edilmesi, yalnızca dinî bir tercih değil; aynı zamanda siyasal bir kimlik inşası sürecinin parçasıydı. Bu adım, İran’ı Sünni Osmanlı İmparatorluğu ve diğer Sünni güçlerden ideolojik olarak ayrıştırmış, devlet ile din arasında özgün bir ilişki biçimi oluşturmuştur. Ulemanın kurumsal konumu bu dönemde güçlenmiş, dinî otorite siyasal meşruiyetin temel kaynaklarından biri haline gelmiştir.

Safevilerin ardından iktidara gelen hanedanlıklar, özellikle Kaçar Hanedanı (1789–1925) döneminde, bu dinî-siyasal mirası büyük ölçüde sürdürmüşlerdir. Ancak Kaçar dönemi, aynı zamanda merkezi devletin zayıfladığı, yerel güç odaklarının (aşiretler, ulema, büyük tüccarlar) güç kazandığı bir dönem olarak öne çıkar. Devletin mali kapasitesinin sınırlı olması ve modern bir bürokratik-askeri yapının gelişmemişliği, İran’ı dış müdahalelere açık hale getirmiştir. 19. yüzyıl boyunca İran, kuzeyde Çarlık Rusya’sı ve güneyde Britanya İmparatorluğu arasında sıkışan bir nüfuz mücadelesine sahne olmuştur. Bu süreçte devlet, mali kaynak yaratmak amacıyla yabancı sermayeye geniş imtiyazlar vermiş; bu durum hem ekonomik bağımlılığı artırmış hem de toplumsal tepkileri tetiklemiştir.

1891–1892 Tütün Boykotu, İran’da tütün üretimi ve ticareti üzerinde İngiltere’ye verilen imtiyazlara karşı gelişen geniş çaplı bir toplumsal tepki olarak ortaya çıkmış; bu süreç, ekonomik ayrıcalıklar üzerinden kurulan dış bağımlılığa karşı ilk kitlesel direnişlerden biri olmuştur.

1901 yılında ise İngiltere’ye verilen petrol imtiyazı, ülkenin doğal kaynaklarının işletilmesi üzerinde uzun vadeli bir dış kontrol mekanizmasının kurulmasına yol açmış ve bu durum İran’ın ekonomik bağımlılık yapısını daha da derinleştirmiştir.

Bunu izleyen 1906 Meşrutiyet Devrimi ise anayasal bir düzen kurma girişimiyle bu tepkileri siyasal bir çerçeveye taşımıştır. Ancak Meşrutiyet Devrimi ile kurulan anayasal düzen, iç çekişmeler ve dış müdahaleler nedeniyle istikrarlı bir siyasal yapı oluşturamamıştır. 1910’lu yıllar boyunca süren siyasal parçalanmışlık, I. Dünya Savaşı’nın yarattığı yıkım ve 1919’da İngiltere ile imzalanmak istenen anlaşmanın yarattığı tepki, devlet otoritesini daha da zayıflatmıştır. Bu süreç, ordu içindeki güç dengelerinin değişmesine zemin hazırlayarak, Rıza Han tarafından gerçekleştirilen askerî darbenin önünü açmıştır.

Rıza Şah Pehlevi Dönemi (1921–1941): Merkezileşme ve Otoriter Modernleşme

1917 Ekim Devrimi sonrasında Bolşevikler, başta Ortadoğu’nun paylaşım planlarından biri olan Sykes–Picot Anlaşması olmak üzere Çarlık Rusya’sı dönemine ait gizli diplomatik anlaşmaları kamuoyuna açıkladı. Aynı dönemde Sovyet yönetimi, Çarlık döneminden kalan İran üzerindeki ayrıcalık ve imtiyazlardan vazgeçtiğini ilan ederek İran’daki anti-emperyalist çevrelerde önemli bir siyasal etki yarattı. Buna karşılık İngiltere, savaş sonrasında İran üzerindeki nüfuzunu daha da kurumsallaştırmaya yöneldi. Özellikle 1919 Anglo-İran Anlaşması, maliye, ordu ve altyapı alanlarında İngiltere’ye geniş ayrıcalıklar tanıyor; İran’ı fiilen İngiliz nüfuzu altına sokacak bir düzenleme olarak görülüyordu. Bu durum İran toplumunda ciddi bir tepkiye yol açarken, İngiltere karşıtı ve Sovyetlere daha yakın duran siyasal eğilimlerin güç kazanmasına zemin hazırladı. Sovyetler ise İran’daki tüm yabancı müdahalelerin sona ermesini ve yabancı askerî güçlerin ülkeden çekilmesini savunuyordu.

Bu koşullar altında İran, I. Dünya Savaşı sonrasında merkezî otoritenin ciddi biçimde zayıfladığı, parçalanmış bir siyasal yapı görünümü sergiliyordu. Kaçar yönetimi ülke genelindeki denetimini büyük ölçüde kaybetmişti; düzenli ve güçlü bir ordudan yoksun olan devlet, aşiret güçleri, yerel hanedanlıklar ve yabancı müdahaleler karşısında etkisiz kalıyordu. 1920’de kuzey İran’da kurulan Gilan Sovyet Cumhuriyeti, bu çözülme sürecinin en dikkat çekici örneklerinden biri haline geldi. Mirza Küçük Han önderliğindeki Cengeli hareketi ile Sovyet destekli sosyalist unsurların ittifakı sonucu ortaya çıkan bu yapı, İran’da Sovyet etkisinin genişleyebileceği yönündeki kaygıları artırdı. Özellikle İngiltere açısından İran’ın tamamen Sovyet nüfuzu altına girme ihtimali ciddi bir jeopolitik tehdit olarak değerlendiriliyordu.

Bu süreçte Çarlık Rusya’sı döneminde kurulan ve İran’da varlığını sürdüren Kazak Tugayı (Persian Cossack Brigade), ülkedeki en örgütlü askerî güçlerden biri olarak öne çıktı. Tugayın subaylarından Rıza Şah Pehlevi, ortaya çıkan otorite boşluğunu değerlendiren başlıca aktör haline geldi. 1920–1921 yıllarında İran’daki İngiliz North Persia Force birliklerinin komutanı olan General Edmund Ironside, Rıza Han’ı Kazvin garnizonunun başına getirmiş ve kısa süre içinde generalliğe yükseltmiştir. Ervand Abrahamian’ın aktardığına göre, “21 Şubat 1921 gününün ilk saatlerinde Kazvin’deki Kazak garnizonu komutanı General Rıza Han üç bin asker ve on sekiz makineli tüfekle Tahran’da denetimi ele geçirdi.[3]

1921 darbesi yalnızca bir hükümet değişikliği değil, aynı zamanda Kaçar döneminin parçalı siyasal yapısından merkezî ve otoriter bir devlet modeline geçişin başlangıcıydı. Rıza Han darbenin ardından sıkıyönetim ilan etmiş, yerel jandarma birliklerini kendi denetimi altına almış ve Ahmed Şah’a ülkeyi Bolşevik tehdidinden korumak amacıyla hareket ettiğini bildirmiştir. Başbakanlığa ise “İngiliz severliğiyle nam salmış” Seyyid Ziya Tabatabai getirilmiştir. Rıza Han hem saraya hem de İngiliz temsilcilerine Sovyet yayılmasına karşı düzeni sağlayabilecek tek askerî güç olduğunu göstermeye çalışıyordu.

Bu dönemde İngiliz-İran Anlaşması fiilen geçersiz hale gelirken, 1921 Sovyet-İran Dostluk Antlaşması imzalanmıştı. Bu anlaşmayla Sovyetler Birliği, Çarlık döneminden kalan borçlar, ayrıcalıklar ve imtiyazların büyük bölümünden vazgeçmiş; buna karşılık İran topraklarının üçüncü bir güç tarafından Sovyetler’e karşı kullanılmasını tehdit olarak değerlendirme hakkını saklı tutmaktaydı. Aynı süreçte Sovyet güçleri Gilan’dan çekilmiş ve Gilan Sovyet Cumhuriyeti dağılmıştı. Rıza Han’ın yükselişi, yalnızca iç siyasal çözülmenin değil; İngiliz emperyalizmi ile Sovyet devrimi sonrası oluşan yeni bölgesel güç dengelerinin de ürünü olarak şekillendi.

Rıza Han kısa süre içinde hükümet üzerindeki belirleyici konumunu pekiştirmiş, 1926’da kendisini şah ilan ederek Pehlevi Hanedanı’nı kurmuştur. Rıza Şah döneminin temel hedefi, güçlü ve yekpare bir ulus-devlet inşa etmekti. Bu doğrultuda düzenli ordu kurulmuş, bürokrasi genişletilmiş ve aşiretlerin askerî-siyasal özerkliği tasfiye edilmiştir. Ulaşım ve iletişim altyapısına yapılan yatırımlar merkezin taşra üzerindeki denetimini artırırken; dil, eğitim ve kültür politikaları aracılığıyla homojenleştirici bir ulusal kimlik inşa edilmeye çalışılmıştır. Farsçanın tek resmî dil olarak dayatılması ve kamusal alanda dinî görünürlüğün sınırlandırılması bu sürecin başlıca unsurları arasında yer almıştır.

Bununla birlikte modernleşme hamlesi büyük ölçüde zor aygıtları üzerinden yürütülmüş ve toplumsal katılım kanalları sınırlı tutulmuştur. Ekonomik alanda ise dışa bağımlılık ilişkileri ortadan kalkmadığı gibi, özellikle petrol sektöründe yabancı sermaye ile kurulan bağlar sürmüştür. 1933’te Anglo-Iranian Oil Company ile imzalanan anlaşma, petrol gelirleri üzerindeki yabancı etkisinin devam ettiğini göstermiştir. Böylece ortaya çıkan yapı, bir yandan merkezî devlet kapasitesini güçlendirirken, diğer yandan siyasal baskıyı ve ekonomik bağımlılığı derinleştirmiştir. Bu çelişkiler 1930’lar boyunca işçi eylemleri ve yerel direnişler biçiminde zaman zaman görünür hale gelse de karşı koyuşlar rejimin sert güvenlik politikaları nedeniyle kurumsal bir muhalefete dönüşememiştir. Ancak biriken toplumsal gerilimler, özellikle 1940’lı yıllarda siyasal alanın görece genişlemesiyle birlikte daha örgütlü biçimler kazanacak ve sonraki dönemin kitlesel hareketlerine zemin hazırlayacaktır.

Musaddık Dönemi ve 1953 Darbesi

İran’da 1951–1953 dönemi, ulusal egemenlik mücadelesi ile sınıfsal gerilimlerin kesiştiği ve dış müdahalenin belirleyici hale geldiği kritik bir tarihsel momenti temsil eder. Petrolü millileştirmeyi başaran Muhammed Musaddık, II. Dünya Savaşı’nın en çalkantılı yıllarında İran milliyetçiliğinin simgesi haline gelmişti. 1796’dan 1925’e kadar ülkeyi yöneten Kaçar Hanedanı’yla akraba, soylu ve zengin bir aileden gelen Musaddık, 20. yüzyılın başlarından itibaren siyaset sahnesinin önemli figürlerinden biri olmuş; ancak Rıza Şah döneminde uzun yıllar boyunca Ahmedabad’da fiilî ev hapsinde tutulmuş, konuşması, yazması ve şehir dışına çıkması yasaklanmıştı. 1940’ta kısa süreli hapis ve sürgün deneyimi de yaşamıştı.

Musaddık’ın siyasete dönüşü, 1925’ten sonra yapılan ilk görece serbest seçimler olan 14. Meclis (1944–1946) ile gerçekleşti. Tahran’ın en prestijli sandalyelerinden birini, saray mensupları, ulema ve büyük toprak sahiplerinin de aralarında bulunduğu çok sayıda güçlü adayı geride bırakarak kazandı. 16. Meclis seçimleri sürecinde ise siyasal programını iki temel eksen üzerine kurdu: serbest seçimler ve petrolün devletleştirilmesi.

1949’da seçim hilelerine karşı Kraliyet Sarayı önünde düzenlenen ve “Saray Bahçesi Oturma Eylemi” olarak anılan protesto, Musaddık’ın yeniden siyasal sahnenin merkezine yerleşmesini sağladı. Bu eylem, aynı zamanda geniş tabanlı bir siyasal ittifakın da başlangıcı oldu. Protestonun ardından kurulan Ulusal Cephe, klasik bir parti yapısından ziyade, İran Partisi, meslek örgütleri, çarşı esnafı birlikleri, ulema çevreleri ve çeşitli milliyetçi grupları kapsayan geniş bir koalisyon niteliğindeydi. Musaddık kendisini bu çerçevede yalnızca bir partinin değil, “bütün ülkenin temsilcisi” olarak konumlandırdı.

Bu siyasal mobilizasyon, aynı dönemde hızla yükselen işçi hareketiyle birleşti. Özellikle Anglo-Iranian Oil Company (AIOC) kontrolündeki petrol sektöründe yaşanan kitlesel grevler, sürecin belirleyici dinamiklerinden biri oldu. 1950–1951 döneminde şirketin işten çıkarmalar, ücret kesintileri ve sosyal haklarda daraltma gibi uygulamaları, özellikle Abadan ve çevresindeki petrol işçileri arasında büyük bir öfke yarattı. Bender Mahşehr’de liman işçilerinin ailelerinin başlattığı protestolar kısa sürede Ağacari, Lali, Neft-i Sefid ve Abadan’daki rafinerilere yayıldı.

Grevlerin genelleşmesiyle birlikte yaklaşık 50 binden fazla işçi üretimi durdurdu. Hükümetin sıkıyönetim ilan etmesi ve bölgeye asker sevk etmesi gerilimi tırmandırdı. Nisan 1951’de güvenlik güçlerinin ateş açması sonucu ölümler yaşanması, hareketi daha da radikalleştirdi. İşçilerin talepleri ücret artışı ve yaşam koşullarının iyileştirilmesinin ötesine geçerek petrolün millileştirilmesini de kapsar hale geldi. Tudeh Partisi’nin yeraltı örgütlenmesi ve sendikal ağları bu sürecin yaygınlaşmasında önemli rol oynadı.[4]

Grevler, Musaddık’ın millileştirme programına güçlü bir toplumsal destek sağladı. 25 Nisan 1951’de Petrol Komisyonu’ndan geçen tasarı ve hemen ardından Meclis ve Senato’da kabul edilen yasa ile Anglo-Iranian Oil Company’nin yerine İran Ulusal Petrol Şirketi (NIOC) kuruldu. Şah’ın 1 Mayıs’ta yasayı imzalamasıyla petrol resmen millileştirildi. Bu gelişme yalnızca ekonomik bir karar değil, aynı zamanda emperyalist denetime karşı açık bir meydan okumaydı.

Musaddık, başbakanlığı bu yasayı uygulama şartıyla kabul etti ve Meclis’te güçlü bir destekle göreve geldi. Ancak iktidarı boyunca hem dış baskılar hem de iç siyasal krizlerle karşı karşıya kaldı. Özellikle Şah ile yaşanan yetki çatışması, devlet yapısının kontrolü meselesini gündemin merkezine taşıdı. Musaddık, silahlı kuvvetlerin sivil denetime tabi olması gerektiğini savunarak Savaş Bakanı’nı atama yetkisini talep etti. Bu talebin reddedilmesi üzerine 16 Temmuz 1952’de istifa etti.

Bu istifa, İran tarihine 30 Tir Ayaklanması[5] olarak geçen kitlesel bir halk hareketini tetikledi. Üç gün süren genel grevler ve kitlesel gösteriler sonucunda Şah geri adım atmak zorunda kaldı; Musaddık’ın yerine göreve getirilen Ahmed Kevam’ın başbakanlığı 5 gün gibi kısa sürede çöktü ve Musaddık yeniden göreve getirildi. Bu gelişme, Musaddık’ın iktidarının yalnızca parlamenter değil, doğrudan kitlesel toplumsal harekete dayandığını açık biçimde ortaya koydu.

Musaddık’ın ikinci başbakanlık döneminde attığı adımlar, monarşinin kurumsal gücünü ciddi biçimde sınırladı. Ordu üzerindeki denetimi artırdı, askeri bütçede kesintiler yaptı, üst düzey subayları emekliye sevk etti ve sarayın hükümet üzerindeki etkisini minimize etti. Bu durum hem iç elitleri hem de dış güçleri daha da tedirgin etti.

Birleşik Krallık ve ABD, İran’daki bu gelişmeleri kendi ekonomik ve stratejik çıkarları açısından ciddi bir tehdit olarak değerlendirdi. Başlangıçta siyasal ve diplomatik yollarla Musaddık’ı zayıflatmaya çalışan emperyalistler, özellikle 30 Tir sonrasında darbenin tek çözüm olduğuna kanaat getirdi. CIA ve MI6 iş birliğiyle yürütülen ve “Ajax Operasyonu” olarak bilinen plan, 1952’den itibaren şekillendirildi ve 1953 yazında uygulamaya konuldu.

Plan iki aşamalıydı: önce hükümeti istikrarsızlaştıracak bir kaos ortamı yaratmak, ardından askeri müdahaleyle iktidarı devirmek. 15 Ağustos 1953’te başlatılan ilk darbe girişimi başarısız oldu; Musaddık’a gönderilen azil fermanını getiren Albay Nasıri tutuklandı ve Şah ülkeyi terk etti. Bu başarısızlık sonrasında sokaklarda büyük bir halk hareketi ortaya çıktı.

Ancak darbe sürecinin kırılma noktası, Musaddık’ın aldığı kritik bir kararla şekillendi. ABD’nin deneyimli ve etkili diplomatlarından Loy Wesley Henderson’un açık baskısı ve “ABD’nin İran’ı terk edebileceği” tehdidi karşısında Musaddık, sokak hareketlerini yasakladı. Oysa bu halk desteği, onun en önemli siyasal dayanağıydı. Ulusal Cephe ve Tudeh’in bu karara uyması, darbe karşısında halkın pasifize olmasına yol açtı.

19 Ağustos 1953’te organize edilen ikinci darbe dalgası, bu koşullar altında başarıya ulaştı. CIA destekli gruplar, kiralık kalabalıklar, suç unsurları ve ordu içindeki darbe yanlısı birlikler koordineli biçimde harekete geçirildi. Stratejik noktalar ele geçirildi, radyo istasyonu kontrol altına alındı ve Musaddık devrildi. Şah kısa süre sonra ülkeye geri döndü.

1953 darbesi, İran için yalnızca bir hükümet değişikliği olmanın çok ötesinde anlamlar taşıyordu. Bu müdahale, ülkede yeşermeye başlayan demokratikleşme sürecini kesintiye uğrattı, devlet ile toplum arasındaki ilişkileri yeniden şekillendirdi ve monarşik diktatörlüğü geri getirdi. Aynı zamanda İran toplumunda derin bir anti-emperyalist bilinç oluşmasına yol açtı; bu bilinç, 1979 Devrimi’ne giden sürecin ideolojik ve siyasal temellerini güçlendiren en önemli etkenlerden biri haline geldi.

Ancak 1953 darbesinin etkileri yalnızca İran sınırları içinde kalmadı. Soğuk Savaş koşullarında ABD’nin dış müdahale pratiklerine de örnek teşkil etti. CIA’nın örtülü operasyonlarla bir hükümeti devirme kapasitesini gözler önüne seren bu darbe, sonraki yıllarda farklı coğrafyalarda benzer müdahalelerin önünü açan bir model olarak değerlendirildi.

1953 Sonrası İran’da Bağımlı Modernleşme ve Siyasal Çözülme Süreci

1953 darbesiyle yeniden iktidara dönen Muhammed Rıza Pehlevi, Musaddık döneminde ilerleyen petrolün millileştirilmesi sürecini tersine çevirerek Anglo-Iranian Oil Company ile kurulan ilişkileri yeniden tesis etmiş ve petrol gelirleri üzerindeki yabancı etkisini sürdürmüştür. Bu dönemde İran, ABD ile yakın bir ittifak ilişkisi içine girmiş; Soğuk Savaş bağlamında Washington’un Ortadoğu’daki temel müttefiklerinden biri ve bölgesel stratejisinde önemli bir dayanak noktası haline gelmiştir. Bu konum, İran’ın güvenlik ve dış politikasını büyük ölçüde Batı eksenli bir çerçeveye bağlamıştır.

1950’lerin sonu ve 1960’ların başında Şah yönetimi, siyasal muhalefeti bastırırken aynı zamanda devlet merkezli bir modernleşme programı başlatmıştır. 1963 yılında ilan edilen ve “Beyaz Devrim” olarak adlandırılan reform paketi; toprak reformu, kadınlara seçme ve seçilme hakkı, eğitim ve idari modernizasyon gibi başlıkları içermiştir. Ancak bu reformlar, geniş toplumsal kesimlerin katılımı olmaksızın yukarıdan aşağıya dayatılmış; özellikle ulema, geleneksel çarşı kesimi ve kırsal topluluklar içinde ciddi tepkilere yol açmıştır. Aynı yıl ortaya çıkan protesto hareketleri, rejim tarafından sert biçimde bastırılmıştır.

1963 kalkışması, sonraki yıllarda gelişecek muhalefet dinamikleri açısından önemli bir kırılma noktası olarak değerlendirilir. Bu dönem, devletin modernleşme ve otoriterleşme süreçlerini eşzamanlı olarak yürüttüğü; ekonomik büyüme ve dışa bağımlı kalkınma modelinin derinleştiği bir evreyi temsil eder. Petrol gelirlerinin artmasıyla birlikte devlet kapasitesi genişlerken, siyasal katılım kanalları daha da daraltılmış ve güvenlik aygıtı güçlendirilmiştir.

1970’li yıllar boyunca bu durum daha da belirgin hale gelmiştir. Bir yandan hızlı kentleşme, sanayileşme ve gelir artışı yaşanırken, diğer yandan gelir dağılımındaki eşitsizlikler, siyasal baskı ve toplumsal dışlanma derinleşmiştir. Bu dönemde rejime karşı muhalefet, giderek daha geniş toplumsal kesimleri kapsayan bir nitelik kazanmış; dini ağlar, öğrenci hareketleri, sol örgütlenmeler ve çarşı esnafı gibi farklı aktörler arasında örtük bir birleşme zemini oluşmuştur.

1970’lerin sonuna gelindiğinde bu birikmiş toplumsal gerilim, rejimin kontrol kapasitesini aşan kitlesel bir harekete dönüşmüştür. Genişleyen protestolar, grevler ve siyasal seferberlik dalgası karşısında Şah rejimi giderek zayıflamış ve sonunda Muhammed Rıza Pehlevi 1979 yılı Ocak ayında ülkeyi terk etmek zorunda kalmıştır. Bu süreç, 1953 darbesiyle kurulan siyasal düzenin çözülmesine yol açarak İran’da yeni bir tarihsel dönemin önünü açmıştır.

Çarşı ve Ulema İttifakı: Toplumsal Gücün Örgütlenmesi

1979’da Şah rejiminin çöküşü, uzun bir tarihsel birikimin ve farklı toplumsal aktörler arasındaki gerilimlerin sonucunda ortaya çıkan kitlesel bir dönüşümün ifadesiydi. Bu dönüşüm yalnızca siyasal iktidarın el değiştirmesiyle sınırlı kalmamış, aynı zamanda İran toplumunun tarihsel olarak örgütlenmiş güç ilişkilerini de görünür hale getirmiştir. Bu bağlamda devrim sürecini anlamlandırabilmek için, siyasal değişimin toplumsal dayanaklarını oluşturan aktörlerin yapısına bakmak gereklidir. Bu açıdan, çarşı ile ulema arasındaki tarihsel ittifak, ülkenin siyasal dönüşümlerinde merkezi bir rol oynamıştır.

Çarşı, farklı toplumsal ve ekonomik grupları bünyesinde barındıran ve literatürde farklı yaklaşımlarla küçük burjuvaziyi, geleneksel ticaret burjuvazisi ya da kentli orta sınıflar içinde değerlendirilen bir ara katmandır. Esnaf, zanaatkârlar ve ticaret sermayesinden oluşan bu yapı, kapitalist üretim ilişkilerine eklemlenmiş olmakla birlikte, daha eski üretim tarzlarından devralınan ilişkileri de bünyesinde taşır. Çarşı, yatay düzlemde lonca benzeri dayanışma ağları, dikey düzlemde ise ulema ve vakıf sistemiyle kurduğu ilişkiler aracılığıyla geniş bir toplumsal etki alanı yaratmaktadır. Ulema ise, Şii İslam’ın İran’daki tarihsel kurumsallaşmasıyla birlikte yalnızca dinî bir otorite olarak değil, aynı zamanda toplumsal meşruiyetin başlıca üreticisi olarak konumlanmıştır. Safevi Devleti’nden itibaren devlet ile din arasındaki ilişkiler yeniden tanımlanmış olsa da özellikle Kaçar Hanedanlığı döneminde merkezi otoritenin zayıflamasıyla birlikte ulema daha özerk ve etkili bir aktör haline gelmiştir. Medrese ağı, vakıf sistemi ve dinî hiyerarşi üzerinden örgütlenen ulema, geniş halk kesimleri üzerinde ideolojik ve örgütsel bir etki kurmuştur. Çarşı ile ulema arasındaki ilişki, karşılıklı bağımlılık temelinde şekillenir. Çarşı, ulemanın sağladığı dinî meşruiyet ve toplumsal nüfuzdan yararlanırken; ulema da çarşının finansal kaynakları ve örgütsel kapasitesi sayesinde siyasal etkisini genişletir. Bu ittifakın ilk büyük tezahürlerinden biri 1891–1892 Tütün Boykotudur. 1906 Meşrutiyet Devrimi’nde de benzer bir toplumsal koalisyon ortaya çıkmıştır. Muhammed Rıza Pehlevi döneminde inşa edilen devlet destekli kapitalistleşme modeli, çarşıyı oluşturan orta ve küçük ölçekli üreticileri sistematik olarak dışlamış; devletin ticareti kontrol altına alma girişimleri, ağır vergi yükleri ve finansal mekanizmaların merkezileştirilmesi, çarşıyı rejime karşı muhalif bir konuma itmiştir. 1979 Devrimi, bu ittifakın en güçlü biçimde ortaya çıktığı tarihsel moment olmuştur.

1979 Devrimi Sonrası Solun Tasfiyesi

1979 İran Devrimi, yalnızca Ayetullah Humeyni önderliğinde monarşik rejimin yıkılması değil; aynı zamanda farklı ideolojik, sınıfsal ve örgütsel eğilimlerin aynı tarihsel momentte kesiştiği geniş bir toplumsal koalisyonun ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Devrim sürecinde işçi hareketleri, üniversite gençliği, çarşı esnafı, dinî çevreler ve çeşitli sol örgütler, Şah rejimine karşı geçici fakat güçlü bir ortak muhalefet hattı oluşturmuştur. Özellikle petrol grevleri, üniversite merkezli öğrenci hareketleri ve kentlerdeki kitlesel gösteriler, 1978 yılı boyunca rejimin siyasal meşruiyetini ciddi biçimde aşındırmış; devlet aygıtının işleyişini büyük ölçüde felç etmiştir. Bu süreçte sol sosyalist örgütlenmeler ve işçi sınıfı hareketi, yalnızca rejime karşı muhalefetin bir bileşeni değil, aynı zamanda grevlerin örgütlenmesi, üretimin durdurulması ve kitlesel hareketin yaygınlaşmasında belirleyici aktörler olarak öne çıkmıştır. Özellikle Tudeh Partisi, uzun yıllara dayanan sendikal ve siyasal örgütlenme deneyimi sayesinde işçi hareketi, aydın çevreleri ve öğrenci gençlik içinde etkili olmuş; Şah rejimine karşı gelişen muhalefetin örgütlenmesinde önemli bir işlev üstlenmiştir. Petrol grevleri, kitlesel gösteriler ve devlet aygıtı içindeki çözülmenin derinleşmesiyle birlikte, 1979 yılı başlarında Şah rejimi fiilen çökmüş ve monarşik yapı sürdürülemez hale gelmiştir.

Ancak devrim sonrası dönem, bu çok aktörlü koalisyonun korunması yerine hızla yeniden yapılandırılması sürecine sahne olmuştur. Nisan 1979’da gerçekleştirilen referandumla İran İslam Cumhuriyeti ilan edilmiş; Aralık 1979’da kabul edilen anayasa ile “velayet-i fakih[6] ilkesi kurumsallaştırılmış ve siyasal otoritenin nihai belirleyicisi olarak dinî liderlik makamı tesis edilmiştir.

Bu süreçte devrimde aktif rol oynamış olan sol, liberal ve diğer muhalif unsurlar sistematik biçimde siyasal alandan dışlanmıştır. Bu bağlamda Tudeh Partisi, Halkın Fedaileri ve Halkın Mücahitleri gibi sol yapılar, başlangıçta devrim sürecine verdikleri destek nedeniyle yeni rejim içinde meşru bir aktör olarak varlık göstermeye çalışmışlarsa da kısa sürede ideolojik ve stratejik farklılıklar belirginleşmiştir. 1980’li yılların başından itibaren sol hareketler sistematik baskı mekanizmalarıyla karşı karşıya kalmış; tutuklamalar, idamlar, örgütsel yapının dağıtılması ve lider kadroların tasfiyesi süreci yaşanmıştır. Özellikle 1981 sonrası dönem, sol muhalefetin kamusal alandan büyük ölçüde silindiği bir siyasal yeniden yapılanma evresi olmuştur.

İran-Irak Savaşı’nın Rejim Konsolidasyonuna Etkisi

Devrim sonrası İran’da ortaya çıkan siyasal yapı, başlangıçtaki çoğulcu koalisyondan hızla uzaklaşarak ideolojik olarak tanımlanmış ve merkezileşmiş bir devlet formuna evrilmiştir. Bu dönüşüm sürecinde referandumlar yoluyla kurumsallaşan İslami devlet yapısı, savaş koşullarının sağladığı siyasal ortamla birleşerek yeni rejimin hem ideolojik hem de kurumsal düzeyde egemenliğini pekiştirmiştir.

Bu sürecin hızlanmasında belirleyici faktörlerden biri, 1980 yılında patlak veren İran-Irak Savaşı olmuştur. Saddam Hüseyin yönetimindeki Irak’ın saldırısıyla başlayan bu savaş, İran ekonomisi üzerinde yıkıcı etkiler yaratmakla birlikte, siyasal açıdan rejimin konsolidasyonunu güçlendiren bir işlev görmüştür. Savaş koşulları, iç muhalefetin bastırılması için uygun bir zemin yaratmış; “ulusal savunma” söylemi etrafında toplumun geniş kesimleri mobilize edilmiştir. Ayrıca savaş, devletin kurumsal yapısının militarize olmasına ve Devrim Muhafızları gibi yapıların yalnızca askerî değil, aynı zamanda siyasal ve ekonomik aktörler olarak güç kazanmasına zemin hazırlamıştır.

İran Dış Politikası, Bölgesel Çatışmalar ve Küresel Jeopolitik Gerilimler

Günümüze gelindiğinde İran, yalnızca Ortadoğu’nun değil, aynı zamanda küresel siyasetin de aktörlerinden biri haline gelmiştir. 1979 Devrimi sonrasında şekillenen ideolojik çerçeve, İran dış politikasının temel eksenlerinden biri olan “devrim ihracı” anlayışını beraberinde getirmiştir. Bu yaklaşım, yalnızca ideolojik bir yayılma stratejisi değil; aynı zamanda bölgesel nüfuz alanları oluşturmayı hedefleyen çok katmanlı bir jeopolitik yönelimi ifade eder. Bu doğrultuda İran, başta Lübnan, Irak, Suriye ve Yemen olmak üzere farklı coğrafyalarda kendisine yakın siyasal ve askerî aktörlerle ilişkiler geliştirmiş; bu süreç zamanla “direniş ekseni” olarak adlandırılan bir bölgesel bloklaşmanın ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır.

Bu sürecin şekillenmesinde yalnızca İran'ın bölgesel stratejik yönelimi değil, aynı zamanda ABD'nin Ortadoğu'daki askerî varlığı ve İsrail'in Filistin meselesi başta olmak üzere bölge ülkelerine yönelik askerî müdahaleci ve saldırgan politikaları da belirleyici bir rol oynamıştır. Bölgesel ölçekte yoğunlaşan bu güç rekabeti ve güvenlik temelli çatışma ortamı, İran etrafında oluşan siyasal ve askerî yakınlaşmaları hızlandırmış ve “direniş ekseni” olarak tanımlanan yapının ortaya çıkışında kurucu bir etken işlevi görmüştür.

Bununla birlikte İran’ın yükselen bölgesel rolü, özellikle nükleer enerji programı nedeniyle uluslararası düzeyde ciddi gerilimleri de beraberinde getirmiştir. ABD öncülüğünde uygulanan yaptırımlar İran ekonomisi üzerinde uzun süreli ve derin etkiler yaratmış; buna karşın İran, bu baskılara rağmen bölgesel stratejik hamlelerinden geri adım atmamıştır. Bu durum, İran’ın “direnç ekonomisi” olarak adlandırılan alternatif ekonomik ve siyasal adaptasyon mekanizmaları geliştirmesine yol açmıştır.

Bu gerilim hattı, 28 Şubat 2026 tarihinde ABD-İsrail-İran Savaşı ile açık bir askerî çatışmaya dönüşmüştür. ABD ve İsrail tarafından başlatılan saldırılar, ilk aşamada İran’ın askerî ve stratejik kapasitesini hızla çökertmeyi hedeflemiş; yoğun hava bombardımanlarıyla kritik altyapı tesisleri ve askerî merkezler vurulmuş, üst düzey karar alıcıların da bulunduğu çok sayıda siyasi ve askerî figür hedef alınmıştır. Saldırı stratejisinin temel amacı, İran’ı kısa sürede “tam teslimiyet” noktasına zorlamak; yalnızca nükleer programın sona erdirilmesi ve zenginleştirilmiş uranyum stoklarının teslim edilmesini değil, aynı zamanda İran rejiminin yapısal olarak dönüştürülmesini ve siyasal iktidarın değiştirilmesini hedeflemekteydi.

Ancak beklentinin aksine İran, bu saldırılara karşı askerî kapasitesini tamamen kaybetmemiş; aksine çatışmayı bölgesel düzleme yayma stratejisi geliştirmiştir. İran güçleri, İsrail’e yönelik yoğun drone ve füze saldırıları gerçekleştirirken, Körfez bölgesinde bulunan ABD askerî varlıklarını da hedef alarak çatışmanın coğrafi sınırlarını genişletmiştir. Bu hamle, savaşın yalnızca İran’a yönelik bir “rejim değişikliği operasyonu” olarak kalmasını engellemiş ve çatışmayı çok taraflı bir bölgesel savaşa dönüştürmüştür.

Bu süreçte İran’ın en kritik jeopolitik hamlelerinden biri, Hürmüz Boğazını kapatmak olmuştur. Küresel petrol taşımacılığının önemli bir kısmının geçtiği bu dar su yolunda yaşanan fiilî risk artışı, dünya enerji piyasalarında sert dalgalanmalara yol açmış ve petrol fiyatlarının hızla yükselmesine neden olmuştur. İran, savaşın ekonomik boyutunu küresel sisteme doğrudan taşıyan bir kaldıraç üretmiştir.

ABD’nin stratejik hedeflerinden biri, İran’ı hızlı bir askerî operasyonla etkisiz hale getirerek bölgesel hegemonyasını yeniden tesis etmek ve İran’ın petrol ile jeopolitik kapasitesini kontrol altına almaktı. Ancak İran’ın çatışmayı uzatarak yıpratma savaşına dönüştürmesi, bu stratejinin beklenen sonucu üretmesini engellemiştir. Çatışmanın 40. gününde, artan bölgesel riskler ve küresel ekonomik baskılar sonucunda ABD yönetimi tarafından 15 günlük kırılgan bir ateşkes ilan edilmek zorunda kalınmıştır. Bu ateşkes, savaşın sona ermesinden ziyade geçici bir duraksama niteliği taşımakta; bölgedeki güç dengelerinin henüz nihai bir istikrara kavuşmadığını göstermektedir.

Bu süreç, İran’ın yalnızca bölgesel bir güç değil, aynı zamanda küresel sistemin enerji güvenliği, askerî dengeleri ve jeopolitik istikrarı üzerinde doğrudan etkisi olan bir aktör haline geldiğini açık biçimde ortaya koymuştur. İran, hem ağır askerî baskılara maruz kalan hem de bu baskıları bölgesel ve küresel etkiye dönüştürebilen “asimetrik direnç kapasitesine sahip bir devlet” olarak konumlanmaktadır. İran’ın güncel pozisyonu, ideolojik yayılma stratejileri, yaptırımlar, vekil aktörler ve doğrudan askerî çatışmaların iç içe geçtiği çok katmanlı bir jeopolitik denklem içinde şekillenmektedir. Bu denklem, yalnızca Ortadoğu’nun değil, küresel güç sisteminin de kırılganlığını belirleyen temel unsurlardan biri haline gelmiştir.


  1. İran Azerbaycan’ı, coğrafî ve siyasî bakımdan bağımsız Azerbaycan Cumhuriyeti’nden farklı olarak, İran sınırları içinde kalan Azerbaycan bölgesini ifade etmektedir. İki bölge arasındaki ayrım, 19. yüzyılın başında Çarlık Rusya’sı ile Kaçar İran’ı arasında imzalanan Gülistan Antlaşması (1813) ve Türkmençay Antlaşması (1828) sonrasında Aras Nehri’nin sınır hattı hâline gelmesiyle şekillenmiştir.
  2. Makedonya Kralı Büyük İskender ile Pers Ahameniş İmparatoru III. Darius arasındaki İssos Savaşı, Doğu ile Batı dünyaları arasında gerçekleşen en erken büyük askeri ve kültürel karşılaşmalardan biri olarak kabul edilmektedir. Aristoteles’ten aldığı eğitim ve Helenistik kültürü yayma idealiyle Doğu’ya sefer düzenleyen Büyük İskender, MÖ 333 yılında Pers İmparatorluğu ile karşı karşıya gelmiştir. Savaş, günümüzde Hatay ilinin Erzin ilçesinin yaklaşık 7 km batısında yer alan İssos Ovası’nda, antik İssos kenti yakınlarında gerçekleşmiştir. Muharebe, Büyük İskender komutasındaki Makedon ordusunun kesin zaferiyle sonuçlandı. Böylece MÖ 550-330 yılları arasında hüküm süren ve yaklaşık 220 yıllık görkemli bir dönemi geride bırakan Pers İmparatorluğu, Makedonya Kralı Büyük İskender'in istilasıyla yıkılmış oldu.
  3. Abrahamiyan, E. (2017) Modern İran Tarihi, çev. D. Şendil, 4. Basım, Türkiye İş Bankası Yayınları, İstanbul, sf. 85
  4. 1941 yılında kurulan Tudeh Partisi (Hizb-i Tudeh / Kitle Partisi), Marksist-Leninist çizgide şekillenen bir kitle partisidir. Avrupa’da eğitim görmüş genç aydınlar ile eski siyasal mahkûmlar tarafından İrec İskenderi öncülüğünde kurulan parti, kısa sürede işçi sınıfı, kentli ücretli kesimler, öğrenciler, öğretmenler ve modern eğitimli orta sınıflar arasında güçlü bir toplumsal taban oluşturmuştur. 1945–1946 döneminde sendikal örgütlenmeler üzerindeki etkisi belirgin biçimde artan Tudeh, özellikle petrol, tekstil, demiryolu ve liman işçileri arasında geniş bir destek kazanmıştır. Bu dönemde öncülük ettiği grev ve örgütlenme faaliyetleri, çalışma saatlerinin sınırlandırılması, ücret artışları ve sendikal hak taleplerinin görünürlük kazanmasında etkili olmuştur. Parti ayrıca ülke genelinde yaygın bir örgüt ağı kurmuş, parlamentoda temsil edilmiş ve sınırlı da olsa hükümet düzeyinde etkide bulunmuştur. Bu örgütlenme kapasitesi, dönemin dış gözlem raporlarına da yansımıştır. 1945’te Britanya makamlarının hazırladığı bir raporda, Tudeh önderliğindeki Birleşik Sendikalar Merkez Konseyi’nin 53 şubede örgütlü 275 bini aşkın üyeye ulaştığı belirtilmiş; bu yapının 346 modern sanayi kuruluşundaki işgücünün yaklaşık yüzde 75’ini kapsadığı ifade edilmiştir. Tudeh, aynı zamanda İngiliz-İran Petrol Şirketi (Anglo-Iranian Oil Company) işçileri arasında yürüttüğü faaliyetlerle İran’daki modern işçi hareketinin gelişiminde önemli bir rol oynamış; bu süreçte petrol sektöründeki sendikal örgütlenmenin güçlenmesine katkıda bulunmuştur. Bunun yanı sıra parti, Muhammed Musaddık öncülüğünde gelişen petrolün millileştirilmesi sürecinde de önemli bir siyasal aktör olarak yer almış; İngiliz petrol tekeline karşı oluşan geniş anti-emperyalist mücadele içinde etkili bir rol üstlenmiştir.
  5. 30 Tir Ayaklanması (21 Temmuz 1952), Muhammed Musaddık'ın istifasının ardından Şah'ın atadığı Ahmed Kavvam hükümetine karşı başlayan kitlesel halk direnişidir. Ordu müdahalesine rağmen bastırılamayan gösteriler sonucunda Musaddık, ordu üzerinde yetki talebi kabul edilerek yeniden başbakan olmuştur. Bu olay, İran siyasi tarihinde monarşi karşısında halk iradesinin zaferi olarak kabul edilir.
  6. Bugünkü İran rejiminin yönetim biçimini hatırlatma açısından “velayet-i fakih” ile ilgili kısa bir parantez açacak olursak; Şii İslam düşüncesinde “din âliminin (fakihin) yönetimi” veya “hukukçunun vesayeti” anlamına gelen bu doktrin, İslam hukukuna dayalı bir siyasal otorite modelini ifade eder. Bu anlayışa göre fakih, Gaybet döneminde (On İkinci İmam Mehdi’nin görünürde olmadığı dönemde) onun temsilcisi kabul edilen, adalet ve dinî ilimlerde yetkin kişidir ve bu sıfatla devletin genel siyasal çerçevesi üzerinde en yüksek otorite konumunda yer alır. Velayet-i Fakih makamı, meşruiyetini ilahî kaynaktan alan ve siyasal sistem içinde nihai belirleyici otorite olarak kabul edilen bir yapıya sahiptir. Fakih, yani dini lider (rehber), silahlı kuvvetler, yargı, güvenlik bürokrasisi ve devletin temel stratejik yönelimleri üzerinde geniş yetkilere sahiptir. İran siyasal sistemi içinde halk, cumhurbaşkanını doğrudan genel seçimlerle belirler. Ancak cumhurbaşkanı adayları, seçimlere katılmadan önce Anayasayı Koruyucular Konseyi tarafından ideolojik ve siyasal uygunluk bakımından denetlenmekte ve yalnızca onaylanan adayların seçimlere katılmasına izin verilmektedir. On iki üyeden oluşan bu konseyin yarısı doğrudan dini lider tarafından atanırken, diğer yarısı da yine dini liderin etkisi altındaki yargı mekanizmasının önerdiği isimler arasından belirlenmektedir. Dini lider ise doğrudan halk tarafından değil, seksen sekiz üyeden oluşan Uzmanlar Meclisi tarafından seçilmektedir. Bununla birlikte Uzmanlar Meclisi üyelerinin adaylıkları da yine Anayasayı Koruyucular Konseyi’nin denetiminden geçtiği için, sistemin temel ideolojik çerçevesi üzerinde Velayet-i Fakih makamının belirleyici etkisi sürmektedir.