Almancadan Çeviren: Gazi Ateş
Heisenberg’in belirsizlik ilkesi, idealist fizikçilerinin modern fiziğin en son sonuçlarından yanlış idealist sonuçlar çıkarma çabalarında özel bir rol oynamaktadır. Belirsizlik ilkesine atıfta bulunmak, modern “fiziksel” idealizmin alametifarikası olarak nitelendirilebilir. Günümüzde, Heisenberg’in belirsizlik ilkesine atıfta bulunmanın, materyalizmi uzun zamandır çürütülmüş ve bilimsel olarak savunulamaz bir dünya görüşü olarak sunmak için yeterli olduğuna inanan pek çok insan bulunmaktadır.
Heisenberg’in belirsizlik ilkesi, bilindiği gibi, esas olarak maddenin bir temel parçacığının, örneğin bir elektronun, konumunu ve momentumunu [hızını] aynı anda tam bir kesinlikle belirlemenin imkânsız olduğunu ifade eder. Fiziksel hale dair bu parametrelerden biri ne kadar kesin olarak belirlenmek istenirse, diğerini belirlemek o kadar kesin olmaktan uzaklaşır. Buradan hareketle, parçacığa herhangi bir anda her iki belirlemeyi de atfetmenin hiçbir anlamı olmadığı sonucu çıkartılmakta. Bu nedenle, parçacık hakkında net bir fikir edinmek imkânsız olarak görülmekte. Öyleyse doğanın, “kendiliğinden“, yani bizim etkimiz ve gözlemimiz olmadan nasıl olacağını tanımlamak imkansızdır. Ve nihayetinde daha ileri gidilerek, tüm bunlardan, en küçük parçacıkların hiçbir objektif gerçekliği olmadığı sonucu dahi çıkartılabilmektedir.
Aşağıda yapacağımız değerlendirmelerde önemli bir durumu göz önünde bulundurmak gerekir. Bu değerlendirmeler öncelikle parçacıkların; fiziksel hale dair iki parametrenin gözlem yoluyla bozulacağından hareketle, aynı anda gözlemlenemeyecekleri ve deneysel olarak tespit edilemeyecekleri, dolayısıyla belirli bir momentum ve belirli bir konuma sahip olamayacaklarına dair idealist sonuca yöneliktir sadece.
Daha sonra, belirsizlik ilkesinin başka şekillerde de temellendirilmeye çalışıldığını göreceğiz. Bu çabalarda da şu iddia edilmekte: Hız ve konum, gözlemden bağımsız olarak, birbirine karşılıklı olarak o kadar bağımlı ki, bu büyüklüklerden biri ne kadar belirli olursa, diğeri nesnel olarak o kadar belirsiz hale gelir.
Fizikteki İdealistler Ne Diyor?
Weizsäcker, Dirac, Jordan vb. yanlış vargılarını o kadar kaba ve açıkça sofistike bir şekilde ortaya koyuyorlar ki, bu tür düşünceleri sadece aktarmak bile sanki bir iftira girişiminde bulunuluyormuş gibi bir izlenim yaratabilir. İnsan bu kadar bariz çelişkilerin, tüm mantığı hiçe sayan bu tür safsataların gerçekten ciddi bir şekilde savunabildiğine inanmak istemiyor. Evet, Heisenberg gibi olağanüstü bir fizik dehası bile felsefi sonuçlarında o kadar yanılgıya düşüyor ki, böylesine önemli bir araştırmacı için bunun mümkün olduğunu düşünmek zor. Anlaşılması için bu fikir silsilesinden bazılarını aynen aktaralım:
“Küçük düzlemdeki bu dünya için karakteristik olan bir doğa kanunu, bir parçacığın yerini ve hızını istediğimiz kadar kesin bilmemizi engelliyor. Bir parçacığın yerini büyük bir kesinlikle belirlememizi sağlayan deneyler yapılabilir, ancak bu ölçümde parçacığı güçlü bir dış etkiye maruz bırakmamız gerekir, bu da ama hızının büyük bir belirsizliğine yol açar. Yani doğa, her gözlemle birlikte kaçınılmaz olarak ortaya çıkan bozulma nedeniyle, somut kavramlarımızla onu kesin olarak tanımlamaktan bizi yoksun bırakmaktadır. Oysa başından beri her doğa araştırmasının amacı, doğayı mümkün olduğunca olduğu gibi, yani bizim müdahalemiz ve gözlemimiz olmadanki halini tanımlamak iken, şimdi bu amacın ulaşılamaz olduğunu anlıyoruz.”[2]
“Benzer şekilde, kuantum teorisi için en önemli husus, bir parçacığın tam konumunu ve tam momentumunu aynı anda belirlemenin anlamlı bir şekilde mümkün olmadığıdır. Bu tespitin farklı zamanlarda şu biçimde de ifade edildiği oldu: … Bir parçacığın tam konumu ve tam momentumu sorusu, yanlış bir sorudur; yani, yanlış bir soru olduğu için cevabı da olmayan bir sorudur.”[3]
Burada çok net bir şekilde ifade edilen şu:
Parçacıkların konumu ve momentumu aynı anda belirlenemediğinden, aynı anda parçacığa ait konum ve momentumdan bahsetmenin bir anlamı yoktur. Böyle eşzamanlı çift belirleme sorusu dahi anlamsızdır. Doğa bilimlerinin asıl amacı olan, doğayı “kendi halinde”, yani gözlem ve müdahalelerimiz olmaksızın haliyle tanımlamanın ulaşılamaz bir hedef olduğu anlaşılmakta.
Heisenberg hatta bu konuda daha ileri giderek açıkça şöyle yazar:
“Kuantum teorisi, bir atomun, günlük deneyimlerimizde karşılaştığımız nesneler gibi, bizim somut tasavvurumuza açık bir yapı olmadığı sonucunu beraberinde getirmiştir. Bu teoriye göre, atom veya daha doğrusu günümüz atom fiziğinin en küçük yapı taşı olan elektron, en basit geometrik ve mekanik özelliklere ‘kendiliğinden’ sahip değildir, ancak dışsal müdahalelerle gözleme açık hale geldikleri ölçüde bu özelliklere sahip olur.”[4]
“Klasik fiziğin dünya görüşünde, her tür bilginin sağlam zemini olarak, zaman ve mekânda gerçekleşen olayların o nesnel gerçekliği söz konusuydu. Şöyle ki, bu olaylar, kendileri de yeniden bu tür ‘nesnel’ olaylara dayanan doğa kanunlarına göre işlerdi ve zihinsel hadiselerden tamamen bağımsızdı. Zihinsel süreçler, zaman-mekân süreçlerinin dünyasından aşılmaz bir uçurumla ayrı olan, bir bakıma gerçekliğin tamamen farklı bir alanında bu nesnel realitenin sadece yansıması olarak görünüyorlardı. Günümüzün doğa bilimi; gelişmiş gözlem teknikleri ve bununla bağlantılı olarak artan pozitif bilgi birikimi nedeniyle, epistemolojik temellerini revize etmek zorunda kalmış ve tüm bilginin bu kadar sağlam bir temeli olamayacağına ikna olmuştur. Mekân ve zamanda nesnel olarak işleyen bir dünya tasavvuru da, gerçekliğin, mümkün olduğunca nesnelleştirme arzusuyla gerçekleştirilen bir idealize edilmesinden ibarettir.”[5]
Burada, mekan ve zamandaki nesnel, yani bilinçten bağımsız gerçeklik en küçük parçacıkların dünyası için açıkça reddedilmektedir.
Nesnel gerçekliğin bu inkârının ne kadar ileri götürüldüğünü anlamak bakımından, nesnel bir gerçekliği varsayması itibarıyla “bozulma” ifadesinden bile hoşnut olmayan Weizsäcker’deki şu düşünce karakteristiktir:
“Bir açıklama daha yapılmalıdır. Bazen fiziksel hale dair büyüklüklerinin belirsizliği, nesnenin gözlem eylemiyle bozulmasıyla ilişkilendirilmiştir. Bu ifade yanıltıcıdır. Çünkü nesnenin gözlemlenmeden önce, sadece gözlem eylemiyle yok edilebilecek belirli özelliklere sahip olduğu izlenimini uyandırmaktadır. Bu şekilde yorumlama ama, kuantum mekaniği öncesi düşünce tarzına geri dönüş anlamına gelir. Daha doğru ifadeyse şudur: Bir nesneye belirli bir özellik atfedilebilmesinin ön koşulu, bu özelliği tespit etmeyi sağlayan bir ölçüm düzeneğinin olmasıdır. Şimdi, yeni bir ölçüm düzeneği kullanarak, önceden ölçülen büyüklüğün tamamlayıcısı olan bir büyüklüğü ölçmeye başlarsam, o zaman önceden ölçülen büyüklüğün belirli bir değere sahip olabilmesini mümkün kılan koşullar artık mevcut değil demektir. Alıntılanan ifade tarzındaki ‘gözlem yoluyla nesnenin bozulması’ olarak adlandırılan şey, eski deney koşullarını yenileriyle değiştirmek için gerekli olan fiziksel müdahaledir. Dolayısıyla bu ifade, ‘bozulmamış’ fiktif nesne değil de, gözlem yoluyla zaten bilinen bir nesne yeni türden bir gözleme tabi tutulduğunda ancak net bir anlam kazanır.”[6]
Her şeyden önce, bu açıklamadaki inanılmaz kafa karışıklığı dikkat çekicidir. Weizsäcker, belli ki bir nesnedeki, önce fiziksel hale dair büyüklüğü, ardından da tamamlayıcı büyüklüğü belirleme girişiminden bahsediyor. Heisenberg’in belirsizlik ilkesi ama, bir kere ilk gözlemde tamamlayıcı durumun değiştirildiğini (bozulduğunu), dolayısıyla ikinci gözlemde bu tamamlayıcı durumun [aslında] nasıl olduğunun saptanamayacağını söylüyor. Weizsäcker ise, eski araştırma koşullarının yenileriyle değiştirilmesinin kendisinin “bozulma” olarak adlandırılan şeyi temsil ettiğini ileri sürüyor.
Bunun dışında Weizsäcker, nesnenin gözlemlenmek istenen belirli özelliklere gözlemden önce de sahip olduğunu varsaymanın kabul edilemez olduğunu açıkça ifade etmektedir. Bir şeye belirli özellikler atfedilebilmesi için, bu özelliklerin gözleminin garanti edilmesinin şart olduğunu ileri sürüyor. “Bozulmamış”, yani gözlemlenmemiş nesne, kuru bir ifadeyle sadece “fiktif”, yani sadece hayal ürünü bir nesne olarak gösterilmektedir.
Tayin Edici Hata
Tüm bu idealist safsataların temelinde yatan belirleyici hatanın fark edilmesi zor olmasa gerek. Fiziksel sonuçlara atıfta bulunarak kanıtlanmak istenen idealist epistemolojik temel görüş, gerçekte, fiziksel sonuçları değerlendirirken önceden varsayılmaktadır. Ancak yanlış bir şekilde, hatta denilebilir ki saçma bir şekilde, sadece gözlemlenen veya gözlemlenebilir olanın var olduğu görüşü baştan benimsenmişse, iki tamamlayıcı büyüklüğün, aynı anda gözlemlenemeyeceği veya ölçülemeyeceği için aynı anda var olamayacağı gibi tamamen temelsiz bir sonuca varılabilir. Algılayamadığımız, gözlemleyemediğimiz, ölçemediğimiz, ancak elbette yine de var olan sonsuz sayıda şey vardır. Maddi şeyler ve gerçekler, henüz düşünme yokken, yani gözlemleme olasılığından kesinlikle söz edilemezken vardılar zaten. Bir çubuğun uzunluğunu (belirli bir referans sisteminde) her türlü belirsizliği ortadan kaldıracak kadar kesin olarak ölçmek imkânsız olsa da, bu, çubuğun gerçekten bir uzunluğa sahip olduğu gerçeğini değiştirmez. Hatta, ölçümün belirsizliği hakkında bile konuşamazdık, eğer ölçümün sonucunu çubuğun gerçek uzunluğundan ayırmayı istemeseydik. Üstelik, bu ayrımı yaparken, gerçek uzunluğun prensip olarak asla kesin bir doğulukla belirlenemeyeceğini de bilmekteyizdir. Elbette, kesinliğin artırılması için, asla tam olarak ulaşılamayacak mutlak kesinliğe yaklaşılması için bir sınır olup olmadığı sorusu sorulabilir. (Bu soruya daha sonra geri döneceğiz ve belirsizlik ilkesinin de doğru ve tam bilginin mutlak bir sınırı anlamına gelmediğini göstereceğiz.) Ancak bu soru bile, mümkün olan en yüksek kesinlikle gözlemlemek, ölçmek veya hesaplama yoluyla belirlemek istediğimiz şeyin nesnel varlığı sorusuyla karıştırılmamalıdır.
Madde parçacığının belirli bir konum ve belirli bir momentuma aynı anda gerçekte sahip olamayacağı, çünkü her ikisini aynı anda gözlemleyip ölçmenin mümkün olmadığı şeklindeki idealist yanılgı, bu iki tamamlayıcı büyüklüğün ayrı ayrı belirlenebilirliğinin belirsizlik ilkesi tarafından hiç de sorgulanmadığı düşünüldüğünde daha da temelsiz görünmektedir. Herhangi bir anda bu iki büyüklükten birini veya diğerini büyük bir kesinlikle belirleyebiliyorsak, o zaman her ikisi de var olmalı demektir, bu açık gerçek, pozitivist bir yaklaşımla sadece tam olarak gözlemlenebilir ve belirlenebilir olanı kabul edenler için bile geçerlidir.
Örneğin, bir parçacığın t zamanındaki durumunun ne olduğunu incelemek isteyebiliriz. Bunu yaptığımızda karşımıza çıkacak soru, “eğer bu parçacık gözlemlenmeseydi, bahsedilen zamanda hem konuma hem de momentumuna birden sahip olur muydu” sorusu olacaktır. Soralım öyleyse: parçacık t zamanında gözlemlenmeden belirli bir momentuma sahip olur muydu? Elbette. Heisenberg’e göre, konumun belirlenmesinden vazgeçildiğinde, bu momentum önemli bir bozulma olmadan, yani gözlem yapılmamış gibi belirlenebilir. Peki parçacık t zamanında belirli bir konuma sahip olur muydu? Elbette. Heisenberg’e göre, momentumun belirlenmesinden vazgeçildiğinde, bu konum büyük bir kesinlikle, yani gözlem yapılmamış gibi, herhangi bir bozulma olmadan belirlenebilir. Herhangi bir gözlem yapılmadığında, açıktır ki, iki tamamlayıcı büyüklük de bozulmadan, gözlemden etkilenmeden aynı anda mevcut olur. Dolayısıyla, her ikisinin aynı anda mevcut olamayacağından söz edilemez. Ancak bir şeyin gözlemlenmeden var olabileceğini mantıksız bir şekilde inkâr ederseniz, bunu tartışılır hale getirebilirsiniz.
Belirsizlik ilkesinin Heisenbergçi gerekçelendirmesi, momentumun gözlemlenmesi durumunda konumun, konumun gözlemlenmesi durumunda ise momentumun değişime uğradığı varsayımına dayanır. Ancak, bir şeyin etkiyle değiştiğinden bahsetmek, bu etki olmasaydı farklı bir yapıya sahip olacağını, her halükârda ama var olacağını kabul etmek anlamına gelir.
Az önce Weizsäcker’in kendisinin bu itiraza işaret ettiği açıklamalarına değindik. Weizsäcker’in bu reddedilemez itirazı ortadan kaldırmak için yukarıda aktardığımız çabası o kadar açıkça mantığa aykırı ki, bir fizikçinin felsefe yapmaya başladığında ne kadar çaresiz bir duruma düşebileceğine şaşırmamak elde değil.
Weizsäcker, “gözlem eylemiyle nesnenin bozulması” ifadesine karşı çıkıyor ve bu ifadenin, söz konusu özelliğin gözlemden önce sadece başka bir şekilde (“bozulmamış”) var olduğu anlamına geleceğini açıklıyor.
Gelgelelim, belirsizlik ilkesi son derece net bir şekilde şunu söylüyor: Gözlem anında nesne, gözlemlenmesi gereken iki tamamlayıcı özellikten sadece birini değişmeden (“bozulmadan”) koruyacaktır. Bozulma ya da değişiklik kavramı belirsizlik ilkesinde atlanılamazdır ve bu da Weizsäcker’in “yanlış anlama” olarak geçiştirmek istediği şeyi, yani “bozulmanın” gözlemden kaynaklanan bir etkiyi mutlaka gerektirdiği, gözlem yapılmaması veya başka bir gözlem düzeni olması durumunda gözlemlenen büyüklüğün değişmeden var olacağı gerçeğini kaçınılmaz kılar.
Bu arada, Weizsäcker’in açıklamalarına daha yakından bakıldığında, yaptığının, varlık ve gözlemlenir olmak kavramlarının sofistike bir şekilde yer değiştirilmesi (quaternio terminorum) olduğu hemen fark edilir. Önce nesnenin sahip olduğu veya olmadığı özelliklerden bahsediyor. Sonra ama, ancak gözlemlenebildikleri takdirde nesneye atfedilebilecek özelliklerden söz ediyor. Açık ki bu ikisi aynı şey değildir, çünkü gözlem olanağına bağlı olarak özelliklerin “atfedilmesi”yle, gözlem olanağı veya gözlemleme isteği olmasa da doğal olarak mevcut olabilen özelliklere sahip olmak aynı şey değildir.
Tüm bunlar o kadar tartışılmaz ve açıktır ki, bunları tartışmak zorunda kalmak neredeyse utanç vericidir. Lenin’in, aralarında Heisenberg gibi fizik alanında büyük başarılar elde edenler de dahil olmak üzere, bazı fizikçilerin felsefe alanına girdiklerinde söylediklerinin tek kelimesine bile inanılmaması gerektiğini söylerken ne kadar haklı olduğu her defasında görülmektedir.
Heisenberg Kendini Yalanlıyor
Bir parçacığın herhangi bir zamanda konumu ve momentumundan bahsetmenin anlamsız olduğu, çünkü ikisinin aynı anda tespit edilemeyeceği şeklindeki Heisenbergçi iddianın temel hatası, tam da belirsizlik ilkesi söz konusu olduğunda kendini bir yanlış vargı olarak ortaya koymaktadır. Nitekim bu iddia, Heisenberg’in kendisinin bazı tavizleriyle çürütülmektedir.
Heisenberg, bir matematik formülüyle[7] konum ve momentumun aynı anda herhangi bir kesinlikte belirlenmesinin imkansızlığını ortaya koymasına rağmen, bu matematik formülünün belirli durumlarda geçerliliğini yitirebileceğini kendisi de kabul etmektedir. Heisenberg’e göre, belirsizlik ilkesine tekabül edenden daha yüksek bir kesinlikle, bir parçacığın herhangi bir geçmiş zamanda aynı anda hangi konumda ve hangi momentumda olduğunu sonradan hesaplamak mümkündür.[8] Heisenberg aynen şöyle yazmaktadır:
“Öncesinde ama şu belirtilmeli ki, belirsizlik ilkelerinin geçmişe dönük olmadığı belli olmaktadır. Zira elektron hızı önceden biliniyorsa ve konum tam olarak ölçülürse, o vakit konum ölçümünden önceki zaman için de elektron konumları tam olarak hesaplanabilir; bu geçmiş zaman için ∆p • ∆p, normal sınır değerinden daha küçüktür.”[9]
Bu, bir matematik formülün değerini oldukça şüpheli kılan pek tuhaf bir sınırlamadır. Oysa tam da bu formülün matematiksel çıkarımlarına sık sık atıfta bulunularak, konum ve momentumun aynı anda kesin olarak belirlenmesinin prensipte asla mümkün olamayacağı kanıtlanmaya çalışılır. Ve şimdi Heisenberg, bu formülün geçmiş zamanda geçerli olmadığını açıklıyor. Bu, bir matematik formülü için gerçekten de garip bir durumdur.
Devam edelim: Her an, er ya da geç, geçmiş olmayacak mı? Dolayısıyla, Heisenberg’in sınırlaması doğruysa, buradan çıkan sonuç, bu formülün aslında her an için geçersiz olduğudur. t anındaki bir parçacığı düşünüyorum. Heisenberg’in formülü, bu parçacığın konumunu ve momentumunu tam olarak belirleyemeyeceğimi söylüyor. Ancak aynı Heisenberg, bu an için her ikisini de sonradan tam olarak hesaplayabileceğimi, yani belirleyebileceğimi açıklıyor. Öyleyse, böyle bir sonradan belirleme olasılığının; parçacığın belirli bir anda her iki belirlemeye de aynı anda sahip olduğunun reddedilemez bir kanıtı olacağı ve her iki belirlemenin eşzamanlı nesnel gerçekliğini inkâr etmenin bir saçmalık olacağı açık değil mi?
Heisenberg, tek başına bu tavizle bile tüm idealist bakış açısının savunulamaz hale geldiğini hissediyor ve buna rağmen onu savunabilmek için argümanlar arıyor. Heisenberg’in artık felsefenin alanına giren bu argümanları, dayanıksız bir bakış açısını desteklemek durumunda olduğundan çok zayıf kalıyorlar elbette.
Heisenberg, verdiği taviz bağlamında şu eklemeyi yapıyor:
“Ancak geçmişe dair bu bilgi, (konum ölçümündeki momentum değişikliği nedeniyle) elektronun geleceği üzerine herhangi bir hesaplamada başlangıç koşulu olarak yer almadığı ve hiçbir fiziksel deneyde ortaya çıkmadığı için, tamamen spekülatif bir nitelik taşır. Elektronun geçmişine ilişkin söz konusu hesaplamaya herhangi bir fiziksel gerçeklik atfedilip atfedilmeyeceği, tamamen zevk meselesidir.”
Zevkler konusunda tartışma yapılamayacağı söylenir ama, bu durumda tamamen bir zevk meselesinden söz etmek şüphesiz fazla ileri gitmek olur. Heisenberg’e göre, deneyimle kanıtlanmış yasalar ve formüller temelinde parçacığın geçmiş bir zamandaki konumunu ve momentumunu hesaplamak, yani belirlemek mümkünmüş, fakat bu belirleme, elektronun geleceğini belirlemeye imkân vermediği ve bir deneyde ortaya çıkmadığı için “sadece spekülatif bir karaktere” sahipmiş. Peki, parçacığın geleceğini hesaplamada neden artık bir rol oynamıyormuş? Çünkü momentum gözlem yoluyla değiştirilmiştir. O halde sormak lazım: Gerçekten var olmuş herhangi bir şey, sonradan değiştiği için “tamamen spekülatif bir şey” haline mi gelir? Bu, sonuçta, doğrudan gözlemlenmemiş ve sadece çıkarımı yapılmış olan tüm şeylerin geçmişini “sadece spekülatif bir mesele” olarak görmek anlamına gelir, çünkü tüm şeylerde diğer şeylerin etkisiyle değişimler meydana gelir. Dünyanın gelecekteki durumunu belirlemek için, sayısız değişiklikler geçirmiş olan geçmiş durumundan değil de bugünkü durumundan yola çıkmam gerektiği açık. Fakat bu böyledir diye, dünyanın çok geçmiş bir zamanda bugünkünden çok farklı bir durumda olmuş olması gerçeği “sadece spekülatif bir gerçeğe” mi dönüşmektedir? Bir evin gözlemlenmeden yanmış olması gerçeği, sırf yağmur yangını söndürdüğü ve bu nedenle evin geleceğini tahmin ederken tamamen yeni bir durumdan yola çıkmam gerektiği için, gerçek değil midir? Veya sonradan da olsa kusursuz bir şekilde tespit edilmiş belirli bir geçmiş hadise, örneğin bir binanın bomba ile yıkıldığı gerçeği, bombanın patlamasının gerçekten gerçekleşip gerçekleşmediğini gözlemleyerek artık kontrol edemediğim için bir gerçek değil midir? O zaman, geçmişe ilişkin her türlü bilimsel sonuç anlamsız olurdu, zira geçmişi gözlemleyerek kontrol etmek mümkün değildir.
Bilimsel olarak doğru fiziksel ilkelere göre kusursuz bir şekilde tespit edilmiş gerçeklerle ilgili olarak; “spekülatif karakter” ve “şüpheli fiziksel gerçeklik” hakkında sarf edilen tüm boş laflar, Heisenberg’in kendisi tarafından ortaya atılan, bir parçacığın belirli bir geçmiş zamanda hangi konumda ve hangi hızda olmuş olduğunu tam olarak hesaplayabileceğimiz iddiası karşısında en ufak bir kanıt gücü taşımamaktadır. Heisenberg bu iddiasında haklıysa, bir parçacığın belirli bir yere ve belirli bir hıza aynı anda sahip olabileceği kanıtlanmış demektir ve bir parçacığın eşzamanlı bir hız ve yere sahip olamayacağını iddia etmek manasızdır.
Demek oluyor ki, fizikteki idealistlerin belirsizlik ilkesini; nesnel gerçekliği, yani maddeyi inkâr etmenin temeli olarak değerlendirme çabası, bu bağlamda da en azından maddenin en küçük parçacığının (ve dolayısıyla nihayetinde tüm maddenin) maddi karakterini inkâr etmek için yaptıkları girişim, hiçbir eleştirel incelemeyi kaldıramıyor ve böyle bir incelemenin yapılması karşısında tamamen çöküyor. Lenin’in sarih bir şekilde ortaya koyduğu üzere, maddi olmak, bilinçten bağımsız olarak özünde nesnel bakımdan reel olmaktan başka bir şey değildir. Bu nedenle, nesnel gerçekliğin maddi niteliği; bu nesnel gerçekliğin yapısı, özellikleri ve yasallıkları hakkında yapılan hiçbir fiziksel tespitle şüpheli hale getirilemez, çünkü tüm bu tespitler nesnel gerçekliği tahrif etmektedirler.
‘Bilginin Sınırları’, ‘Nedensellik Yasasının Kaldırılması’
Belirsizlik ilkesinin şimdiye kadar ele alınan temel idealist çıkarımıyla birlikte, idealist fizikçilerin ondan hareketle yaptıkları diğer çıkarımlar da boşluğa düşer. Bu çıkarımların en önemlileri, bilginin aşılamaz sınırları olduğu ve en azından atom dünyasında genel geçerliliği olan bir nedenselliğin olmadığıdır.
Heisenberg’in belirsizlik ilkesi, temel parçacıkların konumunu ve momentumunu aynı anda herhangi bir kesinlikte belirleyemeyeceğimizi, yani burada tanınabilirliğin mutlak bir sınırı olduğunu iddia eder.
Diyebiliriz ki bu sonuç, öncülleri kanıtlanmış olsaydı bile, açıkça yanlış olacaktı. Zira bununla, kuantum teorisinin esas aldığı büyüklüklerinin aynı anda kesin olarak belirlenebilirliği sadece sorgulanmış olurdu. Ancak, bilginin aşılamaz sınırları olmadığına inanan materyalist görüşün temsilcileri, nerede ve ne zaman bilmek istediğimiz her şeyi aynı anda bilebileceğimizi iddia etmişlerdir? Heisenberg’e göre, bir parçacığın ne momentumu ne de konumu prensipte tanınamazdır, başka bir ifadeyle, aşılamaz bir kesinlik derecesine kadar tanınabilirdir. Öyleyse Heisenberg’e göre sınırsız kesinlikle tanınamayan şey nedir?
Üstelik, biliş elbette gözlemden çok daha öteye uzanır. Gözlemlediğimiz şeylerin yanı sıra, algıyla elde ettiğimiz ve pratikle doğrulanan doğru yöntemlerle gözlemlerden çıkardığımız her şeyi de biliriz, örneğin ayın veya güneşin gerçek büyüklüğünü. Tüm bilim (herkesin yaşamak için ihtiyaç duyduğu pratik bilgi de) algı ve gözlemlerin ötesine geçen bilgilerimizin böyle bir genişlemesidir.
Öte yandan, gözlemden kaynaklanan bozulmaları hesaplamanın ve ona göre dikkate almanın asla mümkün olamayacağı savı da kanıtlanamaz. Heisenberg bile, bir gözlemcinin belirli bir zamanda (bozulmamış) bir parçacığın hangi konumda ve hangi hızda olduğunu sonradan hesaplayabileceğini kabul etmektedir. Başka bir gözlemci, gözlem yoluyla, aynı koşullar altında gözlemlenen başka bir parçacığın gözlem sırasında (yani bozulmuş halde) hangi konumda ve hangi hızda olduğunu belirleyebilir. Neden bu şekilde, çok sayıda gözlem yardımıyla, farklılıkları belirleyerek bozulmanın boyutunu hesaplamak mümkün olmasın? Gözlemlerden yapılan bu tür bir hesaplama, doğrudan gözlem kadar bilimsel bir bulgu olacaktır. Bu hesaplama bu tür deney düzeneklerinin tekrarlanmasıyla ampirik olarak kontrol edilebilir. Gerçekte var olan bir şeyi tanımanın ilkesel olarak imkânsız olduğunu fiziksel olarak asla kanıtlayamazsınız. Yansıma hakkında hiçbir şeyin bilinmediği dönemde, kendi gözünü görmek prensipte imkânsız görünürdü. Bugün, bozulmaların etkisini büyük bir kesinlikle belirleyebilecek bir hesaplama yönteminin asla olamayacağını ilkesel olarak nasıl saptayabiliriz?
Her türden pozitivistler, nesnel gerçekliği veya en azından onun tanınabilirliğini inkâr etmek için, “gözlemlenebilir ve deneyimle kontrol edilebilir” olanı kabul eder, oysa biz bu gerçekliği düşünmeyi içeren bir gözlemle giderek daha kesin olarak tanıyoruz, bu bulgular da pratikte kontrol edilip doğrulanıyor. Ancak, tamamen kontrol edilemeyen (daha doğrusu kontrol yoluyla tekrar tekrar çürütülen) agnostik iddiayı, yani var olan şeyleri asla tanıyamayacağımız iddiasını haklı çıkarmaya yetecek bir gözlem nerede bulunabilir? Stalin haklı olarak şöyle der:
“Dünyanın, bilim tarafından asla tanınamayacak ‘kendinde şeylerle’ dolu olduğu görüşünü savunan idealizmin aksine, Marksist felsefi materyalizm, dünyada tanınamaz şeyler olmadığını, ancak henüz tanınmamış şeyler olduğunu ve bunların bilim ve praksisin güçlerince ortaya çıkarılacağını ve tanınacağını varsayar.”[10]
Agnostiklerin bizim asla tanıyamayacağımız şeyler olduğu iddiasıyla dikkat çektikleri tüm somut göstergeleri, bilim mütemadiyen etkili bir şekilde çürütmektedir. Planck’ı aktarmak gerekirse:
“Henüz 50 yıl önce, pozitivist düşünen tüm fizikçiler, tek bir atomun ağırlığının belirlenmesi sorununu, bilimsel bir araştırmayla erişilemez olduğu savıyla, fiziksel olarak anlamsız, sahte bir sorun olarak, görüyorlardı. Bugün ise, en hassas terazilerimiz aynı bir köprü terazisinin miligramları ölçemeyeceği gibi yetersiz olmalarına rağmen, yine de atomun ağırlığı on binde bir hassasiyetle saptanabilmektedir.”[11]
Nedensellik yasasının evrenselliğine karşı belirsizlik ilkesinden sözüm ona türeyen tüm vargılar da aynı derecede temelsizdir. Bilindiği gibi, bu vargılar Marksist olmayan önemli fizikçiler tarafından da kesin bir şekilde reddedilmektedir. Bu vargıların belirsizlik ilkesine temel teşkil eden öncüllerle çeliştiği vurgulanmıştır haklı olarak, çünkü nedensellik ilişkisi sorgulandığında, gözlem sonuçlarının “bozulmasından” ve hele ki bu bozulmanın matematiksel formülünden hiç söz edilemez. Doğada her şeyin yasalara göre işlediği gerçeği, deneyimler tarafından o kadar yüksek oranda sürekli olarak doğrulanmaktadır ki, nedensellik ilkesini sorgulamak ve böylece tüm bilimlerin temelini sarsabilmek için, bu ilkenin geçersizliğine dair kesin kanıtlar gereklidir. Böyle kanıtlar yoktur, üstelik bu kanıtlar, kendisinin de kesin olmadığı iddia edilen gözlemlerle hiç elde edilemez.
Ancak, bu vargıya karşı söylenmesi gereken en önemli şey, somut durumlarda nedensel belirlemeyi tam olarak tespit edemememizin, bu somut durumun nedensel olarak belirlenmemiş olduğu anlamına henüz gelmeyeceği gerçeğidir. Örneğin bir makineli tüfekle kurşun sıkılması sırasında hangi merminin hedefi vuracağını tam olarak belirleyemiyor olmam, her bir merminin yörüngesinin nedensel olarak belirlenmemiş olduğu anlamına gelmez. Tüm şeyler ve görüngüler birbirleriyle etkileşim halinde olduğundan, neden ve sonuç arasındaki karşılaştırma her zaman nesnel hadisenin sadece yaklaşık bir açıklamasıdır ve etkinin (örneğin merminin yörüngesinin) mutlak olarak kesin bir şekilde belirlenmesi asla mümkün değildir, çünkü etki eden tüm koşulların (örneğin merminin yörüngesi boyunca sıcaklığın kesin olarak belirlenmesi) mutlak olarak kesin bir şekilde belirlenmesi pratik olarak imkansızdır. Dolayısıyla, nedensel ilişkilere yönelik tariflerimiz asla kesin olamaz. Yine de sayısız deneyim (örneğin, nedenleri değiştirdiğimizde etkinin değişmesi) bize, doğada katı bir yasallık olduğunu anlamamızı sağlar.
Bununla birlikte, aslında sadece olasılık ilişkilerinin sonucu olan doğa kanunların da olabileceği açıktır ve uzun zamandır bilinmektedir. Yağmur yağarken yürüyüşe çıktığımda, yağmur damlalarının bana çarpma, yani ıslanmam “olasılığı”, bir doğa kanununun kesinliği haline gelir. Ancak bu durumda da her bir damlanın vücuduma çarpıp çarpmayacağı veya yanıma düşüp düşmeyeceği nedensel olarak kesin olarak belirlenmiştir.
Rastlantı ve zorunluluk arasındaki ilişki sorununa gelince, ki esasen bu sorundan bahsediyoruz burada, Engels bu bakımdan asıl tayin edici olanı zamanında söylemişti: “Rastlantı, yüzeyde kendi oyununu oynadığı her yerde, daima içsel gizli yasalar tarafından yönetilir, önemli olan ise bu yasaları keşfetmektir.”[12]
Daha ileride, kuantum teorisinin yaratıcısının, modern fiziğin sonuçlarına dayanarak Engels’inkiyle gayet uyumlu bir görüşe nasıl ulaştığını göreceğiz.
Dünyadaki tüm elektronların ya da bir cismin tüm elektronlarının yörüngesini tam olarak hesaplamak pratik olarak imkansızdır. Bilime böyle bir talepte bulunmanın da pek bir anlamı yoktur. Sadece bu dikkate alındığında bile, nedensellik yasası bizzat işlediği için, her elektron yüküyle diğerlerine etki ettiği için, diğer elektronlarla çevrili tek bir elektronun yörüngesini mutlak olarak tahmin etme isteğinin anlamsız olduğu sonucu çıkar. Ancak bu, bu yörüngenin nedensel olarak belirlenmemiş (koşullanmış anlamında belirlenmemiş) olduğu anlamına gelmez. Yörüngenin nedensel olarak belirlendiği anlayışından yola çıkarak yaptığımız tahminler, deneyimlerde, başka şeylerin yanı sıra, nedensel bir etkiye dayanan gözlemdeki bozulmayla da doğrulanmaktadırlar. Modern Sovyet fiziği, bizzat katı bir nedensellik ilkesine bağlı kalması itibarıyla, elektronların karşılıklı etkileşimini dikkate alarak, elektron yörüngeleri hakkında deneylerle doğrulanmış kapsamlı bilgiler elde etmiş ve burjuva fiziğinin çözümsüz ilan ettiği sorunları çözmüştür.
Dahi fizikçi Planck, belirsizlik ilkesinden yola çıkarak nedensellik yasasının kesin geçerliliğini sorgulamanın ne kadar imkânsız ve yersiz olduğunu ikna edici bir şekilde kanıtlamıştır. Bu bağlamda, belirsizlik ilkesinin bu açıdan tamamen yepyeni bir şeyi ifade etmediğini, aksine nedensellik yasasını mutlak olarak kesin ölçümlerle kanıtlamanın imkansızlığının genel bir gerçek olduğunu, ancak bunun nedensellik yasasına karşı en ufak bir kanıt gücü teşkil edemeyeceğini belirtmiştir.
“Her şeyden önce, istatistiksel yasaların geçerliliğinin katı bir nedenselliğin hükmetmesiyle gayet uyumlu olduğu belirtilmelidir. Klasik fizik bile bunun için sayısız örnekler içerir. Örneğin, bir gazın [onu] çevreleyen kap duvarına uyguladığı basınç, her yöne dağınık olarak uçan sayısız gaz molekülünün düzensiz çarpışmasıyla açıklamasını bulabilmesi, tek bir molekülün duvara veya başka bir moleküle çarpmasının belirli bir yasaya göre gerçekleşiyor olması ve dolayısıyla nedensel olarak tamamen belirlenmiş olmasıyla çelişmez. Şimdi, bir olayda katı nedensellik ancak olayın seyrini tam olarak tahmin edebildiğimizde kesin olarak kanıtlanmış sayılabilir, ancak hiç kimse tek bir çarpışan molekülün hareketini kontrol edemez diye itiraz edilebilir. Buna karşılık, doğada bir sürecin gerçekten kesin olarak tahmin edilmesinin hiçbir durumda mümkün olmadığı ve bu nedenle nedensellik yasasının geçerliliğinin doğrudan kesin bir deneyle test edilmesinden asla söz edilemeyeceği söylenebilir. Ne kadar kesin ölçüm yapılırsa yapılsın, kaçınılmaz gözlem hataları ortaya çıkacaktır. Fakat bu nedenle de zaten hem ölçüm sonucu hem de her bir gözlem hatası özel nedensel koşullara bağlanır. Deniz kıyısında köpüklü dalgaların oyununu izlerken, her bir su kabarcığının, hareketinde katı nedensellik yasalarına uyduğuna dair inancımızı hiçbir şey sarsmaz, oysa ki onun oluşumunu ve yok oluşunu ayrıntılı olarak takip etmekten uzağız, kaldı ki önceden hesaplayabilelim.”[13]
Planck haklı olarak şunu vurgulamaktadır: “Fizik biliminin görevini, doğadaki gerçek süreçler arasındaki yasalara dayalı ilişkileri ortaya çıkarmak olarak görürsek, nedensellik fizik biliminin özüne aittir…”[14]
Planck’ın, gözlem araçlarının neden olduğu bozulmalara atıfta bulunmanın, tam da bu yolla aslında sorgulanmak istenen nedenselliği varsaydığını belirtmesi de aynı derecede doğrudur: “… ölçüm işleminin, ancak gerçekte cereyan edenle bir şekilde nedensel bir bağlantısı varsa, onun hakkında bir bilgi verebilir; ve eğer onunla nedensel bir bağlantısı varsa, onu genelde az ya da çok etkileyecek ve bir şekilde bozacaktır…”[15]
Einstein da belirsizlik ilkesini kullanarak nedenselliği reddetmek için “argümanlar” üretmeye çalışan safsatalara karşı büyük bir kararlılıkla mücadele etmektedir.
Nesnel ‘Belirsizlik’
Daha önce de sözünü ettiğimiz iddiaysa, yani belirsizlik ilkesini, konum ve momentumun nesnel “belirsizliğe” dayanmasıyla gerekçelendiren iddia, tamamen farklı bir özelliğe sahiptir. Bu iddia çerçevesinde özellikle parçacıkların ikili doğasına işaret edilmektedir.
Parçacık sadece bir cisim değil, aynı zamanda dalga özelliğine de sahipse, yani “belirli” bir yere değil de sürekli değişen bir mekân alanına tahsis edilebilen bir süreç olarak anlaşılması gerekiyorsa ve dolayısıyla parçacık dalga özelliğine sahip olduğu sürece “belirli” bir yerde değilse, o zaman bu yer de elbette “kesin olarak belirlenemez”. Bu, gerçekten de prensip olarak imkansızdır. Benzer şey, parçacığın momentumu açısından da geçerlidir. Momentumun ve konumun “belirsizliği”ndeki karşılıklı bağımlılık ilişkisi, Stalin’in formüle ettiği diyalektiğin ilk temel özelliğinin bir teyidi olmaktan başka bir şey değildir. Bu bağımlılığın ne türden bir bağımlılık olduğunun somut tespiti, fiziğin işidir.
Aşağıda, parçacıkların dalga özelliğinin doğasına işaret etmekle yetineceğiz, çünkü bu, önemli olanı açıklamak için yeterlidir ve nesnel belirsizliğe yol açan diğer faktörleri burada göz ardı edeceğiz.
Ancak mantığın en ilkel yasalarını insafsızca ihlal etmek suretiyle, yukarıda belirtilenlerden herhangi bir idealist sonuç çıkartılabilir.
İlk olarak, bu tür nesnel “belirsizlikleri” kanıtlamak için, temel parçacıklarla sınırlı kalmaya veya onların dalga karakterine işaret etmeye hiç gerek olmadığı belirtilmelidir. “Belirsizlik” ifadesi bu bağlamda, Stalin’in diyalektiğin ikinci temel özelliği olarak belirttiği, tüm görüngülere özgü sürekli değişimden başka bir şeyi ifade etmez. Daha büyük şeyler de süreçlerdir, sürekli hareket ve değişim halindedirler. Bu nedenle, her konum belirleme, sadece ölçüm hataları nedeniyle değil, bu nedenle de zaten kesin değildir. Yer belirleme, sadece çok kısa bir zaman aralığına, içinde cismin veya parçacığın konumunun çok az değiştiği bir mekân alanını özgüleyebilir. Zaman aralığı ne kadar kısa varsayılırsa, yer belirleme de o kadar kesin olur, ancak bu belirleme, uzatılmamış bir zaman anına göre, yani sadece bir sınır değeri (limes) olarak tam kesinlik sağlayabilirdi.
Bu, her bilginin mutlak gerçeğe sadece bir yaklaşmayı ifade ettiği şeklindeki diyalektik anlayışla tam olarak örtüşmektedir. Ve sadece metafizik ve özellikle mekanik materyalizmle çelişir, ancak diyalektik materyalizmle çelişmez, aksine onu mükemmel bir şekilde doğrular.
Her görünüm için bu “belirsizlik” az ya da çok geçerlidir. Örneğin bunu dans eğlencesi esnasında yapılan sohbet üzerinden (dans eden çiftler ve seyircilerin toplamı olarak düşünüldüğünde) tasavvur ettiğimizde, yapılan sohbetlerin nerede olduğu tam olarak söylenemez, çünkü yeri çok belirsiz bir alan içinde sürekli değişmektedir. Bununla birlikte, bu baloyu teşkil eden her şey, dikkate alınan zaman aralığı ne kadar küçük olursa, mekânsal bakımdan da o kadar kesin belirlenmiştir. Aynı durum, dalga olarak elektron için de geçerlidir. Bir bütün olarak dalga, sürekli değişen bir mekân alanı içinde cereyan eder. Fakat dalgayı oluşturan tüm durum değişiklikleri, yer bakımdan belirlenmiştir ve bu belirlilik, ilgili zaman aralığı ne kadar küçükse o kadar kesin olur ve gözlem araçlarımız ve hesaplama yöntemlerimiz ne kadar kesin hale gelirse, o kadar kesin olarak belirlenebilir, yani tanınabilir olacaktır.
Tabii burada felsefi açıdan son derece önemli olan bir noktayı belirtmek gerekirse, yukardaki açıklamayı, maddeyi dalgalara indirgemek olarak anlamamak gerekir. Dalgalar, durum değişiklikleridir, harekettir ve değişen, hareket eden bir şeyin varlığını ön koşmaktadırlar. Maddeden kopuk hareket, maddi bir taşıyıcı olmadan hareket, idealist bir saçmalıktır.
Dünyanın hiçbir aşılmaz sınırlarla kısıtlanmayan tam bir tanınabilirliğini kabul etmek, görüngüleri olduklarından daha “kesin” olarak tanımak gibi anlamsız bir talepte bulunmak anlamına gelmez. Dünyanın sınırsız tanınabilirliği, aşılamaz sınırlarla karşılaşmadan dünyanın gerçekte nesnel olarak nasıl olduğunu araştırabileceğimiz anlamına gelir. Eğer parçacık; mekanik ve metafizik klasik fiziğin bu hususta varsaydığı gibi nesnel olarak katı, kendi içinde değişmez bir şey değilse, aksine, diyalektik bir anlayışla da tamamen uyumlu olarak, katı bir şekilde sınırlandırılmamış bir mekânda gerçekleşen bir süreci temsil ediyorsa, o zaman böyle katı ve değişmez bir şekilde sınırlanmış bir mekânın “tespit edilmesi”, nesnel gerçeklerle çelişen bir “tespit” olurdu, dolayısıyla bilgi değil, yanılgı olurdu. Böyle bir “kesin belirleme” girişimi, hareketli bir denizin sınırını “kesin” olarak saptamaya çalışmaya benzetilebilir.
Benzer bir durum, enerjinin sürekli değil, küçük sabit enerji miktarları (kuantumlar) halinde arttığı veya azaldığı gerçeğinden kaynaklanan sözde belirsizlik için de geçerlidir. Enerji miktarı, nesnel olarak her zaman böyle bir etki kuantumun birkaç misliyse ve eğer bu gerçek enerji ölçümlerinin sonuçlarında bu şekilde yansıyorsa, öyleyse “belirsizlik”ten bahsetmenin anlamı nedir? Bundan ötürü, kuantum teorisinin yaratıcısı Planck şöyle açıklamaktadır:
“Ve etki kuantumu gibi, elektronun yükü veya kütlesi gibi diğer tüm sabitler de mutlak olarak verili bir büyüklüğü teşkil ederler ve belirtmek gerekiyor ki bu evrensel sabitlere, (her tür nedenselliği reddedenlerin aslında tutarlılık gereği yapmaları gerektiği gibi) belirli bir ilkesel belirsizlik atfetmek bana tamamen bir alakasızlık olarak görünüyor.”[16]
Bilgilerimizle dünyayı, objektif ve gerçek haliyle, yani tüm diyalektik çelişkileri ve “belirsizlikleri”yle birlikte kavramalı ve yansıtmalıyız. Bu bakımdan da bilginin aşılamaz sınırları yoktur. Tam da modern fizik, aşılamaz sınırlarla karşılaşmadan, nesnel “belirsizlikleri” de giderek daha kesin ve güvenilir bir şekilde tanımlamanın ve bilimsel olarak açıklığa kavuşturmanın mümkün olduğunu göstermektedir.
Dolayısıyla, bu tür “belirsizliklerden”, temel parçacıkların mekân içinde “belirli” bir yerde bulunmadıkları ve “belirli” bir momentuma sahip olmadıkları için maddi nitelikte olamayacakları sonucunu bir şekilde çıkarmaya yönelik tüm girişimler acınası bir şekilde anlamsızdırlar. Böyle bir “mantık” ile, örneğin bir lokomotiften çıkan buharın “kesin olarak belirlenmiş” bir mekânı kaplamadığından maddi bir olgu olmadığı da “kanıtlanabilir”. En küçük madde parçacıklarının konumu ve hareket şekli de diğer herhangi bir maddi görüngü kadar belirli ve “belirsiz”dir. Engels’in uzun zaman önce, mekanik hareket eden her cisim için kanıtladığı gibi, elektron ve onun tükenmez çeşitliliğini oluşturan her şey de her an belirli bir yerde bulunup ve yine de o yerde bulunmaz olup hareket halindedir.
Maddenin en küçük parçacıklarının, klasik fizikte ifade edildiğinden çok daha karmaşık, içsel olarak hareketli ve çelişkili oldukları yönündeki modern fiziksel anlayış, insan bilişinin bir zaferi, mutlak sınırlar olarak kabul edilen sınırları aştığının bir kanıtı ve aynı zamanda maddenin (nesnel gerçekliğin) ve doğanın diyalektik karakterinin bir kanıtıdır.
—
[1] Stern, V. (1952), “Erkenntnistheoretische Probleme der modernen Physik” (Modern fiziğin bilgi teorisi açısından sorunları), Aufbau-Verlag, Berlin.
[2] Heisenberg, W. (1945), “Wandlungen der Grundfragen der Naturwissenschaft” (Doğa Biliminin Temel Sorunlarındaki Değişimler), 6. baskı, Leipzig, sf. 72
[3] Heisenberg, agy, sf. 44
[4] Heisenberg, agy, sf. 86
[5] Heisenberg, agy, sf. 94
[6] Weizsäcker, C. F. (1945), “Zum Weltbild der Physik” (Fiziğin Dünya Görüşü), 3. Baskı, Leipzig, sf. 93
[7] (∆q • ∆p ≥ h/4π)
[8] Heisenberg’in kendisinin de açıkladığı gibi, bu geçmiş zaman için ∆q • ∆р < h/4л olabilir.
[9] Heisenberg (1941) “Kuantum teorisinin fiziksel ilkeleri”, Leipzig, sf. 15
[10] “Diyalektik ve tarihsel materyalizm hakkında”, KPdSU (B) tarihi, Bölüm IV
[11] Planck, M. (1948), „Die Physik im Kampf um die Weltanschauung“ (Dünya görüşü mücadelesinde fizik), Leipzig, sf. 20-21
[12] Engels, F. (1946) “Ludwig Feuerbach”, Dietz Verlag, sf. 42
[13] Planck, agy, sf. 16
[14] Planck, agy, sf. 17
[15] Planck, agy, sf. 13
[16] Planck, agy, sf. 18.