Bir süredir “seküler” gibi yetersiz bir sıfatla dillendirilen yeni milliyetçi dalganın kimi çıktılarını doğrudan gözlemlemek açısından 2025 yılı ve özellikle 19 Mart eylemleri önemli bir deney sahası oldu. Ekrem İmamoğlu’nun diplomasının iptal edilmesi ve gözaltına alınmasının ardından, başta seçme-seçilme hakkı, muhalefete yönelik baskıların son bulması, sonrasında da demokratik protesto hakkı, hükümetin istifa etmesi vb. bir dizi taleple sokakları birkaç hafta kuşatan toplumsal hareketliliğe; Bozkurt işaretleri, Kürt düşmanı sloganlar, cinsiyetçi-küfürlü dövizler, İttihat ve Terakki göndermeleri, Andımız okuma gösterileri gibi pek çok simge, sembol ve protesto biçimiyle dahil olan gençler “kim bu gençler?“ sorusuna ve bu soru etrafında aranan kimi cevaplara yol açtı. Öncesinde daha çok sosyal medyadaki görünürlüğü ile yükseldiği varsayılan ancak somut, pratik ve örgütsel görünümlerine bir türlü tanık olunamayan yeni milliyetçi dalganın kimi izleri görüldüğü için hızlıca bu yeni dalgayı tanımlamak adına bir dünya fikir, Neo-faşizm, Neo-İttihatçılık, Anarko-Kemalizm vb. bir dizi tanım atıldı ortaya.
Milliyetçi siyaset ve zihin dünyasının son elli yılın önemli bir bölümünü domine ettiği bir ülkede milliyetçilik için alelacele yapılan “yükseliş”, “yenilik” gibi tespitlere her koşulda biraz temkinli yaklaşmak gerekir. Ancak mevcut koşullarda henüz köşeli, belirgin hale gelmese de kimi semboller, söylemler ve akıl yürütme biçimleri üzerinden kendini hissettiren bir seküler Türk milliyetçiliği akımının yükseldiğini ve bu akımın özellikle gençlik kesimlerinde ve başta göçmen sorunu olmak üzere kimi yakıcı siyasi gündemler üzerinden kendi ağırlığını hissettirmeye çalıştığını görmek mümkün. Henüz liderleri, teorisyenleri, kadroları ve derli toplu yayınları vb. olmayan ancak belirli eğilimler ve özellikler ile gözlemlenebilen bu milliyetçiliğin karakterinin gelecekte nasıl şekilleneceği ise belirsiz.
Bu yazı, bir süredir çeşitli görünümleriyle yeni milliyetçiliğin Türkiye gençliği içerisinde bulduğu karşılıkları birkaç boyutta ele almaya çalışacak. Türkiye milliyetçi siyaset dünyasındaki kimi tıkanma belirtileri, küresel aşırı sağ dalganın genel görünümleri ve uluslararası kapitalizmin kriz dinamikleri, bu boyutlardan bazıları olacak.
Tartışmaya başlamadan birkaç hususun altını çizmekte yarar var. Türkiye gençliğinin siyasi eğilimlerini genelleştiren, ya da bahsi geçen eğilimlerin ağırlıklı/baskın eğilimler olduğunu öne süren toptancı yorumlardan olabildiğince uzak durmak, dünden farklı olarak öne çıkan ve gözlemlenen eğilimler ve söylemler üzerinden kimi çıkarımlar yapmaya çalışmak bu yazının genel amacını ifade ediyor. Çünkü 19 Mart sonrası tartışmaların da genel olarak Türkiye gençliğine dair sürdürülen tartışmaların önemli bölümü, araştırma nesnesini homojenleştiren bu yaklaşımın zaaflarını taşıyor. Örneğin Z kuşağı gibi toptancı kuşak analizleri, karşımızdaki gençlik kuşağının tek bir özellik veya kuşak ismi altında toplanamayacak kadar parçalı, belirsiz, ortak noktalara indirgenemeyecek kadar karmaşık ve katmanlı bir toplam olduğunu ıskalıyor. Türkiye gençliği üzerine söz söyleyen pek çok yaklaşım da bu sosyolojik bakışı taşıyor ve günün sonunda ortaya muğlak, tatmin edici olmayan ve karikatürize edilmiş bir gençlik figürü kalıyor. Sözü edilen gençlik kuşağının, içinde yetiştiği karmaşık, çatışmalı ve kaotik nitelikler taşıyan tarihsel, güncel ve toplumsal koşullar göz ardı edilerek ya da bu koşullar yeterince anlamlandırılmadan yapılan analizlerin sağlıklı sonuçlara varması pek mümkün değil.
Eğer bugün karşımızda olan kuşağın tek bir ortak özelliği varsa o da küresel kapitalizmin en kapsamlı saldırıları ve sonuçlarıyla doğrudan karşılaşmış olmalarıdır. Kapitalizmin yarattığı kriz ortamı, ilk defa bir gençlik kuşağını kolektif olarak kendisinden önceki kuşağa göre daha yıkıcı yaşam ve çalışma koşullarına mahkum etti. İşçi-işsiz ve semt gençliğinden öğrenci gençliğe kadar “Z kuşağı”nın tek ortak noktası korkunç bir proleterleşme ve mülksüzleşme dalgasına maruz kalmasıdır.
Dolayısıyla bu yazı Türkiye gençliğindeki siyasi yönelimlerin genel bir analiziyle ilgilenmiyor.[1] Yalnızca, oldukça parçalı olmakla birlikte gençlik içerisinde cereyan eden kimi milliyetçi fikir ve eylem pratiklerini, çeşitli siyasi kırılma noktaları ve gündelik siyasal yaşamda ortaya çıkan eğilimler etrafında anlamlandırmaya çalışacak.
Yeni Milliyetçilikte Yeni ve Eski Olan
Öncelikle milliyetçiliğin kurumsal ve köklü bir geleneğe sahip olduğu Türkiye siyaset sahnesinde milliyetçi siyasetin içinde bulunduğu bölünmüşlük haline işaret etmek gerekiyor. İslamcı motiflerle yüklenmiş Neo-Osmanlıcı milliyetçilik ve Türkçü/Turancı, etnik/ırksal zeminli radikal milliyetçilik arasındaki mutabakat ve Türkiye’nin uzun yıllarına el koyan resmi milliyetçi birlik, gelinen noktada milliyetçilik sahasında yekpareliğini yitirmişe benziyor. Özellikle MHP’nin iktidar ortaklığını takip eden dönem ve peşi sıra kurulan milliyetçi partiler bu homojenliğin ortadan kalktığına işaret ediyor. Çünkü hem İyi Parti hem de Zafer Partisi örneklerinde görüleceği üzere MHP türevi milliyetçi organizasyonlar geçici bir süreliğine de olsa Türkiye siyasetinde bir etki sahasına sahip oldu ve özellikle gençlik içinde kendisine bir taban yarattı. Tam da bu ortamda özellikle genç kuşaklarda siyasal aidiyeti ve rabıtası yeterince güçlü olmayan yeni bir milliyetçi akımın eski milliyetçiliklere göre farklı eğilimler içerdiğini, bu yön arayışını da bu koşullarda deneyimlediğini söylemek mümkün. İYİP ve ZP dönemsel olarak bu milliyetçi dalgayı temsil etmeye çalışsalar da başarılı olamadılar, çünkü yeni milliyetçilik buralarda da aradığını bulamadı. Zafer Partisi, özellikle Ümit Özdağ liderliğinde, söylem hattıyla bu milliyetçiliğin belli başlı özelliklerini yansıtıyor gibi görünse de partinin kapalı, gençlerin temsiline alan açmayan lider merkezli ve tek figürlü örgüt yapısı, göçmen düşmanlığı dışında somut politika ürettiği gündemin olmaması, toplumsal tepkilerin yükseldiği kimi gündemlerde sessiz kalması, iktidardan çok muhalefeti hedef alan siyaseti, özellikle iktidar karşısında kimi noktalarda uzlaşmacı tutumu vb. bir dizi nedenle gençlik içerisindeki milliyetçi dalgayı karşılamaktan uzak kaldı. Ancak henüz bir siyasi adres bulmamış olsa da gençlik içerisinde popülerleşen, eski düşünce kalıplarıyla çok algılanamayan, “muhalif” ve “seküler” bir Türk milliyetçiliğinin ortaya çıktığı söylenebilir.
Ancak yeni milliyetçilik analizlerinin özellikle göz ardı ettiği nokta yeni milliyetçiliğin yeni yönelimler kadar eski mirastan da devraldıkları oldu. Özellikle seküler milliyetçiliğin iktidar ve temsil ettiği her şeyle kavgalı olduğu yönündeki mitsel kabul, milliyetçilik tartışmalarının en genel ancak en yanlış varsayımı oldu. Bu tartışmayı gençlik içerisindeki milliyetçi dalgada gözlemlenen kimi eğilimlerden yola çıkarak biraz detaylandırmak gerekiyor.
Siyasal Argüman: Türksüzleştirme Miti
Yeni milliyetçiliğin yeni eğilimlerinin en öne çıkarılanı, önceki milliyetçilikler kadar İslam dinine ve Türk-İslam sentezine aidiyet duymaması. Özellikle de İslamcı hareketler ve temsilcileri (Hüda-Par dahil) karşısındaki tepkisel pozisyon bu açıdan göze çarpıyor. Laiklik vurgusu kimi kesimlerde öne çıkıyor. Daha entelektüel kesimlerinde de AKP’nin İslamcı toplumsal kurgularını, Osmanlı geçmişine yönelik dini bir mitsel anlatıyı kabul etmeyen milliyetçi tepkilerde Türk-İslam projesine dolayısıyla Türkeş sonrası MHP geleneğine itiraz görülüyor. Yusuf Akçura ve Ziya Gökalp gibi Türkçülüğün simgeleriyle “öze dönüş” refleksi ve yeterince Müslüman olmayan heterojen/seküler kalıplar gözlemleniyor. Özellikle milliyetçiliğin kalesi MHP’nin İslamcı güçlerle işbirliği yapması, İslamcı kurguların Türkçü/milliyetçi dünya görüşünü dejenere edip zayıflattığına dair varsayım, bu tepkilerin kimi motivasyonları oluyor. Sekülerlik bahsinde elbette Türkiye siyaset yaşamına dair AKP/İslamcılık karşıtı refleksler kadar sekülerleşme ve kentleşmenin Türkiye toplumsal yaşamında geldiği boyut, gençlik içerisindeki kaçınılmaz sekülerleşme dalgasının etkili olduğunu görmek gerekir. Bu toplumsal olgunun siyasi yansımalarından bir tanesi de neredeyse başka bir iktidar görmemiş gençlik kuşaklarında AKP ve temsil ettiği değerler (başta İslamcılık) karşısında daha reaksiyoner pozisyonlar almak oldu. Yine daha çok “göçmen düşmanı” eğilimlerde ve tepkilerde gözlemlenen bir tür “Araplaşma paniği” ve Türklüğün Araplıkla demografik olarak bozuşturulacağına dair inanç, bu akımın önemli argümanlarından biri.
“Araplaşma paniği” aslında yeni milliyetçiliğin esas siyasal argümanına dayanıyor; “Türksüzleştirme” miti. Sözgelimi İslamcılar, solcular ve Kürtçüler (bazen Kürt siyasi hareketine düşmanlık beslemeyen bütün kesimler kastediliyor ve bu kesimler daha çok “etnik-milliyetçi” olarak da anılıyor) eliyle “Türk kimliğine yönelik saldırı” ve bu saldırı karşısında “ulus-devlete sahip çıkma” iddiası bu milliyetçiliğin başka bir özelliği. Örneğin Saraçhane’de Türk bayrakları ya da milliyetçi sembollerle eylemlerde yer alan ve mikrofon uzatılan milliyetçi gençlerin çok önemli bir çoğunluğu kendisini “ikinci sınıf vatandaş” olarak gördüğünü, “Türk kimliğine yönelik saldırıların” kendilerini sokağa iten sebepler olduğunu söylüyordu. Burada “Türk kimliği” pek çok genç için yatay bir “vatandaşlık” olarak kodlanırken milliyetçi gençlerde durum biraz daha farklı. Etnik/kültürel dozu kuvvetli bu yeni Türk milliyetçisi akımda millet ve ulus kurgusu mülteci, Arap ve Kürt düşmanlığı, yani “yabancı” karşıtlığı üzerinden tanımlanıyor ve seferber edilmeye çalışılıyor. Dolayısıyla saldırı altındaki Türk kimliğine sahip çıkılması motivasyonu birincil görev oluyor. Bunu sosyal medyada zaman zaman parlayan ve “Türkçe edebiyat”, “Türkiyeli” vb. Türk kimliğini belirsizleştiren veya diğer ulusal kimliklerle eşitleyen her türlü söyleme/kavrama yönelik tepkisel hınç ile de gözlemlemek mümkün. Özetle başta Kürt sorunu, son yıllarda göçmenler ve LGBTİ’ler olmak üzere her bir konuyu köpürten kimi “lobi faaliyetlerine” karşı kurulan milli müdafaa hatları aynı “Türksüzleştirme” argümana yakıt oluyor. Solun neredeyse tüm renklerine ve Kürt siyasetine yönelik tepkisel düşmanlık da yeni milliyetçiliğin etkinliğinde önemli bir eğilim. Özellikle de her türlü toplumcu argümanın arkasında “gizlenmiş” oyunu gören, uyanık ve kesif bir sol düşmanlığı. Solun adalet, eşitlik ve demokrasi gibi kapsayıcı talepleri ironik biçimde aynı gençler tarafından bireysel özgürlük ve ahlaki panik adına “zorlama”, “konforlu” politikalar olarak karikatürize ediliyor. Solcular “toplumsal sorunlara uzak” olmakla suçlanıyor, solun işçiler başta olmak üzere halkın gündelik sorunlarıyla ilgilenmediği varsayılıyor. Pek çok gündemde öne çıkan ve solun Kürt siyaseti tarafından teslim alındığına dair argümanlar da (örneğin Ekşi Sözlük’teki “PKK tarafından davar gibi güdülen solcular” başlığı) aynı argümanın ürünü.
Hem milliyetçi gençlerde hem de kendisini milliyetçi olarak tanımlamayan ancak bu söylem bombardımanından fazlasıyla etkilenen gençlerin kimi kesimlerinde de milletine, devletine, vatanına ve topraklarına uzak olmayan ve Kürt siyasetine bulaşmamış bir sol, bir tür “Kürtsüz” ve “temiz” sol arayışı da yok değil. HKP’nin (ve lideri Nurullah Ankut’un) sosyal medya paylaşımlarının yaygınlaştırılıp karikatürize edilmesi, TKP’nin Kürt sorununu bölgesel kalkınma ve feodalizm-aşiret sorununa indirgeyen çıkışlarının diğer söylemlerine göre daha fazla rağbet görmesi, Doğan Avcıoğlu vb. sol tarihten kimi figürlerin öne çıkarılıp parlatılması vb. bu “temiz” sol arayışının ürünü olarak gösterilebilir.
Tarihsel Referans: Yarım İttihatçılık, Yarım Radikalizm
Yeni milliyetçiliğin tarih anlatısının merkezinde ise Cumhuriyet döneminin ulus inşasından ziyade Türkçülüğün kuruluş yılları olarak görülen İttihat ve Terakki Cemiyeti dönemi yer alıyor. Mustafa Kemal başta olmak üzere Talat, Enver Paşa gibi İTC kadroları hem sosyal medya hem de eylemlerde öne çıkan sembollerin arasında yer alıyor. Bir dönem bu yeni milliyetçiliğin aktığı kanallar olan İYİ Parti lideri Meral Akşener ve Zafer Partisi lideri Ümit Özdağ peşi sıra “ittihatçı” çıkışlar yapmış ve İTC geleneğine yönelik atıflarla dikkat çekmişti. Atatürk konusunda da çok hassas olan yeni milliyetçilik, Atatürk’ü Atatürk yapan tarihe, Osmanlı feodalizmiyle, Saltanat ve Hilafetle hesaplaşmanın adresi olarak İTC günlerine sembolik göndermeler yapıyor. Ancak Türk ulusunun kurucusu ve kurtarıcısı olarak İTC anlatısı, büyük oranda karşı çıktığı anlatının (Osmanlı altın çağı ve Türk-İslam) ucuz bir taklidine dönüşüyor. Tarihin basitleştirilmiş kimi kesitleri yeniden anlamlandırılmaya tabi tutularak, tutarsız kimi karşıtlıklar üzerinden Türkçü bir anlatı uğruna feda ediliyor. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzun ve sancılı bir burjuva devrimi bütün toplumsal içeriğinden soyutlanarak, ırksal/etnik bir hayatta kalma savaşına sabitleniyor. İTC’nin karmaşık örgütsel yapısı, içinden çıkan pek çok akımın farklılaşan ittifak anlayışları, devlet yorumları, siyaset tarzı vb. pek çok detay bu tek yönlü tarih anlatısı içinde eritiliyor.
Yine kimi mecralarda (Hariciye, TamgaTürk vb.) seküler milliyetçilik yazınında ayırt edici bir özellik olarak öne çıkarılan yorumlardan biri de seküler milliyetçiliğin herhangi bir kutsala sahip olmadığı, örneğin devlete o kadar anlam yüklemediği yönünde. Bu yoruma göre eski devletçi milliyetçiliklerin aksine daha modern, piyasacı ve liberteryen bir milliyetçilikle karşı karşıyayız. Bu liberteryen anlatının tarihsel referansı da yine İTC geleneği oluyor. Ancak bu oldukça tartışmalı bir iddia. Çünkü bu mecraların iddialarının aksine gençlik içerisinde güçlenen milliyetçi damarın devlet konusundaki eğilimi pek de liberteryen değil. Hatta özellikle mesele “Türk” milletinin çıkarlarına geldiğinde bütün devlet-karşıtı fikirler ortadan kalkıyor. “Devlet ayrı hükümet ayrı” retoriğinin milliyetçi gençler içerisindeki yaygınlığı bir yana, devlet geleneğine yönelik göndermelerin, büyük devlet adamlarının (örneğin Hakan Fidan) ve derin devlet jargonunun (örneğin Kurtlar Vadisi göndermeleri) aynı kesimler içerisinde oldukça popüler hale gelmesi bu iddiayı biraz geçersiz kılıyor. Daha çok İslamcı Osmanlı devlet geleneğine yönelik bir radikal cumhuriyetçilik olarak kodlanan İttihatçılığın radikalliği mevzu “devlet” sorununa gelince zayıflıyor. Devlet söz konusu olduğunda bütün aykırı fikirler ehlileşiyor. Makedonya’da bir gerilla hareketinin örgütlenmesinden Bab-ı Ali Baskını’na kadar İTC geleneğinin bir dizi “yıkıcı” tarihsel kesiti de neredeyse görmezden geliniyor. Özetle seküler milliyetçiliğin ittihatçılığı devlet/iktidarla sahici bir karşılaşmayı göze alamayan tek yönlü bir anlatıya dayanıyor, yalnızca İslamcı Osmanlı geleneğine (ve bugün onu temsil edenlere) ve emperyalizm işbirlikçisi azınlıklara yönelik bir tür Türklük/Türkçülük savaşı olarak parlatılıyor.
Pragmatizm ve Tekno-Milliyetçilik
Politik alanda da yeni milliyetçiliğin tarih anlayışında olduğu gibi daha pragmatik davrandığı, eski milliyetçilikler kadar ilkesel tutumlara sahip olmadığı yönünde bir çıkarım yapılabilir. Örneğin yeni milliyetçiliğin eskisi gibi “Türk dünyasının Turancı birliği” ya da “biz bize yeteriz” kurgusuna yeterince yaslanmadığı gözlemlenebilir. “Türklük” genel olarak anlatının merkezinde olmasına rağmen mevcut dünya koşullarda (“kurtlar sofrasında”) büyük güçlerle işbirliği yapma ihtiyacı, örneğin NATOculuk ve güvenlikçi bir yaklaşım ve “reel-politikçi” görüşe daha yatkın olma durumu bu bakımdan öne çıkıyor. Özellikle ABD ve Batı güvenlik mimarisi etrafında şekillenen yeni dünya koşullarında Türkiye’nin ya “güçlü devletlerin yanında durarak” ya da “güçlü bir devlet olarak” pozisyon alması vurgusu, gençlik içerisinde öne çıkan eğilimlerden biri. İktidarın elinin en zayıf olduğu gündemlerde dahi sınır ötesi operasyon kartının gençlik içerisinde bu kesimlerde hızlı bir konsolidasyon sağlayabilmesi ve sınır ötesi operasyon fikrinin tartışmasız ülkenin “güvenliği” ve “geleceği” için içselleştirilmesi yaygın görülen bir yaklaşım.
Siyasi pragmatizm seküler milliyetçiliğin popüler temsilcilerinden biri olan TamgaTürk yazarı Bahadırhan Dinçaslan’ın en fazla öne çıkardığı eğilimlerden biri. Kendisi aynı zamanda YATA’nın (Türk-Atlantik Gençlik Konseyi) eski sekreteri ve şimdilerde biraz popülerlik kazandırılmaya çalışılan Milliyetçi Kongre Derneği’nin de üyesi. Doğrudan bir NATOcu sivil toplum örgütü olan YATA ile popülerleşmesi Dinçaslan için çelişkili bir pozisyon değil. Zira Batı eksenli dünya mimarisinde Türkiye’nin pay sahibi olması ve genel olarak NATOculuk hem yeni milliyetçiliğin hem de Dinçaslan’ın açıktan savunduğu, pragmatizm olarak da değerlendirdiği pozisyonlar.
Diğer yandan özellikle üniversite kuşağında görülen ve tekno-milliyetçilik olarak kavramsallaştırılan, ülkenin bekası/geleceği için ekonomik yatırım, teknolojik ilericilik, savunma sanayi atılımı merkezli bir kalkınmacılık fikrinin öne çıktığı söylenebilir. Bu eğilim özellikle milliyetçi mecralarda savunma sanayi başarıları ve İHA, SİHA, KAAN, Teknofest’ler vb. üzerinden militarize edilmiş bir siyasal söylem yoluyla dikkat topluyor. Özellikle Teknofest’ler üniversite gençliği başta olmak üzere gençlik kesimlerinin en fazla ilgi gösterdiği etkinliklerin başında geliyor. Tekno-milliyetçilik iktidar merkezli milliyetçi propaganda (antiemperyalizm ve yerli-milli söylemi vb.) ile seküler milliyetçiliğin belki de en bariz kesişim noktası olabilir. Üniversiteli gençlerde kendi geleceğine yönelik beklentisizlik ile Türkiye’nin askeri savaş sanayi, enerji ve pazar paylaşımında kazandığı/kazanabileceği mevzilerin bileşimi muğlak bir “refah” söylemini de ortaya çıkarıyor. Aksi defalarca kanıtlanmış olmasına rağmen Türkiye’nin içeride veya dışarıda ekonomik büyümesinin kendi geleceğine yönelik refah artışı olarak yansıyacağı varsayımı, gençlik içerisinde yaygın bir beklenti haline geldi.
Dolayısıyla yukarıda bahsi geçen yeni milliyetçi dalganın kimi özellikleri, bu özellikleri kazandığı iklim ile birlikte değerlendirilmeli. Milliyetçi söylem ve dil evreninin oluştuğu iklim hem bir bölünme sahasından (milliyetçi hareketin içinde bulunduğu bölünme hali) hem de belirli yönleriyle bir tahkimat sahasından, iktidarın kimi meselelerde söylem üstünlüğü yarattığı bir ortamdan besleniyor. Özellikle son 10 yıla damga vuran ve Türkiye’nin siyaset dünyasını karanlığa gömen güvenlik-terör siyaseti ve Kürt sorununda çatışmacı/inkârcı iktidar pratiği bu sahanın en bariz özelliğiydi. Dolayısıyla yeni milliyetçilik dalgası heterojen kalıplar ve kopuşlar kadar süreklilik ve istikrar de içeriyor. Yeni özellikler barındırdığı kadar muhafazakâr, muhalif olduğu kadar iktidar tarafında pozisyon aldığı konu sayısı da hiç az değil. Özellikle son dönemde çözüm ve süreç tartışmaları ekseninde şekillenen gündem ve Kürt siyasetinin temsilcileriyle iktidar arasındaki müzakere sahasının yaşandığı siyasal ortamda sosyal medya kampanyalarından futbol tribünlerine, sokak protestolarına, gündelik yaşamın tüm gözeneklerine taşan aşırılıklarıyla görülen milliyetçi reflekslerden de bu sonuçlar çıkarılabilir. Farklılıklarının yanında, Türkiye düzen siyasetinin kimi ortak değerleri seküler milliyetçilik tarafından da sahipleniliyor; Kürt sorununda inkârcı ve düşman yaklaşım, devlet çıkarları, ulusal birlik söylemleri, güvenlikçilik ve NATOculuk, teknolojik atılım ve kalkınma retoriği vb.
Neoliberalizmin Çocukları: Aşırı Sağ ve Neo-Faşizm
Yeni milliyetçiliğin kendine özgü gündem ve bağlamları kadar, dünya genelindeki yeni sağ dalga içinde kazandığı anlam da önemli. Bilindiği üzere bir süredir dünya genelinde aşırı sağın rüzgârı esiyor, aşırı sağcı ve neo-faşist parti/organizasyonlar son yıllarda pek çok ülkede siyasetin kalbine yürüdü, yürümeye devam ediyor. Kabaca toparlayacak olursak; yerli yurttaşın yerine göçmenleri koyma planlı “yer değiştirme” operasyonuna dair ırkçı mit, toplumun ulusal birlik (ve aile) karşıtı “gender” ve “demokrasi” taraftarları tarafından yıkıma uğratıldığına yönelik komplocu ahlaki panik, güvenlikçi ve aşırı militarize edilmiş siyasal dil, kamucu/toplumcu fikirlere yönelik piyasacı reaksiyon ve esaslı toplumsal sorunlara sis perdesi olduğu öne sürülen ve solu ele geçiren “woke” ideolojisiyle mücadele vb. bir dizi argüman genel görünüm açısından sıralanabilir. Bu dalganın başarısındaki en önemli dayanak ise Türkiye’de olduğu gibi tepkisel milliyetçilik oldu. Yukarıda da değinildiği üzere Türkiye’deki yeni milliyetçi dalgada da küresel çapta yükselen aşırı sağın belli başlı bütün özelliklerini bulmak mümkün.
Pek çok siyaset bilimciye göre aşırı sağın son dönemdeki yükselişi açısından 2008 krizi önemli bir kırılma. Küresel kapitalizmin yol kazalarının ve tıkanma belirtilerinin 2008 kriziyle birlikte popülerlik kazanması, kemer sıkma ve acı reçetelerin istisnai uygulamalar olmaktan çıkıp kural haline gelmesi ve neoliberalizmin refah/zenginlik söyleminin takatsiz kalması, bu bakımdan belirleyici olabilir.
Ancak günümüzde aşırı sağı, yaygın anlayışın yaptığı üzere “küreselleşmenin kaybedenlerini” kucaklayan faşist partilerden ibaret görmek ya da neoliberal yıkıma ve neoliberal merkeze (elitlere) dönük bir reaksiyon olarak tanımlamak, geleneksel siyasetin işsizlik, eşitsizlik ve yoksulluğu büyüten politikalarına dönük bir “tepkisel hareket” olarak tanımlamak vb. çok isabetli değil. Tam tersine, mevcut tablo aşırı sağın neoliberal siyaset mantığıyla uyumunu ve ne ölçüde kaynaştığını gösteriyor.
Siyaset bilimci Wendy Brown, Neoliberalizmin Harabelerinde kitabında aşırı sağın güçlenme zeminini neoliberalizmin ideolojik hegemonyasıyla birlikte ele alıyor.[2] Kamu mülkiyetinin ve hizmetlerinin özelleştirilmesi, sosyal devlet uygulamalarının çarpıcı biçimde küçültülmesi, emeğin örgütsel kapasitesinin zayıflatılması, sermaye dolaşımına kuralsız/dizginsiz hareket alanı kazandırılması, vergi ve gümrükler gibi devlet denetiminin bu dolaşıma uygun hale getirilmesi gibi belli başlı uygulamalarıyla neoliberalizm, yoksul sınıfları ve onların genç kuşaklarını ağır bedellerle baş başa bıraktı. Gelir eşitsizliği, işçi sınıfı ve emekçilerde büyüyen hak kayıpları, ara sınıf ve tabakalarda mülksüzleşme ve proleterleşme dalgası, gittikçe güçlenen terk edilmişlik ve öfke hissinin soğurulmasını bir ihtiyaç haline getirdi. Sınıflar mücadelesinin bu keskin sonuçlarının işçi sınıfı partilerinin ve sol/sosyalist hareketlerin dayanaklarına dönüştürülemediği bu boşluktan aşırı sağ ve milliyetçilik faydalandı, aşırı sağcı restorasyon dünya ölçeğinde bir eğilim haline geldi.
Brown’a göre küresel kapitalist kriz dinamiklerinin gölgesinde yükselen şey yalnızca milliyetçilik değil, bir siyaset tarzı ve ideolojik konsept olarak aşırı sağın kendisi oldu. Neoliberalizmin yarattığı ve her gün yeniden ürettiği politik ve zihinsel ortam, milliyetçilik ve aşırı sağın yükselişinde belirleyici bir yere sahip. Brown, Avrupa’da yükselen aşırı sağın neoliberal projeyle organize edilen düşünsel-siyasal yönelimini “ahlak” ve “özgürlük” bağlamında inceliyor. Brown’un analizinde dayanak noktası olarak gösterdiği neoliberalizmin kurucu figürlerinden Hayek’e göre özgürlüğün, düzenin ve medeniyetin gelişimi ahlak ve piyasaların ürünüdür. Piyasa ilkelerinin egemen ilkeler haline gelmesi ve kurumlar aracılığıyla neoliberal mantığın yürürlüğe sokulması, bu projenin tılsımıydı. Ancak bu proje için yalnızca bir devlet/siyaset programı, kurumların ve siyasetin piyasa ihtiyaçları bağlamında organize edilmesi değil, sivil yaşamın, gündelik pratiklerin hatta akıl yürütme biçimlerinin de piyasalaşması gerekiyordu. Dolayısıyla neoliberal özneleşme olgusu, toplum fikrini ortadan kaldıracak, neoliberal girişimcilik kültürü devlet/halk arasındaki doğal çatışmayı el çabukluğuyla yönetilebilir duruma getirecekti. Bunun için de belli değerler (ahlak ve özgürlük) namına belli tehlikeli motifler (adalet, eşitlik, kamuculuk) hedef alınmalıydı. Hayek’e göre eşitlik ve adalet adına önerilen bütün projeler aslında gerçek adaleti, toplumsal kaynaşmayı ve ekonomik kalkınmayı engelliyordu. Eşitlik ve demokrasi talebi, neoliberal yaşam için zararlıydı. Bütün yaşamı doğal eşitsizlik ortamı, sorumluluk bilinci ve piyasa adaleti belirlemeliydi. Kısaca “toplumsal” olana düşmanlık ve “siyasal eşitliğe” meyleden uygulamaları (demokrasi) ortadan kaldırma arzusu, neoliberalizmin siyasal mantığı haline geldi. Dolayısıyla aşırı sağın siyasal söylemine egemen olan motiflerle (toplumsal olana düşmanlık, demokrasi alerjisi, ahlaki panik vb.) neoliberalizmin mantığı arasındaki uyuma odaklanmak gerekiyor. Örneğin Hayek’in özgürlük anlayışına uygun biçimde aşırı sağın özgürlük tanımı da hem bireysel özgürlük hem de servet/mülkiyet etrafında bir hakimiyet söylemiyle seferber ediliyor ve toplumsal yaşamın en kılcal alanlarında dahi yaygınlaşıyor. Aşırı sağ, neoliberalizmin uzun yıkımının neden olduğu kayıplara, kaygılara ve emekçi sınıfların kimi maddi özlemlerine hitap ediyor olsa bile asıl olarak “kaybedilmiş bir eski düzeni” ve o düzende sahip olunan “imtiyazları”, “özgürlükleri” öne öne çıkarıyor. Dolayısıyla özgürlük konsepti; egemen ulusun (ve onun bireylerinin) çıkar ve ayrıcalıklarının “topluma” (ve özellikle azınlıklar ve dezavantajlı kesimlere) karşı agresif biçimde savunulması anlamına geliyor.Gerçekten hem Türkiye’de hem de dünyada toplumsal adaletsizliğe, cinsiyet ya da ırk temelli eşitsizliklere, kamusal alandaki hak kayıplarına yönelik bütün itirazlar neoliberalizmin siyasal mantığıyla paralel biçimde aşırı sağın hedefi haline geliyor. Örneğin solun sosyal adalet, eşitlik ve demokrasi talepleri günümüz alternatif sağı (Alt-Right) tarafından ironik biçimde özgürlük ve ahlak adına “konforlu alanlardan üretilen”, “özgürlük düşmanı” politikalar olarak mimleniyor. Toplumsal olana alerji, demokratik olana düşmanlık ve eşitliğe yönelik hınç yeni sağ dalganın toplum ve siyaset organizasyonunun yakıtı oluyor. Neoliberalizmin toplumsal düzeyde yarattığı büyük yıkımın söylem cephesi neoliberal siyasal projeyle donanmış aşırı sağın argüman sahası haline geliyor. Yani aşırı sağın aşırılığı neoliberalizm karşıtlığını değil, neoliberalizme içkin olan siyasal eğilimlerin (ve eşitlik/demokrasi nefretini) daha da öteye, aşırıya, yani aslında mantıksal sonuçlarına götürülmesini ifade ediyor. Gündelik söylemlerde bile bu siyasal/ahlaki projeye tanıklık etmek mümkün. Örneğin “göçmen düşmanlığına” kadınların güvenlik kaygıları istismar edilerek, özgürlük söylemi (“kadınların sokakta yürüme özgürlüğü” vb.) donatılarak meşruiyet kazandırılmaya çalışılıyor. Eski, ayrıcalıklı düzen söyleminin kışkırttığı öfke aslında “biz” altında formüle edilen toplumsal kurguya ait olması gereken işleri, refahı ve ayrıcalığı yabancıların ve göçmenlerin almasına yöneliyor, solun göç sorununa yaklaşımı bir çırpıda “konforlu” yaklaşım (“alın evinizde besleyin” gibi söylemler vb.) olarak hedef oluyor. Ya da sokak köpekleri sorununa karşı canlıların yaşam hakkını savunanlara hızlıca “özgürlük düşmanı” etiketi yapıştırılıyor.[3] Toplumsal eşitlikten yüzeysel düzeyde bile bahsedenler SJW (toplumsal adalet savaşçıları) ve “woke” gibi pejoratif adlandırmalarla alaya alınıyor. Her türlü adalet/eşitlik konsepti “toplum mühendisliği” olarak suçlanıyor. Aşı ve iklim gündemlerinde bile çeşitli komplocu argümanlar güvenlik, özgürlük, “biz” kurgusu ve ulusal birlik adına yürürlüğe sokuluyor.Faşizmi sermayenin “tasmalı köpeği” olarak tanımlayan Alberto Toscano da günümüzdeki neo-faşist reaksiyonları iki savaş arası faşizmle karşılaştırdığı Geç Faşizm kitabında faşizmi muhafazakâr ve antagonistik bir tür “yeniden üretim siyaseti” olarak tasvir ediyor. Bazı (toplumsal) kesimlerin diğerlerine karşı yeniden üretilmesi ve en uç noktada, farklı olanın -ötekinin, yabancının- yeniden üretilmemesi ve tamamen ortadan kaldırılmasına dayalı bir yeniden üretim anlayışı olarak faşizm. Toscano’ya göre o dönemde de bugünkü gibi “yerli işçilere” dayanan söyleme rağmen, faşist reaksiyon daha çok yılgın bir orta sınıf duygusuna ve felaketçi bir ruh haline dayanıyordu.[4]
Aşırı sağın dünya ölçeğinde yükselişinde tepkisel milliyetçilik ise “Türksüzleştirme” miti örneğinde olduğu gibi “büyük yer değiştirme” ve “beyaz olmayan ırkların yükselişi” gibi teorilerle popülerlik kazanıyor. Özellikle Fransız romancı Renaud Camus’nun ortaya attığı “büyük yer değiştirme” teorisi, beyaz Avrupalıların yerini koyu tenli ve Müslüman göçmenlerin alacağı yönündeki korkuya dayanıyor. Şimdilerde ise bu söylem pek çok ülkedeki milliyetçi dalganın ulus mitinin esas referansı olarak yükselişte. Ulus miti yani ulusun geçmişte sahip olduğu görkemli anların kaybolduğu ve yeniden kazanılacağı yönündeki inanç, dünya genelinde yeniden yükselen aşırı sağa ilham vermeyi sürdürüyor.
Toscano’nun dikkat çektiği bir diğer nokta da mevcut yeni sağ dalganın ve milliyetçiliğin genel olarak gördüğü “depolitizasyon” işlevi ve bu işlevin tam da etkilediği kesimlerde (özellikle gençlik için bu dikkat çekici) sahici deneyim kapasitesinden sürekli biçimde yoksullaşmanın sonucu olması. Bugünün faşist söylemlerinin bulduğu rağbeti klasik faşizmin içinde yetiştiği derin bunalım ortamıyla karşılaştıran Toscano’ya göre bugünün “büyük sağa kayış gösterisi”nin maddi özü de küresel ölçekte yaşanan kârlılık krizinde ve neoliberal uzlaşının çözülüşünde yatmaktadır. Gerçekten de gelecek kaygısı, güvencesizlik ve dev bir proleterleşme dalgasıyla uluslararası kapitalizmin gençliği içine sürüklediği iklim, aşırı sağın bulduğu zeminin bizzat kendisi. Elinde olanı kaybetmenin verdiği öfke ve tatminsizlik duygusu (Toscano’nun deyimiyle “ebedi ergen huzursuzluğu”) bu öfkeyi asıl hedeflerinden saptıracak her türlü lümpen hassasiyete, komplocu argümana zemin açıyor. Hem milliyetçilik hem de aşırı sağ tam da bu kan kaybına tampon işlevi görüyor.
Zemin: Proleterleşen Gençlik ve Kriz Kuşağı
20. yüzyılın başında Marksist kuramcılar faşizm olgusunu tam da siyasal ve ekonomik olanın kesişim noktasında ele aldılar. Bu bağlam, kentleşme, sekülerleşme ve dijitalleşmenin ortasında yalnızca evrenselci, kozmopolit özellikler değil içe kapanmacı, güvenlikçi özellikler de kazanan bir kuşağı anlamak, hatta yerli-milli kodlara dayanan bir milliyetçi söylemin gençlik içerisinde nasıl popülerlik kazandığını anlamlandırmak açısından kritik.
Örneğin Türkiye’de okurken çalışan üniversiteli gençlerin oranı, bazı üniversite araştırmaları ve TÜİK istatistiklerinden çıkarılacak bir tahminle yüzde 40’ı aşmış durumda. Bu oran yalnızca 10-12 yıl öncesinde nerdeyse yarısı (yüzde 20) düzeyindeydi. Her yıl ortalama 200-250 bin üniversite öğrencisi ekonomik zorunluluklar ve “tam zamanlı çalışma ihtiyacı” gibi nedenlerle okulu bırakıyor. Üniversiteleri 3 yıla düşürmeyi planlayan yeni YÖK planı ve “GÜÇ” gibi üniversiteler içerisinde hayata geçirilecek istihdam programları bu oranı büyütecek gibi görünüyor. Gençlerde geniş tanımlı işsizlik yüzde 40’lara varmış durumda. Diplomalı işsizlik yani üniversite mezunlarında işsizlik oranı yüzde 20’lerde. Özellikle İİBF, Mühendislik, İletişim, Edebiyat vb. fakülteler ve bölümleri, yani üniversitelerin en köklü ve kalabalık disiplinlerinin neredeyse çok önemli bir bölümü tarihlerinin en yüksek düzeyinde işsiz mezunlar üreten bir tekrar döngüsünün içinde. Merkezi sınav sistemi, bunca eşitsizlikle dolu eğitim tablosu içerisinde bir tür teselli noktası, bir “demokratik” çekirdek gibi görünse de baştan sona hiyerarşik, seçkinci ve piyasa-istihdam ilişkileri çerçevesinde şekillendirilen bir eğitim düzeninde gençliğin gelecek beklentileri artık “beklentisizlik” noktasına gerilemiş halde. Gençliğin içine doğduğu ve içinde yetiştiği düzen eğitimden çalışma koşullarına kadar baştan aşağıya eleme usulüne ve eşitsizliğe dayanıyor. Son dönemlerde “ev genci” diye de tartışılan ne okuyan ne çalışan genç kategorisi (NEET) son 20 yılda iki katına yani yüzde 25’in üzerine çıktı. Özellikle pandemi sonrası iş yaşamında “sessiz istifa” diye anılan işten ayrılma dalgasıyla bu kategori daha da büyüdü. NEET kategorisi sadece Türkiye’de değil pek çok ülkede ve dünya çapında bir toplumsal kriz alametine dönüşmüş durumda. Çalışma hayatında da durum pek parlak değil. Ucuz ve güvencesiz emek rejimi, taşeron ve despotik çalışma ilişkileri en çok da bu çalışma yaşamına yeni katılan kuşaklar için sarsıcı bir etkiye sahip. Özellikle yazılım ve platform işlerinin genç istihdamında belli bir genişleme yaşatmasına rağmen iktidarın ekonomi politikalarıyla beyaz yakalı mesleklerde de keskin ücret düşüşleri çıkış yollarını birer birer kapatıyor. Çalışma koşullarında büyük geriye gidiş ve yüksek enflasyon ve hayat pahalılığı ortamının giderek daha fazla genci daha ucuza çalışmak zorunda bırakması, gençlik içinde çalışma yaşamına yönelik heves ve beklentileri minimuma indiriyor. Özetle; güvencesiz, iş tanımı belirsiz işler dışında iş bulma sorunları, genç işsizliğindeki sürekli artış, hem okuma hem çalışmanın giderek daha katlanılmaz hale gelmesi, hızlı işçileşme ve çalışma yaşamına adapte olma sorunları, daha ucuz, uzun ve yoğun mesai ortamı, bu ortamın sonucu olarak artan psikolojik sorunlar, iş yaşamında artan baskı, mobbing ve despotik ilişkiler vb. neredeyse bir gençlik kategorisinin çözülüşüne yol açıyor. Gelecek kaygısının yanına gençliğin içinde bulunduğu ruh ve duygu durumunu da ekleyince bir tür “gençlik buhranı” olarak tanımlanabilecek süreç daha anlaşılır hale geliyor. Türkiye gençliği içerisinde hem gelecek kaygısı denilen olgu büyürken hem de büyük bir hayal kırıklığı, anlaşılmadığı, dışlandığı, insan yerine konmadığı hissi, kendi yaşam koşulları ve geleceği üzerinde karar sahibi olamama (özgürlük ve özerkliğin yok edilmesi) vb. huzursuzluklar ve hiçbir şeye yetişememe, yetersizlik duyguları son dönemde tavan yapmış durumda.
Kimi Z kuşağı yorumcuları iyimser biçimde gençliğin içinde bulunduğu kriz ortamı ne kadar büyürse sol, düzen dışı ve radikal fikirlere veya kolektif mücadeleye yönelik reflekslerin gelişeceğine yönelik yaygın bir beklentiye sahip. Özellikle son dönemde yükselen halk hareketlerindeki gençliğin pozisyonu (bunu ‘Z Kuşağı isyanları’ diye isimlendirenler de var) bu durumu doğruluyor gibi görülebilir. Ancak bu potansiyelin yalnızca bir yönü, çünkü tam tersi de geçerli olabilir. Düzenin bütün aygıtlarıyla üzerinde tepindiği bir gençlik kuşağında, artık geleceğinden itibarlı bir toplumsal konum beklememek ve geleceği üzerinde egemenlik kurmak yerine kendi rolünü ve geleceğini önemsiz, alelade ve tekdüze, varlığını ise kapitalizmin ucuz hayal dünyasının yetersiz, sıradan parçası olarak görme eğilimi de güçlenebilir. Büyük bir hikaye yazılamayacağına dair kanaatin yaygınlaştığı koşullarda tam tersi istikametten “büyük bir hikayeye ait olma” arzusu da (güçlü devlet, dokunulmaz sınırlar, NATO üyeliği vb.) güçlenebilir. Bir de bütün bunlara genç kuşaklara bu topraklardan doğrudan aktarılan Kürt sorunu karşısındaki milliyetçi mirası ve dünya genelinde trend haline gelen göçmen düşmanlığı gibi toplumsal olguları ekleyin. Faşist ve milliyetçi söylem ve etkinlikler tam da bu yıkıcı proleterleşme, yoksullaşma ve yoksunlaşma süreçleri çerçevesinde alan buluyor. Belirsiz bir Türkiye geleceğiyle ilgili hayaller kurmak, uzun vadeli planlar yapmak yerine anlık, masrafsız siyasi tercihler yapmak, hegemonik söylemlerin peşine takılmak ve uçucu siyasi kimlikler edinmek, manipüle edilmiş ve yakıtı fullenmiş bir siyaset tarzını benimsemek Türkiye gençliği içinde öne çıkan bir eğilim gibi görünüyor. Çünkü hak ettiği yaşam koşullarının (ve refahın) kendisinden çalındığını düşünen gençlerin politik olarak düzenle kavga etmesinin beklendiği iyimser senaryo, kimi fragmanlar gösterse de henüz hayata geçmedi. Bunun yerine, yönünü kaybetmiş bir öfke, güvensizlik ve hıncın öne çıktığını görüyoruz. Toscano bu yön kaybı ve güvensizliği şöyle açıklıyor; “Edebiyatın kaderine güvensizlik, özgürlük karşısında güvensizlik, Avrupa insanlığı karşısında güvensizlik, ama her şeyden önce, sınıflar arasında, insanlar arasında, bireyler arasında her türden yakınlaşmaya güvensizlik, güvensizlik ve yine güvensizlik. Ve yalnızca IG Farben’e ve hava kuvvetlerinin barışçıl mükemmelleştirilmesine sınırsız güven…”
Sonuç
Sermaye hükümetlerinin en açık sınıf savaşlarını yürüttükleri dünya koşullarında en ağır faturayla karşılaşan gençler, geleceği gasp edilen kuşaklar, çalışma hayatına büyük hak kayıplarıyla giren üniversiteliler ve genç kentli emekçi tabakalarda “marazi” fikir ve tepkilerin nüfuz alanı kazanması, toplumsal düzeyde görülen hayal kırıklığı, terk edilme, yalnızlaşma ve öfke hissiyle ilgilidir. Yani kapitalizmin çözemeyeceği gibi bizzat kendisinin derinleştirdiği bir gençlik buhranından ve aynı zamanda kapitalizmin içinde debelendiği girdabın doğrudan ürünü olan bir gençlik kuşağından bahsediyoruz. Kapitalist-emperyalist dünya düzeninin çelişkilerinin tam kalbinde kapitalizm açısından enerjisi ve dinamizmiyle bir önceki kuşaktan daha fazla ihtiyaç duyulan ancak gittikçe enerjisi ve yaratıcı potansiyeli tüketilen, daha dezavantajlı hale getirilen ve daha büyük bir proleterleşme dalgasına maruz kalan kuşak var. Bu tablo hem kapitalizmin evrensel iç çelişkilerinin bir sonucudur hem de bir bütün olarak kapitalizmin çürümesinin ifadesidir. Bu tabloya hem Türkiye’de hem de dünyada sosyalizmin, enternasyonalizmin ve anti-emperyalizmin mirasına, potansiyeline ve açığa çıkan fırsatlara rağmen etki alanındaki zayıflıkları, bu maddi zeminin alternatif dünya görüşleriyle doldurulamamasını da ekleyelim. Aşırı sağın zehri, bu siyasal boşluktan sızmaya devam ediyor.
Özel olarak kapitalizmin ve kapitalist devletlerin araç ve aygıtları olarak işlev gören faşist, milliyetçi organizasyonlar ve siyaset tarzı bir yandan da gençliğin toplumcu, devrimci, sınıf eksenli fikir ve mücadelelerden, sosyalizm ve düzen-dışı alternatiflerden uzak tutulması, bir dışlanma/yabancılaşma dalgasına politik ve düşünsel başka bir yabancılaşmanın boca edilmesi için kullanılıyor. Faşist-milliyetçi söylem ve akımlar asıl olarak gençlerin bu yıkıcı dünyasındaki beklenti, korku ve tepkilerine oynayıp zemin kazanıyor.Sınırları gereği bu yazının konusu olmasa da eklemek gerekir, milliyetçiliğin sızdığı bu nesnel zemin, gençlik içerisinde kapitalizm karşıtı, düzen dışı fikir ve akımların güçlenmesinin de zeminidir. Gençliğin yaşadığı bütün sosyal, ekonomik, sınıfsal sorunlara aşırı sağın ve popüler milliyetçiliğin yanlış yönlendirilmiş öfke patlamaları dışında somut çözüm önerisi yoktur. Bu düzenle ve onun dayandığı temelle kavga etme şansı da yoktur. Hatta tam aksine, bu sorunların üretildiği kapitalist düzenle tamamen barış içindedir. Milliyetçilik ve aşırı sağın zayıf karnı da burasıdır. Kapitalizmin ve neofaşizmin dayandığı zeminle gençliğin içinde bulunduğu sosyal koşullar açık bir çatışma halindedir. Gençliği, içinde bulunduğu koşulların yalnızca eleştirisine değil reddedilip değiştirilmesine, düzen-dışı fikirlere, kapitalizm ötesine ve sosyalizme yönlendirecek olan da bu zemini doğru biçimde işgal edip değerlendirecek sol/sosyalist hareketlerin görevidir.
Gençliğin içinde bulunduğu koşullar kesin sonuçlar üretilecek kadar tekdüze, çizgisel ya da bir saman alevi biçiminde değil, fazlasıyla karmaşık, katmanlı tarihsel ve toplumsal süreçlerdir. Hayal kırıklığı, öfke ve güvensizlikle yüklü tepkisel milliyetçiliğin diğer tarafında irili ufaklı pek çok düzen karşıtı refleks, sıçrama ve kopuşlar da yaşanıyor. Çünkü ideolojiler dünyası hiçbir zaman bir denge noktası olmaz, farklı eğilimler, çatışmalar, çarpışmalar da içerir ve bu yönüyle olsa olsa bir kaynama noktasıdır. Bu çatışmalı, katmanlı eğilimlerin karakterini yine en iyi gösteren örnek 19 Mart eylemleriydi. 68 devrimci öğrenci kuşağı ile İTC kadrolarının aynı eylem alanlarında öne çıkması, kısmen radikal ve iktidar karşıtı bir protesto gösterisine katılırken Kürt düşmanı ya da LGBTİ düşmanı slogan atmayı ihmal etmemek (ya da daha marjinal görüntüler de olsa Grup Yorum türküleri söylerken Bozkurt işaretinden vazgeçmemek vb.) tam da bu çelişki ve çatışma halini gösteriyor.
Gramsci’nin hem devrimci ayaklanmalar hem de faşizmin kesişim çağında kullanmayı pek sevdiği “hastalıklı belirtiler” olgusu bir kriz halini anlatır. Gençliğin kimi kesimlerinde görülen aşırı sağ ve milliyetçilikle ilişkilenme boyutu sadece gençliğe özgü değil çağımıza dair bir “hastalıklı belirtiler” görüntüsüdür ve sonuç değil bir kaynama halidir. Yıkıma uğratılan, yalnızlaştırılan, çaresiz ve umutsuz bir gelecek kurgusuna hapsedilmeye çalışılan gençlerin bu krize verdiği/vereceği reaksiyonlar ise ne sabit ne de özseldir, yalnızca ve yalnızca tarihsel/toplumsaldır.
—
[1] Bu iş çok daha ağır ve kolektif bir iş yükünü gerektiriyor. Evrensel Gazetesi’nin gençlik eki Genç Hayat, uzunca bir süredir gençliğin siyasi gündem ve yönelimlerinde nabız tutmak açısından önemli bir mecra haline geldi. Böyle bir uğraş için önemli bir kaynak olarak değerlendirilebilir.
[2] Brown, W.(2020), Neoliberalizmin Harabelerinde: Batı’da Antidemokratik Siyasetin Yükselişi, Çev. Bülent Doğan, Metis Yayınları, İstanbul.
[3] Alberto Toscano da Geç Faşizm’de bireysel ve kolektif düzeydeki özgürlük tasavvurlarının, yalnızca faşizmin tarihsel biçimlerine değil, günümüzdeki tezahürlerine de yabancı olmadığını oksimoron gibi görünen “faşist özgürlük” sloganıyla açıklıyor.
[4] Toscano, A.(2025), Geç Faşizm: Irk, Kapitalizm ve Kriz Siyaseti, Çev. Şebnem Oğuz, Dipnot Yayınları, Ankara, sf. 49.


