Almanya’nın dönüşüm sancıları

26 Haziran 2026
46 dak okuma süresi
Almanya silahlanmaya gidiyor
Kaynak alamy.com

Almanya kapsamlı bir dönüşümün içinde bulunuyor. Endüstriyel dönüşümün, “iklim dönüşümünü gözeten yenilenebilir enerji politikasıyla ve sosyal dengeli olarak gerçekleşmesi” gerektiği konusunda taraflar hemfikir görünüyorlar. Hemfikir olunan bir diğer konu da jeopolitik gerilimlerin arttığı bir dönemden geçildiği, dolayısıyla dönüşümün, “endüstriyel dönüşümle” sınırlı olmayacağı.

Bu dönüşüm sürecinin, Alman sermayesi açısından başarıyla sonuçlanması için en önemli ayağı cephe gerisinin de “dönüştürülmesidir”. Bunun için bir taraftan “sosyal devletin” son kalıntılarının yok edilmesi gerektiği gibi diğer taraftan geniş emekçi kitlelerinin, özellikle de sanayi işçilerinin, “dönüşüm” sürecine, “kaçınılmaz bir zorunluluk” olarak “havuç-sopa-politikasıyla” ikna edilmeleri, Alman sermayesinin arkasında yer almalarının sağlanması da gerekiyor. Bu konuda asıl görev sendikalara düşüyor.

Sendikalar son on beş yıldır bu konuda bir hayli adım attılar. Sınıfın çıkarlarını savunma adına Almanya’nın uluslararası alanda rekabet gücünün artması, üretim merkezinin korunması için ciddi bir çalışma sürdürüyorlar. Öylesine hummalı, öylesine kendilerini kaptırmış haldeler ki zaman zaman şirket yöneticilerini bile gölgede bırakan önerileri gündeme getiriyorlar.

Yazımızın ana konusu olan sendikaların “dönüşüm” sürecinde oynadıkları role, sınıfın karşı karşıya kaldığı sorunlara verdikleri yanıtlara girmeden önce içinden geçtiğimiz süreci kaba hatlarıyla hatırlatmakta fayda var. “Dönüşüm süreci”, Alman sermayesinin tercihi olarak değil, karşı karşıya kaldığı bir zorunluluk olarak gündemde.

Almanya, Uluslararası Arenada Yerini Arıyor

Hammadde açısından “fakir bir ülke”[1] olarak kabul edilen Almanya, örneğin enerji tedarik zincirinde yaşanan bir tıkanmadan çok kısa sürede içinde ve daha yüksek oranda etkilenmektedir. Geleneksel sanayi alanlarının enerji ihtiyacı için gerekli doğalgaz ve petrolün[2] yanı sıra teknolojik pozisyonunu korumak ve geliştirmek için nadir toprak elementlerine[3] yüksek düzeyde ihtiyacı olan Almanya, tedarikçi ülkelerin sayısını artırarak tek bir ülkeye veya birkaç ülkeye bağımlı hale gelmemeye çalışıyor – ama bu yeterli değil. Benzeri bir durum ticaret ve endüstriyel tedarik yolları için de geçerli. Buralarda en küçük bir aksama dahi, ülkenin ihracat ağırlıklı sanayisini kısa sürede olumsuz etkiliyor. Özellikle “JİT'in”[4] uygulandığı bütün alanlar, bu tür gelişmelerden çok daha hızlı etkileniyor.

Emperyalist bir güç olmasına karşın bir süre öncesine kadar ABD’nin gölgesinde faaliyeti tercih eden Almanya’nın bu pozisyonu biri süredir değişmekte: Almanya’nın AB içindeki siyasi ve ekonomik ağırlığı artıkça ABD ile çelişkileri de artıyor, 2010’lu yılların ikinci yarısından bu yana iki ülke arasındaki çatışmalar da sertleşiyor. ABD’nin, verili koşullarda asıl rakibi olarak gördüğü Çin üzerindeki baskıyı artırması, dolaylı olarak Almanya ve diğer emperyalist ülkeler ve bunlara bağımlı ülkeler üzerinde de baskı anlamına geliyor. İster Çin’in belirli teknolojilerden uzak tutulması adına uygulanan ambargolar olsun ister “haksız rekabeti önlemek” adına Çin’e karşı yürürlüğe konulan gümrük vergileri olsun – bütün bunlar Almanya ve diğer emperyalist ülkeleri de dolaylı olarak etkiliyor.

Tabi bu arada “haksız rekabeti önlemek” adına ABD tarafından AB’ye uygulanan gümrük vergilerini, Çin menşeli ileri teknolojinin[5] kullanılmaması için özel yasaların çıkarılması ve yaptırım tehditlerini de göz önünde bulundurmak gerekiyor.

Diğer yandan AB ve Almanya, Çin’in AB pazarında artan etkisine[6] karşı uzun süredir sürdürdüğü koruma politikasını sertleştirmeye çalışıyor. Ancak Alman sermayesinin bir bölümünün (kimya, otomotiv) Çin ile ilişkileri bozmama tutumu[7], hükümette Çin’e karşı yaptırım politikalarında sürekli bir ikircikli tutumun ortaya çıkmasına neden oluyor. AB ve Çin arasındaki gümrük vergilerini yeniden düzenlemek üzere Fransa, İspanya, Hollanda ve Letonya tarafından hazırlanan bir önerge[8] yaz öncesi AB Komisyonunu gündemine alınacak. Önerge, Alman hükümeti tarafından, Çin ile yapılacak pazarlıkta AB/Almanya’nın pozisyonunu güçlendirebileceği için destekleniyor.

Böylesi bir ortamda Almanya sermayesi açısından asıl çözüm, Almanya’nın dünya genelinde yaptırım gücünü ekonomik ve askeri olarak artırması, dijitalleşmeyle bağlantılı endüstriyel standartların belirlenmesinde rol oynaması, en azından söz sahiplerinden biri olmasında görülüyor. Almanya’ya kalsa, bir süre daha ABD’nin gölgesinde palazlanmayı sürdürebilirdi. Fakat ABD, buna izin vermediği gibi Almanya’yı “iyi bir silkip, tozunu attırmak” istiyor. ABD’ye göre Almanya çizmeyi aşmaktadır. Almanya’nın daha saldırgan bir emperyalist güç olarak sahne alması için belli başlı koşulların yerine getirilmesi gerekiyor, yazının ilerleyen bölümlerinde bunu ortaya koymaya çalışacağız.

Eski Model İşe Yaramıyor mu?

Alman ekonomisi uzun süredir yerinde sayıyor. Genel kanı “eski ticaret modelinin artık işe yaramadığı” üzerine. Son beş, altı yıllık veriler de bunu doğrular nitelikte. 2019-2025 arasında Almanya GSYİH’nin -enflasyondan arındırılmış olarak- kümülatif[9] büyüme oranı yüzde 0,2 iken aynı dönem Çin yüzde 35’e yakın, ABD ise yüzde 15 dolayında.

Çin        %34,5

Dünya        %18,8

ABD        %15,0

AB        %7,5

İtalya        %6,1

Fransa    %5,1

Almanya    %0,2

Tablo 1. 2019-2025 arası GSYİH’nin kümülatif büyüme oranı (enflasyondan arındırılmış olarak)

Kaynak: EY, DIHK ve FAZ. Hesaplamada 2019 yılı temel alınmıştır.

Almanya’nın “eski ticaret modelinde”, ekonominin ihracata bağlı büyümesi ve ithalatın buna dengeli olarak gelişimi üzerine kuruluydu. İstatistiklerin tutulmaya başlandığı 1950 yılından[10] bu yana Almanya sadece 1950 ve 1951 yıllarında iki kez ticaret açığı vermiş.

Kriz yıllarında bile ticaret fazlasının sürekli yüksek düzeyde gerçekleştiği Almanya, özellikle euronun 2002’de dolaşıma girmesiyle birlikte euro ülkelerini iç pazara dönüştürdü ve ticaret fazlasını ilk kez 100 milyar euronun üzerine çıkardı. AB içinde gümrük duvarlarının 1968’den itibaren tamamen kaldırılması işin belirleyici bir yanıydı şüphesiz. Fakat gümrük duvarlarının olmadığı bölgenin gerçek anlamda “iç pazara” dönüştürülmesi asıl olarak euroya bağlıydı. 2025 yılında Almanya’nın ihracatının yüzde 70’i Avrupa[11] (AB, İsviçre, Norveç ve Birleşik Krallık) ile gerçekleşti.

Kısacası; “eski ticaret modeli” diye tabir edilen gerçekte bütün kapitalist ülkelerin uygulamaya çalıştığı fakat sınırlı bir kesiminin başardığı bir “modeldir” – Almanya’ya özgü bir model değil. Bütün ülkeler ihracatlarını, ithalatın üstünde tutmaya çalışırlar. Tersi durumda dış ticaret açığı verilecek, ülke borçlanmaya ve ihracatı gerçekleştiren ülkelere bağımlı hale gelmeye başlayacaktır. Dolayısıyla Almanya (ve diğer tüm kapitalist ülkeler) bu modelden vazgeçmez, aksine geliştirmeye çalışırlar.

Alman sermayesinin sorunu, uzun süre üzerinde sörf yaptığı dalganın kırılması (otomotiv, makine ve kimya sanayi alanlarında gelişen yeni teknolojilerden kısmen kopması, sahip olduğu teknolojileri ise üretim sürecine uygulamada gecikmesi) sonucu birden denizin dibine boylama tehlikesiyle karşı karşıya bulunuyor. Eğer önüne koyduğu görevleri yerine getirip, yeni dalgaya çıkmayı başarırsa sahip olduğu pozisyonunu da koruyabilir.

Sertleşen Rekabet

Almanya’da ekonominin “yerinde saydığı” dönemde bile ticaret fazlası 242 milyar (2024) ve 201 milyar (2025) euro olarak gerçekleşti. Sadece Rusya’nın Ukrayna’ya saldırdığı 2022 yılında ticaret fazlası 88 milyar euro olarak gerçekleşti. Rusya kanalı kapanan Almanya, kısa süre içinde piyasadan normal piyasa değerinin çok üzerinde enerji (doğalgaz) tedarik etmesi dış ticaret dengesi kısmen bozdu.

Bu veri aynı zamanda Almanya’nın “eski ticaret modelinin” dayanaklarından birini ortaya koyuyor: Ucuz enerji. 1970’li yılların ilk yarısından itibaren Almanya, önce SSCB, ardından Rusya’dan dünya piyasalarından çok daha ucuza doğalgaz ve petrol alıyordu. Rusya’nın Ukrayna’ya saldırmasının ardından bu kaynak birkaç ay içinde “kurudu”. ABD’nin Rusya’ya ve Rusya ile ticaret yapanlara karşı yaptırımlarının asıl hedeflerinden biri de Alman ekonomisiydi. ABD, Almanya’ya bu kaynağı kullandırtamayacağını Kuzey Akımı II doğalgaz hattına sabotaj[12] düzenleyerek gösterdi.

Dönemin ABD Başkanı Joe Biden’in, doğalgaz hattına sabotaj düzenlenmesi emri vermesinin nedeni Rusya’nın Ukrayna’ya saldırmasından çok Almanya’nın ekonomik avantajlarından birini yok etmekti. Rusya’dan gelen doğalgazın yüzde 80-85’i enerji kaynağı olarak kullanılırken yüzde 15-20’si kimya sanayisinde özel gaz üretiminde kullanılıyordu. Enerji tüketiminin yoğun olduğu sanayi dallarında[13] (Almanya’da üretimde en fazla enerji tüketimi, toplam enerji tüketiminin yüzde 27,9’unu oluşturan kimya sanayisiydi, bunu yüzde 23,7 ile metal imalat ve işleme sanayisi) üretimin, Şubat 2022'den Mart 2026'ya kadar yüzde 15,2 oranında düşmesi de bunu gösteriyor.

Emperyalistler arası rekabet bütün bunların öncesinde sertleşmeye başlamıştı. Biden hükümeti, 2020 yılında ilan ettiği ve Ağustos 2022’de yürürlüğe koyduğu “CHIPS and Science Act” ve “Inflation Reduction Act”[14] yasalarıyla emperyalist kapitalist rekabette yeni bir sayfa açtı. CHIPS yasasıyla amaç yarı iletken (mikroçip) üretimindeki tedarik zinciri kırılganlıklarını gidermek, Çin ve Tayvan'a olan bağımlılığı azaltmaktı. Bu kapsamda Intel, TSMC ve Samsung gibi dev teknoloji şirketleri ABD'de milyarlarca dolarlık yeni üretim tesisleri için yatırımlar gerçekleştirdiler.

Yine bu kapsamda Trump hükümeti, Ağustos 2025’te stratejik öneme sahip olan Intel’in yüzde 10 hissesini 11,1 milyar dolara satın alarak bu alandaki korumacı eğilimini güçlendirdi.[15] Bundan birkaç hafta önce Intel, Almanya’da yapacağı toplam 30 milyar dolarlık yatırımlarından vazgeçtiğini ilan etmesinin tesadüf olmadığı ortada. Alman hükümeti, 2023 ortasında Intel’e, yatırım yapması durumunda 9,9 milyar euro sübvansiyon sözü vermişti. Dönemin Ekonomi Bakanı Robert Habeck, “Bu yatırımla dünya zirvesine yaklaşıyoruz” diye sevincini hükümetin resmî sitesinden paylaşmıştı.[16]

Intel’in “niyet açıklaması” ardından hemen kurulacak fabrikanın temel atma töreni düzenlenmiş ve Habeck, “Küresel rekabette ön sıralarda yer alıyoruz ve sürdürülebilir, nitelikli istihdam ile katma değer yaratmayı güvence altına alıyoruz” diye hayallerini dillendiriyordu. “Aç tavuk kendini arpa ambarında sanır” misali Habeck, bununla yetinmiyor ve bu adımla, “mikroelektronik üretiminin tüm değer yaratma zincirindeki şirketlerden alıcı sektörlerdeki şirketlere kadar geniş bir alana nüfus etmenin” hayallerini kuruyordu.[17]

Oysa Intel için bütün bu olup bitenler ABD hükümetiyle sürdürdüğü pazarlıkta pozisyonunu güçlendirmek için bir senaryodan ibaretti: ABD’nin, devlet olarak Intel’in hissedarı olmasının ardından, Nisan 2026’da Intel ile Google arasında bir ortaklık[18] kapsamında Intel’in, Google için yeni nesil Xeon CPU'lar tedarik edeceği ve birlikte çalıştığı şirketler içinse IPU'lar geliştireceği duyuruldu. Intel ayrıca, Elon Musk'ın öncülüğünde Teksas'ta 25 milyar dolarlık devasa bir entegre yarı iletken fabrikası (“Terafab”) kurulması projesine de katıldı.[19]

Almanya’da bugün yarı iletkenlerin üretildiği 20’den fazla fabrika var.[20] Fakat bunların önemli bölümü dar bir alana yönelik üretim yapar durumda oldukları gibi teknolojik olarak bir hayli geriden geliyorlar. Hükümet, Intel’in yatırım yapmasıyla yüksek teknolojiyle birlikte ülkeye beyin göçünün de gerçekleşmesini umut ediyordu. Genişçe yer verdiğimiz Intel örneğinde görüldüğü gibi emperyalistler arasındaki rekabet, aşağıda değineceğimiz konulardan da görüleceği gibi çok yönlü olarak sürüyor. Bu bir yanda sınıf mücadelesinin olanaklarını genişletirken diğer yanda mücadeleyi zorlaştıran birçok yönü de içinde barındırıyor.

Almanya’nın Sorunları ve Çözüm Önerileri

Yazının girişinde belirtildiği gibi Almanya kapsamlı bir dönüşümün içinde bulunuyor. Bu köklü dönüşümün sadece Almanya ile sınırlı olmadığını, bütün ileri kapitalist-emperyalist ülkeler için de geçerli olduğunu belirtmekte fayda var. Aşağıda sıralanan maddeler, özü itibarıyla söz konusu olan diğer ülkelerde de benzer şekilde gündeme getiriliyor.[21] Dünyanın yeniden paylaşılması gündemde…

Alman sermaye ve hükümeti, bütün alanlardan bilimcileri, medyası ve işbirlikçi sendika yönetimleri, Almanya’nın karşı karşıya olduğu sorunları ve çözüm önerilerini -ağızbirliği etmiş olarak- şöyle sıralıyorlar:

  • Gerileyen rekabet gücü, inovasyon ve yatırımlarla güvence altına alınmalıdır.
  • Dijital dönüşüm daha kararlı bir şekilde ilerletilmeli, dijital egemenlik güvence altına alınmalı,
  • Demografik değişim ve nitelikli işgücü eksikliği hedefli bir göç politikası çözülmeli, nitelikli işgücü için ülkedeki koşullar iyileştirilmeli.
  • Enerji krizi ve iklim değişikliği, ekonominin sürdürülebilir bir dönüşümünü zorunlu kılar.
  • Jeopolitik bağımlılıklar azaltılmalı, ticari ilişkiler çeşitlendirilmelidir.
  • Despotik yönetimler artıyor, özgürlüğümüz, değerlerimiz tehdit ediliyor. Almanya, AB ile birlikte kendini savunabilir, savaşabilir konuma gelmeli.

Rekabet gücünün gerilemesi ülkedeki yüksek üretim maliyetine (vergiler, enerji fiyatları ve ücret yan giderleri) ve koruyucu çalışma yasalarının katılığına, Almanya ve AB içindeki inovasyonun önündeki yüksek yasal ve bürokratik engellere ve yeterli finansman sağlanmamasına bağlanıyor. Bu nedenle Almanya’nın değişik alanlarda kapsamlı reformlara ihtiyacı var. Sermeye, işletme vergi reformu, yasal emeklilik, sağlık ve bakım sigortalarının ücret yan giderlerini[22] düşürecek ve bireysel sorumluluğu öne çıkaracak (özel emeklilik, sağlık ve bakım sigortalarının teşviki) reformlar. Haftalık 48 saatin temel alınarak sekiz saatlik işgününü kaldırılması ve günlük çalışma saatlerinin 13 saate kadar uzatılması (üretimin ihtiyacına göre esnekleştirilmesi) ve işten çıkarmalarının kolaylaştırılması talep ediliyor. [23]

Ve işçi sınıfını, sermayenin bu politikalarına yedeklemekle görevli sendika yönetimleri, sıralanan sorun ve çözüm önerilerinin altına, bir incir yaprağı gibi, “sosyal eşitsizliğe karşı mücadele edilmeli, adil ücretler ve daha iyi çalışma koşulları sağlanmalıdır” talebini ekliyorlar.

Dijital Dönüşüm, Dijital Egemenlik

Almanya’nın uluslararası rekabette ve bazı teknolojik alanlarda kısmen geri düşmesinden hareketle Almanya’nın “hasta adam” ilan edilmesi gerçeği tam yansıtmıyor. Almanya 2023’te Japonya’yı geçerek ABD ve Çin’den sonra dünyanın üçüncü büyük ekonomisi konumuna geldi. Bu verinin açıklanmasının ardından burjuva medyada çıkan yorumlarda, Almanya’nın Japonya’yı geçebilmesinin nedeninin döviz kuru etkisi olduğu ve bu bakımdan başarının tamamen sembolik olduğu ileri sürüldü.[24] 2023’ün öyle olduğu varsayılsa bile 2024 ve 2025 yılları için ne denilecek? Almanya ve Japonya arasındaki GSYİH farkı 2025 yılında 700 milyar dolara yaklaştı.[25]

Bu duruma rağmen burjuva medya ve ekonomistler hâlâ, bir zamanlar çok güçlü olan Almanya ekonomisinin zayıfladığı, refahın tehlikede olduğunu söylüyor ve felaket senaryoları çiziyorlar. Metal İşverenleri Birliği, Kuzey Ren-Vestfalya (NRW) Eyalet Başkanı Arndt Kirchhoff’un 2024 başında, “Eğer federal hükümet kendini toparlamazsa, Almanya yakında bir doğa koruma rezervi haline gelecektir” sözünü de üst düzeyde yakınma hanesine yazabiliriz.[26] Bu yakınmalar, bir yanda işçi ve emekçi kitlelerini daha fazla feragat etmeye yönlendirmek diğer yanda ise kamuoyu üzerinden hükümete yönelik “reform” baskını artırmak üzere yapılmaktadır.

Yeri gelmişken, GSYİH’nin büyümesi veya daralmasının kendi başına bir ülkenin ekonomik durumunu, rekabet gücünü ortaya koymadığını, bunun için ayrıntılı verilerin (dış ticaret ve farkı, tüketim harcamaları, kamu harcamaları) incelenmesi gerektiğini belirtmekte fayda var. Sadece GSYİH’nin büyüme/daralmasına bakarak sonuca varmak, özellikle de işçi sınıfının yaşam koşulları (ücretler, sosyal güvenlik, sağlık, eğitim, sosyal ve kültürel ihtiyaçlar) açısından yanıltıcı olur. Örneğin Japonya’ya baktığımızda GSYİH’nin 2012 – 2025 arasında 1,89 trilyon dolar gerilediğini görmekteyiz.[27] Buna göre Japonya artık sefilleri oynaması gerekirdi. Ama aksine Japonya hâlâ her yönden ciddiye alınması gereken gelişmiş bir emperyalist bir ülkedir.

Almanya’da “dijital dönüşüm” ve “dijital egemenlik” gibi başlıklar altında yapılan hazırlıklar ülke içinde ve AB genelinde atılan adımların salt güncel ekonomik ve teknolojik sıkıntılar nedeniyle değil, dünya genelinde değişen güç dengeleri kapsamında gündeme gelen dünyanın yeniden paylaşımıyla ilgilidir. Ancak buradan bakıldığında Alman tekelci sermayesi ve hükümetinin, ülkede ve AB içinde, “dijital dönüşüm” ve “dijital egemenlik” adına adımların hızlanması için yaptığı baskı anlaşılacaktır. Alman emperyalizmi, dünyanın paylaşımında üçüncü kez geç kalmaktan ve kötü sonla karşı karşıya kalmaktan korkuyor. Veya bir başka deyişle üçüncü kez aynı hataları yapmaktan kaçınmaya çalışıyor.

AB üyelerini ikna etmek için “Avrupa’nın dijital egemenliği sağlanmalı”, “AB’nin jeopolitik bağımlılıkları azaltılmalı”, “özgürlüğün ve batı değerlerinin korunması” gibi sloganlarla ciddi propaganda sürdürülüyor, adımlar atılıyor. Bu kapsamda Almanya’nın emperyalist planlarının itici güçlerinde önde gelen SAP[28] ve Siemens[29] tekellerinin girişimiyle dünyanın ilk “endüstriyel yapay zekâ bulutu” (“Industrial AI Cloud”)[30] ve Avrupa’nın en büyük yapay zekâ altyapılarından biri kuruldu. Amaç Almanya’nın, adım adım olsa da, Industrial AI Cloud üzerinden dijitalleşmeyle bağlantılı endüstriyel standartların belirlenmesinde rol oynaması, en azından söz sahiplerinden biri olmasıdır. Almanya sadece bugün üst seviyede olan pozisyonunu korumanın değil, pozisyonunu geliştirmenin ve bir üst seviyeye çıkmanın planlarını yapıyor.

Her ne kadar burjuva basında sürekli “Çin tehdidinden” söz edilse de kurulan bu merkezin ilk etapta ABD’ye karşı kurulduğunu söylemek gerekiyor. Çin, birçok yasal ve ekonomik yaptırım önlemiyle (şimdilik) belirli bir mesafede tutulurken ABD, Tech tekelleriyle dünya pazarlarının önemli bir bölümünü ele geçirmiş durumda ve Almanya için asıl tehdit de budur.

Sendikaların Süreçteki Rolü

Bugün genel olarak dijitalleşme, sanayiyi ve çalışma yaşamını ve bu bağlamda toplumsal yaşamı da dönüştürecek en önemli araçlardan biri olarak görülüyor. Genel anlamda dijitalleşme ve özelde yapay zekâ teknolojilerinin üretim sürecinde kullanılması birçok ülkede olduğu gibi Almanya’da da genelde salt teknik yenilik olarak görülüyor, gösterilmeye çalışılıyor.

Geniş emekçi kesimlerini “dijital dönüşüm” süresine ikna etmek için değişik yol ve yöntemlere başvuruluyor. Konuya ilişkin tartışmalarda, bilgilendirme vb. etkinliklerde hem sermaye ve hükümeti hem de sendikalar tarafından dijital dönüşüm süreci geniş emekçi kesimlerinin önüne, “işyerlerini ve rekabet gücünü korumak için kaçınılmaz bir zorunluluk” olarak getiriliyor ve duruma göre “havuç-sopa-politikası” uygulanıyor.

Buna göre “dijital dönüşüm” üretimi kolaylaştıracak, inovasyonu artıracak (ne üretileceğine daha hızlı karar verilecek, tüketicinin talebine göre ürünler bireyselleşecek), çalışma sürelerinin daha esnek değerlendirilmesini sağlanacak (çalışma süreleri bireyin ve işletmenin ihtiyaçları gözetilerek düzenlenebilecek), uluslararası alanda rekabet gücü artacak –dolayısıyla- işyerleri ve sahip olunan refah düzeyi korunacak ve başarılı olunursa bu düzey yükselecek. Aksi takdirde Almanya’nın rekabet gücü hızla eriyecek, sanayisizleşme (“Deindustrialisierung”) ve işsizlik tehlikesi yükselecek, alışıldık refah düzeyi yok olacak![31]

Sermaye ve hükümetinin propagandalarına burjuva medyada geniş yer verilirken sendikalar duruma göre “statükocu[32]” olarak eleştiriliyor veya “birlikte şekillendirmeye açık” olarak övülüyor.

Sendikalar “statükocu” olmadıklarını, “dönüşüme hazır” oldukları gibi “dönüşümü birlikte düzenleme” yanlısı olduklarını her fırsatta ortaya koyuyorlar, sermayeyi yavaş hareket etmek ve yanlış kararlar almakla, hükümeti gerekli adımların atmakta tereddütlü davrandığı için uluslararası rekabette geri kalmanın asıl sorumlusu olarak suçluyorlar. Sermaye ve hükümetinin, sendikaları gerektiği gibi dikkate almamak, önerilerini göz ardı etmek, diğer ülkelerin sahip olmadığı “Alman sosyal partner modelini” değerlendirmemekle eleştiriyorlar: Buna göre sosyal partner modelini değerlendiren, çalışanlarına söz hakkı tanıyan işletmeler özellikle inovasyonu geliştirme ve yatırımlar, ama aynı zamanda verimlilik ve kârlılık konusunda da çok daha başarılı bir performans sergiliyorlar.[33]

IG Metall[34] ve IG BCE sendikaları “Dönüşümü düzenlemek: Güvenli – Adil – Kendi kaderini belirleyen” ve “Dönüşüm mü? Sadece bizimle!” sloganları altında sadece “dönüşüme hazır” olmadıklarını, “dönüşüm uğruna mücadele” edeceklerini de son yıllarda düzenledikleri kitlesel gösterilerle ortaya koydular. Her iki sendikada bu alana yönelik çok yönlü faaliyet yürüttükleri gibi “sürece objektif ve bilimsel” eşlik ediyorlar, konuya ilişkin fabrikalara ve branşa özgü seminerler, konferanslar düzenliyorlar.[35]

IG Metall 2026 sonuna kadar merkezi olarak, aktif üyelerine ve fabrikalardaki sendika temsilcilerine yönelik “Dönüşümü aktif şekillendirmek – Katılımı örgütlemek”, “Dünyanın yeniden paylaşımı”, “Küresel otomobil sanayisinin Transformasyonu”[36] gibi başlıklar altında direk konuyla ilgili ve bağlantılı çok sayıda seminerler düzenliyor, IG Metall üyesi İşyeri İşçi Temsilcileri (Betriebsrat)[37] için ek olarak bu alana yönelik yeni yasal düzenlemelerle ilgili eğitim seminerleri düzenliyor. IG Metall, 2019’da 1,7 milyon işçinin çalıştığı iki bine yakın fabrikada yaptığı bir araştırmayla metal ve elektro işkolunun “transformasyon haritasını”[38] (“Transformationsatlas”) çıkararak, dijital dönüşüm süreciyle ilgili fabrikalarda gündeme gelen sorunları ortaya koydu.

IG Metall bu süreci “Dijitalleşme ve Endüstri 4.0, yeni iş modellerinin geliştirilmesi, küreselleşme, değer zincirlerinin yeniden yapılandırılması, karbonsuzlaşma ve elektrikli mobiliteye doğru gidişat” özetliyor.[39] Bu değişiklikler emekçiler ve genel toplum açısından, olağanüstü geniş ve köklü değişikliklere yol açacağı için, sendika için de bu süreç artık “değişim” olarak değil, “transformasyon”[40] olarak tanımlanıyor ve “ortak karar verme hakkının” geliştirilmesi, dönemin ihtiyaçlarına uygun hale getirilmesi talep ediliyor.

Yapay zekâ uygulamalarının bugün işyeri ortamına dahli, kamu hizmetleri ve yükümlülükleri kapsamında kullanılması, bir boşlukta değil, mevcut üretim ilişkileri ve sınıfsal güç ilişkileri temelinde gerçekleşiyor. Dolayısıyla uygulama nötr değil, genelde tüm sermayeye özelde tekelci sermayeye avantaj sağlayacak biçimde örgütleniyor. Ve devlet, “ideal bir toplu kapitalist”[41] olarak kendine yöneltilen sübvansiyon, teknik alt yapının yenilenmesi (fiber optik ağ, 5G ağı), kamu enstitülerinin ve devlet denetimindeki AR-GE kurumlarının kapılarının sermaye için açılması, dış rekabete karşı koruyucu yasaları çıkarması taleplerinde üstüne düşeni yapıyor.[42]

Sendikaların ise mevcut üretim ve sınıfsal güç ilişkilerini gözeten ve buna göre işçi sınıfının lehine bir strateji izlediklerini söylemek mümkün değil. 1990’lı yılların ikinci yarısından itibaren “üretim merkezinin korunması ve rekabet gücünün artırılması yoluyla işyerlerinin korunabileceği” sendikal politika, sendikalarda asıl belirleyici çizgi haline geldi.

Gelinen yerde Almanya’daki sendikalar, dijitalleşme sürecinde kendilerini müzakere tarafı olarak değil, daha çok “ittifak ortağı” olarak görüyorlar. IG Metall, “Dijital dönüşümü şekillendirmek” (“Digitale Transformation gestalten”) başlıklı strateji belgesinde, sosyal ortaklık anlayışını şöyle ifade ediyor: “Katılım, ortak faaliyetler için meşruiyet sağlar, yeni fikirler ve öneriler üretir ve yaklaşan değişikliklere yönelik endişeleri giderir.” Bu politikaya kısmen muhalif olanlar giderek açıktan bastırıldı (IG BCE) ve “kucaklanarak” yok edildi (Ver.di) ya da IG Metall örneğinde olduğu gibi dar odalara hapsedilip denetime alındı.[43]

Üretimde Dijitalleşme ve Diğer ‘Akıllı Çözümler’

Birkaç yıldır, “akıllı” çözümler endüstride dijitalleşmeyi hızlandırmaktadır. Amaç, tüm makineleri, depoları ve robotları tek bir “akıllı fabrika”, tek bir “siber-fiziksel sistem” (CPS) olarak birbirine bağlamaktır. Dijitalleşme şirketlere, değer yaratma süreçlerini optimize etmek, verimliliği artırmak, üretim ve personel kapasitelerini esnek bir şekilde kullanabilmek için geniş olanaklar sunmaktadır. Analog faaliyetlerin dijital ağa bağlı makinelerle değiştirilmesi sayesinde gerekli iş yükünün azalmasını ve işgücü maliyetlerinde tasarruf sağlanması hedeflenmektedir. Kapitalist verimlilik artışı, parça başı işgücü maliyetlerini düşürüyor; bu da işçiler açısından aynı ücret karşılığında daha fazla iş anlamına geliyor.

Özellikle otomotiv endüstrisinde -henüz dar kapsamda olsa da- uygulama aşamasına gelinen “AI Robotics Stratejisi”[44] kapsamında genelde tek, en iyi ihtimalde iki-üç farklı işi yapan robotların yerine “değişen koşullara uyum sağlayabilen”, insanlarla aynı ortamda (bariyer olmadan) “interaktif” çalışabilen “akıllı robotlar” üretim sürecine dahil ediliyor. Değişik sanayinin kollarında, işçinin vücuduna adapte edilebilir (kolluk, eldiven, gözlük veya iş elbisesi gibi giyilebilir) “akıllı cihazlarla" üretim süreçlerini daha verimli, “güvenli” ve esnek hale getirmeyi mümkün kılıyor. Diğer yanda bir dizi çalışma alanında üretim süreçleri dijital olarak denetlenip, yönetiliyor. Şirketler bu gelişmeyi “hiyerarşinin azalması”, “işçinin karar verme yetkisinin artması” olarak sunuyor ve bunu da “modern şirket kültürü” olarak pazarlıyor.

Bu “modern şirket kültürü” ve “akıllı uygulamalar” sayesinde şirketler, artan verimlilikten, esneklikten yararlanırken, işçiler üzerindeki baskı artıyor. İşçinin zaten olmayan “karar verme yetkisi” bir yana, dijital araç ve uygulamalarla giderek artan bir düzeyde yapay zekâ tarafından üretimin ihtiyacına göre yönlendirilen, hata yapma payı neredeyse sıfıra düşürülen, soluklanmasına izin verilmeden çalıştırılan işçi bu kez “makinenin yarı dijital eklentisi”[45] haline getiriliyor.

Barkod okuyabilen, etiket bastırabilen “akıllı eldivenlerle”[46] işçiler Amazon, DHL gibi lojistik şirketlerde siparişleri reyonlardan toplayıp, kargoya hazır hale getiriyorlar. Yapay zekâ, sipariş edilen parçaların en kısa süre içinde toplanması için işçinin izleyeceği rotayı belirliyor ve eldivene eklenen GPS üzerinden rotadan çıkmasının önüne geçiyor. İşçi yanlış bir reyona girdiğinde veya yanlış bir rafa elini uzattığında eldiven hafif bir titreşimle işçiyi uyararak “doğru yola” girmesini sağlıyor ve nerede bulunduğu ve dolayısıyla ne yaptığını en ince ayrıntısına takip ediyor, dijital olarak kaydediyor.

Üretimde de benzer bir yöntem uygulanıyor. Akıllı eldiven ve gözlük işçinin monte etmek zorunda olduğu parçaların sıralamasını değiştirmesinin (teknik olarak mümkün olsa da) önüne geçiyor. Böylece hata payı azaldığı gibi kapitalist için önemli olan zaman tam verimli kullanılıyor: üretim ritmi (taktı) arasındaki zaman aşıldığında akıllı eldiven veya gözlükten uyarı geliyor ve uyumluluk sağlanıyor. Bu uygulamalarla amir hiyerarşiden çıkarılıyor ve yerine yapay zekâ geliyor. Bu sistem işçinin soluk almasına da izin vermediği gibi çalıştığı yerde tepkisini gösterebileceği, şikâyette bulunabileceği bir amir bile bırakmıyor.

Sendikalarda olduğu gibi kamuoyunda da üretim sürecine alınan robotların, yardımcı araçların ağır işleri üstlendiği, iş yükünü ve stresini azalttığı düşüncesi genel olarak hâkim görüştür. Buna ağırlığı 15 kg ile 25 kg arası olan bir adet binek otomobil tekerleğinin montajında kullanılan yardımcı araçlar, yarı robotlar örnek gösterilebilir. Yardımcı araçların olmadığı ve vardiya başı 500 aracın üretildiği bir fabrikada[47], sadece tek bir tekerliği monte etmekle görevli bir işçinin günde 7,5 ila 12,5 ton ağırlığı kaldırması, taşıması ve monte etmesi gerekirdi.

Kapitalist, yardımcı araçların ve yarı robotların kullanımını işçi sağlığı açısından değil üretimin kesintisiz devamı, verimliliğin artması için uygular. İşgücünden tasarruf etmek üzere üretim sürecine alınması planlanan tek bir robotun programlanması, yapılacak işin özelliğine, fabrikadaki üretim zincirindeki işlevine göre 1-4 hafta arası, söz konusu yeni bir konveyör bandının kurulması ise bir yıla kadar sürebiliyor. Programlanması üretimdeki yerine göre uzun süren ve pahalı olan bu entegre (dijital ağa bağlı) robot sistemlerin uygulamaya alınmasında söz konusu yatırımın gerekliliği ve sağlayacağı fayda çok titiz inceleniyor ve buna göre karar veriliyor. Dolayısıyla sermaye mümkün olduğunca en ucuz ve en verimli yöntemi tercih eder. Örneğin bugün üretimde yaygın olarak kullanılan robotları veya daha ileri teknoloji olan “AI Robotics Stratejisi” kapsamındaki robotları üretim sürecine almak yerine işçileri, “dış iskelet” (“exoskeleton”)[48] aracılığıyla robotlaştırmayı tercih ediyor – işçilerin haftalar, aylar süren programlamaya ihtiyaçları yoktur, sözlü olarak veya akıllı gözlük ve eldivenlerle en kısa sürede en karmaşık işleri öğrenebilirler ve sürekli değiştirilebilirler. Ford, 2018’de, ilk etapta dünyanın 7 ülkesindeki 15 fabrikasında dış iskelet kullanımına geçti.[49] Bununla ilgili haber yapan “Automobil Produktion” dergisi, dış iskeletlerin işçilere tek taraflı (bir kol) 2,5 ila 7 kg kaldırma desteği sunduğunu belirtirken, “Bu, günde 4 bin 600 kez bir karpuz ya da bir çuval unu başının üstüne kaldırmak gibi – bazı Ford işçileri araç montajı sırasında buna benzer bir yükle karşı karşıya kalıyor” diyordu.

Bir süredir uygulamada olan dış iskelet veya “dış iskelet eldiveni” gibi giyilebilen yardımcı araçlar ilk bakışta “iyi fikir” gibi görünse de işçi sağlığı açısından son derece büyük riskleri taşıyorlar: Dış iskelet sistemleri, yükün vücudun diğer bölgelerine doğal olmayan bir şekilde kaymasına neden olabilir. Ayrıca, genellikle hareket özgürlüğünü kısıtlar, baskı veya terleme noktalarına yol açar. Özellikle alt ekstremitelere[50] takılan dış iskeletler, yürüyüşü değiştirebilir ve düşme riskini artırabilir. Doğru bir eğitim olmadan sürekli kullanımda, sürekli destek nedeniyle kendi kas kütlesinde azalma (atrofi) riskini artırır, yanlış kullanım veya yanlış ayar durumunda doğal kemik büyümesini ve kemik sağlığını olumsuz etkileyebilir.

Sermaye ilişkisi içinde üretici gücün gelişimi, işçi sınıfını yorucu rutin işlerden kurtarmadığı gibi onun için boş zaman da yaratmaz, aksine sermayenin, işçinin aleyhine kullandığı ek zaman yaratılır. Sadece basit işçiler ve memurlar değil, teknisyenler ve işletme organizatörleri de dijitalleşme ve yapay zekâ tarafından belirlenen iş akışına tabi tutuluyor.

Dönüşümlerin Sınıfa Yansıması

Yeni teknolojilerin genelde tek tek fabrikalarda, bazen kısa süre içinde bütün bir işkolunda gündeme gelmesi sürekli yaşanıyor. Ancak toplumsal üretimde bir bütün olarak “dönüşüme” yol açma potansiyeline sahip teknolojik gelişmeler, gündeme geldikleri her dönem, üretimde olduğu gibi toplumun diğer alanlarında da çelişkili gelişmelere yol açıyor. Her teknik uygulama işyerindeki üretim sürecinin yeniden organizasyonunu beraberinde getiriyor ve bu, işçiler açısından genelde yeni sorunlara yol açıyor: İşsizlik, işteki özerkliğin yitimi, artan denetim ve baskı, yeni işçi sağlığı sorunları vb. Bu bakımdan söz konusu olan sadece teknik bir değişim değil, işyerinde süreç açısından sosyal, işçiler açısından politik (güç ilişkileri bakımından) bir süreçtir. Sınıflar mücadelesi tarihinin değişik dönemlerinde yeni teknik uygulamaların veya yeni teknolojilerin üretime konuluş ve uygulanış biçimine tepki gösteren, protesto eden işçiler bazen, “teknoloji düşmanı” olmakla suçlandılar, “bazen yenilikten korkanlar” olarak aşağılandılar. Bugün de dijital dönüşüm sürecine ihtiyatlı yaklaşan, uygulamaların işçinin çalışma ve yaşam koşullarını nasıl etkileyeceğini sorgulayanlar, ülke ekonomisinin zayıflamasına, uluslararası alanda rekabet gücünün gerilemesine ve teknolojik olarak dışa bağımlı hale gelmesine göz yummak, sanayisizleşmeye kayıtsız kalmakla suçlanıyorlar.

Bütün bu saldırılara ve asılsız suçlamalara karşın işçi sınıfı, çalışma ve yaşam koşullarının “teknolojik dönüşümlerle” kötüleşmesine karşı mücadele etti ve birçok kez başarılı da oldu.

Örneğin gelişmiş dokuma tezgâhının 17. yüzyılın başından itibaren giderek yaygınlaşarak (ve gelişerek) değişik Avrupa ülkelerinde üretim sürecine girmesi son derece büyük toplumsal sosyal çatışmalara neden olmuştu.[51] “Makine kırıcılar” olarak anılan Luddit Hareketi’nin[52] (1811–1816) şiddetle karşı çıktığı gelişmiş dokuma tezgahının üretim sürecine girmesiyle birlikte bu alanda çalışan (ve kısa süre önce proleterleştirilen) on binlerce işçinin işsiz kalmasına ve yaşam koşullarının son derece kötüleşmesine yol açmıştı. İşçiler, tezgâhları kırarken aslında içine düştükleri sefil duruma duydukları öfkelerini dile getiriyorlardı. Bu eylemleriyle başarılı olamayan dokuma işçileri çözümü örgütlenmede buldular. Veya bir başka deyişle yeni teknolojinin devreye girmesi işçilerin örgütlenmelerinin ilerlemesine de katkıda bulundu. Karl Marx, Luddite Hareketi’ni değerlendirirken şöyle diyordu: “İşçinin makine ile bunun kapitalistçe kullanımı arasındaki farkı görmesi ve dolayısıyla saldırılarını maddi üretim araçlarının kendilerine değil, bunların toplumsal sömürü aracı olarak kullanılmalarına yöneltmeyi öğrenmesi, zaman ve deneyim gerektirdi.”[53] İşte bu nedenle “makine kırıcılar” işçi sınıfının hafızasına kazınmıştır.

Bir başka örnek de 20. yüzyılın başlarında “konveyör bandının”[54] önce Şikago mezbahalarında, ardından otomobil (Ford) fabrikalarında kullanıma girmesidir. Konveyör bandı, katı bir Taylorist iş bölümü, denetimi ve baskısını da beraberinde getirmişti. İşçilerin “cehennem gibi” diye tanımladıkları bu üretim yöntemi aynı zamanda otomobil işçilerinin grevlerini kolaylaştırmıştı; bandın bir bölümündeki işçilerin üretimi durdurmaları neredeyse bütün fabrikadaki üretimin durmasını sağlıyordu. 1930'larda ABD'deki otomotiv endüstrisinde, 1960'ların sonu ve 1970'lerde Batı Avrupa'da ve 1980'lerde Brezilya/Güney Kore'de sıkça yaşanan işçi mücadeleleri, büyük ölçüde işçilerin konveyör bandını ve dolayısıyla üretimi daha kolay durdurma gücüne sahip olmalarından kaynaklanıyordu. Bir grup işçinin bandı durdurup eyleme geçmesi sonucu aynı bantta çalışan tüm işçiler de üretim dışı kalıyorlar. 1973 yılında Almanya’nın Köln şehrinde yaşanan ve hala bir efsane gibi kuşaktan kuşağa aktarılan ünlü “Ford grevi” de böyle örgütlenmişti: Bir grup işçi üretimi durdurmuş ve daha sonra bandın geçtiği bütün bölümleri dolaşarak neden greve çıktıklarını anlatıp diğer işçilerin de greve katılmalarını sağlamışlardı.

1990'lardan itibaren üretimin uluslararasılaşması veya uluslararası iş bölümü[55] son derece arttı ve çok hassas küresel üretim ağları ve lojistiği ortaya çıkardı. Yazının ilk bölümünde adı geçen “tam zamanında üretim” (“JİT”) tarzıyla küresel üretim ve lojistik ağları kolayca etkilenebilir hale geldiler: Volkswagen (VW) tekelinin Macaristan’ın Györ şehrindeki motor fabrikasında 2019 başında yapılan bir haftalık grev birkaç gün sonra önce VW tekeline ait Audi’nin merkezinin bulunduğu Ingolstadt’ta üretimin tamamen durmasına, ardından diğer fabrikalarda üretimin yavaşlatılmasına neden olmuştu. Üretimin bu durumu gözetilerek mücadelenin örgütlenmesi aynı zamanda örgütlü işçiler için mücadeleyi enternasyonal düzeyde sürdürmelerinin ve çokuluslu şirketler üzerinde baskı kurabilmelerinin olanaklarını sunar oldu.

Madalyonun diğer yüzü ise örgütlülüğün zayıf olduğu, işbirlikçi sendikal eğilimlerin arttığı durumlarda, ki bugün uluslararası işçi hareketi böyle bir süreçten geçiyor, sözü edilen uluslararası iş bölümü ve üretim ağının işçilere karşı (üretimin başka ülkeye kaydırılması vb. tehditlerle) kullanılması da çok kolay oluyor.

Önümüzdeki Dönem Üzerine

Alman Sendikalar Birliği DGB tarafından 2016 yılında yapılan ve 2017’de yayınlanan geniş tabanlı bir araştırmada[56] Almanya’da çalışanların yüzde 82’si çalıştığı alanda dijitalleşme yaşandığını bildiriyor. Branşlara bakıldığında bu oranın kimya sanayisinde yüzde 91, makine sanayisinde yüzde 95, otomobil sanayisinde yüzde 89, diğer imalat sanayisinde yüzde 84, inşaat alanında bile yüzde 69 ile yüksek bir oran karşımıza çıkıyor. Bu bağlamda, algoritmik iş yönetimi, işçilerin üretim sürecinde dijitalleşmeyi bizzat yaşadığı en yaygın biçimlerden biri olarak karşımıza çıkıyor: Kimya sanayisinde çalışanların yüzde 64’ü ve makine sanayisinde çalışanların yüzde 69’u yazılım destekli iş akışlarıyla çalışıyorlar.

Bu verilerin 10 yıl öncesine ait olduğu gözetildiğinde bugün oranların yüzde 100’e yaklaştığından hareket edilebilir. Oranların yükselmesi ister istemez dijital dönüşümle ilgili çalışma yaşamında yürürlüğe konulan ve konulmak istenen uygulamalarda ortaya çıkan çelişkilerin de yüksek olduğunu gösterir. Fakat sendikaların yayınlarına bakıldığında bu tür çelişkilerin neredeyse hiç gündeme gelmediğini görülüyor. Bunun nedeni, dijitalleşme sürecinde antagonist çelişkilerin yaşanmadığı değil, sendika yönetimlerinin yeniledikleri “sosyal partner modeliyle” ilgilidir.

Almanya’da “dijital dönüşüm” on yıldan fazla bir süredir büyük bir “korporatist kurumsallaşma” üzerinden örgütleniyor.[57] Almanya’da hakim olan korporatizm[58] günün ihtiyaçlarını karşılayamadığı için bu tür bir kurumsallaşmaya gidildi.

İlki, Federal Ekonomi Bakanlığı tarafından oluşturulan “Endüstri 4.0 Platformu’dur”. Alman sermayesinin dijital dönüşümle bağlantılı ihtiyaç duyduğu AR-GE çalışmalarının örgütlenmesi ve uygulamaya hazırlanmasının yanı sıra gerekli yasal düzenlemelerinin ön hazırlığı da burada yapılmakta. Elde edilen sonuçlar, atılan adımlar diğer AB üyelerini de sürece katmak, üzerinde fikir birliği sağlanan standart ve normları diğer ülkelere taşımak için “enternasyonal ortak çalışma” grubu tarafından değerlendiriliyor, buna ilişkin somut planlar hazırlanıyor. Örneğin yukarıda sözü edilen, SAP ve Siemens’in öncülüğünde kurulan ve stratejik öneme sahip olan “endüstriyel yapay zekâ bulutu” (“Industrial AI Cloud”) fikrinin “Endüstri 4.0 platformu” kapsamında hazırlanmış olması kuvvetle muhtemeldir.

Diğer korporatist kurum, “Endüstrinin Geleceği Birliği” yine devletin önayak olmasıyla sermaye örgütleri ve işçi sendikaları tarafından kuruldu. Bu bileşim çalışmalarını, dijital dönüşümün bütün yönleriyle işletme düzeyinde pratikte hayata geçirilmesi ve bu süreçte ortaya çıkan sorunların aşılması hedefiyle sürdürüyor.

Almanya’da “sosyal partnerliği” araştıran tarihçi Ralf Hoffrogge[59], “Federal Almanya Cumhuriyeti'nde, henüz yeni olan korporatizm, ‘yapısal kırılma’ sırasında ilk krizini atlatmıştı. Bu sistem, sendika tarafına daha az hareket alanı tanıyan, “savunmacı sosyal ortaklık” olarak günümüze kadar varlığını sürdürmüştür” diyor. Dijital dönüşüm sürecinde sınıf işbirlikçi sendika yönetimleri, “savunmacı sosyal ortaklıktan” çıkmaya ve hareket alanlarını, “düzenleyici sosyal ortaklık” olarak genişletmeye çalışıyorlar.

Dijital dönüşüm sürecinde sermaye, devlet ve işbirlikçi sendika yönetimleriyle, fırsatı değerlendirip Almanya’yı da “yeniden inşa etmek” istiyor. Almanya’nın rekabet gücünün ve sanayisinin korunmasının bir yanı dijital dönüşümü gerçekleştirilmesine bağlanırken diğer yanı ise geçmiş sosyal kazanımların tasfiyesine bağlanıyor. Başta 8 saatlik işgünü[60] olmak üzere haftalık ve yaşam boyu çalışma süreleri masaya yatırılırken esnek çalışmanın önündeki bütün yasal engeller kaldırılmak isteniyor. Bir süre öncesine kadar “kırmızı çizgilerden” söz eden sendika yöneticileri[61], “İsteyen ve imkânı olanlar, daha uzun süre çalışabilirler” diyerek 70’inde emekliliğe yeşil ışık yaktılar. Yüz binlerce insan için son derece önemli olan bakım sigortasının ilk seviyesinin kaldırılması, sağlık sigortası hizmetlerinin sınırlandırılması gündemde. Haziran başından itibaren sosyal yardım alınmasının koşulları zorlaştırıldı, birikimleri olan işçilerin önce bunları harcamaları isteniyor.

“Sosyal devletin yeniden yapılandırılması” konusunda sendika yönetimlerinin, “Biz sendikalar olarak bir rota değişikliği talep ediyoruz: sahte tartışmalardan uzaklaşıp gerçek reformlara doğru – zenginlerin ve süper zenginlerin nihayet katkıda bulunması gereken reformlar[62] demeleri bir şeyi değiştirmiyor. Kamuoyuna yansıyan, “sendikaların da reformların gerekli olduğunu gördükleri” oluyor. Ve Alman sermayesi, sendika yönetimlerinin bu çabalarını, “iyi ama yetmez” tutumuyla karşılıyorlar.

Gelişmelere bakıldığında Almanya’da işçi sınıfına ve kazanımlarına yönelik saldırıların sertleşerek artacağı, çelişkilerin yükseleceği bir dönemin içinde olduğumuz söylenebilir.


  1. Bkz. www.iwks.fraunhofer.de
  2. Almanya günlük petrol tüketimi 327 milyon litre, günlük doğalgaz tüketimi ise 246 milyon m³ dolayındadır. Almanya petrol tüketiminde dünya sıralamasında 10., doğalgaz tüketiminde ise 4. sırada bulunuyor. Bkz. www.worldometers.info/
  3. “Nadir toprak elementleri” ileri sürüldüğü kadar “nadir” değildirler. Asıl zorluk, bu elementlerinin genellikle çok düşük konsantrasyonlarda bulunması ve diğer minerallerle karışık olmasıdır; bu da bunların elde edilmesini (ayrıştırılmasını) zor ve ekonomik olarak yüksek maliyetli hale getirir. Bu nedenle bu tür elementlerin elde edilmesi için genelde işgücünün ve enerjinin ucuz olduğu ve çevre koruma yasalarının ise yetersiz olduğu ülkeler tercih edilir. Daha geniş bilgi için bkz. www.wri.org
  4. “Just in Time” (JIT), “tam zamanında üretim” anlamına gelir. Hedef üretimi arz ve taleple uyumlu hale getirerek stok ihtiyacını sıfıra indirmektir.
  5. Çin menşeli Huawei ve ZTE şirketlerinin 5G teknolojisinin Güney Amerika ve Avrupa ülkelerinde kullanımının engellenmek için ABD özel yasa çıkardığı gibi NATO üyeleri ve ABD’nin ikili askeri sözleşmeler yaptığı bir dizi ülkeyi, bu teknolojiyi kullanmaları durumunda telekomünikasyonu minimuma indirmekle tehdit etti. Alman Hükümeti 2024 ortasında aldığı bir kararla Huawei ve ZTE’den satın alınan ve 5G ağında kullanılan bütün kritik bileşenleri 2026 sonuna çekirdek ağlardan tamamen kaldırılacak ve 2029 sonuna kadar ise erişim ve taşıma ağlarındaki 5G ağ yönetim sistemlerinin kritik işlevlerinde başka üreticilerle değiştirilecek. Bkz. https://internationalepolitik.de/de/5g-und-huawei-anatomie-eines-politikversagens
  6. Çin ve AB arasındaki ticaret hacmi 2024 yılında 732,2 milyar euro iken AB’nin ticaret açığı 305 milyar euro olarak gerçekleşti. 2025 yılında AB’nin ticaret açığı yüzde 2,7 artarak 359,9 milyar euroya çıktı.
  7. Batılı ileri kapitalist ülkelerde sürekli eleştiri konusu olan Çin hükümetinin değişik konjonktür ve sübvansiyon programlarından VW, Mercedes ve BASF gibi Alman tekelleri de dolaylı ve direk olarak faydalanıyorlar.
  8. Handelsblatt (2026) “China-Schock: Europa rüstet sich für den Handelskrieg mit China”, https://www.handelsblatt.com/politik/deutschland/china-schock-europa-ruestet-sich-fuer-den-handelskrieg-mit-china-01/100225261.html
  9. Fransızca ''cumulatif'' kelimesinden Türkçeleştirilmiştir ve kümelenen, katlanmış ve kümeli birikmiş, birbirine eklenerek büyüyen anlamları taşımaktadır. Burada “birbirine eklenerek” olarak kullanılmıştır.
  10. Statistisches Bundesamt (Destatis). (t.y.) “Gesamtentwicklung des deutschen Außenhandels ab 1950”, https://www.destatis.de/DE/Themen/Wirtschaft/Aussenhandel/Tabellen/gesamtentwicklung-ab-1950.html
  11. Institut der deutschen Wirtschaft Köln (IW) (2025) “IW-Report 2025: Länderexporte”, https://www.iwkoeln.de/fileadmin/user_upload/Studien/Report/PDF/2025/IW-Report_2025-L%C3%A4nderexporte.pdf
  12. Funke Mediengruppe (2023) “Ukraine-Nord Stream 2 Sprengung: USA, Russland”, Berliner Morgenpost. https://www.morgenpost.de/politik/article237736177/ukraine-nord-stream-2-sprengung-usa-russland.html
  13. Statistisches Bundesamt (Destatis) (2026). “PD26_N032_42 basın bülteni”, https://www.destatis.de/DE/Presse/Pressemitteilungen/2026/05/PD26_N032_42.html
  14. “CHIPS and Science Act”: “Yarı İletken Üretimi için Yararlı Teşvikler Oluşturma ve Bilim Yasası” ve “Inflation Reduction Act”: “Enflasyonu Düşürme Yasası”. Biden hükümeti CHIPS yasası için 280 milyar dolar, enflasyonu düşürmek için ise 369 milyar dolar hacminde ek bütçe hazırladı.
  15. PBS NewsHour (2025) “Trump says Intel has agreed to give U.S. a stake in its company: Here’s what to know”, https://www.pbs.org/newshour/politics/trump-says-intel-has-agreed-to-give-u-s-a-stake-in-its-company-heres-what-to-know
  16. Bundesregierung (2023) “Investitionsentscheidung Intel: Bundesregierung begrüßt Entscheidung für Halbleiterwerk in Magdeburg”, https://www.bundesregierung.de/breg-de/aktuelles/investitionsentscheidung-intel-2198332
  17. Bundesregierung, age.
  18. Golem.de (2026) “Xeons & IPUs: Google und Intel kündigen langjährige Partnerschaft an”, https://www.golem.de/news/xeons-ipus-google-und-intel-kuendigen-langjaehrige-partnerschaft-an-2604-207428.html
  19. IT Times (2026) “Intel, Elon Musk: Die Giganten-Allianz für das 25-Milliarden-Projekt ‘Terafab’”, https://www.it-times.de/news/intel-elon-musk-die-giganten-allianz-fuer-das-25-milliarden-projekt-terafab-179919/
  20. SpringerProfessional (2023) “Sachsen dominiert in Deutschland die Halbleiterfertigung”, https://www.springerprofessional.de/halbleiter/unternehmen—institutionen/sachsen-dominiert-in-deutschland-die-halbleiterfertigung/25466662
  21. Sıralanan maddeler başbakan ve bakanların, değişik ekonomi araştırma kurumları ve sendikaların basına yansıyan açıklamalarından derlenmiştir.
  22. Alman sermayesinin ücretlere yönelik baskısının önemli bir ayağını, “ücret yan giderleri” diye tabir edilen sosyal güvenlik aidatlarının düşürülmesi oluşturuyor. İşçileri bu fikre kazanmak için, “brüt ücretten daha fazla net ücret elde etmek için ücret yan giderlerinin düşürülmesi” gerektiği propaganda ediliyor.
  23. Yasal emeklilik, sağlık ve bakım sigortalarının kapsamlı reformu için yasa tasarılarının bazıları bakanlar kurulunda karar altına alındı, bazıları ise hazırlık aşamasında. Söz konusu yasaların yaz ve sonbahar aylarında kararlaştırılması öngörülüyor. Sekiz saatlik işgününün tasviyesi ile ilgili yasa tasarısı da haziran ayı içinde bakanlar kuruluna sunulacak.
  24. Der Spiegel (2024) “Deutschland ist wieder Nummer drei der größten Volkswirtschaften der Welt”, https://www.spiegel.de/wirtschaft/deutschland-ist-wieder-nummer-drei-der-groessten-volkswirtschaften-der-welt-a-4983d80b-6eef-4226-b620-097934febf6c
  25. Institut der deutschen Wirtschaft Köln (IW) (2026) “Deutschland bleibt drittgrößte Volkswirtschaft der Welt”, https://www.iwkoeln.de/presse/iw-nachrichten/michael-groemling-deutschland-bleibt-drittgroesste-volkswirtschaft-der-welt.html
  26. Frankfurter Allgemeine Zeitung (2024) “NRW-Unternehmerpräsident Arndt Kirchhoff kritisiert die Ampel-Koalition”, https://www.faz.net/aktuell/wirtschaft/mehr-wirtschaft/nrw-unternehmerpraesident-arndt-kirchhoff-kritisiert-die-ampel-koalition-19519509.html
  27. Statista Research Department (2026) “Bruttoinlandsprodukt (BIP) in Japan”, Statista, https://de.statista.com/statistik/daten/studie/14403/umfrage/bruttoinlandsprodukt-in-japan/
  28. Dijital dönüşüm açısından Almanya’nın en önemli şirketi pozisyonundaki SAP SE, Avrupa'nın en büyük yazılım şirketidir. 1991 yılından bu yana 70’ten fazla rakip şirketi devralan SAP grubunda 2024 sonu itibarıyla 226 şirket bulunuyordu. Dünya genelinde 110 bin çalışanı olan SAP, 2025 bilanço yılını 36,6 milyar euro ciro ile kaparken vergi ve faiz sonrası net karı 7,3 milyar euro düzeyindeydi ve kasasında 47,34 milyar euro kâr rezervi (dağıtılmamış kâr) bulunuyordu. Dünyanın bütün büyük borsalarında işlem gören hisseleri yaklaşık 350 milyar dolarlık piyasa değeriyle, 2025 yılında dünyanın en değerli 30 halka açık şirketi arasında yer aldı. SAP’nin aktüel piyasa değeri 195 milyar dolardır. Daha fazla bilgi için bkz. www.sap.com/integrated-reports/2025/de/datahub/financial-data.html
  29. Siemens AG (t.y.) “SAP partnership”, https://www.siemens.com/de-de/partners/software/sap/
  30. SAP, Deutsche Telekom, NVIDIA, Siemens, Deutsche Bank, Perplexity, PhysicsX ve Agile Robots’un ortak girişimleri “Industrial AI Cloud”un kuruluşuyla ilgili haber için bkz. www.digital-manufacturing-magazin.de/telekom-startet-industrial-ai-cloud-mit-nvidia-a-124e8451f385219b9c5edef9087aa2af/
  31. Bu yöndeki propagandayı neredeyse her gün Almanya’daki burjuva basın organlarında izlemek mümkün.
  32. Burjuva medyada işçilerin kazanılmış haklarının korunmasında ısrarlı olunması “statükoculuk” olarak eleştiriliyor.
  33. Hans-Böckler-Stiftung (2026) “50 Jahre Mitbestimmungsgesetz”, https://www.boeckler.de/de/pressemitteilungen-2675-50-jahre-mitbestimmungsgesetz-75425.htm
  34. Alman metal sendikasının yanı sıra maden, kimya ve enerji işçileri sendikası “IG BCE” ve hizmet işkolu sendikası “Ver.di” ve sendikaları çatı örgütü olan Alman Sendikalar Birliği DGB’nin dijital dönüşümle ilgili çok yönlü çalışmaları var. Bu çalışmaların özü itibarıyla farkı olmadığı için örneklerimizi ülkenin en büyük sendikası IG Metall ile sınırlamaya çalışacağız.
  35. Örneğin IG BCE sendikasına bağlı “Emek ve Çevre Vakfı” (Arbeit und Umwelt) 4 bine yakın yayını inceleyip “Almanya’da dijitalleşme tartışması – Paydaşlar, çerçeveler ve ağlar” (“Der Digitalisierungsdiskurs in Deutschland – Akteure, Frames und Netzwerke”) başlıklı bir rapor yayınladı.
  36. IG Metall (t.y.) “Bildungsprogramme zum Herunterladen”, https://www.igmetall.de/service/bildung-und-seminare/bildungsprogramme-zum-herunterladen
  37. Almanya’da “Federal İşletme Teşkilat Yasası” gereğince fabrikalarda, sendikalardan bağımsız olarak “İşyeri İşçi Temsilciliği” (“Betriebsrat”) seçilebiliyor. Bu temsilciler için bir dizi -yeterli olmasa da- koruyucu yasa da mevcut. Buna paralel olarak fabrikalarda bir de direk sendikalara bağlı, “Sendika Temsilciliği (“Vertrauenskörperschaft”) bulunuyor. Sendika temsilcileri için herhangi bir koruma yasası bulunmamaktadır. Adı geçen yasanın Türkçe çevirisi için bkz. www.boeckler.de/de/faust-detail.htm?sync_id=HBS-003334
  38. IG Metall (t.y.) “Transformationsatlas”, https://www.igmetall.de/service/bildung-und-seminare/bildungsprogramme-zum-herunterladen
  39. Mayer-Ahuja, N. (2022) “‘Transformation’ als Sachzwang? Ein Plädoyer für Arbeitspolitik und Demokratisierung”, Wirtschafts- und Sozialwissenschaftliches Institut (WSI), https://www.wsi.de/data/wsimit_2022_02_mayer-ahuja.pdf
  40. “Değişim” geçicidir ve eski duruma dönülebilir. “Transformasyon” ise geri döndürülemez; dönüştükten sonra önceki noktaya dönmek imkânsız olduğu varsayımıyla kullanılıyor. Bkz. https://offensive-gewerkschaftspolitik.de/wp-content/uploads/2019/11/Positionspapier-Transformation.pdf
  41. Engels, F. (2005) Ütopyadan Bilime Sosyalizm, çev. Y. Onay, Evrensel Basım Yayın, İstanbul, sf. 68.
  42. Max-Planck-Gesellschaft (1948), Fraunhofer-Gesellschaft (1949) ve Deutsche Forschungsgemeinschaft (1951). İlk iki topluluğun, ağırlığı Almanya ve Avrupa’da olmak üzere 160’tan fazla AR-GE enstitüsü, 60 bine yakın çalışanı bulunuyor. Üçüncü kurum ise asıl olarak özel ve kamu enstitülerinin araştırma planlarını inceleyip kamunun AR-GE bütçesinin dağılımını örgütlüyor.
  43. “Atılımcı Sendikal Politika” diye çevirebileceğimiz “Offensive Gewerkschaftspolitik” adı altında kuruldu ve yaklaşık 10 yıldır IG Metall’in içinde “ağ” olarak çalışmalarını sürdürüyor. Ağın “ilginç olan yanları” toplantıların normal üyelere kapalı ve sadece sendikanın profesyonel çalışanlarına açık olması, tartışmaların kamuoyuna yansıtılmaması (belli dönemlerde sadece açıklamalar yayınlanıyor) ve bütün gündemin IG Metall Yürütme Kurulu’nun bilgisi dahilinde belirlenmesi. Daha geniş bilgi için bkz. https://offensive-gewerkschaftspolitik.de/
  44. Bkz. innovance.com.tr/tr/ai-agents-ve-n8n-nedir-2/
  45. Proleterlerin emeği, makinelerin yaygınlaşması ve işbölümü nedeniyle her türden özgün karakterini, dolayısıyla da işçiler için tüm çekiciliğini yitirmiştir. Kendisinden sadece en basit, en tekdüze, en kolay öğrenilen işlemleri yapması beklenen işçi, makinenin basit bir eklentisi haline gelmektedir.” Marx, K. Ve F. Engels (2023) Komünist Manifesto, Kor Kitap, İstanbul, sf. 38.
  46. Thread In Motion (2021) “Akıllı eldivenlerin kullanım alanları”, https://www.threadinmotion.com/tr/blog/akilli-eldivenlerin-kullanim-alanlari. Mercedes Hoşdere fabrikasında akıllı eldivenlerin üretimde kullanımı için bkz. www.youtube.com/watch?v=i78XJNO7knc&t=6s
  47. Ford’da (Köln) bir üretim taktı 37 saniye iken Porsche’de (Stuttgart/Zuffenhausen) bu üretim taktı 3 dakika sürüyor. Matematiksel olarak Ford’da bir vardiyada 750 adet araç üretilebilirken Porsche’de 160 araç üretilebiliyor.
  48. Exoskeleton, kelime anlamıyla “dış iskelet” demektir. İnsan vücuduna giyilebilen bu teknolojik iskelet yapıları, kas-iskelet sistemine destek sağlayarak özellikle ağır işlerde çalışanların yükünü hafifletir, çalışanların güç kaybı yaşamasının önüne geçer ve verimliliğin uzun süre aynı düzeyde kalmasını sağlar. “Dış iskelet”, robotlara göre çok daha ucuz olduğu için uygulaması birçok işkolunda giderek yaygınlaşmaktadır. Değişik ülkelerde askeri alanda da kullanılmaktadır. Daha geniş bilgi için bkz. www.odinosgb.com.tr/blog-is-guvenliginde-yeni-cag-exoskeleton-teknolojileri-55
  49. Automobil Produktion (2018) “Ford führt Exoskelett weltweit in der Produktion ein”, https://www.automobil-produktion.de/produktion/ford-fuehrt-exoskelett-weltweit-in-der-produktion-ein/1059986
  50. Vücudun kalçadan başlayıp ayak parmak uçlarına kadar uzanan alt bölümünü (bacakları) ifade eder.
  51. Marx, K. (2010) Kapital Cilt 1, Yordam Kitap, İstanbul, sf. 408-418. “İşçi ile Makine Arasındaki Mücadele” başlıklı bu bölüm dokuma tezgâhı ile bağlantılı kitlesel işçi mücadelelerinin çok iyi bir özetini de içerir.
  52. İngiltere’de 1811-1813 yılları arasında etkili olan Luddite hareketi, makineleri kırarak protesto eden işçilerin, sanayileşmenin sonuçlarına karşı ilk kolektif isyan eylemleridir.
  53. Marx, age, sf. 409.
  54. Konveyör bant, malzemelerin bir noktadan diğerine sürekli, kontrollü ve güvenli şekilde taşınmasını sağlayan mekanik bir taşıma sistemidir. Üretim, lojistik ve madencilik gibi birçok sektörde verimliliği artırmak, iş gücünü azaltmak ve zaman tasarrufu sağlamak için kullanılır.
  55. Uluslararası iş bölümü, üretim süreçlerinin sınır ötesi dağılımı olarak anlaşılır; bu da tek tek ülkelerin veya bölgelerin, en düşük maliyetle veya en yüksek kalitede üretebilecekleri mal ve hizmetlere uzmanlaşması anlamına gelir. Bu, küreselleşmiş ekonominin ve dış ticaretin temelini oluşturur. Bkz. static.klett.de/assets/terrasse/Infoblatt_Internationale_Arbeitsteilung.pdf
  56. Holler, M. (2017) “Verbreitung, Folgen und Gestaltungsaspekte der Digitalisierung in der Arbeitswelt”, Institut DGB-Index Gute Arbeit / Internationales Institut für Empirische Sozialökonomie (INIFES), sf. 19.
  57. “Endüstri 4.0 platformu” (“Plattform Industrie 4.0”) 2013 Federal Ekonomi Bakanlığı tarafından meslek örgütleri ve ARGE enstitüleriyle birlikte kuruldu ve 2015’te bugünkü üyeleriyle (sermaye örgütleri ve sendikalar) genişletildi. (Bkz. www.plattform-i40.de/IP/Navigation/DE/Home/home.html), “Endüstrinin Geleceği Birliği” (“Bündnis Zukunft der Industrie”) ise 2015’te sermaye örgütleri ve işçi sendikalar IG Metall, IG BCE, IG BAU, NGG ve EVG tarafından kuruldu. Hizmet ve kamu işkollarında örgütlü Ver.di, GEW ve GdP sendikaları çatı örgütü DGB üzerinden oluşumda yer alıyorlar. (Bkz. www.buendnis-zukunft-der-industrie.de/netzwerk/)
  58. Korporatizm, toplumun sınıf çatışmaları yerine sermaye, devlet ve sendika yönetimlerinin sözde ortak çıkarlara dayalı (korporatizm) iş birliğinin örgütlenmesini savunur.
  59. Hoffrogge, R. (2022) “Sozialpartnerschaft mit kurzer Tradition”, Sozial.Geschichte Online, 34, 1–36, sf. 4.
  60. Sekiz saatlik işgünü Almanya’da 1918 Kasım Devrimi ile elde edildi. Bugün ise yapılacak bir reformla günlük çalışma sürelerini 13,5 saate kadar uzatılması tartışılıyor.
  61. Deutschlandfunk (2026) “Gewerkschafter für längere Lebensarbeitszeit – wenn die Menschen wollen und können”, https://www.deutschlandfunk.de/gewerkschafter-fuer-laengere-lebensarbeitszeit-wenn-die-menschen-wollen-und-koennen-100.html
  62. Ekonomi ve sosyal devlet tartışmalarına ilişkin sendikaların “Bölünme yerine adalet” ("Gerechtigkeit statt Spaltung") başlıklı ortak açıklamaları.