Türkiye’de kadın yoksuluğu panoraması: 15 İlden 2800 emekçi kadın anlatıyor

12 Temmuz 2026
35 dak okuma süresi

Ekmek ve Gül[1]

Giriş

Türkiye ve dünyada çalışma koşullarının ağırlaşması, düşük ücretler, birçok kamusal hakkın özelleştirilerek yok edilmesi gibi etkenler geniş emekçi kesimlerinin yaşam koşullarını her geçen gün daha da ağırlaştırıyor. Bu tablonun en çarpıcı sonuçlarından biri ise yoksullaşmanın artması şeklinde ortaya çıkıyor. Yoksulluk yalnızca işsizlere ya da belirli kesimlere özgü bir sorun olmaktan çıkarak güvence siz çalışma biçimlerinin yaygınlaşması, ücretlerdeki reel gerileme, kamusal hizmetlerin daralmasıyla birlikte geniş bir toplumsal soruna dönüşüyor. Ancak bu sorun toplumun tüm kesimlerini eşit biçim de etkilemiyor.

Kadınlar cinsiyet eşitsizliği nedeniyle yoksulluğu daha derin ve çok katmanlı biçimde yaşıyor. Ücret eşitsizliği, kayıt dışı çalışmanın kadınlar açısından yaygınlaştırılması, özellikle son yıllarda üzerinde daha çok durulan “esnek istihdam modelleri”, işsizlik riskinin daha yüksek olması, bakım yükünün ve ev içi angaryanın kadınların sorumluluğu olarak örgütlenmesi ve kamusal destek mekanizmalarının yetersizliği, kadınların yoksulluğu daha derin yaşamalarının koşullarını oluşturuyor. Böylece kadınlar yalnızca geçim sıkıntısı değil; kendileri ile ilgilenmek, yeteneklerini geliştirmek ya da sadece dinlenmek için zaman bulamama, sosyal hayattan kopma ve sürekli bir yük altında yaşama haliyle karşı karşıya kalıyor.

Ekmek ve Gül olarak kadınların yoksullaşma artarken özgün olarak yaşadıkları sorunları, yoksullukla başa çıkmak için buldukları taktikleri, kadınların yoksulluğun nedenlerine ilişkin değerlendirmeleri ve sundukları çözüm önerilerini incelemek istedik. Bu amaçla, “Türkiye’de Kadın Yoksulluğu Panoraması” isimli çalışmayı gerçekleştirdik. 15 ilde, 9 kadın derneği ve 23 Ekmek ve Gül Grubu ile birlikte bu çalışmayı sürdürdük. Bu illerde kadınlar, anketi 2 bin 804 kadına ulaştırdı. Çalışmanın sonuçları, kadın yoksulluğunun yalnızca ekonomik bir sorun olmadığını, yoksulluğun kadınlar üzerindeki etkisinin sosyal, kültürel ve psikolojik boyutlarının olduğunu yeniden gösterdi.

Kavramsal Çerçeve: Yoksulluk ve Kadın Yoksulluğu

Yoksulluk, çeşitli kuramsal yaklaşımların farklı biçimlerde tanımladığı bir olgu olmakla birlikte, genel olarak kişilerin ya da hanelerin yaşamlarını sürdürebilmeleri için gerekli maddi kaynaklardan yoksun olmaları durumu olarak tanımlanmaktadır. Bu bağlamda literatürde öne çıkan temel ayrım mutlak ve göreli yoksulluktur. Mutlak yoksulluk, bireylerin temel ihtiyaçlarını karşılayamaması üzerinden tanımlanırken; göreli yoksulluk, bireyin içinde bulunduğu toplumun ortalama yaşam standartlarına göre dezavantajlı konumda olmasıyla ilişkilendirilmektedir. Yani göreli yoksulluk yaklaşımına göre yoksulluk yalnızca fiziksel ihtiyaçların karşılanamamasıyla sınırlı değildir, aynı zamanda toplumsal yaşama katılımının önünde bir engel oluşturmaktadır. Türkiye’de son yıllarda mutlak yoksulluk da göreli yoksulluk da derinleşiyor.

Yoksulluk, içinde yaşanılan üretim ilişkilerinin bir sonucu olarak ortaya çıkan; işsizlik, düşük ücret, güvencesizlik ve geleceksizliğe itilen sınıfların toplumsal sorunudur.

Kapitalist sistemde üretim süreci, emekçilerin ürettiği ürün ve değerlere sermaye tarafından el konulması üzerine kuruludur. Bu süreç, bir yandan sermaye birikiminin büyümesini mümkün kılarken diğer yandan emekçi sınıfların yoksullaşmasını yeniden üretmektedir. Bu bağlamda yoksulluk, sistemin işleyişindeki bir aksaklık değil; sistemin sürdürülebilirliği açısından temel bir unsur olarak ortaya çıkar. Yoksulluğun sürekliliği, işsiz ya da güvencesiz çalışanlardan oluşan nüfusun ücretleri baskılamak için kullanılmasıyla mümkün kılınır. Güvenceli ve düzenli istihdamın dışında bırakılan kişilerin varlığı ayrıca çalışanların haklarını ve mücadele imkanlarını kısıtlamak üzere diğer yoksullaştırma politikaları ile birlikte tehdit ya da meşrulaştırma mekanizması haline getirilmektedir.

Esneklik ve güvencesizlik koşullarının yanı sıra kamusal hizmetlerin daralması ve temel ihtiyaçları karşılayacak kamusal kaynak ve hizmetlerin özelleştirilmesi, yoksulluğu derinleştiren bir diğer unsur olarak öne çıkar. Bu çerçevede yoksulluk, kapitalist üretim ilişkilerinin tarihsel gelişimi içerisinde farklı biçimler alsa da temel olarak emek-sermaye ilişkisi içerisinde şekillenen ve yeniden üretilen bir olgu olarak varlığını sürdürmektedir.

Sermaye sahibi zengin azınlığın serveti büyürken nüfusun geri kalanı giderek daralan kaynakları paylaşmaya zorlanmaktadır. Türkiye’de bir yandan milyoner sayısı ve en zengin kesimin servetinin büyüklüğü artarken diğer yandan bu servet akışını karşılayacak ölçüde yoksul sayısı ve yoksulluğun şiddeti de artmaktadır. Bunların yanı sıra ekonomik ve sosyal politikalar yoluyla alım gücünü düşüren müdahaleler gibi dolaylı yoksullaştırma yöntemleriyle işçi ve emekçilerin kaynaklara erişimi ve ihtiyaçlarını karşılayabilme gücü sınırlanmaktadır.

Artan sömürüyle derinleşen eşitsizlik ve yoksulluk işçi, işsiz, emekli halk kesimlerini birbirlerine benzeyen şekillerde ancak çeşitli özgünlükler de barındırarak etkilemektedir. Bu noktada kadınlar, toplumsal konumu gereği yoksullukla karşı karşıya kalma ve yoksulluğun kadınlara etkisi açısından özgül bir konumda yer almaktadır.

Mevcut ekonomik sistem, kadınların hem iş hayatında hem de toplumsal yaşamda ikincil konumda kalmasına yol açan eşitsizlikleri sürekli olarak yeniden üretiyor. Bu durum, kadınların yoksulluğu erkeklere göre daha derin ve çok katmanlı bir biçimde yaşamasına neden olur.

Kadınlar genellikle düşük ücretli, güvencesiz ve kayıt dışı işlerde yoğunlaşmaktadır. Bu, kadınların asgari düzeyde bir gelir elde etme imkanlarını dahi kısıtlamakta, işsizlik riski daha yüksek olmaktadır.

Bakım yükü kadın yoksulluğu üzerinde doğrudan etkilidir. Ev içi işler, çocuk ve yaşlı bakımı gibi sorumlulukların büyük oranda kadınların üzerine yıkılması, onların ücretli işgücüne katılımını en temelden sınırlandırmaktadır. Kadınlar, ücretli bir işte çalışsalar bile bu yükümlülükleri aynı anda yürütmek zorunda kalmaktadır. Bu ağır yük, kadınların sadece ekonomik olarak etkilemez. Bu durum, kadınların dinlenmeye, kendilerine zaman ayırmaya ve kendilerini geliştirmeye ayırabilecekleri zamanı ciddi biçimde sınırlar.

Yoksulluk nedeniyle eğitim, sağlık ve çalışma haklarından yararlanmada karşılaşılan engeller kadınları hem ekonomik hem de sosyal açıdan başkalarına bağımlı hale getiren ve ikincil konuma iten koşulları daha fazla derinleştirmektedir. Sosyal ve kültürel etkinliklerin giderlerini karşılayamamak kadınların toplumsal yaşam ve kamusal alandan uzakta kalma durumunu da pekiştirmektedir. Maddi imkânlardan yoksunluk, temel ihtiyaçlara yönelik hizmetlere ücretsiz erişimin zorlaştırıldığı koşullarla birlikte kadınların güçlenmesinin önünde bir engel olarak etkisini artırmaktadır.

Bu çerçevede kadın yoksulluğu, sadece düşük gelirle açıklanamaz. İstihdamdaki güvencesizlikleri, kadınların üstlendikleri toplumsal rolü ve bunun yarattığı sosyal ve psikolojik kısıtlamaları içeren derin bir sorundur. Bu nedenle anket çalışmamız, kadınların yoksulluğunu yalnızca gelir düzeyi üzerinden değil, iş hayatındaki konumları, sendikal örgütlenmeleri ve gündelik yaşam pratikleri çerçevesinde değerlendirmeyi amaçlamıştır. Bu kapsamda anket, kadınların istihdam durumları, gelir düzeyleri, çalışma biçimleri ve güvencesizliklerinin yanı sıra, ev içi angarya ve bakım yükleri ve bu yüklerin istihdama katılım üzerindeki etkilerini de kapsayacak şekilde tasarlanmıştır.

Yöntem

Araştırmamız, Türkiye’de kadın yoksulluğunu incelemeye yönelik nicel ve betimleyici bir çalışmadan oluşmaktadır. Veriler, 10 Mart 2026’dan 15 Nisan 2026’ya kadar yapılan 20 soruluk anketin ve anket sırasında yapılan görüşme notlarının analizlerine dayanmaktadır. Anket çalışması, gönüllülük esasına dayanarak toplam 2 bin 804 kadının katılımıyla gerçekleştirilmiştir. Anket yaptığımız bazı kadınlarla yapılan görüşmelerden alınan notlar kadınların ifadeleriyle analiz kısmında yer almıştır.

Anket formu, kadınların demografik ve ekonomik profillerini ortaya koymaya yönelik soruların yanı sıra; çalışma durumları, yer aldıkları iş kolları ve sendikal/örgütsel ilişkileri gibi başlıkları kapsamaktadır. Çalışmayan katılımcılar için ise çalışma yaşamına katılamama nedenlerine ilişkin sorular yöneltilmiştir. Bununla birlikte anket, hane içi ekonomik durum, kadınların yoksulluk nedeniyle karşılaştıkları özgün sorunlar, ev içi angarya ve bakım yükünün yoksullukla ilişkisi gibi konuları da içermektedir. Ayrıca kadınların yoksulluğu algılama biçimleri, bu durumun gündelik yaşam pratiklerine ve psikolojik durumlarına etkileri ile yoksulluğun nedenlerine ve çözümüne ilişkin görüşleri de değerlendirilmiştir.

Anket çalışmamız, Adana, Ankara, Antep, Aydın, Balıkesir, Bursa, Tekirdağ, Dersim, Elazığ, İstan bul, İzmir, Kocaeli, Malatya, Mersin ve Urfa olmak üzere toplam 15 ilde gerçekleştirilmiştir. Ankara, Aydın, Balıkesir, İstanbul, İzmir, Kocaeli illerinde anket çalışması 26 ilçede, o ilçede bulunan kadın dernekleri ve Ekmek ve Gül okuma grupları tarafından gerçekleştirildi. Araştırma, Tuzluçayır Kadınları Dayanışma Derneği, Elazığ Kadın Dayanışma Derneği, Dersim Yenigün Kadın Dayanışma Derneği, Esenyalı Kadın Dayanışma Derneği, Gülsuyu Gülensu Kadın Dayanışma Evi Derneği, Küçükçekmece Ekmek ve Gül Kadın Dayanışma Derneği, Buca Evka-1 Kadın Kültür ve Dayanışma Derneği, Bornova Kadın Dayanışma Derneği ve Kocaeli Ekmek ve Gül Kadın Dayanışma Derneği olmak üzere toplam 9 dernek ve 23 Ekmek ve Gül okuma grubu aracılığı ile yapılmıştır. Anketlerin ve anket sırasında yapılan görüşmelerin değerlendirilmesi ise Ekmek ve Gül Yayın Kurulu ve gönüllü araştırma görevlileri tarafından gerçekleştirilmiştir.

Demografik Bulgular

Anketten elde edilen bulgular, yoksullaşmanın yalnızca gelir düşüklüğüyle sınırlı olmadığını; gündelik yaşam, beslenme, ruhsal durum, hane içi ilişkiler ve gelecek algısı üzerinde çok boyutlu etkiler yarattığını göstermektedir. Toplam 2 bin 804 yanıt üzerinden değerlendirilen veriler, özellikle genç-orta yaş grubundaki, evli ve çocuk sahibi kadınların deneyimlerini görünür kılmaktadır. Anketimize katılan kadınların önemli bir bölümü (%75.2) 35 yaş üzeri kadınlardan oluşmaktadır.

Yaş dağılımı

Medeni durum açısından ise evli kadınlar, yüzde 62,7 ile çoğunluğu oluşturmaktadır. Bu dağılım, anketin özellikle hane içi yükümlülükleri yoğun olan kadınların yaşamlarını yansıtma gücünü artırmaktadır.

Medeni durum

Ankete katılan kadınların eğitim düzeyine ilişkin veriler ise; kadınların büyük çoğunluğunun ortaöğretim ve üstü düzeyde eğitim aldığını göstermektedir (%73,9). İlkokul düzeyinde eğitimini tamamlamış, ilkokul eğitimini yarıda bırakmış ya da okula hiç gitmemiş kadınların toplam oranı ise katılımcıların %26,2’sini oluşturmaktadır.

Eğitim düzeyi

Ankete katılan kadınların %88’i, anketin yapıldığı Mart ve Nisan aylarında açıklanan yoksulluk sınırının altında bir gelir ile yaşamını sürdürmeye çalışmaktadır. Bu orana açlık sınırı altında bir gelirle geçinmeye çalışan kadınlar da dahildir. Açlık sınırı altında bir gelirle geçimlerini sürdürmeye çalışan kadınların oranı ise %15’tir. Üstelik bahsedilen gelirler hanenin gelirleri üzerinden değerlendirilmiştir.

Gelir grubu (TL)

Bu veriler, ücretlerin işgücünün fiziksel idamesini sağlayacak asgari seviyenin bile altına itildiğini gösterirken eğitim düzeyi görece yüksek düzeyde olan anket katılımcılarının büyük çoğunluğunun da yoksulluk sınırının altında yaşamlarını sürdürmek zorunda bırakıldıklarına işaret etmektedir.

Katılımcıların çalışma durumuna bakıldığında, kadınların %52,15’inin ücretli bir işte çalıştığı, %31,95’inin çalışmadığı, %15,9’unun emekli olduğu ve emekli olup çalışmaya devam eden 12 kadın olduğu görülmektedir. Katılımcıların, istihdama katılım oranı Türkiye’deki toplam tabloya göre daha yüksek olsa da -Türkiye’de çalışabilir durumda olan 3 kadından 1’i çalışmaktadır- anket sonuçlarına göre kadınların üçte biri -emekliler hariç- hâlâ istihdamda değildir.

İstihdama Katılım Önündeki Engeller

Anket katılımcıları arasında istihdam dışında kalan her 4 kadından 1’inin çalışmasının önündeki en temel engeller arasında çocuk ve yaşlı bakımı bulunmaktadır. Bakım yükünün kadınların istihdama katılımı önünde bir engel olarak gören 317 kadının %83’ünü çalışmayan kadınlar oluşturmaktadır. Bu oran çalışan kadınlar için %11, emekliler için ise %6’dır.

Veriler, bakım yükünü bir engel olarak tanımlayan kadınların ezici çoğunluğunun (%83) bu nedenle istihdamın tamamen dışında kaldığını göstermektedir. Veriler, çalışan kadınların da çocuk ve yaşlı bakımını kadın istihdamının önündeki temel engellerden biri olarak gördüğünü ortaya koymaktadır. Nitekim Türkiye’de 6 yaşının altında 6,3 milyon çocuk varken kamuya ait ve özel kreşlerin toplam kapasitesi 2 milyondur. Yani en az 3 çocuktan 2’sinin bakım yükü kadınların sırtındadır.

Emekli kadınlar ise hem kendi istihdama katılımlarının önünde “torun bakma” sorumluluğunu bir engel olarak değerlendirmekte hem de genel olarak kadınların istihdama katılımı önünde bakım yükünü belirleyici bir faktör olarak ifade etmektedir.

Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığının verilerine göre, Bakanlığa bağlı 173 huzurevinde 14 bin 897 yaş lı, 280 özel huzurevinde ise 13 bin 693 yaşlıya yatılı bakım ve rehabilitasyon hizmeti sunulmaktadır. TÜİK’in Mart 2026’da açıkladığı verilere göre ise Türkiye’de 65 yaş üstü nüfus 9 milyon 583 bin 59 kişidir. Bu tablo kadınların yaşlı bakımını da büyük çoğunlukla üstlenmek zorunda bırakıldıklarını göstermektedir.

Kadınların 5’te 1’i, istihdama katılımlarının önündeki en büyük engellerden biri olarak, “iş bulamama durumunu” dile getirmektedir. İş bulamama, çocuk ve yaşlı bakımından sonra istihdamın önündeki en büyük engellerden ikincisini oluşturmaktadır. Ankete katılan kadınların çoğunluğunun evli ve çocuk sahibi olduğu görülmektedir. Türkiye’de bu durum, kadınlar için yalnızca bakım yükünü artırmakla kalmamakta; esnek ve belirsiz çalışma saatlerine uyum sağlayamayacakları düşüncesiyle işe alım süreçlerinde de karşılarına ciddi bir engel olarak çıkmaktadır.

Eğitim seviyesi yüksek olup istihdama giremeyen genç kadınlar bir yönüyken diğer yönünde ise anketin %32,6’sını oluşturan 50 yaş ve üzeri kadınlar yer alıyor. İş bulamama, belli bir yaştan sonra kayıtlı istihdamın dışına itilme ve yaş ayrımcılığı ile doğrudan ilişkilidir.

“İş bulamama” yanıtını veren kadınların büyük bir çoğunluğunun hane geliri 40 bin lira ve altındadır. Bu kadınlar için iş bulmak bir tercih değil, hanenin mutlak açlık sınırından (%15) kurtulması için zorunluluktur. Bu gruptaki kadınlarda “gelecek kaygısı” (%43,3) ve “güvensizlik” (%16,9) hissi, çalışan kadınlara oranla daha yüksektir. Sürekli iş arayıp bulamamak, katılımcıların %83,9’unda görülen stres ve bunalım halini daha kronik hale getirmektedir.

Örneğin; Antep’te zaman zaman ev eksenli çalışan (sarma sigara paketleyen) ve eşi bir fabrikada çalışan bir kadın hem kendisinin hem de eşinin kendilerinden vazgeçtiğini ifade ediyor. 4 çocuğu evde olmadıkça kendisi için yemek bile yapmıyor. Geçim sıkıntısından dolayı psikolojisinin bozuk olduğunu söylüyor, bir süredir ilaç tedavisi alıyor. Geçim sıkıntısı yüzünden gün içinde hiç mutlu olmadığını, çamaşır asarken bile düşünmekten ağladığını, ev içi bakım yükü ve geçim sıkıntısının kadınların üzerinde korkunç bir baskı yarattığını belirtiyor.

Sendikaya, Meslek Örgütlerine Üye Olma Oranları

“Eğer çalışıyorsanız, işinizle ilgili herhangi bir sendika, meslek odası, dernek üyeliğiniz var mı?” sorusuna yanıt veren kadınların yalnızca %34’ü sendika, meslek örgütü ya da derneklere üye olduğu yanıtını vermiştir. İş kolları bazında bakıldığında sendika, meslek odası ya da dernek üyeliği olan kadınların oranının en yüksek olduğu iş kolları eğitim ve sağlıktır. Bu iş kollarında da kamu emekçisi olarak çalışanlar ve sigortalı işçi/meslek elemanı, sigortasız yevmiyeli vb. çalışanlar arasında sendikalaşma oranlarındaki uçurum dikkat çekmektedir.

“Hangi sektörde çalışıyorsunuz?” sorusuna “Eğitim” cevabını veren 233 kadının (%15,4) 127’si kamu emekçisi statüsünde çalışmaktadır. Kamu emekçisi statüsünde çalışan kadınlardaki sendikalılık oranı ise %92’dir. Çalışma statüsünü ücretli öğretmenlik, sigortalı işçi/meslek elemanı, sigortasız/yevmiyeli çalışma olarak seçen 90 kadının sendikaya, derneğe ya da meslek örgütüne üye olma oranı ise dramatik bir biçimde %17,7’ye düşmektedir.

Kadınlardan 247’si sağlık ve sosyal hizmet alanında çalışmaktadır ve bu kadınların 126’sı (%51) kamu emekçisi statüsünde çalışmaktadır. Kamu emekçisi kadınların %85’i bir sendikaya, meslek odasına ya da meslekleriyle ilgili bir derneğe üye olduklarını belirtmiştir.

Sigortalı işçi/meslek elemanı ve sigortasız/yevmiyeli olarak çalıştıklarını belirten 114 kadının %45,6’sı bir sendikaya, meslek örgütüne ya da derneğe üye olduğunu belirtmiştir. Sağlık ve sosyal hizmet alanında sigortalı işçi ve sigortasız yevmiyeli çalışan işçilerin meslek örgütlerine üye olma oranları eğitim sektöründe aynı statüde çalışan kadınlardan açık bir biçimde daha yüksektir.

Eğitim ve sağlık sektörünün hemen ardından kadınların yoğunlukla çalıştıkları iki sektör olarak tekstil (%11), gıda (%10.6) gelmektedir. Ankete katılan kadınların 134’ü tekstil sektöründe çalışmaktadır. Bu kadınların yalnızca 13’ü sendikalıdır (%9,7). Gıda sektöründe çalışan kadın sayısı ise 133’tür. Bu kadınların yalnızca 16’sı sendikalıdır (%12).

Sendikaya, bir meslek örgütüne ya da derneğe üye olma oranlarının hane geliri ile kıyaslandığında ise sendikalılık oranı yükseldikçe hane gelirinin de yükseldiği görülmektedir. 28 bin TL ve altında hane gelirine sahip olan kadınlardan yalnızca %1,4’ü sendikalı olduğunu belirtmiş, %16,6’sı ise sendika, dernek ya da meslek örgütüne üye olmadığını ifade etmiştir. 28 bin-40 bin TL gelir grubundaki kadınların %6’sı sendikalı olduğunu %30’u ise sendika, meslek örgütü ya da dernek üyeliği olmadığını belirtirken bu oranlar 40 bin-100 bin TL gelir grubunda %27,2 ve %32,7, 100 bin TL ve üzeri gelir grubunda ise %59,2 ve %25 olarak kaydedilmiştir.

Sanayi, imalat, hizmet, ticaret, sağlık ve eğitim sektörlerinde sendikal örgütlülük ve ücret ilişkisini gösteren üç tabloda da yoksulluk sınırı üzerinde bir hane geliri olan kadınların çoğunluğu bir sendikaya, meslek örgütüne ya da derneğe üye olduklarını belirtmişlerdir.

 

Kadınlar Yoksulluğun Nedenlerini Nerede Görüyor?

Kadınların yoksullaşmanın nedenlerine ilişkin değerlendirmeleri ise oldukça dikkat çekici. Katılımcılar en çok iş bulmada yaşanan eşitsizliği (%46), kadınların düşük ücretle çalışmasını (%44,2) ve bakım ile ev işlerinin kadınlara ait olmasını (%43,7) öne çıkarmıştır. Ekonomik bağımsızlığın olmaması (%32,8), sosyal politikaların yetersizliği (%29,6) ve kreş ile bakım hizmetlerinin eksikliği (%23,7) de önemli nedenler arasında yer almaktadır.

Kreş ve bakım hizmetlerini yoksulluk nedeni olarak gören kadınların %83’ü çalışmamaktadır. Bu kadınların neredeyse tamamı 2 ve üzeri çocuk sahibidir. Bu yanıtı veren hanelerin %90’ı 40 bin TL altı gelir grubundadır. Bu veri; parası olanın bakımı “satın alabildiğini”, yoksul işçi ve emekçi kadınlar için ise kreş yokluğunun doğrudan “istihdam dışı kalmak” ve mutlak yoksulluk anlamına geldiğini göstermektedir.

Yoksulluğun en büyük nedeni olarak “iş bulmada eşitsizlik” (%46) yanıtını veren kadınlar, emeğin nasıl değersizleştirildiğini ifşa etmektedir. Bu yanıtı veren ve hali hazırda çalışan kadınlar ağırlıklı olarak hizmet, tekstil ve gıda gibi güvencesizliğin en yoğun olduğu sektörlerdedir. Bu algı iki uç noktada birleşmektedir: Bir yanda işe giriş aşamasındaki genç lisans mezunları, diğer yanda “elli yaşından sonra iş bulamamak” bariyerine çarpan deneyimli işçiler. Emekli olmasına rağmen bu yanıtı veren kadınlar (442 kişi içindeki çalışanlar), emekli maaşının yetersizliği nedeniyle yeniden istihdama girmeye çalıştıklarında karşılaştıkları “yaş ayrımcılığını” yoksulluğun temel kaynağı olarak kodlamaktadır.

Düşük ücretleri yoksulluk nedeni olarak görenlerin (%44,2) verileri, sendikal örgütlenme verileriyle yan yana getirildiğinde tablo netleşmektedir: Bu yanıtı verenlerin %65,7’si örgütsüzdür. Bu, kadınların %39,7 ile neden “adaletli gelir dağılımı” talep ettiğinin altyapısını oluşturmaktadır.

Yoksulluk Kadınların Harcamalarına Nasıl Etki Ediyor?

Anketin en dikkat çekici bulgularından biri, gelirin öncelikle hangi alanlara yöneldiğine ilişkindir. Katılımcıların yüzde 87,5’i gelirlerini en çok gıda ve beslenmeye harcadıklarını belirtmiştir. Bu yanıt Türkiye’de temel tüketim maddelerine uygulanan enflasyon düşüldüğünde oldukça anlam kazanmaktadır.

Bununla birlikte kadınlar evde pişen tencerede de oldukça değişiklik yapmak zorunda kalmıştır. Et ve süt ürünlerini azaltmak, öğünleri atlamak, daha ucuz, kalitesiz ürünleri tercih etmek, indirim takibi/fiyat karşılaştırması yapmak kadınların baş etme stratejileri arasında yer almaktadır.[2]

 

Yemek düzenini değiştirmeyenlerin (%23) büyük çoğunluğu 100 bin TL ve üzeri gelir grubunda kümelenirken; 28 bin TL ve altı (açlık sınırı altı) gelir grubundaki hanelerin tamamına yakını beslenme düzenini bozmak zorunda kalmıştır. Değişiklik yapmayanların profilinde düzenli ve görece yüksek gelirli (kamu emekçisi veya uzman işçi) olma durumu belirleyiciyken; yevmiyeli, sigortasız ve düşük ücretli sektörlerde çalışan kadınlar için “öğün atlamak” bir zorunluluk haline gelmiştir.

Kadınların beslenme ihtiyacından sonra gelirlerini en çok borçlar ve barınma masraflarına harcamaktadır. Kadınların %42,9’u gelirlerinin büyük çoğunluğunu borçlarını kapatmak için kullandıklarını ifade ederken %30,8’i gelirlerini en çok barınma masrafları için harcadıklarını belirtmektedir.

Bu durum, kadınların hane ekonomisinde temel ihtiyaçları karşılamaya odaklandığını ve özellikle gıda ile borç yükünün bütçe üzerinde belirleyici hale geldiğini göstermektedir. Harcama önceliklerinin barınma, beslenme gibi alanlarda yoğunlaşması, yoksulluğun gündelik yaşamda en önce zorunlu tüketim kalemlerinde hissedildiğini ortaya koymaktadır.

Kadınlar Nelerden Vazgeçiyor?

Maddi kısıtlar nedeniyle ertelenen ya da vazgeçilen harcamalar yoksulluğun yaşam kalitesini nasıl etkilediğini açık biçimde göstermektedir. Yoksulluğun kadınlar için en belirgin yönleri kendileri için harcadıklarından vazgeçmeleridir. Kadınların %63,5’i tatil, hobi, kültür ya da spor giderlerini; %59,1’i giyim ihtiyaçlarını; %54,4’ü kişisel bakım harcamalarını ertelediğini ifade etmiştir.

Kadınların yaklaşık 10’da birinin doktora gitmeyi ya da ilaç almayı ertelemesi, sağlık hizmetlerine erişim gibi en temel ihtiyaçların dahi karşılanamamasının ekonomik koşullardan bağımsız olmadığını göstermektedir. Sağlıkta yaşanan neoliberal dönüşümün etkileri kadınların günlük yaşamında ücretsiz olması gereken bu hizmeti satın almak zorunda kalmaları ve ertelemeleri anlamına gelmektedir. Bu kısıtlamaları yaşadığını ifade edenlerin yüzde 85’inden fazlası 40 bin TL ve altı gelir grubundaki hanelerde yaşamaktadır. Gelir seviyesi düştükçe vazgeçilen kalemlerin sırası “kültür-sanat”tan doğrudan “sağlık ve giyim”e doğru evrilmektedir.

Vazgeçişlerin en yoğun hissedildiği grup 35-50 yaş aralığındaki kadınlardır. Bu yaş grubu, hane içindeki çocuk ve yaşlı bakım yükümlülüklerinin en yüksek olduğu kesimdir; dolayısıyla bütçe kısıtlı olduğunda kadınlar, çocukların eğitim veya beslenme ihtiyacını karşılamak adına ilk olarak kendi harcamalarından vazgeçmektedir. Hiç çocuğu olmayan kadınlarda kişisel bakım harcamalarını erteleme oranı %47,6 iken; 1 çocuklu ailelerde bu oran %53,7’ye, 2 çocuklu ailelerde ise %58,3’e yükselmektedir. Çocuksuz kadınlarda sağlığı erteleme oranı yaklaşık %10 bandındayken, 3 ve üzeri çocuğu olan kadınlarda bu oran %15’e çıkmaktadır.

Kadınların Yoksullukla Baş Etme Yöntemleri: Borçlanma ve Ek İşler

Ülkenin içinde bulunduğu koşullar, dün dayanışma adı altında yakınlardan sağlanan maddi desteğin yerini bugün büyük oranda faizlerle geri ödemenin kabul edildiği banka borçlarına bırakmasına neden olmuş durumdadır. Kadınların yarısı bankaya borçlandığını belirtmiştir. Borçlandığını ifade eden kadınların %13’ü 28 bin ve altında hane gelirine sahip kadınlar, %34’ü 28 bin-40 bin TL gelir grubundaki kadınlar, %38’i 40 bin-100 bin TL gelir grubundaki kadınlar, %11’i ise 100 bin TL ve üstü gelir grubundaki kadınlardan oluşmaktadır.

Borçlanan kadınların gelir gruplarına göre dağılımında 28 bin-40 bin TL gelir grubu öne çıkarken, hane gelirlerine göre kadın gruplarının kendi aralarındaki borçluluk oranı da benzer bir sıralama göstermektedir. 28 bin- 40 bin TL gelir grubunda olan kadınların yüzde 46’sı borçlu olduğunu dile getirirken bu grubu %44,8 oranla 40 bin- 100 bin TL gelir grubu, %39 ile 28 bin TL altı gelir grubu izlemektedir. 100 bin TL ve üstü gelir grubunda olan kadınların da %38,2’si bankaya borçlandığını belirtmiştir. Bu durum gelir grupları arasındaki farklara rağmen tüm gelir gruplarından kadınların hayatlarına borçlanarak devam ettiklerini ortaya çıkarmaktadır.

Anketlerde ek iş yaparak gelirini artırmaya çalışanların oranı %21,4 olarak saptanmıştır. Bu oran, yoksulluğun emeği “mesai saatleri dışına” nasıl taşırdığının kanıtıdır. Ek iş yapmak zorunda kalanların %90’ı, hane geliri 40 bin TL’nin altında olan kadınlardır. Özellikle asgari ücret bandında yaşayan hanelerde ek iş, bir “tercih” değil, kiranın veya faturanın ödenebilmesi için zorunlu bir “hayat idamesi” aracıdır. Ek iş yapanların %82’si sendikasızdır. Bu kesim için ek iş, ana işteki düşük ücretin ve güvencesizliğin yarattığı boşluğu doldurmak için zorunlu bir “fazla mesai” niteliğindedir. Sendikalı kadınlarda ek iş yapma oranı %8 bandına gerilemektedir. Örgütlü olmanın getirdiği toplu iş sözleşmesi ve ücret güvencesi, kadını “zaman yoksulluğundan” ve aşırı çalışmadan koruyan bir kalkan işlevi görmektedir.

Kendini “işsiz” olarak tanımlayan ancak evde parça başı iş yapan, gündelik temizliğe giden veya kayıt dışı çalışan kadınlar için ek iş, aslında tek ve güvencesiz geçim kaynağıdır. Ek iş süreci, kadının dinlenme zamanından çalınan bir zaman gaspıdır. Bu durumun sonuçları katılımcıların yanıtlarına doğrudan yansımıştır: Ek iş yapan kadınların neredeyse tamamı “aşırı yorgunluk” ve “zaman yetersizliği” bildirmektedir. 24 saatlik döngüde uykudan feragat edilerek yapılan bu çalışma, kronik sağlık sorunlarına kapı aralamaktadır. Ek iş yapılmasına rağmen borçların kapanmaması, bu kadınlarda %88 oranında yoğun gelecek kaygısı ve umutsuzluk yaratmaktadır. Ek işin yarattığı fiziksel tükenmişlik, hane içindeki bakım yükümlülükleriyle birleştiğinde psikolojik şiddet ve huzursuzluk verilerinde ( %43,5) belirgin bir artışa neden olmaktadır.

Bir not olarak düşmek gerekir: Anketi gerçekleştiren kadınlar, sosyal yardım alan kadınların, sosyal yardım aldıklarını ifade etmekten çekindiklerini ve yardım almalarına rağmen bunu dile getirmediklerini gözlemlediklerini belirtmektedir.

Yoksulluğun Gündelik Yaşamdaki Etkileri

2026’nın ilk 4 ayında 126 kadın katledildi. Cezasızlık politikaları ve geçim sıkıntısının artışının etkileri şiddeti gündelik yaşamda oldukça belirgin hale getiriyor. Anket sonuçları da ekonomik sorunların duygusal ve toplumsal etkilerinin son derece güçlü olduğunu ortaya koymaktadır. Katılımcıların %83,9’u geçim sıkıntısının yoğun stres, kaygı ya da bunalıma yol açtığını belirtmiştir.

Kadınların %40,6’sı yoksulluğun sosyalleşmeyi zorlaştırdığını ifade etmiştir. Kadınların “sosyalleşme” olarak ifade ettikleri aktiviteler yalnızca hobilerine vakit ayırmak ya da dışarıda zaman geçirmek değil; komşularına misafirliğe gitmek ya da onları kendi evlerinde ağırlamak gibi birçok faaliyeti de içermektedir. Yoksulluğun kendi evlerinde misafir ağırlamaktan dahi çekinir hale gelmeye neden olduğu dile getirilmektedir.

Kadınların %43,5’i ev içinde tartışma ve huzursuzluğun arttığını, %19,2’si yoksulluğun çocukların psikolojik durumunun olumsuz etkilendiğini, %13,2’si ise psikolojik ya da fiziksel şiddete neden olduğunu belirtmektedir. Bu bulgular, kadın yoksulluğunun yalnızca ekonomik değil; hane halkı ile kurulan ilişkiler, sosyal yaşam ve iyilik hali üzerinde de ağır sonuçlar doğurduğunu göstermektedir.

Toplumsal gerilim ve çatışmaların kişiler arası ilişkilere yansıması, cinsiyet eşitsizliğinin kadınlar aleyhine artmasına yol açmaktadır. Özellikle ekonomik sıkıntının arttığı dönemlerde biriken öfkenin “hedef alınabilir” konumda görülenlere yönelmesi şiddetin politik yanını örnekleyen bir durumdur. Şunu da eklemek gerekir ki kadınların yaşadığı şiddet anket ya da görüşme sorularıyla ölçülemeyecek, verilere indirgenemeyecek kadar derinlikli ve hassas bir olgudur. Doğal olarak kadınlar görüşme esnasında bu konulara girmekten kaçınma eğilimi göstermektedir. Ancak anket sırasında yapılan görüşmelerde bazı katılımcılar, yoksulluk ve şiddet arasındaki ilişkiye dair kendi yaşamlarından ipuçları vermiştir.

Yoksulluk Kadınların Duygu Durumunu Nasıl Etkiliyor?

Gündelik yaşamın, çalışma yaşamının belirsizliği kadınların geleceğe dair duygularını da etkilemiştir. Bu tabloda en sık ifade edilen duygu kaygıdır (%43,3). Bunu belirsizlik (%24,1) ve güvensizlik (%16,9) izlemektedir. Umutlu olduğunu belirtenlerin oranı ise yalnızca %7,4’tür. Bu dağılım, kadınların yalnızca mevcut koşullarda değil, geleceğe bakışlarında da ciddi bir güvensizlik hissi taşıdığını göstermektedir.

Örgütlü kadınlarda duygu durumu açısından umut seçeneği düşük olsa da, yoksulluğun nedenini tanımlama biçimleri çok daha keskin ve sistem odaklıdır. Yoksulluğun nedenini “adaletsiz gelir dağılımı” (%39,7) ve “sistem” (%8,6) olarak görenlerin başında bu örgütlü kesim gelmektedir. Sendikalı veya bir derneğe üye olan örgütlü kadınlar arasında yoksulluğun en temel nedeni olarak yapılan tanımlamaların dağılımı şu şekildedir: Adaletsiz Gelir Dağılımı (%41); Devlet/Hükümet Politikaları (%23,9); Sistem (%10,8).

Bu durum örgütlü kadınlar arasında “kaygı” ve “güvencesizlik” hissinin olmadığını göstermez ancak bu duyguların yanı sıra sendikal koruma altında olan kadınlarda, ücret güvencesi ve işten atılma korkusunun görece düşük olması, geleceğe bakıştaki mutlak umutsuzluğu kırmaktadır. Geçim sıkıntısının en çok neleri etkilediğine “işten atılma kaygısı” cevabını veren ve hali hazırda bir işte çalışan kadınların yüzde 39’u örgütlü, yüzde 60’ı ise örgütsüz olduğunu belirtmiştir. Bu durum bir sendikada, meslek örgütünde, dernekte örgütlülüğün, en azından kadınların kendini iş güvencesi açısından kaygılı hissetmesini görece engellediği biçimde yorumlanabilir.

Sendikal korumanın uzağındaki hizmet ve sanayi işçilerinde ise güvensizlik hissi en üst seviyededir. Bu kesimde ekonomik koşullar, doğrudan “huzursuzluk ve hane içi gerilim” (%43,5) olarak karşılık bulmakta; gelecek sadece borç sarmalı ve açlık riski üzerinden kurgulanmaktadır.

İstihdamdan dışlanmış kadınlarda güvensizlik, toplumsal hayattan tamamen geri çekilme ve “kadercilik” eğilimini beslemektedir. Bakım yüküyle ev içine hapsedilen bu kadınlar için kaygı, kronik bir sinirsel aşınmaya dönüşmüştür. Geleceğe dair en baskın duygunun % 43,3 ile kaygı çıkması, doğrudan işini kaybetme ve mutlak açlığa düşme korkusuyla bağlantılıdır. “Güvensiz” hisseden kadınların büyük çoğunluğu sendikalaşmanın yüzde 15-17 bandında olduğu hizmet ve sanayi sektörlerindedir. Bu kadınlar için işsizlik, hiçbir sosyal koruma ağı olmaksızın “açlık sınırı altına” (%15) düşmek anlamına gelmektedir.

İşsizlik korkusu ve aşırı çalışmanın yarattığı stres, hane içine doğrudan şiddet ve huzursuzluk olarak sızmaktadır. Ankete katılan kadınların %83,9’u yoğun stres altında olduğunu beyan etmiştir. Sendikasız çalışanlar arasında “iş yerinde psikolojik baskı” ve “yorgunluk” nedeniyle ev içi tartışma yaşama oranı, sendikalı kadınlara göre 1,5 kat daha fazladır.

Araştırmamızda geçim sıkıntısının kadınlar üzerindeki etkilerine dair sorduğumuz sorunun cevapları, yoksulluğun kadın yaşamındaki tahribatının derinlemesine sosyo-psikolojik bir kriz olduğunu belgelemektedir. Grafikte zirveye oturan yüzde 83,9 oranındaki yoğun stres ve kaygı hali, yoksulluğun artık eğitim düzeyi veya meslek fark etmeksizin bir gerçek haline geldiğini göstermektedir. Özellikle yoksulluğun “sosyalleşme ve insanlarla bir araya gelmede zorlanmaya” neden olduğunu belirten kadınların %40,6 gibi yüksek bir oranla üniversite mezunu çıkması, eğitim düzeyi yükselse de yoksulluğun kadınları kültürel ve sosyal hayattan da kopararak eve hapsettiğini işaret etmektedir.

Yoksulluğu Nasıl Anlamlandıracağız?

Ankette yer alan açık uçlu sorular, kadınların yoksulluğu nasıl anlamlandırdığını analiz edebilmek için sorulmuştur. Yanıtlarda yoğunlukla benzer bir eğilim görülmektedir. TÜİK verilerine göre Türkiye’deki en yüksek gelir grubuna sahip yüzde 20’lik dilimin gelirin yarısına sahip olduğu bir gerçeklikte kadınların çözüm olarak en öne çıkan talebi adaletli gelir dağılımıdır. Bununla birlikte ücretlerin yükseltilmesini, kamusal politikaların değiştirilmesini, istihdam olanaklarının artırılmasını ve sosyal destek mekanizmalarının güçlendirilmesini vurgulamışlardır.

Daha sınırlı sayıda yanıtta sendikal örgütlenme ve sistem değişikliği gibi daha kapsamlı talepler de dile getirilmiştir. Bu durum, katılımcıların yoksulluk sorununu bireysel çabayla aşılabilecek geçici bir durumdan çok, toplumsal ve siyasal müdahale gerektiren yapısal bir mesele olarak değerlendirdiklerini göstermektedir.

Sonuç: Kadın Yoksulluğuyla Bütünlüklü Mücadele İçin…

Bu araştırma, kadın yoksulluğunun içinde yaşadığımız toplumsal üretim ilişkilerinin gündelik yaşama, istihdama, hane içine yansımalarıyla birlikte ele alınması gerektiğinin altını çizmiştir. Anket bulguları, kadınların yoksulluğu en yoğun biçimde gıda, barınma ve borç yükü üzerinden yaşadığını; buna paralel olarak kendi ihtiyaçlarından, sağlık harcamalarından, sosyal yaşamdan ve beslenme kalitesinden feragat etmek zorunda kaldığını ortaya koymaktadır.

Yakınlarla bir araya gelmenin, misafirliklerin, yaşanan semt veya iş yeri dışına çıkabilmenin dahi zorlaştığı koşullar kadınların sosyal bağ kurma, destek alma/verme ve dayanışma geliştirme imkanlarını da kısıtlamaktadır.

Kadınlar bir yandan ücretli emek piyasasında düşük ücret, güvencesizlik, işsizlik ve ayrımcılıkla karşılaşırken; diğer yandan çocuk yetiştirme, yaşlı ve hasta bakımı gibi ev içi angarya faaliyetlerini üstlenmektedir. Böylece sermaye, emek gücünün her gün yeniden hazır olmasını hane içine ve doğrudan kadınların omuzlarına yıkmaktadır.

Anket sonuçları kadın yoksulluğunun yalnızca maddi değil, aynı zamanda güçlü bir psiko-sosyal boyuta sahip olduğunu da göstermektedir. Kadınların yalnızca hanenin her gün yeniden hazırlanmasını garanti eden kişiler değil, aynı zamanda bu krizin duygusal, fiziksel ve sosyal sonuçlarını taşıyanlar haline geldiği görülmektedir. Kadın yoksulluğu, aile içinde kişisel fedakârlıklarla çözülebilecek bir mesele değil; ekonomik ve politik toplumsal bir sorundur.

Açık uçlu sorularda öne çıkan talepler de bu bulgularla uyumludur. Katılımcıların çözüm olarak adaletli gelir dağılımını, ücret artışını, kamusal desteklerin güçlendirilmesini, istihdam olanaklarının artırılmasını ve bazı yanıtlarda örgütlenme ile sistem değişikliğini vurgulaması, kadınların yoksulluğu siyasal ve ekonomik müdahale gerektiren bir mesele olarak gördüğünü göstermektedir. Dolayısıyla bu araştırmanın temel sonucu, kadın yoksulluğunun kapitalist üretim ilişkileri ve onun ataerkil karakteriyle üretildiği; çözümün de ancak bu ilişkilere müdahale eden eşitlikçi ve emek yanlısı politikalarla mümkün olabileceğidir.

Bu bulgular ışığında kadın yoksulluğuyla mücadele, sosyal yardım odaklı geçici uygulamalarla ele alınmamalıdır. Esas ihtiyaç, kadınların güvenceli istihdamını güçlendiren, bakım yükünü kamusal hizmetler ile ortadan kaldıran ve gelir eşitsizliklerini azaltan bütünlüklü politikalardır. Bu bağlamda, mücadele hattı oluşturulurken kadınların özgül ihtiyaç ve çıkarlarını merkeze alan başlıklar ve somut talepler ön plana çıkarılmalıdır:

  • Kadınların güvenceli ve tam zamanlı istihdama erişimini artıracak emek politikaları geliştirilmelidir. Kadın istihdamı, yalnızca işgücüne katılım oranlarının artırılması hedefiyle değil; düşük ücretli, kayıt dışı ve güvencesiz çalışmanın ortadan kalkması hedefiyle ele alınmalıdır.
  • Eşit işe eşit ücret uygulanması, kadınların yoğunlaştığı sektörlerde ücret iyileştirmesi yapılması ve kayıt dışı istihdamın ortadan kaldırılması temel öncelikler arasında olmalıdır. Ücretler yoksulluk sınırının üzerine çıkarılmalı ve bu sınırın altındaki gelirler vergiden muaf tutulmalıdır.
  • Kadınların çalışma yaşamına katılımı önündeki en önemli engellerden biri olan bakım yükü kamusal olarak üstlenilmelidir. Her mahallede ve her iş yerinde 7/24 hizmet veren, ücretsiz ve nitelikli kreş ve yaşlı bakım merkezleri açılmalıdır. Çok sınırlı sayıda örnekleri bulunan halka yönelik yemekhane/aşevi ve çamaşırhane uygulamaları yaygınlaştırılmalıdır.
  • Hane içi gıda harcamalarının kadınlar üzerindeki belirleyici yükü göz önünde bulundurulduğunda, okullarda öğrencilere günde en az bir öğün ücretsiz ve sağlıklı yemek verilmelidir.
  • Asgari ücret ve emekli aylıkları temel yaşam maliyetlerini karşılayacak düzeyde belirlenmelidir. Ankette de kadınların belirttiği üzere yoksulluğu derinleştiren gıda, kira, enerji ve sağlık harcamaları kamusal olarak karşılanmalıdır.
  • Özellikle tek ebeveynli haneler, işsiz kadınlar için kira, gıda, fatura ve eğitim masraflarını karşılamaya dönük düzenli sosyal yardımlar verilmelidir.
  • Yaşlı kadınlar ve bakım yükü yüksek olan kadınların bakım yükü için kamusal yerinde bakım hizmetleri ya da erişilebilir bakım merkezleri açılmalıdır.
  • Sosyal güvenlik imkanları (sağlık, emeklilik, özlük hakları vb.) ebeveyn ya da eş aracılığı olmaksızın tüm kadınları kapsamalıdır.
  • Anket sonuçlarında kadınların sendikal sorulardan çekinmesi, baskı mekanizmalarının yoğunluğunu göstermektedir. Kadınların yoksulluğa karşı en önemli araçlarından biri olan örgütlenme mekanizmaları desteklenmelidir. Sendikal örgütlenme, meslek birlikleri, kadın dayanışma ağları ve yerel kolektif yapılar güçlendirilmeden kadınların çalışma yaşamında pazarlık gücünü artırmak zordur. Kadınların yoğun çalıştığı güvencesiz ve kayıt dışı sektörlerde sendikal örgütlenmenin önündeki yasal ve fiili engeller kaldırılmalıdır. Yetki ve temsil için belirlenen baraj kaldırılarak kadınların bulundukları her alandan sesini duyurabilmesinin önü açılmalıdır.
  • Gıda, barınma, enerji, sağlık ve eğitim gibi temel insani ihtiyaçlar kâr aracı olmaktan çıkarılmalı; yoksul hanelere acilen kamusal ve ücretsiz olarak sunulmalıdır. Sağlık, eğitim, barınma ve gıda gibi temel ihtiyaç alanları bireylerin parası kadar yararlanabileceği şekilde piyasalaştırılmaktan çıkarılmalı, kamusal hizmetlerin kapsamı genişletilmeli ve niteliği artırılmalıdır. Ankette kadınların sağlık harcamalarını ertelediği, beslenme kalitesini düşürdüğü ve borçlanmaya yöneldiği düşünüldüğünde, bu alanlarda piyasaya bağımlılığın azaltılması hayati önemdedir.
  • Başta asgari ücrete uygulanan gelir vergisi olmak üzere yoksulluk sınırı altındaki kişiler için muafiyet tanımlanmalıdır. Sermaye sahiplerine mülkiyetlerine oranla vergilendirme uygulanarak bu kaynaklar toplumsal refah için kullanılmalıdır.
  • Kadın yoksulluğuna “kadınlara yardım” başlığı altında değil, yoksunlukları ortaya çıkaran sınıfsal eşitsizlik ve cinsiyetler arası eşitsizlikleri hedef alan bütünlüklü bir yaklaşımla ele alınmalıdır. Bu nedenle kadınlara yönelik politikalar istihdam, ücret, bakım, sosyal güvenlik, şiddetle mücadele ve örgütlenme hakkını birbirinden kopuk değil, birbirini tamamlayan alanlar olarak düşünmelidir.

  1. 1 Mayıs 2026 arifesinde kamuoyuna duyurulan raporun tamamına ulaşmak için bkz: https://ekmekvegul.net/storage/documents/zqIfk4xRrLQZesqkMgG97PMNnqgfiQykqlzOXBdz.pdf
  2. Anket çalışmasını gerçekleştiren kadınların gözlemlerine dayanarak, özellikle “daha ucuz, kalitesiz ürünleri tercih etmek” şıkkında “kalitesiz” ifadesinin anket sorularına yanıt veren kadınlar tarafından olumsuz bir biçimde karşılandığı söylenebilir. Kadınlar fiyatı daha ucuz ürünlere yöneldiklerini söylemekten çekince duymasa da yöneldikleri ürünlerin “kalitesiz” olduğu ifadesi, anket sorularına yanıt veren kadınların rahatsızlık duymasına sebep oldu.