Mahir çayan tartışması üzerine: ‘Kesintiz devrim’ teorisi ve pratiği

26 Haziran 2026
48 dak okuma süresi
Mahir Çayan

Mahir Çayan, teorisi ve pratiği ile 1960’lı yılların ikinci yarısından itibaren yükselen dünya devrimci dalgasının fırtınası içinde, geleneksel örgüt ve mücadele anlayışlarına, bunların klasik Marksist-Leninist yorumlarına kuşkuyla yaklaşan devrimci grup ve kişiler içinde en “sol” itirazları yönelten devrimcilerden birisiydi. Aynı dönemde dünyanın farklı köşelerinde; ABD, Avrupa, Japonya’da ortaya çıkan silahlı gruplar arasında, onunki kadar sistemli, kapsamlı ve etkisi yıllar boyunca süren bir teoriyi geliştirebilen grup olmamıştı. Ana çizgileri bakımından, bu hareketlerin tümü Küba devriminin biçimsel özelliklerini “yeni bir devrim ve mücadele çizgisi” olarak değerlendiriyor, kendilerince “Ortodoks Marksizm”in yeni koşullar karşısında yetersiz kaldığı tespitiyle “yeni” bir devrim stratejisi aramaya ve uygulamaya girişiyordu. Bunların hemen hepsi eylemlerini açıklayan ve propagandasını yapan bildirilerle yetinirken, Mahir Çayan, deyim yerindeyse, “solculuğun kitabını yazdı!

Mahir Çayan silahlı devrim fikrine tutkuyla bağlı, parlamentarist ve barışçı mücadele biçimlerine kökten düşman, “ekonomik ve demokratik” mücadelelere silahlı mücadeleye hizmet ettikleri ölçüde değer veren ödünsüz bir devrimciydi ve “Kesintisiz Devrim I, II, III” adlı temel eserini yazdığında sadece 25 yaşındaydı.

Kişisel olarak, yaşıtları arasında en ateşli yazılı ve sözlü tartışmaların yıldızıydı. Kitle hareketi içinde de silahsız ya da silahlı çatışmalarda da cesur, atak ve zeki bir militan olarak öne çıkmıştı. Zamanındaki “eski tüfek ağabeyler” karşısında aklına ve kendi eğilimlerine uymayan her görüşe şiddetle karşı çıkmış, tamamen özgün bir devrim teorisi yaratmaya giriştiğinde kendisine yöneltilen her eleştiriyi en sert biçimde cevaplamıştı.

Maltepe Cezaevi’nden firar ettikten sonra başlatılan “sürek avı”nın başlıca hedefi olmuş, o koşullarda yazmaya ve tartışmaya devam etmiş, kendi devrim teorisinin gerektirdiği eylemler planlayıp uygulamaya çalışmıştı. Ancak gittikçe daralan vahşi çember, onun için şehirleri artık barınılamaz hale getirdiğinde, Karadeniz şeridinde kır gerillasını başlatma fikrine yönelmiş, bu arada Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamının önlenmesini başlıca ve ilk görev olarak görmüştü. Aralarında THKO’nun çok önemli iki militanının da bulunduğu grupla birlikte bu amaçla giriştiği eylem sonucu Kızıldere köyünde kuşatıldı ve ağır silahların ateşi altında 9 yoldaşıyla birlikte kahramanca öldü.

Bu yaşam, mücadele ve ölüm çizgisi, onun görüşlerini, adeta açık eleştirel değerlendirilmeden uzak tutulan bir tabu haline getirmiştir. Mahir Çayan’dan sonra THKP-C örgütü içinden gelenler pek çok farklı örgüt ve fraksiyon halinde bölünmüş, kendi çizgilerini oluştururken kısmen ve örtülü bir eleştiriyi alçak sesle denemiş, ancak bütün temel kavramlarını ele alan ve her yönüyle Marksizm-Leninizm’e dayanan bir Mahir Çayan eleştirisi bu çevrelerden gelmemiştir.

Bu yıl yayımlanan “Mahir Çayan Kitabı -Toplu Yazılar ve Üzerine Yazılar” adlı kitap, onun teorisi ve temel kavramları üzerine yeniden düşünmek, araştırmak ve eleştirmek isteyenler için tam bir kaynak değeri taşıyor. Ne var ki, bir “Mahir Çayan Kitabı” onun teorik mirasına yönelik Marksist-Leninist açıdan yapılmış eleştiriyi de içermeliydi. Kitapta yer alan değerlendirmeler genellikle onun inkâr edilemez ve her zaman hatırlanması gereken devrimci özelliklerini tekrarlarken, hatalarına ve Marksizm-Leninizm’e açıkça aykırı tezlerine değinmemiştir. Özellikle günümüz okuru bakımından bu önemli bir eksikliktir.

Bu kapsamda ilk eleştiri, 1978’de Parti Bayrağı dergisinde gerçekleşmiştir. Bu yazının da ana hatlarıyla kaynağı Parti Bayrağı ve yine ona dayanarak 1992’de yayımlanmış olan “Küçük Burjuva Devrimciliğinin Eleştirisi[1] adlı broşürdür. Mahir Çayan’ı hatırlarken, bunlar da unutulmamalıdır.

Mahir’in Yaşadığı Dünya ve Onu Yorumlaması

60'lı yılların ikinci yarısında başlayan dönem, " devrimci dönem" olarak adlandırılmayı hak edecek özellikler gösteriyordu.

Emperyalizmle sömürge ve yarı sömürge ülke halkları arasındaki çelişmenin belirlediği bu süreçte, emperyalist ülkelerde de işçi sınıfının, öğrencilerin, ezilen ırk ve milliyetlerin mücadelesi, yaygın ve güçlü bir devrimci atmosfer yaratmıştı. Sömürge sisteminin kalıntılarına ve yeni emperyalist hegemonyaya karşı başlamış bulunan kurtuluş savaşlarına yeni kurtuluş savaşları ekleniyor ve bunların siyasal ve ideolojik görünüşlerinde önemli değişiklikler oluyordu. Afrika'da Gine Bissau, Angola, Zimbabwe, Kongo, Zaire, Eritre ve Mozambik'te, Güneydoğu Asya'da Laos, Tayland ve Birmanya'da başlayan ve gelişen ulusal kurtuluş savaşlarına paralel olarak Latin Amerika'da da gerilla mücadelesi gelişiyor ve bunların tümü kendilerini Marksist hareketler olarak tanımlıyordu. Hemen hepsi, “Marksizmin özel ve yeni bir yorumu” olarak tanımladıkları farklı yol arayışları içindeydi.

Bu tabloyu siyasal sonuçları bakımından tamamlayan Küba Devrimi, Castro ve Che gibi iki devrimci önderi de “moral unsurlar” simgesi olarak mücadeleye kazandırdı. Küba Devrimi, gerilla savaşı için silaha sarılmaya eğilimli kimi gruplar açısından seçtikleri mücadele biçimine dayanak olarak değerlendirildi.

Türkiye’de de durum aynıydı. Küba Devrimi ve Vietnam'da Ho Şi Minh önderliğindeki halk savaşı güçlü birer ilham kaynağıydı. Gerilla ve halk savaşı, devrimci mücadele çizgisiyle “pasifist, parlamentarist” çizgiler arasında kesin bir ayrım kıstası haline geldi. Dev-Genç’in düzenlediği gösterilerde Che’nin ortaya attığı “iki-üç daha fazla Vietnam” sloganı duyulur oldu.

Bu sırada Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının önce İş Bankası Emek şubesinden bir miktar paraya el konulması eylemini gerçekleştirmeleri, ardından Amerikan askerlerine yönelik eylemler ve THKO’nun adıyla sanıyla ilan edilmesi, Mahir ve arkadaşlarının da hesap ettiklerinden daha önce harekete geçmelerinin yolunu açtı.

Deniz ve arkadaşlarının Ocak 1971’de açıkça harekete geçmelerinin ardından, Mahir Çayan 1971 Nisan'ında Kesintisiz Devrim I adlı broşürü yayımladı. Bu kitaptaki görüşler, Mahir Çayan’ın yaklaşık iki yıllık bir sürede farklı “oportünist” çevrelerin görüşlerine karşı oluşturduğu eleştirilerin ulaştığı son nokta oldu. Bu süreçte önce TİP, Sadun Aren ve Behice Boran yönetimi, Doğu Perinçek çevresi ve nihayet Mihri Belli, neresinden bakılırsa bakılsın ekseninde silahlı devrim fikrinin bulunduğu yeni bir “Marksizm” anlayışı temelinde hedefe konulmuştu. Denilebilir ki Mahir Çayan, başından beri mücadelenin başka biçimlerini kategorik olarak reddeden bir yol benimsemişti ve bütün eleştirilerinin özünü belirleyen de buydu.

Sonuçta ulaştığı “devrim teorisi”, reformist ve revizyonist politikalardan köklü bir kopuşu temsil etme iddiasındadır. Düzene karşı her türlü düzen içi araçlarla mücadele yolunu reddederek, “devrimci savaş” yöntemleri ve araçları geliştirmeye yönelmiştir. Mahir Çayan, bu yöneliminin “emperyalizmin 3. Bunalım dönemi” için geliştirilmiş bir Marksizm-Leninizm yorumu olduğu iddiasını her fırsatta tekrarlamıştır. Belgelerde ve Mahir Çayan’ın yazılarında “Partimizin çizgisi Marksizm-Leninizm’in dünyanın ve Türkiye'nin şartlarına uygulanması sonucunda ortaya çıkmış olan uluslararası devrimci hareketin çizgisidir” açıklamasına sıkça yer verilmiştir.

Mahir Çayan, özelikle Lenin'in, “emperyalizm ve proleter devrimleri çağı” olarak nitelediği çağın temel özellikleri hakkındaki tezlerini ve bu tezlere bağlı olarak inşa ettiği devrim ve parti teorilerini “gözden geçirirken” şu görüşten yola çıkıyordu:

Oportünizm, her yerde her zaman Bilimsel Sosyalizmi tahrifte iki metoda başvurur: Ya zaman ve mekân kavramlarını dikkate almadan, Marksizm ustalarının başka tarih ve şartlar için ileri sürdükleri ve yaşanılan dönemde eskimiş tezlere dört elle sarılır ve bu tezleri kendi şemasına dayanak yapmaya çalışır. Veya Marksizm Leninizm’in her şart altında geçerli tezlerini 'zaman ve mekân değişmiştir, o yüzden geçerli değildir' diyerek Marksizm’i revize eder.”[2]

Mahir Çayan, Lenin'in örgüt teorisini, mücadele biçimleri hakkındaki görüşlerini ve emperyalizm teorisinin başlıca tezlerini tartışmaya bu tespitten yola çıkarak başladı. Marx, Engels, Lenin ve Stalin'in görüşlerini, kendince yorumladığı, yaşanan dünya koşulları bakımından geçerli olanlar ve olmayanlar olarak ikiye ayırdı, birbirinin karşısına koydu. Bazı saptama ve çözümlemeleri, kendi teorisinin kanıtı olacak şekilde asıl içeriklerinden kopardı ve bozdu.

Vahim Bir Yanlış Anlama ve Sonuçları: Dünya Savaşı ve Devrim İlişkisi

Bunlardan özellikle biri, Mahir Çayan'ın, bütün sisteminin temeline koyduğu, örgüt ve mücadele anlayışını dayandırdığı aslında olmayan bir “Marksist-Leninist tez”dir.

Mahir Çayan, Marksist-Leninist devrim ve parti teorilerinin ancak bir dünya savaşının gerçekleşmesi halinde ve savaşın sonucu olarakdoğabilecek bir devrim öngörüsüne dayandığını ileri sürüyordu.

Ona göre, Marx, Engels, Lenin, Stalin ve Mao, “devrimin önkoşulu dünya savaşıdır” tezini savunmuşlardı. Gene ona göre, Marx'ın, Engels'in ve Lenin'in ortaklaşa savundukları bu görüş, geçmiş zamanlar için doğruydu! Ustaların beklentileri doğru çıkmıştı ve her büyük savaşın ardından büyük devrimler patlamıştı. Ama artık, bir dünya savaşı imkânsız hale gelmişti. “II. Evren savaşından sonra, kapitalizm yeni bir bunalım dönemine girmiştir. Bu dönemde, emperyalistler arası zıtlığın savaşa yol açması imkânsızdır.[3]

Dolayısıyla, ona göre bir dünya savaşı beklentisine göre kurulmuş bulunan Marksist-Leninist devrim teorisi, Leninist parti teorisi ve “klasik mücadele anlayışları” artık geçersiz hale gelmiştir!

Ayrıntılara girmeden önce açıkça belirtelim ki, böyle bir Marksist “tez” yoktur. Adları sayılan devrimci önderlerin hiçbiri, dünya savaşını devrimin önkoşulu olarak görmemişlerdir.

Mahir Çayan, bu görüşünü kanıtlamak için Marx’tan Lenin’den alakasız ve kendince “düzeltilmiş” alıntılar yapmıştır.

Marx, Fransa’daki (1848-50 arası) sınıf mücadelesinin genişleyebilmesi ve Avrupa devrimine (dünya devrimi 'anlamında) varılabilmesi için, bütün Avrupa uluslarını karşı karşıya getirecek bir dünya savaşının mevcudiyetini şart koşmaktadır. Birinci dünya savaşının, dünyanın ilk büyük proleter devrimine yol açması gerçeğine bakarak, Marx'ın bu düşüncesinin gerçekten de büyük bir kehanet, ama bilimsel bir kehanet olmadığını söylemek imkansızdır.[4]

Marx’ın farklı anlamda kullandığı “dünya savaşı” kavramını Mahir Çayan, birinci ve ikinci emperyalist savaşları tanımlamak için kullanılan kavramla özdeşleştirme hatasına düşmüştür.

Bu paragrafı, eserin bütününü göz önünde tutarak özetlersek, Marx’ın şunları söylediğini görürüz: Fransa'da sınıf mücadelesi, Avrupa'nın bazı ülkelerindeki ulusal kurtuluş mücadelelerini de (Macaristan, Polonya, İtalya’da ulusal birlik ve bağımsızlık mücadeleleri kastediliyor; kitabın diğer bölümlerinde açıklanmaktadır bunlar) hızlandırarak, Avrupa çapında genişleyen bir sınıf savaşına yol açacaktır. Bu savaş, Mahir Çayan'ın yorumladığının aksine, kapitalist devletlerin birbiri ile savaştıkları günümüzdeki anlamıyla bir dünya savaşı değil, ezilen ulusların ve proletaryanın kapitalist-feodal devletlere karşı bir savaşı olacaktır. “Bu iş ancak, dünya savaşı yoluyla proletarya dünya pazarına hâkim olan halkın ön safına, İngiltere'nin ön safına geçtiği zaman başarılmaya başlanacaktır.

Kitabın yalnızca bir bölümünü üstelik kendi düşüncelerini doğrulayacak pasajlar bulmak için okuduğundan Çayan’ın gözden kaçırdığı gerçek anlam bundan ibarettir. Bir kez daha belirtelim ki, Marx proleter devriminin önkoşulu olarak dünya savaşını değil, proleter devriminin sonucu olarak ortaya çıkacak devrimci bir dünya savaşından, proletaryanın burjuvaziye karşı yürüteceği dünya savaşından söz etmektedir.

Nitekim Marx, önceki bölümlerde, bu anlayışı daha açık bir şekilde, eğer kitabın tümü dikkate alınırsa anlaşılabilecek bir açıklıkla anlatmaktadır: “Yeni Fransız devrimi kendi milli toprağını derhal terk edip Avrupa alanını fethetmek zorunda kalacaktır. On Dokuzuncu Yüzyıl sosyal devriminin üzerinde gerçekleşebileceği tek alan budur.[5]

Mahir Çayan’ın, okuduğunu anlayamayan birisi olduğu asla düşünülemez. Ancak o kendi teorisine Marx’tan bir dayanak arayarak okuduğu için, bu iki “dünya savaşı” kavramı arasındaki farkı görmemeyi tercih etmiştir.

Mahir Çayan’ın elindeki kitabın tamamını dikkatle okumadığının bir diğer işareti, aynı yerde, Marx'ın “devrimin merkezi” hakkında yaptığı tespiti gözden kaçırmış olmasıdır. Marx, değişik dönemlerde, ekonomik ve sosyal gelişmenin ve sınıf mücadelesinin boyutlarına bakarak, değişen koşullar altında, Avrupa'da devrimin nerede başlayabileceğine ilişkin öngörülerde bulunmuştur. Fransa, İngiltere, Almanya, Rusya değişen koşullarda, dünyanın belli bir konjonktüründe, sınıf çelişkilerinin en fazla keskinleştiği, devrimci kaynaşmaların en yoğun olduğu, devrimci odaklar olarak öne çıkmışlar ve farklı zamanlarda Marx tarafından devrime en yakın ülkeler olarak nitelendirilmişlerdir. Marx, devrimin gelişme koşulları hakkındaki teorisi ile, somut durum arasındaki ilişkiyi, daima faal bir üyesi olarak çalıştığı dünya komünist hareketinin politikalarını düzenlemek ve yönlendirmek amacıyla ele almış ve sınıf mücadelesinin yakın ve uzak hedeflerini yorumlamak ve program düzeyinde ifade etmek için kendisine ve komünist harekete bir temel sunmuştur. Mahir Çayan, broşürünün bu bölümünde, “… Tabii Marx'ın kehanetinin önce devrimin İngiltere’de olacağı ve proleter devriminin bütün Avrupa’daki ülkelere yayılacağına ilişkin kısmının gerçekleşmediği bilinen bir gerçektir. Fakat, burada önemli olan kapitalist ülkelerarası bir dünya savaşının proleter devrimine yol açacağının kahince gözlenmesidir” demektedir.[6]

Marx’a atfettiği birinci kehanet tamamen bir yanlış anlamaya, eksik okumaya ve okuduklarını kendi düşüncelerini kanıtlamak üzere değiştirmeye dayanırken Çayan’ın “gerçekleşmeyen kehanet” sözleri de yine Marx'ın yanlış ve eksik okunmuş olmasından kaynaklanmıştır. Marx’ın, üzerinde konuşulan eseri yazıldığında, Fransız proletaryası henüz 1871 Komün yenilgisini yaşamamıştı ve o dönemde, Marx, İngiltere’yi değil, Fransa’yı devrimin merkezi, Fransız proletaryasını da devrimin müstakbel önderi olarak görüyordu.

Mahir Çayan, kendi tezini doğrulamak için okumasaydı İngiltere’nin burada ne amaçla anıldığını açıkça görebilirdi. Ama okumamıştır! Kendisini, dönemin koşulları içinde, muhaliflerini acele bastırmak, susturmak ihtiyacıyla ifade ettiği söylenebilir.

Mahir Çayan, “devrimin ancak dünya savaşının sonucu olabileceği” düşüncesinin Marksizm-Leninizm’in temel önermelerinden biri olduğunu kanıtlamak için, yalnız Marx'ı değil, Lenin’i de tahrif etmiştir. Örneğin, Lenin, Engels’in savaşın muhtemel iki sonucu olacağını söylediği bir yazısını ele alarak, dünya çapında kapitalist devletler arasındaki bir savaşın her ülkede iç savaş olanaklarını doğurabileceğini, devrim için asıl iç savaşın zorunlu olduğunu anlatmaktadır.[7]

Ama bunun yanı sıra Lenin, savaşın devrim aleyhine koşullar yaratabileceğini de söylemektedir.

“… Savaş, kazandığımız birçok mevzileri bizden kopartıp alabilir …,Savaş, belki de bizi geçici olarak geriye itebilir, kazandığımız birçok mevzileri bizden kopartıp alabilir…” Engels’in sözlerini aktardıktan sonra kendisi ekliyor:Gelişmeler gerçekten de bu çizgi boyunca oldu ve hatta daha da ileri giderek beterin beteri ile karşıtlaştık…

Bütün bu sözler içinden bir olasılık belirten cümleleri seçerek “devrim için savaş önkoşuldur” sonucunu çıkarabilmek için epeyce gayret sarfetmek gerekir! Ve gene, eğer Mahir Çayan, “Sosyalizm ve Savaş” başlığı altında derlenen Lenin makalelerinin tümünü göz önünde tutsaydı, kuşkusuz, Lenin'in, “savaşın devrimci bir ortam yaratacağını ileri sürerek savaşı destekleyenleri” nasıl şiddetle eleştirdiğini de görebilirdi.

Savaşların, sınıf çelişkilerini keskinleştirdiği, yoksulluğu, kıtlığı olağanüstü boyutlara çıkardığı, devlet ve ekonomi sistemlerinde çöküntüler yarattığı, bu yüzden de halk muhalefetini devrimci tarzda geliştirdiği, bütün Marksistlerin işaret ettiği bir özelliktir. Ama hiçbir Marksist, özellikle de bizzat teorinin kurucuları “devrimin temeli, vazgeçilmez koşulu dünya savaşıdır; örgütlenmemizi ve teorimizi buna göre kurduk” biçiminde anlaşılabilecek bir söz etmemişlerdir. Bu, tamamen Mahir Çayan'ın teorisini kabul ettirmek için yaptığı bir yakıştırmadır.

Bununla birlikte, devrimle savaş arasında bir bağ bulunduğu; bütün Marksistlerin ortak tespitidir. Ama bu bağın niteliği nedir? Bu, bir nedensellik bağıntısı mıdır? 1871 Paris Komünü, Prusya-Fransa savaşıyla belirginlik kazanan, had safhaya ulaşan ve keskinleşen sınıf çatışmasının ürünüydü. Ama “Fransa-Prusya savaşının sonucu” değildi. 1905 Rus Devrimi, Rus-Japon savaşının Rusya aleyhine geliştiği bir zamanda patladı. Ama yalnızca işçi sınıfını barikatlara sürükleyen Rusya'daki kapitalizmin derin çelişkilerini, dev dalgalar halinde ayaklanan köylülüğün karşı karşıya kaldığı zulüm ve sömürünün nesnel toprak ve sermaye ilişkilerinden kaynaklandığını görmeyenler, 1905 Devriminin Rus-Japon savaşının dolaysız ve nedensel sonucu olduğunu söyleyebilir. Diğer yandan, Marksist-Leninistler, daima, emperyalist savaşların her ülkenin proletarya hareketini bastırmak ve saptırmak ve proletaryanın ve halkın muhalefetini egemen burjuvazinin kanalına akıtmak için geniş imkânlar yarattığını da söylemişlerdir. Savaşa karşı çıkmanın ilke edinildiği bir siyasi ve ideolojik sistemin, savaşlara devrimlerin nedeni olarak bakamayacağı açıktır. Aksi taktirde, savaşa karşı çıkmak bir yana, Marksistler savaş kışkırtıcılığı yapmalıydılar!

Bu konuda son olarak Lenin'in ünlü sözünü hatırlayalım: “Savaşı önlemenin tek yolu devrimdir!Ya devrim savaşı önler ya da savaş devrime yol açar!

Eğer Lenin, Çayan’ın bize gösterdiği gibi bir Marksist olsaydı, nedenleri sonuçlarla önlemeye kalkışan bir mantık yoksunu durumuna düşmez miydi?

Savaşlar ve devrimler, kapitalizmin iç çelişkilerinin ürünüdürler. Her ikisi de aynı topraktan, kapitalizmin krizinden doğarlar. Bir devrimin önkoşulu olarak sayılan bütün olgular, kapitalizmin doğasından kaynaklanırlar. Onun bir başka sonucu olan savaştan değil.

Sonuç olarak, Marksist-Leninist literatürde savaş ve devrim ilişkisinin dolaysız bir neden sonuç ilişkisi olarak ele alındığı, örgüt ve mücadele biçimleri hakkındaki Bolşevik “klasik” anlayışın bu ilişkiye dayandırıldığı şeklindeki Mahir Çayan görüşü, tamamen geçersizdir.

Leninist Bilinç ve Örgüt Teorisi Karşısında Mahir Çayan

1. Silahlı propaganda

Mahir Çayan’a göre emperyalizmin 3. bunalım döneminde, “oligarşinin” demokratik hak ve özgürlüklerin kullanılmasına izin vermediği, ordusu, polisi ve diğer güçleri ile emekçi kitlelere ağır baskı uygulamakta olduğu “bütün geri bıraktırılmış ülkelerde”, eski tarzda kitle çalışması ile “ekonomik ve demokratik mücadeleyi politik mücadeleye dönüştürmek” isteyen örgütler, düşmanın askeri üstünlüğü ve baskısı karşısında güçsüzlüğe düşecek, giderek de iyice sağa kayacaktır! Bu yüzden, devrim mücadelesi, silahlı propagandayı temel, öteki politik, ekonomik ve demokratik mücadele biçimlerini, bu temel mücadele biçimine tabi olarak ele alan “politikleşmiş askeri savaş stratejisi”yle verilebilirdi.[8]

Lenin, “Ne Yapmalı?” adlı eserinde kendi adıyla anılan parti teorisini özel olarak üç temel görev ekseninde tanımlamıştı: Ajitasyon, Propaganda ve Örgütlenme… Onun teorisinin özgünlüğü bu kavramlara yüklediği anlamda görülür. Konumuz bakımından önemli ilk kavram propagandadır. Lenin propaganda tanımıyla siyasal bilinç kavramı arasında dolaysız bağlar kurduğu için, buradan yine Mahir Çayan’ın teorisinde önemli yer tutan “bilincin dışarıdan verilmesi” ilkesine de geçiş yapabiliriz.

Çayan’ın neredeyse tüm politika ve programının temel öğesi “silahlı propaganda” anlayışıydı. Ona göre, silahlı propaganda askeri değil politik bir mücadele biçimini ifade etmektedir. Ama bu yalnızca bir mücadele ve propaganda biçimi değildir: “Silahlı propagandanın temel mücadele biçimi olması ve de halkın devrimci öncülerinin savaşı, Marksizm-Leninizm’in evrensel tezlerinin bu somut tarihsel durumun pratiğine uygulanması sonucu ortaya çıkmış olan, bütün emperyalist hegemonya altında olan ülkelerin proleter devrimcilerinin Bolşevik çizgisidir.[9]

Kavramı önce propaganda işlevi açısından ele alalım.

Çayan, Lenin’in partinin yayın organına yüklediği işlevi, silahlı eylemlere yüklemektedir. Bu yüzden önemle altını çizer: silahlı propaganda, silahlı eyleme indirgenemeyecek bir stratejik yöntemdir. Bu yöntem üstü örtülü, gizlenmiş siyasi gerçekleri açığa çıkartır, kitleleri sarsar, merkezi otoritenin aslında göründüğü kadar güçlü olmadığını göstererek onlara bilinç taşır. Ona göre, silahlı propagandanın amacı, bir karşı şiddet ya da Sovyetik tarzda ayaklanmada görüldüğü gibi nihai darbe ve Engels’in “zor” kavramına yüklediği anlamda “yeni bir topluma” ebelik de değildir. Bu kıyaslamayı, kendi teorisinde özgün yanı vurgulama amacıyla yapmıştır. Silahlı propaganda çizgisinde silahın rolünün daha ziyade simgesel boyutta olduğu, uzun vadeli ve karmaşık bir sürecin parçası olarak görüldüğü, “siyasi gerçekleri açıklama” amacı güttüğü, dolayısıyla ondan propaganda etkisi beklendiği anlatılır. Bu noktada tam olarak Lenin’in yayın organlarına yüklediğine eş bir işlev tarif edilir.

Önemli bir başka tanım, silahlı propagandanın amacının düşmanı yenmekten ziyade yenilebilir olduğunu göstermek, ona isyan edilebilir olduğunu kitlelere anlatmak olduğuna ilişkindir.

Lenin, “Ne Yapmalı?” adlı eserinde, ekonomizm ile terörizmin “aynı kendiliğindenlik önünde kölece boyun eğiş”in ürünü olduklarını söyler. Ekonomizm, işçi sınıfının ekonomik-sendikal mücadelesinin kendiliğinden siyasal sonuçlar doğurmasına bel bağlamışken, terörizm de “küçük bir aydın grubunun tutkulu öfkesinin kendiliğindenciliği üzerine” kurulmuştur. İki akım arasındaki benzerliğin, derin siyasal, tarihsel, sosyal kökleri vardır. Lenin, her iki akımı birbirine benzetirken, “politik bilinç” ya da daha açık söyleyişiyle “sosyalist politik bilinç” konusunda kapsamlı bir kavrayışları olmadığı üzerinde durur. Bu bağlamda, sosyalist politik bilincin unsurları ve onun işçi sınıfına hangi yollardan verilebileceği üzerinde durur. Böylece, sonuçta sınıf mücadelesinin genel seyri bakımından her ikisinin de aynı bakış açısından hareket ettiğine, politik çizgileri bakımından her ikisinin de işçi sınıfı dışında bulunuşuna dikkat çeker. Eğer bu çözümlemeyi Çayan hareketini değerlendirmenin anahtarı olarak kullanırsak ulaşabileceğimiz sonuç, onun devrim ve örgüt anlayışı, özellikle siyasal bilinç, çalışma tarzı, örgütlenme ve devrim biçimi konularında sınıf mücadelesine dışarıdan bir bakışın bir biçimlenmesi olarak görülür. Bu ise, kendiliğinden harekete bel bağlamanın bir sonucudur. Dolaysıyla Lenin’in eleştirdiği anlamda onun “tersyüz edilmiş” bir ekonomist olduğunu görebiliriz.

Silahlı Propagandanın Bir Başka Gerekçesi: Suni Denge

Mahir Çayan’a göre, Türkiye halkının tarih boyunca “kerim devlet”, “devlet baba” gibi kalıpları kullanması, geleneksel bir boyun eğiş içinde olmasını ifade ediyordu. Halkın devlete karşı isyan fikrinden daima uzak kalmış olması, “suni denge” kavramıyla açıklanabilirdi.

Ona göre, çarpık da olsa gelişen kapitalizm toplumsal üretimin artmasına yol açarak göreli bir refah düzeyi sağlamıştı. İkinci Dünya Savaşı sonrasının bu ortamında, görece refah düzeyinin de etkisiyle, halk kitlelerinin düzene karşı tepkisi ile oligarşi arasında suni bir denge kurulmuştu. Böylece, devrimin koşulları mevcut olmasına rağmen “suni denge” yüzünden kitlelerin kendiliğinden tepkileri ortaya çıkmamakta ya da çok cılız protestolar düzeyinde kalmaktadır. Yine aynı nedenle, görece refah koşullarının yanı sıra, diktatörlüklerin baskıları da tepkileri geriletmektedir. Eğer, diktatörlükler “gerici sınıfların baskı diktası olarak” gösterilebilirse, kendiliğinden tepkiler büyüyecek ve devrime yol açabilecek, iktidarların gerçek yüzünü gören kitleler de “devrimci öncünün saflarına” katılacaktı! Dolayısıyla, öncü savaşçıların yapması gereken şey silahlı şiddet kullanarak egemen güçlerin maskesini düşürmekti!

Mahir Çayan’ın bunları yazabilmiş olması güncel deneyimler ve tarihsel olaylar göz önüne alındığında şaşılacak şeydir. Bizzat yaşadığı sürecin toprak işgalleri ve köylü ayaklanmaları, 15-16 Haziran işçi ayaklanması, kendi içinden çıktığı devrimci gençlik kitle eylemleri, Adnan Menderes diktatörlüğünü yıkıma götüren öğrenci direnişleri, ona “kırılması gereken bir suni denge” bulunmadığını göstermiş olmalıydı. Tarihte, Babai isyanlarını, Şeyh Bedreddin-Börklüce Mustafa isyanını, neredeyse yüz yıl boyunca sürmüş Celali isyanlarını da bilmiyor olamazdı. O bu satırları yazdıktan hemen sonra, 12 Mart Darbesini yapan generallerin başındaki adam, darbenin gerekçesini şu sözlerle açıklamıştı: “Sosyal uyanış, ekonomik gelişmenin önüne geçmiştir; bunu düzeltmek lazımdır!” General, “suni denge” bozuldu diye yakınıyor biçiminde okuyabiliriz bu sözleri!

Bu sözler, 12 Mart darbesinin kitlesel bir bilinçlenme ve ayaklanma ihtimaline karşı yapıldığını açıkça göstermektedir. Nesnel koşullar ve işçi-köylü kitleleri içinde görülen yeni örgütlenme ve mücadele biçimlerinin gelişmesi, emperyalizme karşı tepkinin bütün halk kesimleri içinde yer bulmuş olması önemli gelişmelerdi. Ve işin en ilginç yanı, bizzat Mahir Çayan’ın ve onun mücadele ve örgüt anlayışının ortaya çıkışını sağlayan da bu toplumsal radikalleşme eğilimiydi.

Ne var ki Çayan, başka konularda olduğu gibi, burada da nesnel-maddi durumu görmek ve buna uygun bir mücadele çizgisi geliştirmek yerine, kendi devrim stratejisine gerekçeler yaratmayı tercih etmiştir. Teorisinin ana yapı taşlarından bir diğeri bu yanılgıdır!

Tarih boyunca kitleler hiçbir zaman “devrimci öncülerin” beklediği gibi hareket etmemiş, genellikle anarşistler, özellikle de Narodnikler, bütün baskı, yoksulluk, savaş, kıtlık koşullarına rağmen ayaklanmayan kitleleri dürterek uyandırmanın yolunu aramış, eylemlerini bunun için yapmışlardır. Leninist parti ve devrim teorisi ise onların yanılgılarının aşılması üzerine kurulmuştur.

2. Bir Başka Vahim Yanlış Anlama: Bilincin Dıştan Verilmesi İlkesi

Mahir Çayan, Leninist “işçi sınıfına sosyalist siyasal bilinç dışarıdan verilir” ilkesini, örgüt ve devrim anlayışını açıkladığı hemen her yazısında önemle vurgulamış, bu ilkeyi kendisine çıkış noktası yapmıştır. Ne var ki bu ilkeyi “sosyalist bilinç işçi sınıfının dışından verilir” biçiminde yorumlayarak mutlaklaştırmış, ilkenin bütünleyici unsurlarını göz ardı etmiştir. Siyasal bilincin kapsamından çok, bilinci “dışarıdan götürecek olan” militanların özellikleri üzerinde durmuştur.

Proletaryaya dışarıdan bilinç ise, kendini adamış, mesleği devrimcilik olan, az sayıda partizandan oluşan öncü, teoriyi eylem kılavuzu kabul etmiş, demokratik merkeziyetçi bir ihtilal partisi tarafından verilebilirdi.”[10]

Bu yanlış kavrama, onun “işçi sınıfının devrimci iradesini temsil eden örgüt” anlamında bir “sınıfın dışında parti” ve “ihtilalci inisiyatifin etkili azınlık tarafından kullanılması” terimleriyle tanımlanan bir “sınıfsız devrim” anlayışıyla tutarlı bir bilinç teorisi kurmasının yolunu açmıştır.

Bütün bu anlayışların kökeninin Lenin olduğunu göstermek için de gene ilkeleri kendince yorumlamış, yanlış sonuçlar çıkarmış ve teoriyi tahrif etmiştir. “Profesyonel devrimcilerin teşkil ettiği savaş örgütünün objektif olarak proletaryanın devrimci iradesini temsil etmesi esastır. Ve proletaryaya bilinç, bu örgüt aracılığıyla dıştan iletilecektir.[11]

İşçi sınıfına sosyalist siyasal bilinç dışarıdan verilir” sözü gerçekte ne anlama gelmektedir?

Ne Yapmalı? baştan sona dikkatle okunduğunda, bu ilkenin şu üç “dış” alanı kapsadığı görülecektir:

1. İşçi sınıfının devrimci teorisi, işçi sınıfı dışındaki burjuva, küçük burjuva aydınlar tarafından inşa edilmiştir.

2. İşçi sınıfına sosyalist bilinç, ekonomik mücadelenin dışından, yani politik mücadele alanından verilir.

3. İşçi sınıfının siyasal sosyalist bilinçle donatılması, işçi sınıfı dışındaki emekçi sınıf ve tabakaların, bütün ezilenlerin mücadeleye kazanılması için yürütülecek propaganda ve ajitasyon faaliyetinden ayrılmaz. İşçi sınıfı kendi dışındaki ezilen kitlelerin, hatta ezilen din ve mezheplerin mücadelesine de sosyalist siyasal bilinçle bakmayı öğrenmelidir.

Mahir Çayan, bu üç alandan yalnızca birini, “işçi sınıfının devrimci teorisi, işçi sınıfı dışındaki aydınlar tarafından inşa edilir” biçiminde formüle edilen tezi, “işçi sınıfına sosyalist bilinç işçi sınıfı dışındaki aydınlar tarafından götürülür” biçimine sokmuş; bu bozulmuş hali, ilkenin tamamı olarak öne sürmüştü. Lenin'in sözünü ettiği ve özellikle üstünde durduğu “ekonomik mücadelenin dışından, yani politik mücadele alanından” biçimindeki formülasyonunu tamamen göz ardı etmişti.

Bilimsel teori, Lenin'in deyişiyle “modern toplumsal süreçten çıkar” ve “burjuva aydın tabakalar tarafından” formüle edilir. Lenin şunu da ekliyor: “Kuşkusuz bu, işçilerin, ideolojinin geliştirilmesine katılmadıklan anlamına gelmez. Ne var ki buna, işçi olarak değil, sosyalizmin teorisyenleri olarak, Proudhonlar ve W eit.Iingler olarak katılırlar; başka bir ifadeyle, ona, yaşadıklan çağın bilgisini şu ya da buoranda edinebildikleri ve onu zenginleştirmeyi başarabildikleri ölçüde katılırlar. Fakat işçilerin bunda daha sık başarılı olabilmesi için, işçilerin genel olarak bilinç düzeylerini yükseltmek için her türlü çabayı göstermek gerekir. İşçilerin kendilerini yapay olarak daraltılmış bir "işçiler için yazın"ın sınırlarına hapsetmemeleri, tersine genel yazına giderek daha fazla hakim olmayı öğrenmeleri gerekmektedir.[12]

Marx ve Engels, bu tip aydınları, Komünist Manifesto'da “burjuvazinin bir kesimi proletaryadan yana geçmektedir ve özellikle de burjuva ideologların kendilerini tüm tarihsel hareketi teorik olarak kavrama düzeyine yükseltmiş olan kesimi” olarak tanımlamışlardı.

Burada özellikle, daima “teorinin inşa”sından söz edildiğine dikkat edilmelidir. Bunu, “sosyalist bilincin verilmesi aydınların işidir” biçiminde anlamak bir sübjektivizmin ürünü olabilir ve tasarlanmış eylem ve örgüt biçimlerini haklı ve meşru göstermek için ilkenin içeriğinin çarpıtılması anlamına gelir.

İşçi sınıfına sosyalist siyasal bilinç vermek”, eğer tek tek işçilere sosyalizmin anlatılması olarak anlaşılırsa, bunu kimin yapacağı sorusuna herkes kendisinden yola çıkarak cevap verecektir! Ama Lenin, tek tek işçilerden, tek tek aydınlardan söz etmiyor, bir sınıf hakkında konuşuyor. Sosyalist siyasal bilinci işçi sınıfına iletmenin yolunu ise, Lenin, zincirleme bir ilişki içinde düşünüyor. Teori, önce aydınlar tarafından “modern sosyalizmi proleter sınıf mücadelesine sokan proleterlere”, öncü işçilere, işçi sınıfının en ileri kesimlerine taşınır. Bir başka yerde Lenin, aydınların rolünün proletarya örgütlenmesini ilerletmek yoluyla, “aydınlar arasından özel liderler çıkmasını gereksiz kılmak” olduğunu söyler.[13] Bu, doğrudan doğruya proletarya partisi bünyesindeki bir işleyiştir ve partinin sınıfın partisi olmasının bir sonucu olarak elde edilebilir.

Görüleceği gibi, Lenin'in “bilincin dıştan verilmesi” ilkesinin işçi sınıfının dışından gibi bir anlamı hiç yoktur.

Lenin'in bu ilkesinde asli unsur, işçi sınıfına sosyalist siyasal bilincin ekonomik mücadele alanının dışından verileceğine ilişkin olanıdır. Lenin'in, ekonomistlerle olan tartışmasının özü budur. Ekonomik mücadelenin kendiliğinden siyasal bilinç doğuracağını, örneğin bir grevde polisle çatışan işçilerin bir anda devlet, devrim, sosyalizm gerçeklerinin farkına varabileceğini düşünen kendiliğindencilere karşı Lenin, bilincin edinilebileceği biricik alan olarak siyasal mücadele alanını, iktidar için mücadele alanını göstermektedir.

Ekonomik mücadele, yalnızca sendikal bilince yol açar. Bu bilinç, “bir rubleye bir kopek ekleme” talebinin, burjuva devlet ve ekonomi sınırları içinde gerçekleşebilecek talepten ileri geçemez. Bu da tek başına işçi sınıfının egemen sınıf olma mücadelesine girmesine yol açmaz. Çünkü ekonomik mücadele zaten, burjuvazinin varlığını ön koşul olarak almaktadır. Burjuvaziyi yok etmeyi değil, ondan daha fazla ücret, daha fazla hak elde etmeyi hedeflemektedir. Bu mücadelenin, kapitalizmle ve burjuva devletle çelişen bir yanı yoktur. Sınıf mücadelesinin bu köklü deneyini özümlemiş olan Lenin, “yığınların eyleminin yükseltilmesi” mücadelesini, ekonomik mücadele temelinde yürütülecek bir ajitasyona bağlayan Martinov'u şiddetle eleştirmiştir.

Mahir Çayan, özellikle kitlelerin “ekonomik-demokratik hak ve talepler etrafında örgütlenmesini” önerirken ve ekonomik mücadelenin siyasi mücadeleye dönüştürüleceğinden söz ederken, tamamen Lenin'in eleştirdiği düşünceleri ileri sürmekteydi. Böylece, kitleler ve işçi sınıfı için ekonomik, kendisi için siyasal bir örgütlenmeyi öneren Menşeviklerin çizgisiyle birleşmekteydi. Lenin, işçi sınıfı için ekonomik mücadeleyi, aydınlar için de siyasi mücadeleyi uygun görenlerin “katışıksız bir işçi hareketi” tezi arkasına sığındıklarını, ama gerçekte, işçilerin hareketini liberal burjuva hareketin kuyruğuna takmayı hedeflediklerini açığa çıkarmıştı. İşçi sınıfına, “siyasal mücadeleyi biz yürütürüz, siz ekonomik mücadelenizi yürütün” diyenlerin her bakımdan “sınıfın dışında” oldukları başka kanıt gerektirmez.

Lenin'e göre, yığınların siyasal bilinci ve devrimci eğitimi kapsamlı bir şekilde örgütlenmiş siyasal teşhir temelinde genişletilecek ve ancak böyle genişleyebilecek olan bir siyasal çalışmayla sağlanabilirdi.

Lenin, işçi sınıfının sosyalist siyasal bilince ulaşmış olmasından, bütün halkın mücadelesini kucaklayan, “hangi sınıfları etkiliyor olursa olsun, zorbalık, baskı, zor ve suistimalin her türlüsüne karşı sosyalist açıdan tepki gösteren” bir bilince ulaşmış olmasını anlıyordu.

İşçi kitlelerin aktivitesini arttırmak, onları devrimci eylem mevzilerine çekmek için, siyasi gerçeklerin açıklanmasının ve bunlara karşı sosyalist tarzda tavır alınmasının sağlanması için, Lenin, çok yönlü siyasi teşhir faaliyetleri örgütlenmesini önerir. “Siyasi teşhirden başka hiçbir şey, siyasi bilinci ve kitlelerin siyasi etkinliğini geliştiremez.” Lenin, “siyasi bilinç” kavramının unsurlarını şu şekilde özetler:

Eğer işçiler, hangi sınıfları etkiliyor olursa olsun, zorbalık, baskı, zor ve suistimalin her türlüsüne karşı tepki göstermede eğitilmemişlerse ve işçiler bunlara karşı, başka herhangi bir açıdan değil de sosyal-demokrat açıdan tepki göstermede eğitilmemişlerse, işçi sınıfı bilinci, gerçek bir siyasal bilinç olamaz. Eğer işçiler, öteki toplumsal sınıfların her birini, entelektüel, manevî ve siyasal yaşamlarının bütün belirtilerinde gözleyebilmek için somut ve her şeyden önce güncel siyasal olgular ve olaylardan yararlanmasını öğrenmezlerse; eğer materyalist tahlil ve ölçütleri, nüfusun bütün sınıflarının, tabakalarının ve gruplarının yaşam ve eylemlerinin bütün yönlerine pratik olarak uygulamayı öğrenmezlerse, çalışan yığınların bilinci, gerçek bir sınıf bilinci olamaz. Kim, işçi sınıfının dikkatini, gözlemini ve bilincini, tamamıyla ya da hatta esas olarak işçi sınıfı üzerinde yoğunlaştırıyorsa, böylesi, sosyal demokrat değildir; çünkü, kendini iyi tanıyabildiği için, işçi sınıfının, modern toplumun bütün sınıfları arasında karşılıklı ilişkiler konusunda tam bir bilgisi, sadece teorik bilgisi değil … hatta daha doğru olarak ifade edelim: teorik olmaktan çok, siyasal yaşam deneyimine dayanan pratik bilgisi olması gerekir … Ama bu ‘açık seçik tablo’, herhangi bir kitaptan edinilemez. Bu kapsamlı siyasal teşhirler, yığınları devrimci eylem bakımından eğitmenin zorunlu ve temel bir koşuludur. Rus işçileri, polisin halka zorbaca davranışına karşı, dinsel mezheplere zulmedilmesine, köylülerin kırbaçlanmasına karşı, amansız sansüre, askerlere işkence edilmesine, en masum kültürel girişimlerin bastırılmasına vb. karşı niçin hâlâ bu kadar az devrimci eylemde bulunmaktadır?[14]

Silahlı propaganda” bunlardan hangisini yapabilir? Silahlı propagandanın imha ya da tahrip ettiği hedefe bakarak, işçiler bütün bu gerçekleri kendileri mi öğreneceklerdir? Bu, bilinçlenmenin işçilerin kendilerine bırakılması demek değil midir? Öyleyse silahlı propagandayı bir “bilinçlendirme aracı” olarak gösterenler, Lenin'in “o bir sosyal-demokrat değildir” dediği türden eylemciler değil midir?

Çayan’ın bu yorumunun kaynağında bilinç kavramına oldukça dar ve sınırlı bir anlam yüklemiş olmasının da payı çok büyüktür. O siyasal bilince, adeta “öncüyü takip edecek kadar uyanma” anlamı yüklemiştir. Bu sınırlı ve içi boş “bilinç” kolayca ve “dışarıdan” verilebilir gibi görünüyor ona. “Uyuklamakta” olduğunu varsaydığı kitleler, şok dalgalarıyla, silahlı eylemlerin yaratacağı sarsıntıyla kendine gelecek ve öncüyü takip edecektir… bu kadar basit!

Ne var ki, Çayan bu kadar sıradanlaştırdığı bilinçlenme sürecini devrim stratejisinin ana unsurlarından biri olarak düşünmüştür. “Gerilla savaşının devrimci politik amaçlarla, siyasi gerçekleri açıklama kampanyasının bir arada olarak yürütülmesine, yani politik kitle mücadelesi olarak ele alınmasına Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi denir.[15]

Bu bir kez başladıktan sonra zincirleme olarak olaylar şöyle gelişecektir:

Silahlı propaganda, halkın düzene karşı olan memnuniyetsizliğini ajite eder, onları emperyalist beyin yıkamanın giderek etkisinden kurtarır. Önce kitleleri sarsar, giderek de bilinçlendirir. Merkezi otoritenin görüldüğü gibi güçlü olmadığını, onun kuvvetinin her şeyden önce yaygara, gözdağı ve demagojiye dayandığını gösterir…

Öncü savaşıyla oligarşinin pasifikasyon araçları etkisizleştirilecek, halkın devrimci partiye yönelmesi sağlanacaktır. Kır ve şehir gerilla savaşı ile psikolojik ve yıpratma savaşını içeren silahlı propaganda, askeri değil politik mücadeledir. Ferdi değil, kitlevi mücadele biçimidir. Yani silahlı propaganda, pasifistlerin iddia ettiği gibi kesin olarak terörizm değildir. Bireysel terörizmden amaç ve biçim olarak farklıdır … Silahlı propaganda, her şeyden önce, günlük maişet derdi vs. içinde kaybolan, emperyalist yayınla şartlanmış, düzenin şu veya bu partisine 'umudunu' bağlamış kitlelerin dikkatini devrim hareketine çeker, uyuşturulmuş, pasifize edilmiş kitlelerde kıpırdanma yaratır.[16]

Özetle, kent gerillasının başarılı eylemleri, önce sempati, sonra güven ve nihayet birleşik bir halk savaşı için gerekli kitle desteğini yaratacaktı. Bütün bu büyük beklentileri THKP-C'nin pratiği açısından değerlendirecek olursak, sonuç tam bir hayal kırıklığı ve trajedidir.

Sübjektivizmde Son Nokta

Mahir Çayan, Maocu Halk Savaşı Teorisi'nin etkisiyle, “kırların temel alındığı” bir devrim stratejisine, şehirlerin rolünü de “ihmal etmeyen”, kendi ifadesiyle “her ikisini diyalektik bir bütünlük içinde düşünen” bir plana sahip olduğu kanısındaydı. Buna göre, “yarı- sömürge, yarı- feodal Türkiye'de”, halk savaşının temel alanı kırlardı ve köylülük demokratik devrimin temel gücüydü. Bu durumda, işçi sınıfı adına, onun “ideolojik önderliğini” temsil eden örgüt, köylülere ve işçi sınıfı dışındaki diğer emekçi tabakalara önderlik edecekti. Önderlik, sosyal, siyasal ve pratik bir tarzda düşünülmüyordu: İşçi sınıfı ideolojisini benimsemiş bir militanlar örgütü, işçi sınıfını temsilen demokratik devrimde öncülük yapmalıydı. “Öncü”, apaçık bir biçimde sınıfın yerini tutuyordu. Bu görüş, Mahir Çayan'ın özellikle “Kesintisiz Devrim III” adıyla bilinen broşüründe açıklıkla ifade edilmiştir.

Ülkemizdeki baş çelişki, oligarşi ile halkımız arasındadır. Bunun pratikteki görünümü, halkın devrimci öncüleriyle oligarşi arasındadır.[17]

Mao Zedung'un çelişkiler teorisinde baş çelişki kavramı, “karmaşık bir sürecin içindeki birçok çelişki arasından, varlığı ve gelişmesiyle öbür çelişkilerin varlığını ve gelişmesini belirleyen ya da etkileyen, sürece yön veren” çelişki olarak tanımlanmıştır. Mahir Çayan, bu kavramı kullandığına göre, bu tanımı da biliyor olmalıydı.

Bu durumda, “oligarşiyle halkın devrimci öncüleri arasındaki” çelişki, varlığı ve gelişmesiyle öbür çelişkilerin varlığını ve gelişmesini belirleyen çelişki durumunda olacaktır. Yine Mao’nun tanımına sadık kalınırsa, anlıyoruz ki Mahir Çayan kendi örgütüyle devlet güçleri arasında sürüp giden çatışmanın, toplumsal sürecin pek çok karmaşık çelişkisi içinde, diğer çelişkilerin varlığını ve gelişmesini etkileyen ve bütün toplumsal süreçlere yön veren bir değer ve önem taşıdığına inanmaktadır.

Sınıflar çatışmasını, sınıfların gerçek maddi güçleri, hareket imkanları ve toplumsal etkileri bakımından değerlendiren ve çelişmeleri gerçek “maddi güçler” ekseninde çözümleyen bir Marksist’in böyle bir tespitte bulunması imkansızdır. Maddi olanaklarını iyice tüketmiş, kitle hareketleriyle bağı kopmuş ve inançlarından ve moral güçlerinden başka güveneceği bir şey kalmamış olan bir militan grubun önderi için, çatışan toplumsal güçlerin hepsi, yalnızca iki örgütün çatışmasına indirgenebilir: Oligarşi ve THKP-C.

Sübjektivizmde gelinen zirve noktası budur.

Evrim ve Devrim Süreçlerinin İç İçe Geçmesi Tezi

Mahir Çayan emperyalizmin kapitalizmin genel bir bunalımı olarak değişik evrelere sahip olduğunu ve bu evrelerin karakteristiğine bağlı olarak da değişik mücadele biçimlerinin hayata geçirilmesi gerektiği biçimindeki genel doğruyu bilir. Ancak bunun somut durum içinde kazandığı anlam konusunda katı sübjektivizm ağır basar ve daima kendi örgüt ve eylemini merkeze koyduğu sonuçlara ulaşır.

M. Çayan'a göre 1903-1917 arası emperyalizmin birinci bunalım dönemi, Sovyet devrimiyle birlikte sosyalizmle kapitalizm arasındaki çelişkinin de gündeme eklenmesiyle bunalımın ikinci evresi ve nihayet 2. Paylaşım savaşının bitimi ve ABD emperyalizminin kurduğu hegemonya çerçevesinde 3. bunalım dönemi başlar. Ancak Mahir Çayan bunları sadece tarihsel evreler olarak zikretmez. Her dönemin kendine özgü karakteristikleri olduğu, ilişki ve çelişkilerinin farklılaşmasına paralel olarak işçi sınıfının mücadele yöntemlerinin değişikliğe uğrayacağını savunur.

Ona göre, 3. bunalım döneminin karakteristik özelliği olarak sermaye ihracı diğer dönemlere göre özel bir önem kazanmıştır ve “emperyalist işgal içsel bir olgu haline gelmiştir”. Artık emperyalistler askeri güçle ülkeleri ele geçirmek yerine, her ülkenin kendi ordularını, polislerini, aydınlarını, sermayelerini, üniversitelerini, kültür kurumlarını, hatta sendikalarını ele geçirerek daha farklı, gizli bir işgal yöntemi geliştirmeye başlamıştır.

Buna bağlı olarak, “emperyalist hegemonya altındaki bütün geri-bıraktırılmış ülkelerde milli kriz, tam anlamı ile olgunlaşmış olmasa bile mevcuttur. Bu ise devrim durumunun sürekli olarak var olması, evrim ve devrim aşamalarının iç içe girmesi, bir başka deyişle silahlı eylemin objektif şartlarının mevcudiyeti demektirBu milli kriz, tam anlamı ile olgun değildir. Ancak şu veya bu ölçüde vardır. Var olan bu krizin derinleştirilip olgunlaştırılması, tamamen o ülke devrimcilerine bağlıdır[18]

Milli kriz” kavramının yalnızca ekonomik krizden ibaret olmadığı, siyasal, sosyal çapta birbirine bağlı olarak gelişebilecek krizleri de kapsadığı Çayan açısından da açıktır. Sorun bu çapta düşünülünce, yüklenen misyonun hangi ülkenin “süper devrimcileri” tarafından yerine getirilebileceği ancak efsanelerin cevap verebileceği bir sorudur.

Bu yazıda Marksizm’in kriz teorilerini etraflıca anlatmak mümkün değil. Sadece şunu söylemekle yetinebiliriz: her kriz çok yönlü kapitalist sermaye hareketlerinin bir sonucu olarak ortaya çıkar ve ancak bu hareketler içinde derinleşebilir ya da önlenebilir. Ve bir kriz ne kadar derin ve kapsamlı olursa olsun, tek başına bir devrime yol açmaz, açamaz. Mahir Çayan’ın devrim şemasına göre ise, milli çapta bir kriz zaten vardır, onu derinleştirmek devrimcilerin işidir, bu gerçekleşince kitleler öncüyü takip edecek ve devrim gerçekleşecektir! Bu süreçte belirleyici olan, devrimcilerin eylemleridir!

Şematik ve tamamen kurgusal zincirleme neden-sonuç ilişkileriyle düşünülen devrim sürecini şöyle özetlemişti: “Küçük savaşçı çekirdeklerin başlattıkları mücadeleye (Öncü Savaşı) giderek sürekli bir şekilde yeni yeni güçler katılır, kitle hareketleri boy göstermeye başlar, eski düzen yavaş yavaş yıpranır, çöker; işte tam bu sıradadır ki işçi sınıfı ve şehirli yığınlar savaşın kaderini tayin ederler…” Ve bütün bu süreçleri başlatacak ilk neden, ilk kıvılcım silahlı propaganda, politikleşmiş askeri savaş taktikleriyle mücadele eden devrimciler olacaktır!

Mahir Çayan, silahlı propaganda eylemlerine “faşizme erken doğum yaptırmak” gibi bir işlev de yüklemişti. Bu süreç, aynı zamanda düşmanı istemediği alanda savaşa çekecek, sonuçta kaçınılmaz bir yenilgiye uğrayacaktı.

THKP-C, bizzat Mahir Çayan’ın tanımladığı biçimiyle “silahlı propaganda” eylemlerini, THKP-C’nin 1 Numaralı Bildirisi’nde açıklamıştır. Bunlar, iki banka şubesinin paralarının “kamulaştırılması”, Amerika ve İsrail’e ait toplam 8 hedefin bombalanması, Kadir Has ve Mete Has ile Talip Aksoy'un kaçırılıp fidye karşılığı serbest bırakılması ve nihayet İsrail Başkonsolosu Efraim Elrom’un kaçırılıp öldürülmesidir.

Ancak bu süreçte, Çayan’ın silahlı propagandaya ilişkin beklentilerinin hiçbiri gerçekleşmemiştir. Siyasi gerçeklerin açıklanması, kitleleri sarsarak merkezi otoritenin aslında göründüğü kadar güçlü olmadığının gösterilmesi, düşmanı yenmekten ziyade yenilebilir olduğunun kanıtlanması gibi amaçların hiçbirine yaklaşılamamıştır. Aksine, devletin bütün imkanlarını seferber ederek devrimcilere saldırması sonucunda, oligarşi, büyük bir güç gösterisi yapmış, bütün beklentilerin aksine, sıradan insanlarda “devletle baş edilemez” algısı bu eylemler sonucunda güç kazanmıştır.

Yanılgının temel kaynaklarından bir diğeri, Çayan’ın evrim ve devrim dönemleri arasında fark gözetmemesi, daha doğrusu her iki evrenin iç içe geçmiş olması düşüncesidir.

Felsefi olarak, varlığın nitel değişiminin, nicel birikim süreci olarak adlandırılan bir ön aşaması vardır. Böylece birikim ve dönüşüm birbirini izleyen aşamalar olarak görünür.

Evrim ve devrim kavramları da bu diyalektik yasanın başka bir biçimde ifadesidir. Ne var ki, yine felsefi açıdan, her nicel birikim süreci kendi içinde belli nitel sıçramaları da taşır ve esas olarak nitel değişim denilen aşama, bu nitel değişime uğramış unsurların nicelik olarak belli bir düzeye gelmesiyle gerçekleşir. Bir başka deyişle, nicel birikim süreçleri ve nitel sıçrama iç içe ilerler. Ancak her iki evreyi kesin olarak ayırt eden bir köklü değişim anı gelir ki, bu varlığın tüm temel özelliklerinin değiştiği nitel sıçrama anıdır. Burada artık birikim evresi tamamlanmış, varlık tümüyle yeni bir niteliğe kavuşmuştur.

Sosyal hareket içinde bu işleyiş oldukça özel bir hareketlilik gösterir.

Lenin özellikle Ekim Devrimi öncesinde ve sürecinde yazdıklarıyla evrim ve devrim aşamalarına ilişkin son derece önemli çözümlemeler yapmaktadır.

Lenin, nicelikten niteliğe sıçrama yasasının işleyişini, basitçe bir sayısal artış olarak gören anlayışların aksine bir kavrayış sergilemektedir. Felsefi bakımdan, nitel değişme, eskinin temel nitelikleri bakımından yok oluşu ve yeninin ortaya çıkışıdır. Bir varlık, farklı yanları bakımından yeniden düzenleniyor, temel özellikleri bakımından herhangi bir değişiklik göstermemekle birlikte, artıyor ya da azalıyorsa, buna da nicel değişim denir. Nicelik ve nitelik değişimi, varlığın hareketinin birbirini tamamlayan farklı evreleridir. Genel kural olarak, her nitel değişim, bir nicel değişime dayanır ve nicel değişiklik, nitel bir dönüşümü içerir. Hareket halindeki varlığın bu özelliği, kesinti ve süreklilik deyimleriyle de dile getirilir. Yine, kural olarak, nicel birikim, sürekliliği ya da evrimi; nitel dönüşüm ise, kesikliği ya da devrimi dile getirir.[19]

Lenin, Ekim Devrimi öncesinde, sovyet örgütlerindeki siyasal eğilimlerin sayısal durumunu değerlendirerek, “Bütün İktidar Sovyetlere” sloganını kullanıyor ya da değişen koşullarda geri çekiyordu. Bu tavırda belirleyici olan, nicel durumun, bir nitelik sıçramasını sağlamaya elverişli olup olmadığının denetlenmesiydi. Şimdi, devrimin hemen öncesinde, Lenin’in, kitlelerin nicelik ve niteliği ile devrim süreci arasında kurduğu ilişkiyi örnekleyen şu iki sözüne yakından bakalım: “Devrimin öncüsü, yığınları sürüklemeye yetenekli, halkın öncüsü olan sınıfın çoğunluğu bizden yana. Halkın çoğunluğu bizden yana…” [20]

Bolşeviklerin, ‘yapmacık’ bir çoğunluğa sahip olmayı beklemeleri saflık olurdu: Hiçbir devrim, bunu beklemez.” İlk cümlede, işçi sınıfının çoğunluğundan söz edilirken, bunun basit bir sayısal çoğunluk değil, yığınları sürüklemeye yetenekli olanların çoğunluğu olma niteliğine dikkat çekiliyor. Burada, salt nicelik artışının nitel dönüşüme yol açacağını ileri süren anlayıştan tümüyle farklı bir yaklaşım söz konusudur. Lenin açısından, genel olarak halkın çoğunluğunun Bolşevikleri desteklemesinin elbette önemi vardır; ama bu çoğunluğun, “halkın öncüsü” olan sınıfın kendi hedefleri doğrultusunda harekete katılmakta oluşu belirleyicidir.

Lenin, devrim için önemli olanın, belli bir niceliğin niteliği olduğunu söylemiştir: “İki başkentin işçi ve asker vekilleri sovyetlerinde çoğunluğu sağlayan Bolşevikler, iktidarı ele alabilirler ve almalıdırlar… İktidarı alabilirler, çünkü, iki başkent halkının devrimci ögelerinin çoğunluğu, yığınları arkalarından sürüklemek, düşmanın direncini kırmak, onu yok etmek için, iktidarı ele geçirmek ve onu elinde tutmak için, iki başkent halkının etkili devrimci öğelerinin çoğunluğu yeterlidir.

Halkın etkili devrimci ögelerinin çoğunluğu” sözüyle, basit nicelik artışı kavramından tamamen farklı bir nicelik anlayışının ileri sürüldüğü, özellikle bu sözlerde açıktır. Kuşkusuz, bu sözleri, bazı burjuva ve “sol” oportünist yazarların yaptığı gibi, “etkili azınlık” olarak anlamak mümkün değildir.

Bu örneklerin göstereceği gibi, Lenin açısından nicel birikim süreçleri nitel sıçrama unsurlarını içermekle birlikte, her ikisi kategorik olarak farklı aşamalardır.

Mahir Çayan ise, ne yazık ki, diyalektiğin en genel ve soyut önermesini, somut durumun çözümlemesinin yerine koymuş ve evrim ve devrim mademki iç içedir, öyleyse her süreçte devrimci taktikler (o buna Fransızca konuşmak diyordu) geçerlidir sonucuna ulaşmıştı. Silaha sarılmak için hangi nesnel-maddi toplumsal ve siyasal birikim süreçlerinden geçilmesi gerektiği konusunda düşünmeyi gerekli görmemişti, çünkü “devrimci irade ve inisiyatifin” tek belirleyici olduğu bir devrimci atılım aşamasında olunduğuna inanıyordu.

Sonuç Olarak

Emperyalizmin üçüncü bunalım döneminde”, “oligarşi” tarafından emekçi kitlelere tam bir tenkil politikasının uygulandığı bütün geri bıraktırılmış ülkelerde ortak objektif koşulların bulunduğu varsayımıyla oluşturulmuş ve silahlı mücadelenin özel biçimlerini esas alan bir devrim çizgisi yaratmayı hedefleyen Mahir Çayan, temel tezlerinin ve Marksizm-Leninizm’in aşılmasını temsil ettiğine inandığı teori ve politikasının pratik çöküşünü ölümünden önce yaşamıştır.

Onu son anına kadar devrim davasına bağlanmış kararlı ve ödünsüz bir savaşçı olarak anmak ve mücadelesini doğru değerlendirmek için, Marksizm-Leninizm karşısındaki yanlış tutumunu eleştirmek şarttır.


  1. Günal, S. (1992) Küçük Burjuva Devrimciliğin Eleştirisi, Evrensel Basım Yayın, İstanbul.
  2. Çayan, M. (2026) “Kesintisiz Devrim I”, Mahir Çayan Kitabı: Toplu Yazılar ve Üzerine Yazılar, Dipnot Yayınları, Ankara, sf. 218.
  3. Çayan, age, sf. 294.
  4. Çayan, age, sf. 230.
  5. Marx, K. (1978) Fransa’da Sınıf Mücadeleleri 1848-1850, çev. T. Ağaoğlu, 1. Basım, May Yayınları, İstanbul, sf. 67.
  6. Çayan, age, sf. 230-231.
  7. Lenin, V. İ. (1976) Sosyalizm ve Savaş, çev. N. Solukçu, 3. Baskı, Sol Yayınları, Ankara, sf. 167.
  8. Geçerken not edelim ki, “ekonomik ve demokratik mücadeleyi politik mücadeleye dönüştürmek” isteyenler, böyle bir kitle çalışması önerenler Menşeviklerdi, “klasik Marksistler” değil. Lenin açısından, ekonomik ve diğer mücadele biçimleri, politik mücadele esas alınarak yürütülmeliydi. Yoksa bir mücadele biçimini, Çayan’ın deyimiyle “ekonomik, demokratik” mücadeleyi bir başka mücadele biçimine -politik mücadeleye- dönüştürmek değil. Ne Yapmalı? adlı eseri eksik ve üstünkörü okumanın bir başka örneği de budur.
  9. Çayan, age, sf. 295.
  10. Çayan, age, sf. 70.
  11. Çayan, age, sf. 253.
  12. Lenin, V. İ. (2011) Ne Yapmalı?, çev. A. Berberoğlu, 2. Basım, Evrensel Basım Yayın, İstanbul, sf. 60.
  13. Lenin, V. İ. (1979) Halkın Dostları Kimlerdir?, çev. V. Erdoğdu, 3. Baskı, Sol Yayınları, İstanbul, sf. 195.
  14. Lenin. V. İ (1992) Ne Yapmalı?, çev. M. Erdost, Beşinci Baskı, Sol Yayınları, İstanbul sf. 80.
  15. Çayan, age, sf. 273.
  16. Çayan, age, sf. 299.
  17. Çayan, age, sf. 333.
  18. Çayan, age, sf. 281.
  19. Diyalektik materyalizm, süreklilik ve kesikliğin, nicel birikim ve nitel sıçramanın, evrimle devrimin, ayrılmaz bir halde, aynı sürecin değişik anları olduğunu göstermiştir. Özellikle, süreci, nedensellik görüşü bakımından art arda gelen niteliklerin bir zinciri olarak yorumlayan metafizik görüş açısından, hareketin aşamaları arasında içsel bir bağıntı olduğu görülmez. Böylece, bütün bir evren ve insan toplumu ya yalnızca evrimden ya da yalnızca birbirinden kopuk nitel sıçramalardan oluşan bir dizi olay olarak yorumlanır. Diyalektik materyalizm açısından, sürekliliğin kesintilere uğramasının ve sıçramaların, hareketin önceki aşamaları içinde kökleri bulunduğunu göstermek önemlidir. Nitel dönüşüm (sıçrama, devrim, kesiklik), bir önceki hareket içinde hazırlanır ve yeni varlık, sürekliliğin bir yerde kırılmasının ürünü olarak ortaya çıkar. Bu andan itibaren, sıçrama, kendisinden sonraki sürekliliğin niteliğini de belirler. Bir toplumsal yaşamın, o toplumdaki insanların bireysel özelliklerinin, devrimden önceki niteliği ile, sonraki niteliği aynı değildir. Devrim sonrası birikim süreçleri, evrim ve süreklilik, artık devrimin belirlediği bir nitelik içinde gerçekleşecek ve bu süreç yeni bir devrimci sıçramanın birikim süreci olacaktır. Şu hâlde, niteliksel sıçrama, kendisinden önceki süreçlerin belli bir değişiminin ürünüdür. Varlığın temel niteliğinin değişiminden önce yaşanan bu değişimler, niceliksel birikim, bir “patlamayı” kaçınılmaz kılacak olan evrim sürecini temsil eder. Ne var ki, yanlış olarak, çoğu kez, evrim ya da nicel birikim süreçleri, tam da metafizikçilerin düşündüğü tarzda, devrim anlarını içermeyen bir “salt nicelik birikimi” olarak anlaşılır ve anlatılır. Buna göre, salt sayıca artış, büyüme ya da genişleme, nitelik dönüşümü için yeterlidir. Oysa, bu anlayış, evrimle devrimi, nicel birikimle nitel sıçramayı sıraya koyan bir anlayıştır ve eski metafizik yorumlama tarzından farkı yoktur.
  20. Lenin, V. İ. (1975) Nisan Tezleri ve Ekim Devrimi, çev. M. Ardos, İkinci Baskı, Sol Yayınları, Ankara, sf. 148.