Yusuf Akdağ

 

Türkiye’yi “sömürge”, “yarı sömürge”; “Batı ittifakı’nın ön cephe ülkesi”; ABD’nin ve Batılı emperyalistlerin “taşeronu” olarak niteleyen çok sayıda yazar, ‘sol’ siyasetçi, devrimci ve sosyalist örgüt ve parti olmuştur. Türkiye üzerine sosyo-ekonomik analizlerle bağlı olarak yapılan bu niteleme(ler), Türkiye’nin Batılı emperyalist devletlerle ilişkilerini veri almaktadır. Bağımlılık sorununun günümüz kapitalizmi koşullarında “karşılıklı bağımlılığa dönüştüğü”, sermaye hareketi ve uluslararası ticaretin tüm ülke ve devletleri birbirine bağımlı hale getirdiği, Hindistan, Türkiye ve Brezilya gibi devletlerin bölgesel ölçekli “alt emperyalist” konumda bulundukları yönünde teori ve tezler de vardır.[1]

Türkiye’nin emperyalist devletler ve uluslararası tekeller ile bağımlılık ilişkileri içinde olduğuna dair genel bir kabulden söz edilebilir. Buradan hareketle, bağımsız demokratik bir ülke ve toplum için yapılacaklara dair çok sayıda makale ve kitap da yayımlanmıştır. Buna rağmen, tartışma bitmiş değildir.

İki ana bölümden oluşan bu makalenin ilk bölümünde “Türk bağımsızlık Savaşı”yla girilen yeni dönem Türkiye’sinin “milli iktisat politikası”; bu politikanın devletçilik ve özel sermaye ilişkileri bağlamında değişim seyri; “küresel ekonomiye uyum ve bu ekonomiyle bütünleşme” politikası ve pratiği; ikinci bölümde ise bağımlılık ve anti-emperyalizm sorunu ele alınmaktadır.

 

KURULUŞ VE İZLENEN EKONOMİ-POLİTİKA

Türkiye, 20. yüzyılın ilk çeyreğinde, kapitalist ilişkilerin geri düzeyde geliştiği, Avrupalı kapitalist ülkelerle borçluluk ilişkileri içinde ve borç ödemesini Lozan Antlaşması (Temmuz 1924) ile taahhüt etmiş bir ülkeydi.[2] İşgal karşıtı savaşla siyasal bağımsızlık elde edilmişti, ancak ekonomik bağımlılık devam ediyordu. Demiryolları, tütün, maden arama ve işletme, bankacılık ve sigortacılık, belediye altyapı hizmetleri alanında yabancı şirketler faaliyet halindeydi.[3] Fransa, İngiltere ve Almanya’nın yanı sıra Belçika, İsviçre, ABD ve Avusturya’nın yatırımları vardı.

Türk Kurtuluş Savaşı, 1. Dünya Savaşı ve Ekim Devrimi’nin yol açtığı dünya ve bölgedeki değişim koşullarında, Bolşevik devriminden büyük destek görerek gerçekleşti. Emperyalizm, proletarya ve halk devrimlerinin de, ezilen ulusların da düşmanıydı. Emperyalizme karşı ulusal kurtuluş savaşlarının başarıya ulaşması dünya gericiliği cephesinin darbe yemesi, halkların boyunduruktan kurtulması yolunda adım atılması olacaktı.

Ancak Türk kurtuluş savaşına egemen olan ve büyük toprak sahipleriyle ittifak halindeki ulusal Türk burjuvazisi, sınıf karakteriyle bağlı olarak emperyalizme karşı mücadeleyi tam bağımsızlık mücadelesi olarak sürdüremedi. Bağımsızlık savaşı siyasal bağımsızlığın kazanılmasıyla sınırlı kaldı. M. Kemal, siyasal ve ekonomik bağımsızlık vurgularına karşın, Mart 1922’de, “Eğer kısa bir sürede milletimizi mutluluğa ve refaha kavuşturmak istiyorsak yabancı sermayeyi mümkün olduğu kadar hızlı bir şekilde çekmek ve ülkemizin refah ve zenginliği, milletimizin mutluluk ve refahı için gerekli olan her türlü yabancı beceriden azami ölçüde yararlanmak zorundayız; bugünkü mali durumumuz kamu işletmeleri inşa etmek, kurmak ve işletmek için yeterli değildir[4] diyordu.

Jön Türkler’in başlattığı “milli iktisat politikası” sürdürülmekle birlikte yabancı sermaye ile ilişkiler de devam etti. 17 Şubat 1923’te İzmir’de toplanan I. Türkiye İktisat Kongresi’nde yaptığı konuşmada M. Kemal, bu durumu şöyle açıklamaktaydı: “Efendiler, iktisat sahasında düşünürken ve konuşurken zannolunmasın ki biz yabancı sermayesine hasım bulunuyoruz. Hayır, bizim memleketimiz geniştir. Çok emek ve sermayeye ihtiyacımız vardır. Binaenaleyh kanunlarımıza uymak, saygı göstermek şartıyla yabancı sermayelerine lâzım gelen teminatı vermeye her zaman hazırız ve şayanı arzudur ki, yabancı sermayesi bizim emeğimize ve serveti sabitimize katılsın. Bizim için ve onlar için faydalı neticeler versin; fakat eskisi gibi değil!”[5]

Kongrede, yerli malı kullanılması; teknik eğitimin geliştirilmesi, ham maddesi yurt içinde olan sanayi dalları kurulması, küçük imalattan büyük işletmelere geçilmesi, özel teşebbüse kredi sağlayacak bir -veya iki- devlet bankası kurulması, demiryolu inşaatının programa bağlanması, yabancı tekellerden kaçınılması yönünde kararlar da alınmıştı. Hükümet, “milli ticareti güçlendirecek, yeni fabrikalar açacak, Anadolu tüccarına yardım ederek zenginleşmesini sağlayacak, yeraltı zenginliklerinin ortaya çıkarılması”na çalışacak; ancak yabancı sermayenin girişi de teşvik edilecekti. Nitekim 1924 başında çıkarılan bir yasayla yabancıların mülk edinmesinin önü daha fazla açıldı. “Türkiye esirler ülkesi olmasın, her medenî millet gibi muamele görsün” yeterdi. Yabancı sermaye ise, anonim şirket­ler aracıyla, yerli şirketlerle işbir­liği yaparak, bankalar aracıyla ve kredilerin dağılımına doğrudan katılarak, ihracata yönelik tarımın teşvikinde rol alarak ülke pazarına daha fazla giriyordu.[6]Müslüman Türk” burjuvazi, azınlık burjuva kesimlerden boşalan işletme ve sektörleri ele geçirerek yabancı sermaye ile ilişkilerini geliştirmeye yönelirken, yabancı sermayenin pay sahibi olduğu çok sayıda yeni şirket kuruldu.1927’de 310’u yerli, 175’i yabancı sermayeli 485 şirket bulunuyor[7]; 1927-1928 Devlet Salnamesi’nde 181 yabancı, 235 yerli şirket yer alıyordu. Bunların 43’ü İngiliz, 35’i Fransız, 21’i İtalyan, 20’si ABD şirketiydi. 1920-1930 arası dönemde 66 yabancı sermayeli yeni anonim şirket (toplamda 31,4 milyon TL ödenmiş sermaye) kurulmuştu.[8]

İçinde bulunulan zor koşullardan çıkış için “millileştirilme” yönünde atılan adımlar kapsamında Nisan 1924’te demiryolları, parası ödenerek ulusallaştırıldı. Mali alanda işlem yapmak ve “işverenler”e kredi sağlamak üzere 1924’te İş Bankası kuruldu. 1925’te kurulan Sanayi ve Maadin Bankası, faaliyet halindeki fabrikaları devraldı.[9] 17 Şubat 1925’te Aşar vergisi kaldırılarak Arazi Vergisi” getirildi. 1925’te Reji İdaresi 4 milyon lira­ya satın alınarak iç tüketime yönelik tütün alımı, işletilmesi, sigara imali ve satılması devlet tekeline alındı. 14 Nisan 1925’te limanların idaresi devlete geçti. 1926’da Alpullu ve Uşak şeker fabrikaları üretime başladı. 28 Mayıs 1927’de çıkarılan Teşviki Sanayi Kanunu ile özel sermaye sahiplerine vergi muafiyeti, bedava arazi, ucuz hammadde ve enerji temini, ulaştırma kolaylıkları gibi ayrıcalıklar tanındı.

 

1929 bunalımı ve devletçi ekonomi-politika

Kapitalizmin 1929 büyük ekonomik bunalımı tüm kapitalist dünyayı yeni ve kapsamlı sorunlarla yüz yüze getirdi ve tüm kapitalist devletleri bunalımın yıkıcı etkilerine karşı önlemler almaya yöneltti. Bu kapsamda birçok ülkede devletçi ekonomi politika yürürlüğe kondu. “Milli iktisatın inkişafı”, günün iç ve uluslararası koşullarında büyük ölçüde devletçi ekonomi politikaya bağlıydı. Bu durum Türkiye’yi yönetenleri devletçi politikaya ağırlık vermeye yöneltti; ancak bu ekonomi politika geçici bir dönemle sınırlı kalacak ve “kolektivist olmayacak”tı. M. Kemal, kendilerinin devletçilik anlayışının “husu­sî ve ferdî teşebbüs ve faaliyetlere meydan bırakmayan sos­yalizm prensibine dayanan kolektivist, komünizm gibi bir sistem” olmayıp “ferdî mesai ve faaliyeti esas tutmakla beraber, mümkün olduğu kadar milleti feraha, memleketi mamuriyete eriştirmek için, milletin umu­mî ve yüksek menfaatlerinin icabettirdiği işlerde -bilhassa iktisadî sahada– devleti fiilen alâkadar etmek”ten ibaret olduğunu belirtiyordu.[10]

Sermayesinin tamamı veya büyük kısmı devlete ait ticari – sınai kurumlar”ın teşkili için çalışılacak, “devlet madenciliği” için Maden Tetkik ve Arama Dairesi’nin (MTA) çalışmaları yoğunlaştırılacak, “dört bir yan demir ağlarla örülecek”ti! Millileştirme politikası kapsamında Ereğli Şirketi ve Şark Demir Yolları satın alındı, Divriği demir madeninin işletilmesi, Karabük demir-çelik fabrikasının daha verimli çalışması, liman işletmelerinin modernleştirilmesi yönündeki çalışmalar yoğunlaştırıldı. Tütün üretiminde “milli mülkiyet”in sağlanması için yasal düzenlemeler yapıldı. Bir yandan demiryolları ve reji (tütün) başta olmak üzere ulusallaştırma politikası uygulanırken, diğer yandan SSCB ile imzalanan anlaşmalar sonucu, Sovyet iktisatçı Orlof’un başında bulunduğu heyetçe hazırlanan kalkınma planı kapsamında ve yine Sovyetlerden sağlanan 8 milyon altın lira yardımla birçok devlet işletmesi kuruldu.[11] Sermayesi devletçe sağlanan işletmeler, kredi-satış kooperatifleri ve birliklerinin kurulması, “küçük esnafa ve küçük sanayi erbabına muhtaç oldukları kredileri temin etmek üzere Halk Bankası Sandıkları”nın oluşturulması, Denizbank’ın kurulması, “şeker sanayiini de genişletmek suretiyle makine, kimya, gıda maddeleri, toprak ve su mahsulleri” üretimini artırma, liman inşası ve nakliye vasıtalarını çoğaltma yönündeki girişimler bu politika doğrultusunda atılan adımlardan bazılarıydı.

Altyapı tesislerinin yapımı, madencilik, demiryolu, liman inşası, tekel maddeleri, şeker, gıda ve giyim maddeleri alanında gerçekleştirilen yatırımlarla sağlanan ucuz girdi olanağı özel sermaye şirketlerinin büyümesine güç veriyor; bu şirketler, yabancı sermaye ile ortaklıklar kurarak veya azınlık burjuvaziden alınmış işletmeler üzerinden işbirliğini sürdürerek palazlanıyorlardı.

Ancak özel sermaye için daha da önemli olan, devlet işletmeciliğinin son bularak işletmelerin kendisine bırakılmasıydı. “Müslüman Türk” sanayi ve ticaret burjuvazisi, devlet işletmeciliğinin “serbest pazar ilişkileri”ne aykırı düştüğünü ileri sürüyor, pazarın devlet desteğinde kendilerine terkedilmesini istiyor, devlet-hükümet bürokrasisini daha fazla tavize zorluyor; Batılı kapitalist devletler de kendi sermaye gruplarının faaliyetini sınırlayıcı özellikleri nedeniyle devletçi ekonomi politikanın son bulmasını istiyorlardı. Türkiye’nin S.B.’nin desteğinde giriştiği sanayileşme politikası, daha güçlü bir ekonominin ortaya çıkması ve bağımlılık ilişkilerinin zayıflamasına yol açacak, Türkiye’nin ABD ve Batılı emperyalistlerin çıkarları doğrultusunda kullanılmasını zorlaştıracaktı.

Bu iç ve dış baskıların yanı sıra ekonomi politikalar konusunda farklı görüşlere sahip olan ve M. Kemal’le arasındaki gerginlik artan İnönü’nün 1937’de başbakanlıktan istifa ederek yerine, önceki dönemin İş Bankası Genel Müdürü ve ekonomi bakanı Celal Bayar’ın getirilmesiyle ekonomi politikada daha kapsamlı değişim görülmeye başladı.

ABD ile 1 Nisan 1939’da imzalanan ve 5 Mayıs 1939’da uygulamaya konan Ticaret Anlaşması, bu yöndeki adımlardan biriydi. Anlaşma iki devlet arasındaki ilişkileri güçlendirmek ve “ticari ilişkileri, ticaretin gelişmesi ve ortak yararlar için düzenleme” iddiası taşıyan maddelerle başlıyordu.[12]

 

İkinci Dünya Savaşı ve Batılı emperyalistlerin artan baskısı

2. Dünya Savaşı, uluslararası alanda yol açtığı büyük değişimle birlikte Türkiye’nin Batılı emperyalist devletlerle ilişkilerinin ‘yeni bir safhaya varması’na da yol açtı. Türkiye savaşa katılmadı. Ancak bir tür ikili politika izleyerek savaş öncesi ve sırasında Almanya ile ilişkilerini son ana dek sürdürürken, İngiliz, Fransız, Amerikan emperyalistleriyle ilişkilerinin kapsamını da özellikle savaşın sonuna doğru genişletti. Sovyetler Birliği’ne karşı politikalarını ise, giderek belirgin biçimde sertleştirmeye yöneldi.

Bu gelişmelerin izlenen ekonomi-politikaya yansımaması düşünülemezdi. 1933-34’lerden başlayarak Türkiye’deki ekonomi-politikaya yön vermeye çalışan ABD, Türkiye’nin uygulamakta olduğu ve SB desteğinde hazırlanan “milli”ci sanayileşme programının rafa kaldırılmasını sağlamak için birbiri ardına planlar sunmakta ve heyetler göndermekteydi. Sovyet etkisi kırılarak Türkiye SB’ne karşı emperyalist kampa yedeklenmeliydi! ABD’li iktisatçıların hazırladıkları Dorr Raporu ve planıyla Thornburg Planı bu planların en önemlileriydi.[13] Buna göre, Türkiye ağır sanayii girişimlerinden vaz geçmeli, Karabük demir-çelik tesislerini tasfiye etmeli, lokomotif fabrikası kurma projesini rafa kaldırmalıydı.

Bu baskı ve yönlendirmeler sonucu CHP hükümeti ekonomi programını değiştirdi. ABD’li ekonomistlerin çizdikleri rota doğrultusunda tarımsal üretim geliştirilecek, özel sektör işletmeciliğine ağırlık verilerek sanayi yatırımlarından uzak durulacaktı! Devlet işletmeciliği yerine özel sermaye faaliyetine, sanayi yatırımları yerine tarımsal üretime ağırlık verilmesi yönündeki Amerikan planı uyarınca dış sermayenin ülke pazarına etkin şekilde girmesinin yolu daha fazla açıldı; petrol işletmeciliği devlet tekelinden çıkarılarak ağır sanayi projelerinden vazgeçildiği açıklandı.

 

ABD EMPERYALİZMİNİN ‘ROTASI’NDA ‘YENİ DÖNEM’ EKONOMİ POLİTİKALARI

Türkiye, 2. Dünya Savaşı sonrasında, kapitalist dünyanın yeni büyük jandarması Amerikan emperyalizminin etki alanı içinde, onun çizdiği rotaya yerleşti. 27 Şubat 1946 tarihli kredi anlaşması ile ABD, kendisinden satın alınacak savaş malzemelerine harcanması şartıyla Türkiye’ye borç verecekti. 1946’da Borçların Tasfiyesi ile İlgili Anlaşma, Kahire Anlaşmasına Ek Anlaşma ve Askeri Yardım Anlaşması birbiri ardına imzalandı, 1949’da Marshall Planı çerçevesinde Türkiye’ye 50 milyon dolar “yardım”da bulunuldu.

Savaş vurguncusu burjuvazi ve büyük toprak sahiplerinin partisi olarak 1950’de işbaşına geçen Demokrat Parti (DP), ABD’nin yönlendirdiği ekonomi politikayı daha hızlı ve “başarılı” uygulamaya koyuldu. Yabancı sermaye girişini teşvik için “Hazinece Özel Teşebbüslere Kefalet Edilmesine ve Döviz Taahhüdünde Bulunulmasına Dair Kanun” (1 Mart 1950), “Yabancı Sermaye Yatırımlarını Teşvik Kanunu” (1951), “Yabancı Sermayeyi Teşvik Kanunu”(1954) art arda çıkarıldı.

18 Ocak 1954 tarihli “Petrol Kanunu” ile petrol arama ve işletmesinin yabancılar tarafından yapılmasına olanak tanındı. Bunu, ABD şirketlerine Türkiye pazarındaki faaliyetlerinde vergi muafiyeti getiren 23 Haziran 1954 tarihli anlaşma izledi.[14] 1959’da çıkarılan “İstimlâk ve Müsadere Garantisi Anlaşması”yla Amerikan emperyalizmine yeni ayrıcalıklar tanındı. 28 Şubat 1960 tarihli kanunla Ereğli Demir Çelik Fabrikaları yabancı sermayeye açıldı.

Sermaye ve teknikten yararlanma gerekçesiyle yabancı sermayeye imtiyazlar tanıyarak emperyalistlerin istemleri yönündeki uygulamaları sürdüren Bayar-Menderes yönetimi, özel sermayeye ithalat ruhsatlarıyla spekülasyon olanağı da sağlıyordu. Ancak, ithal maddeleri fiyatlarındaki artış ve dışarıya kaynak akışı döviz “darboğazı”na yol açıyor, ekonomik durum giderek kötüleşiyordu. “Her mahallede bir milyoner yaratma” söylemiyle manipüle edilen ekonomi politika halka ağır yükler getiriyor, toplumun çeşitli kesimlerini tepkiye yöneltiyor, ortaya çıkan tepkiler ise polis zorbalığı ve yasaklarla bastırılmaya çalışılıyordu.

1960 askeri müdahalesi bu koşullarda gündeme geldi. Kısa dönemli koalisyonlar ve onu izleyen Demirel hükümeti, emperyalist ve işbirlikçi burjuvazinin çıkarları yönündeki ekonomik uygulamaları sürdürdü. 24 Eylül 1963 tarihli Tarım Ürünleri Anlaşması ile ABD’ye buğday, arpa, mısır, dondurulmuş et, konserve ve soya yağı ihracını denetleme hakkı tanınıyor; hükümet Amerikan mallarının tüketimini teşvik etmeyi üstleniyordu. Bu dönemde “Avrupa Ekonomik Topluluğu” ile ilişkilerin geliştirilmesi için girişimler de artırıldı. AB ile 1963’te imzalanan Ankara Anlaşması Türkiye’ye yeni yükümlülükler getirdi. 31 Mayıs 1968 tarihli Kredi Anlaşması ile Türkiye’ye verilen 30,5 milyon dolarlık borcun koşullarından biri, Etibank’ın, Ergani dışındaki tüm bakır işletmelerini ABD denetimindeki Karadeniz Bakır İşletmeleri A.Ş.’ye devretmesiydi. Anlaşma ile (3. Madde) şirketin tüm bilgilerinin Amerikan Yardım Teşkilatına (AID) bildirilmesi kabul edildi.

Yabancı sermaye ile ilişkilerin artması, işbirlikçi kesimlerin palazlanmasının da etkeniydi. İşbirlikçi burjuvazi dış sermaye ortaklıklarıyla pazar payını genişletiyordu. Dış ticaret ayrıcalıkları, gelişen iç pazara yönelik tüketim maddeleri imalatı ve altyapı ihaleleri sermaye birikimini artırmış; büyük işletmelerin bir kısmı çeşitli sektörlerde faaliyet gösteren holdingler şeklinde örgütlenmeye başlamışlardı.

Uluslararası sermaye ve tekellerin Türkiye pazarındaki etkinliğini artırdığı bu dönemde doğrudan yatırıma yönelen sermaye girişinde de artış oldu. Bu şirketlerden biri Ford-Koç ortaklığıyla kurulan Ford-Otosan işletmesiydi. Uluslararası mali sermaye kuruluşlarıyla ilişkiler 1970’li yıllarda, özellikle ikinci yarısından itibaren giderek arttı ve genişledi. Ekonomik krizden çıkış gerekçesine bağlanarak 1978-1979’da mali sermaye kuruluşları IMF-DB’nin dayattığı “stand-by” anlaşmaları, Türkiye pazarını uluslararası sermayeye daha fazla açtı.

 

NEOLİBERAL SALDIRI DALGASI VE GÜÇ KAZANAN BAĞIMLILIK İLİŞKİLERİ

Sermaye hareketinde belirleyici olan elde edilecek kârdır. Ucuz emek gücü, toprak ve hammadde kaynaklarının bolluğu bunun önemli unsurlarıdır. Ancak bu, tek etken özelliği göstermez. Altyapı sorunları, ulaşım-iletişim olanakları, siyasal koşullar da etkenler arasındadır. Önemli bir etkense, mali sermaye açısından kredi-borç ilişkileri ve hisse senetleri-bono-devlet tahvilleri üzerinden rant olanağının genişlemiş olmasıdır. Uluslararası sermaye için öncelik gösteren pazarlar, bu etken ve olanaklara bağlı olarak süreç içinde değişkenlik göstermiştir. Türkiye ise, kapitalizmin geriliği nedeniyle uzun bir dönem öncelikli pazarlar arasında yer almamış, ancak durum süreç içinde değişmeye başlamıştır.[15]

1947’den itibaren yabancı sermayeyi teşvik önlemleri genişletilmesine, bunu sık aralıklı yeni düzenlemelerle yeni tavizlerin verilmesi izlemesine rağmen, 1954-1959 döneminde Türkiye’ye gelen yabancı sermaye 12,6; 1960-1969 döneminde 81,1; 1970-1979 yılları arasında 160,3 milyon dolardır. Bu dönemde kurulan yabancı sermayeli firmaların büyük çoğunluğu montajla işe başlamış, daha sonra üretime geçmiştir. 1975’te Türkiye’deki yabancı sermayeli şirketler %86,29 oranıyla imalat sanayiinde faaliyet göstermekteydi.[16] Ancak bu sonraki yıllarda belirli bir değişiklik gösterdi. Yabancı sermaye girişi artarken, hisse senedi-bono işlemleri, bankacılık ve sigortacılık alanlarına yönelen miktarında da artış oldu. Doğrudan yabancı yatırım miktarı 1980’de 35 milyon dolarken, 1993’de 746 milyon ve 2000’de 1 milyar dolara çıktı. 2002 yılına kadar yapılan toplam doğrudan yabancı yatırım 15 milyar dolar civarındadır.

1980’lerde uygulamaya konan “neoliberal” ekonomi politikalar, ekonominin mali sermaye ve tekeller yararına yeniden yapılandırılmasını içeriyordu. 1978-79’da içine düşülen bunalım, yeni krediler ve dış sermaye akışı için ağır yaptırımlar içeren IMF dayatmalarının kabul edilmesine yol açtı. IMF “istikrar paketi”ni esas alan 24 Ocak Kararları, tekelci sermayenin çıkarları doğrultusunda sosyal hakların budanması, ücret ve maaşların düşük tutulması, tarım ürünleri taban fiyatlarının düşürülmesi, dış borç ödemeleri için kaynak yaratılması ve döviz gereksiniminin giderilmesi vb. gibi hedeflere sahipti. Bu “paket”in uygulanması, işçi ve emekçilerin, küçük üretici ve kent küçük burjuvazisinin direncinin kırılmasına bağlıydı. 12 Eylül 1980 cuntası bunu gerçekleştirerek, mali sermaye ve tekellere kâr, faiz ve rant getirisi için daha geniş olanaklar sundu. Kredi-borç ilişkileri kapsamında yabancı sermaye girişi artarken bağımlılık koşulları giderek ağırlaştı. Avrupalı kapitalist devletlerle ticari ilişkiler genişledi ve uluslararası tekellerin ülke pazarına girişinde artış görüldü. Almanya, Hollanda, İtalya, İspanya başta olmak üzere AB üyesi ülkeler, Türkiye dış ticaretindeki paylarını artırdılar. Bu ülkelerin Türkiye’nin toplam ticaretindeki payı konjonktürel gelişmelerle değişmekle birlikte sonraki yıllarda da devam etti.[17]

25 Ocak 1980’de Yabancı Sermaye Dairesi’nin kurulması[18], 11 Ağustos 1989 tarihinde yayınlanan Türk Parasının Kıymetini Koruma Hakkındaki Karar ile uluslararası sermayenin Türkiye’nin mali piyasalarına serbestçe girmesi önündeki engellerin kaldırılması[19]; 1984 ve 1994 tarihli Yap-İşlet-Devret (YİD) Yasası’yla enerji, yol, köprü, tünel, baraj yapımının yabancı sermayeli şirketlere açılması, pazara giriş-çıkışında engel olmadan bu sermaye için serbest bölgeler oluşturulması, 1994’teki Hizmet Ticareti Genel Anlaşması(GATS) ile tüm hizmet ve mal üretimi sektörlerinin uluslararası sermayeye açılması ve uluslararası piyasalardan yüksek faizle borçlanılarak içine düşülen açmazların aşılmaya çalışılması dış sermaye girişinde hızlı bir artışa yol açtı. Ancak bu kez yabancı sermaye daha çok “hizmetler sektörü”ne (özellikle bankacılık, sigortacılık, turizm) yönelmekteydi.

 

  1. “Neoliberal” ekonomi-politika ve ana sektörlerde artan bağımlılık

Türkiye, ileri teknoloji gerektiren hemen tüm sektörlerde dışa bağımlıdır. Mineral yakıtlar ve yağlar ile mekanik cihazlar ve aletler başta olmak üzere demir-çelik, plastik ürünler, kıymetli taşlar ve otomotiv sanayi ürünleri gibi çok çeşitli ve çok sayıda ürünü ithal etmekte; temel üretim dallarındaki hammadde ve ara malı ithalatına bağımlılık, üretimin arttırılması için ithalatın artmasını zorunlu kılmakta, bu da bağımlılık ilişkilerinin bir sarmal halinde devamına yol açmaktadır.

Türkiye’de orta ve yüksek düzeyde teknoloji gerektiren sektörlerin ekonomi içindeki payı 2000’de %31,4 iken, bu oran 2015 yılında %27,4’e düşmüştür. İmalat sektörü toplam yatırımları içinde yüksek teknolojinin payı 2003’te %1,3 iken, 2015’te %1’e gerilemiş, sonraki yıllarda ise özellikle insanlı-insansız hava aracı, füze, radar sistemi ve uydu gibi savaş silahları üretimiyle bir miktar yükselmiştir.

Türkiye’de dış sermaye, –son on yıllarda konjonktürel nedenlerle bir miktar “Arap sermayesi” giriş yapmış olmasına karşın– ağırlıklı bölümüyle Batılı emperyalist ülkeler kaynaklıdır. 1980-2000 döneminde doğrudan yabancı sermaye yatırımlarında Fransa %17, Hollanda %14, Almanya %13, ABD %12, İngiltere %8, İsviçre %7, İtalya %6 ve Japonya %6’lık bir paya sahipti ve birbiri ardına gelen 1994, 1998-99 ve 2001 krizleri bu yöndeki gelişmeye hız kattı.

2001 krizi, dış borç ödemelerini teminat altına almak isteyen IMF’nin baskıyı yoğunlaştırmasına yol açtı. Ecevit Hükümeti, DB Bşk. Yrd. K. Derviş’i bakan olarak ekonomi programının başına geçirdi ve hazırladığı “Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı”, borçların çevrilmesi için kaynak yaratılmasını öncelikli hedef belirleyerek 15 günde 15 kanun” hızıyla uygulamaya kondu. Özelleştirmeye hız verildi ve döviz kuru serbest bırakıldı. Halka yoksullaşma dayatılırken yabancı sermaye ve işbirlikçi burjuvazi palazlanmasını sürdürdü.

Türkiye’de 2001’de 5841 yabancı sermayeli firma bulunuyordu.[20] İstanbul Sanayi Odası’nın (İSO) 2001 araştırmasına göre, 500 büyük firmadan 138’i (%27,6’sı) yabancı sermayeliydi ve bunların 22’si %100 yabancı sermayeli, 49 tanesi %50 yabancı sermaye ortaklıydı. 2001’de 3,2 milyar dolar dış sermaye girişi olmuştu.[21]  Hazine Müsteşarlığı’na göre, 2004’te Türkiye’nin ilk 500 büyük şirketi içinde otomotiv, gıda, kimya, metal, cam, çimento, yapı malzemeleri sektörlerinde yoğunlaşan 142 yabancı sermayeli şirket bulunuyordu. Yabancı sermayeli şirketler 2002’de 5.600 civarındayken, 2020’de 73.675’e ulaştı, ​bunların 28 bin 376’sı Batı bağlantılı.

Türkiye’ye 2003-2019 döneminde toplam dış sermaye girişi 212 milyar dolar[22] ve bu sermaye otomotiv, kimya-ilaç, makine, enerji, ticaret, turizm, finans-bankacılık ve sigortacılık sektörlerinde pay sahibi. Bu dönemde borç ve kredi, şirket ortaklıkları ve özel yatırımlarla Türkiye’ye yönelen yabancı sermayenin %34’ü bankacılık ve sigortacılık; %24’i imalat sanayi, %11,7’si enerji alanına yönelmiştir. Bu dönemdeki yabancı sermaye yatırımlarında ise, Hollanda 22, 6 milyar dolar (%15, 9); ABD 12.8 milyar dolar (% 7, 8); İngiltere 11.6 milyar dolar (%7); Avusturya 10.6 milyar dolar (%6.4); Almanya 10.1 milyar dolarla (%6,2) başı çekmiş, onları, Körfez Ülkeleri (%7),  Lüksemburg (%6); İspanya (%5,8); Belçika (%5,3); Fransa (%4.6) ve %4’le Azerbaycan ve Yunanistan izlemiştir.[23] Son on yıllık dönemde toplam yabancı sermaye girişi açısından Türkiye 144 milyar 478 milyon dolarla dünyada 28. sıradadır.[24]

* Enerji bağımlılığı Türkiye açısından temel önemde bir sorundur. Türkiye yıllık bazda doğalgaz ihtiyacının %99,7’sini, petrol ihtiyacının %95’ini, kömür ihtiyacının %50’sini ithal ediyor. Son on yıllarda gelişen Türkiye-Rusya ilişkilerinin önemli bir özelliği de enerji alanındaki bağımlılığın artmış olmasıdır. Doğalgaz ihtiyacının %47’sini bu ülkeden karşılayan Türkiye’nin bu alandaki bağımlılığı Akkuyu Nükleer Santrali’nin devreye girmesiyle daha da artacak. Petrol ithalatında Irak, İran, Rusya; kömürde Kolombiya ve Rusya ön sıralarda yer alıyor. Türkiye’nin 2019 yılı ithalatı 202,7 milyar dolardı ve bunun 150 milyar doları ara mallara aitti.[25] Bu miktar içinde Rusya enerji ağırlıklı 22,5 milyar dolar ile %11; Çin, elektronik aletler, sentetik iplik ve makineler başta olmak üzere %9,1 oranında paya sahipken, Almanya, İtalya ve diğer AB ülkeleri toplamda %34,2’lik paya sahiptir.

* Makine sektörü, Türkiye’nin dışa bağımlılığında önemli yere sahip diğer bir alandır. Ofis makineleri, içten yanmalı motorlar ve elektrik motorları, takım tezgâhları başlıca ithalat ürünleridir. Yalnızca son on yılda makine ithalatı dolayısıyla oluşan dış ticaret açığı 152 milyar dolardır.

* Türkiye ilaç sanayiinde de uluslararası tekeller egemendir. Bu sektörde Ar-Ge yatırımları, patent hakkı, üretim ve pazarlama sözleşmeleri ağırlıklı olarak yabancı sermayenin denetimindedir. Fikri Mülkiyet Haklarını düzenleyen TRIPS Anlaşması, bağımlı ülkelerde yerli ve ikinci el ilaç üretimi ve pazarlanmasını zorlaştırıcı kurallar koymuştur. İlaç ithal edilen ilk beş ülke Almanya, ABD, Güney Kore, İsviçre ve İtalya’dır.[26] 2019’da ithalat yaklaşık 5,3, ihracat ise 1,3 milyar dolar olarak gerçekleşmiş, ilaçta dış ticaret açığı 4 milyar dolar olmuştur.[27] Türkiye tarım ilaçları açısından neredeyse tümüyle dışa, Bayer, DuPont, FMC gibi şirketlere bağımlıdır.

* Türkiye tarımı 1980 sonrası dönemde giderek artan şekilde yabancı devlet ve şirketlerin denetimine girdi. Özelleştirme, tarım ve hayvancılık ürünleri alanına da genişletilerek EBK, SEK ve YEMSAN gibi Kamu İşletmeleri tekelci şirketlere devredildi. 1982’de tohum, gübre ve ilaç ithalatı serbest bırakıldı. 1985’te “Tohumluk Teşvik Kararnamesi”yle tarımsal üretim özel sektörün çıkarları yönünde şekillendirildi. Bu düzenlemelerle uluslararası tekellerin pazardaki faaliyetleri genişledi ve Türkiye, hibrit tohum tekeline sahip uluslararası tekellerin açık pazarı haline geldi. Gıdada dışa bağımlılık arttı. Tarım ürünleri dış ticaret dengesi 1980-89 döneminde ortalama 1,6 milyar dolar fazla verirken, 2000’li yıllarda açık vermeye başladı. 2001 krizi sonrası “reformları”nın yanında girdiler ve kredi-pazarlama mekanizmalarıyla yabancı sermayenin tarımsal üretim üzerindeki kontrolü arttı. 2006’da çıkarılan “Tohumculuk Kanunu”yla bu durum daha da yıkıcı hale geldi. TÜİK verilerine göre, 2017-2018 döneminde tüketilen kakaonun tamamı, soyanın %95,2’si, muzun %33,3’ü, mısırın %26’sı, ayçiçeği yağının %90’nı ithal üründür.[28] En çok ithal edilen ürünler sırasıyla buğday, soya fasulyesi ve ayçiçeği yağı olmuştur. Pirinç, şeker, şekerli ürünler ithal edilenler arasındadır.[29] 2019’da yurt dışına, hayvan yemi için 3,8; bitkisel yağlar için 2,7; buğday için 1,5 milyar dolar ödenmiştir.

* Yabancı sermaye tekellerine peşkeş çekilen bir diğer ürün fındıktır. 400 bin aile işletmesinin geçim kaynağını oluşturan fındık yetiştiriciliği (dünya fındık üretiminin %70’i Türkiye’de gerçekleştirilmektedir) özelleştirme politikasıyla yabancı şirketlerin faaliyetine açılmıştır.[30] Dünyanın en büyük dört çikolata üreticisinden biri ve Nutella üreticisi İtalyan Ferrero, 2014’te fındık şirketi Oltan Gıda’yı satın almış ve 2017’den itibaren “Ferrero Fındık” ismiyle üretimi sürdürmüştür. 2019’da dünya fındık ihracatının yüzde 68’i Türkiye’deki pazarı denetleyen yabancı şirketlerce gerçekleştirilmiştir.

* Tütün ve alkollü içecekler üretim tekeline sahip olan TEKEL’in bu konumu 1989’da çıkarılan yasayla sona erdirildi. 1996’da çıkarılan 4250 sayılı kanun ve Gümrük Birliği Anlaşması uyarınca, viski ve ‘tabii köpüren şaraplar’ın ithalatı serbest bırakıldı. 1999’da IMF’ye verilen garanti ile “arz fazlası” ürünlere tarımsal destekler %70 azaltıldı ve alkollü içkilerde yabancı sermaye payı giderek arttı. Tütün Eksperleri Derneği’nin 2016 yılı Tütün Raporu’na göre dünyanın 7. büyük sigara pazarı durumunda olan Türkiye’de, TEKEL’in özelleştirilmesi sonucu tütün üretimi yabancı tekellerin eline geçmiş, tütün ürünleri imalatında yabancı sermaye payı %90’lara çıkmıştır. 1999 yılında Türkiye’de 5 bin köyde tütün ekimi yapılıyordu ve üretici aile sayısı 575.796 idi. Tütün üretici aile sayısı 2018’de 56 bine geriledi. %90’ı dışarıdan ithal edilen tütün Türkiye’de işleniyor ve vergi muafiyetinden yararlanılarak ihraç ediliyor. Tüketilen sigaranın %87’si ithal tütün ürünüdür.[31]

* Türkiye mali sektörünün %88’ni oluşturan bankacılık ve banka işlemleri büyük oranda yabancı ve özel sermayeli bankaların denetiminde. “Neoliberal” ekonomi politikalar ve sermaye hareketlerinin “serbestleştirilmesi”, yabancı sermayenin bankacılık alanına giderek artan şekilde girmesine ve hakimiyet kurmasına yol açtı. 31 Aralık 2008’de yayımlanan “AB Müktesebatının Üstlenilmesine İlişkin Türkiye Ulusal Programı” kapsamında devletin bankacılık alanından çekileceği ilan edildi. TCMB’nın 2009 Mart verilerine göre, bankacılık sektöründe yabancı sermaye payı %41,3 düzeyindedir ve bu sektöründe faaliyet gösteren 49 bankanın 32’si mevduat, 13’ü kalkınma ve yatırım, 4’ü de katılım bankasıdır. Mevduat bankalarından yalnızca 3’ünün (Ziraat Bankası, Halk Bankası ve Vakıflar Bankası) sermayesi ‘kamu’ya aittir.

Yabancı sermayeli bankaların sayısı 2020’de 21 oldu, bunların 16’sı, Garanti Bankası ve Denizbank gibi daha önce yerli sermaye grupları tarafından kurulan ve sonradan yabancılar tarafından satın alınan bankalardır.[32] Banka işlemlerinin yüksek kâr getirmesi yabancı sermayeli bankaları Türkiye’ye çekmiş, 2000 ile 2013 yılları arasında Türkiye’de faaliyet gösteren 18 bankaya ait hisselerin bir kısmı ya da tamamı yabancı bankalarca satın alınmıştır. 2020 Mart ayı itibarıyla bankacılık sektöründe sahiplik kıstasına göre kamu bankaları %43, yerli özel bankalar %31 ve yabancı bankalar %26 paya sahiptir.[33]

* Yabancı sermayenin başlıca ilgi alanlarından biri de sigortacılıktır. 2010’un Nisan ayı verilerine göre, %100 yabancı sermayeli sigorta şirketlerinin Türkiye’deki pazar payı %54,14 olup toplam 4 milyar 817 milyon liralık primin 2 milyar 608 milyon lirası yabancı sermayeli şirketlere aittir. Yabancı sermaye ortaklı sigorta şirketleri, %7,84 paya sahip ve toplamda yabancı payı %62 civarındadır. Sigortacılık sektöründe 2019 Eylül sonu itibarıyla 62 şirket faaliyet göstermektedir. 2018’de 47 milyon dolar doğrudan yabancı yatırımın yapıldığı bu sektörde, 2019’un ilk 9 ayında 219 milyon dolar yatırım yapılmıştır ve son 16 yılda yapılan doğrudan yabancı yatırım girişi 8,1 milyar dolar tutarındadır.[34]

 

MALİ SERMAYENİN ARTAN ETKİSİ VE TÜRKİYE’NİN SON KIRK YILI

Türkiye’nin ekonomik gelişme süreci, siyasal bağımsızlığın ekonomik bağımlılığı engellemediğini ve uluslararası sermaye ve emperyalizme bağımlılık koşullarının da aynı süreç içinde çok yönlü olarak giderek ağırlaştığını gösteriyor.

Uluslararası sermaye ve emperyalist devletlerle girilen ilişkiler bağımlılığı güçlendirmiş, işbirlikçi sermaye şirketleriyle “dış güçler” arasındaki ilişkileri daha girift hale getirmiştir. CHP, DP, Demirel, Özal, Çiller ve koalisyon hükümetleri, IMF-DB programları çerçevesinde dayatılan ekonomi politikaları uygulamaya koyarken, sadece uluslararası sermayenin ülke ekonomisi üzerindeki etkisi artmadı, işbirlikçi burjuvazi de daha fazla palazlandı. Sermayenin iki en önemli büyük örgütü, yabancı sermaye ve büyük emperyalist güçlerle ilişkilerin genişlediği bu süreçte kuruldu. Ülkenin en büyük sanayici ve ticari kapitalistlerinin kurdukları TÜSİAD, uluslararası bağlantılarından da aldığı güçle, son kırk yıllık süreçte ekonomi politikalarını yönlendirmenin etkin güçlerinden biri oldu. TÜSİAD’da örgütlü kapitalistler cunta ve sonrası hükümetler aracılığıyla işçi sınıfı, emekçiler, kent-kır yoksulları, küçük burjuvazi, küçük üretici ve esnaf üzerindeki baskıyı yoğunlaştırarak sermayelerini çoğaltırken, uluslararası sermaye kuruluşlarıyla ortaklıklar kurarak ya da acenteliklerini üstlenerek ilişkilerinin kapsamını da genişlettiler. Bunu, “İslami sermaye”, “yeşil sermaye” gibi gerçekte ne dinsel simgelerle tanımlanabilecek ne de “Anadolu sermayesi” gibi belirli bir bölgeyle sınırlı görülebilecek olan ve fakat TÜSİAD’da örgütlü kapitalistlerle kıyaslandığında pazar payı ve pazardaki etkisi bakımından daha güçsüz konumda bulunan sermaye şirketlerinin örgütü olarak ortaya çıkan MÜSİAD izledi. Bu şirketler, Özal ile birlikte devlet desteğinde iç ve dış pazarda yeni olanaklar edindiler. ‘Siyasal İslamcı’ Erdoğan yönetimi bu şirketlerin palazlanması için devlet olanaklarını daha pervasızca seferber etti. MÜSİAD’çı kapitalistler “liberalizasyon” ve özelleştirme politikasının en hararetli destekçileri arasında yer aldılar. MÜSİAD, “2007 Türkiye Ekonomisi” raporunda, uluslararasılaşma sürecinin “derinleştirilmesi ve sağlamlaştırılması”nı istiyor, uluslararası sermaye ile ‘derin’ ilişkilere daha fazla yöneliyordu. IMF, AB ve Dünya Bankası politikalarıyla uyum gösteren ve Erdoğan yönetiminin organik ilişkiler içinde bulunduğu MÜSİAD üyesi şirketler[35], teşvik ve kredilerin büyük bölümünün yanı sıra devlet ihalelerinin hemen hepsini alarak sermayelerini büyüttüler ve en büyüklerinden bazıları aynı zamanda TÜSİAD’a üye oldular.[36]

2. Dünya Savaşı sonrasında genişleyerek ilerleyen süreçte kapsamı ve etkinlik alanı giderek artan dış sermayeye taviz ve teşvikler ve özelleştirme politikası, dış sermaye girişinde artışa yol açarken bağımlılık koşulları da giderek ağırlaşmıştır. “Sıcak para” olarak adlandırılan sermaye girişi, özellikle 1980 sonrası dönemde yapılan düzenlemelerle birlikte giderek arttı. Ancak Türkiye pazarına yabancı sermaye girişindeki bu artış, sadece bağımlılık zincirlerini güçlendirici işlev görmedi, seri-giriş-çıkışlarla ekonomik-sosyal yaşam üzerinde tahrip edici sonuçlara da yol açtı.[37] Türkiye’de döviz kuru işlemlerinde yaşanan sorunlar ve TL’nin kimi zaman çok hızlı ve önemli miktarda değer kaybı, ‘müzmin’ cari açık, büyüyen dış borç dahil olmak üzere yaşanan ekonomik istikrarsızlıkta ve kimi zaman ortaya çıkan para krizi-mali krizlerde, “sıcak para” hareketleri önemli bir rol oynadı. Bu durum, diğer yandan işbirlikçi sermayenin politik-askeri temsilcilerinin, Erdoğan ve AKP propagandacılarının yaptığı türden “dış güçler” ve “faiz lobisi” söylemiyle emperyalizme bağımlılık ilişkilerini örtme manevralarına da olanak sağladı.

Bu dönemde dış borç miktarı artarken, hisse senetlerine yönelik portföy yatırımlar (kısa süreli borç senetleri, banka kredileri, özel sektör kredileri) ve mevduat işlemleri aracıyla gerçekleşen sermaye girişi, kısa vadeli “bolluk” ve göreli büyüme etkeni olmakla birlikte, orta ve uzun vadede, kullanıcıların büyük bölümünün varlıklarını kaybetmelerine yol açtı. Örnek olsun, 1986’da portföy yatırımları 146 milyon dolarken, 1993’de 3 milyar 917 milyon dolara çıkmış ve büyük miktarı hazine bonosu ve tahvil alımına yönelmiştir. 1990–1995 döneminde doğrudan yabancı yatırımlar toplam 4,2 milyar dolar iken ‘portföy yatırımları’ 10,3 milyar dolar olmuştur. Yabancı sermayenin hisse senedi stoklarındaki miktarı 2012’te 78,9 milyar dolarken, 2020’de 22,2 milyar dolara gerilemiş; toplam “sıcak para” miktarı ise, 2010’daki 112 milyar 679 milyon dolardan, 2020’de 75 milyar 189 milyon dolara düşmüştür.

Mali sermayenin toplumsal yaşam üzerindeki tahakkümü artarken, tüketim kredilerinden yararlanıp borçlanarak ev-araba vb. alan bireyler, işletme kredisi aracılığıyla küçük ve orta boy işletmeler, varlıkları ve geleceklerini bu devasa mekanizmaya teslim etmiş oldular.

Borç-kredi ilişkilerinin genişlemesi, para sermayeye, kısa sürede büyük rant getirisi sağlarken, bağımlılık ilişkileri de giderek ağırlaştı. Rant-faiz getirisiyle büyüyen dış fonların hızlı kaçışının yıkıcı etkilere yol açması bir yana, ücret-maaş ve kâr-faiz-rant ilişkisi ve karşıtlığıyla bağlı olarak kredi borçluları büyük çoğunluklarıyla elindekileri kaybetmekle yüz yüze geldiler ve iflaslar birbirini izledi.[38]

Uygulanan ekonomi politikanın sonuçlarından biri de, 2000’de 180 milyar dolar civarında olan toplam borcun 20 yıllık süreçte 500 milyar doların üzerinde faiz ödenmesine rağmen üç katına çıkmasıdır. TCMB verilerine göre, 2012’nin ilk ayları hesabıyla Türkiye’nin kamu ve özel kesim dış borç toplamı 435,1 milyar dolardır ve GSMH’nın %59,1’ine denk düşmektedir.[39]

 

BATILI EMPERYALİSTLERİN 80 YILLIK PAYANDASI

Ekonomik bağımlılık, siyasal ve tüm diğer alanlarda bağımlılık ilişkilerinin zeminini oluşturarak, kapsamlı sonuçlara yol açar. Uluslararası sermaye, emek-gücü sömürüsü aracıyla veya tahvil, senet, bono işlemleri, hisse ortaklıkları şeklinde katıldığı devlet ve özel sektör sermaye faaliyetleri kapsamında ekonomi-politikaların belirlenmesi üzerinde de etkide bulunur. Bu, sadece IMF, DB ve DTÖ gibi uluslararası mali sermaye kuruluşları ve emperyalist devletlerin dolaysız müdahalelerinde değil, büyük uluslararası tekellerin ülke pazarındaki dolaysız etkinliği aracıyla da gerçekleşir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsız bir devlet olarak kuruluşunun üzerinden 98 yıl geçti. Türk burjuva devlet iktidarı, 80 yıla yakın süredir, Batılı emperyalist “ittifak”lar içinde yer alıyor. Bu süreç içinde ve bu “ittifak” dahilinde geliştirilen mali, ekonomik ve askeri ilişkiler Türkiye’yi uluslararası sermaye ve Amerikan emperyalizmi başta olmak üzere emperyalistlere giderek daha fazla bağımlı hale getirdi.

Amerikan emperyalizminin Türkiye’yi eski Sovyetler Birliği’ni (sosyalist dönem) kuşatma stratejisi çerçevesinde konumlandırmaya giriştiği 1940’lı yılların başından itibaren bu ilişkiler, Kıbrıs’a asker çıkarma, Yunanistan ile gerginlikler ve Kürt sorunu bağlantılı bazı pürüzlere rağmen Amerikan stratejisi doğrultusunda sürdürülmüştür. “Soğuk savaş dönemi” olarak adlandırılan dönemde Balkanlar’dan Ortadoğu, Güney Kafkasya ve Orta Asya bölgesine dek geniş alanlara yönelik Amerikan ve Batılı emperyalistlerin stratejik çıkarları doğrultusunda belirlenen rol, Türkiye’yi yönetenlerce yayılmacı emelleri yönünde kullanılacak bir olanak olarak da görüldü. “Adriyatik’ten Çin Seddi’ne Büyük Türk Dünyası” söylemi, Batılı emperyalistlere hizmetin sağlayacağı getiriyle birlikte bu yayılmacı hedefi de ifşa ediyordu.

Sermaye hükümetleriyle askeri cunta yönetimlerinin, tüm kritik dönemlerdeki açıklamalarında ABD ve NATO başta olmak üzere emperyalistlerle imzalanan “stratejik müttefiklik anlaşmaları”na bağlılığın sürdürüleceği, bu kapsamdaki görevlerin yerine getirileceği özenle yinelenmiştir. “Milli Güvenlik Siyaset Belgesi” adı taşıyan siyasal-askeri belge, ABD emperyalizmi ile ilişkilere özel bir önem atfeder. ABD’nin birkaç on yıl önce “Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi” adıyla duyurduğu yayılma ve etki alanları stratejisinde Türkiye’nin rolünü “Eş başkanlık” düzeyinde işaret etmesi, on yıllara yayılan işbirliğinden güç almaktadır.

Türkiye son on yıllarda Rusya ve son yıllarda Çin ile ticari ilişkilerini geliştirdi. Bölge politikalarında Rusya ve Çin’in stratejik hamlelerini de gözeterek hareket etti. Ancak Rusya ve Çin ile ilişkilerinde ticari ve diğer çeşitli alanlarda son yıllarda görülen bu gelişmeye karşın, Türkiye’nin “Batı ittifakı”nın bir gücü olma konumu ve politikası devam ediyor. Türkiye üzerinde başlıca etkin emperyalist devlet hala ABD emperyalizmi, en önemli uluslararası askeri-politik güç NATO’dur.

Türkiye’nin II. Dünya Savaşı öncesinden başlayarak Amerikan emperyalizmiyle işbirliğini geliştirmeye girişmesi, Marshall Planı ve Truman Doktrini’ne dahil olarak ABD stratejisine bağlanması, ABD yedeğinde Kore Savaşı’na katılması ve 1952’de NATO’ya üye alınması, sonraki süreçte, kimi pürüzlü ilişkilere karşın ABD’nin dünya ve bölge stratejisi kapsamında politikalar izlemesini sağladı.

ABD’nin İncirlik, Malatya, Muş başta olmak üzere Türkiye topraklarında çok sayıda askeri üssü ve birliği bulunuyor. ABD ile 29 Mart 1980’de imzalanan Savunma ve İşbirliği Anlaşması (SEİA) yeni yükümlülükler getirmiştir. Ekonomik-mali ikili ve çok taraflı anlaşmalar, askeri üsler, askeri teknoloji bağımlılığı, polis ve ordu kurumları içindeki örgütlenme ve devlet yönetiminin 80 yılı aşkın zamandır sürdürdüğü Amerikan işbirlikçisi politika, Türkiye’yi, ABD başta olmak üzere Batılı emperyalistlerin dünya politikalarıyla bağlı hale getirmiştir. Türkiye’nin borç-kredi ilişkilerine yön veren uluslararası mali sermaye kuruluşları patronu ABD olan Batılı kapitalist kökenlidir. Türkiye’de faaliyet yürüten yabancı sermaye ve şirketleri ağırlıklı olarak Batı Avrupa ülkeleriyle ABD’ne aittir. AB ile “Güvenlik ve İşbirliği” anlaşması ekonomik, mali çok yönlü bağımlılık ilişkilerini doğurdu ve bu ilişkiler giderek ağırlaştı.

Avrupa Ekonomik Topluluğu’nun Türkiye ile 1963 tarihli Anlaşması ve Türkiye’nin AB’ne üyelik başvurusuyla ilerleyen ilişkiler, sadece Türkiye’nin pazar potansiyeliyle bağlı olmayıp Avrupalı emperyalistlerin bölgeye yönelik stratejileriyle de bağlıdır. Türkiye’nin “Birlik”e dahil edilmesini zorunlu şekilde içermeyen bu politika, Türkiye pazarının kontrolünün yanı sıra Türkiye’yi Rusya’ya karşı politikaların aleti olarak kullanma hedefiyle de bağlılık gösterir. Türkiye’yi yönetenlerin, emperyalistler arası rekabet ve gerginlikleri fırsat sayarak, bölgede mevziler edinmeye yönelik politikası ve askeri girişimleri büyük güçlere yedeklenmesini bir tür kaçınılmazlık haline getirmektedir.

Türkiye, “üç kıtaya köprü” coğrafi konumu, Boğazların rolü, askeri gücü ve bölge ülkeleriyle ilişkileri dolayısıyla bulunduğu bölgede tüm emperyalist güçlerin stratejik politikalarında dikkatle izledikleri ve kullanmaya çalıştıkları bir bölge gücüdür. Avrupa’ya doğalgaz iletiminde jeostratejik konuma sahiptir ve “Trans Anadolu Doğalgaz Boru Hattı”nın işler hale gelmesi, bu bakımdan yeni bir olanağa işaret ediyor. AB açısından Türkiye, kitlesel göç ve “güvenlik” sorunları nedeniyle de önem taşımaktadır.[40]

Bölge politikaları ve Rusya ile geliştirdiği ilişkiler pürüz noktaları oluşturmasına karşın, Türkiye, “Batı ittifakı”nı terk etme gücü ve lüksüne sahip olmadığı gibi, Batılı emperyalistler de Türkiye’den vazgeçme lüksüne sahip değiller. Nitekim ABD Türkiye’yi “jeostratejik müttefik” söylemiyle etki altında tutma politikasını sürdürürken, Avrupa Komisyonu’nun 2018/3 Türkiye Raporu, “Türkiye, AB için hâlâ kilit bir ortaktır” tespitinde bulunmuştur.[41]

Basitçe taşeron bir güç olmamasına karşın, ekonomisi ve maliyesiyle, mali-askeri alandaki uluslararası ve ikili anlaşmalarla bağımlılık ilişkileri içindeki bir ülke ve devlet konumundaki Türkiye’yi yönetenler yayılmacı politikaları dolayısıyla ABD ve Rusya başta olmak üzere Fransa, İngiltere, Almanya gibi büyük güçlerin bölge politikalarıyla “yüzleşme”ye mahkumdurlar. Güç ilişkileri ve bu ilişkilerin belirleyiciliği bunu kaçınılmaz kılıyor. ABD emperyalizmi başta olmak üzere emperyalist devletlerin bölge stratejileri, Türkiye’nin bölgeye yönelik politikaları ve bölge ülkeleriyle ilişkileri açısından belirleyici etkenlerden biridir. Bu etki, farklı emperyalist devletlerle ilişkinin yanı sıra emperyalistler arası ilişki ve çelişkilerin seyrine bağlı biçimde değişkenlik gösterir.[42]

 

BAĞIMSIZ DEMOKRATİK BİR ÜLKE İÇİN ANTİ EMPERYALİST MÜCADELE

Türkiye’nin kapitalist gelişme süreci, aynı zamanda, ülke pazarının emperyalist büyük güçlerle uluslararası mali sermaye gruplarının faaliyetine daha geniş şekilde açılması süreci olmuştur. Kuruluş süreci sonrasında kısa bir süre için uygulanan “millileştirme” politikasının da terkedilmesiyle hemen hemen devamlılık gösterecek şekilde emperyalist Batılı devletlere ve uluslararası tekelci sermayeye verilen tavizlerle bağımlılık koşulları giderek ağırlaşmış; uluslararası ikili ve çok taraflı mali-ekonomik ve askeri anlaşmalarla bağımlılık ilişkileri kayda bağlanmış ve pekiştirilmiştir. Türkiye ileri teknoloji ve bu teknolojiyi gerektiren araçların üretimi alanında denebilir ki tümüyle dışa bağımlıdır. Uluslararası ve yerli büyük sermaye ekonomide köşe başlarını tutmakta; artı değerin büyük bir kesimini kâr-faiz ve rant getirisi şeklinde ele geçirmektedir. %98’i küçük işletme ölçeğinde olan işletmeler bu koşullarda faaliyet yürütmekte, bir kısmı tekelci ve emperyalist baskı nedeniyle iflasa sürüklenerek yok olurken, diğer bir kesimi büyükler için taşeron ve taşeronun taşeronu olarak yürüttükleri faaliyetle varlıklarını sürdürmekte; işbirlikçi tekelci devlet yönetimi, ülkeyi emperyalist devletlerle uluslararası tekellerin üretim üssü haline getirmeyi, kalkınmanın ve rekabetin koşulu olarak göstermektedir.

Bu durum, bağımlılık ilişkilerini sonlandıracak bir mücadeleyi zorunlu kılıyor. Antiemperyalist mücadele politikası ve perspektifinin, özellikle Batılı emperyalist kapitalist ülkeler yöneticilerinin “insan hakları” ve “demokrasi” üzerine riyakarca söylemi dolayısıyla son on yıllarda zayıflamış olmasında, Türkiye’nin “Avrupa demokrasileri”nin dış baskısıyla “demokratikleşeceği” yönündeki burjuva liberal ve liberal sol beklenti önemli bir işlev görmüştür. Oysa, mali sermaye ve tekellerin egemenliği uluslararası alanda iktisadi-mali, askeri ve siyasal bağımlılık ilişkilerinin bir ağ halinde örülmesini mümkün hale getirmiş; sermaye ihracı aracıyla halklar giderek artan şekilde kıskaca alınmışlardır. Bağımsızlık sorunu siyasal devlet kuruluşunu aşan bir muhtevaya genişlemiş, ekonomik, mali, siyasi, askeri bağımlılık ilişkilerinin dışına çıkış ifadesi haline gelmiştir. Bunun başlıca nedeni, emperyalizmin “siyasal ilhak”tan; bağımlılığın siyasal bağımlılıktan ibaret olmamasıdır. Bu da bağımsızlık için bağımlılık ilişkilerinin tüm biçimlerine son verilmesini; emperyalizmin, mali sermaye ve uluslararası tekellerin hakimiyetinin son bulmasını gerektirir. Ancak, emperyalist sömürü ve bağımlılık ilişkilerinin tasfiyesiyle işbirlikçi tekelci burjuvazi ve büyük toprak sahiplerinin egemenliğine son verilmesi için yürütülen mücadele birbirinden soyutlanamaz. Anti emperyalist mücadelenin zafere ulaşması için, emperyalizmin içerideki işbirlikçilerinin iktidarına son verilmesi ve halkın demokratik egemenliğine dayanan bir yeni yönetimin oluşturulması şarttır ve bu mücadele ancak işçi sınıfı öncülüğünde, tutarlı antiemperyalist ve tam bağımsızlıkçı çizgide sürdürülürse kesin zafer yönünde ilerletilerek bağımsızlık teminat altına alınabilir. İşçi sınıfı öncülüğü, tekelci burjuvazi ve büyük toprak sahipleri iktidarının yıkılması ve yeni bir toplumsal yaşamın tesisi için en güvenilir toplumsal sınıf dayanağını oluşturacak, mücadelenin başarılı ve tutarlı şekilde sürdürülmesini sağlayacaktır. Türkiye’nin tüm milliyetlerden işçi ve emekçileri kendi devrimci partisinin etrafında birleşerek bunu gerçekleştirebilir, ülkede yeni bir toplumsal yaşam inşa edebilirler. Bunun güç ve olanakları vardır. Eksikliği belirgin ve giderilmesi şart olan bilinç ve örgütlenme ise elde edilebilir, sağlanabilir, gerçekleştirilebilir olandır.

 

 

 

[1] Sorunun bu yanı ayrı bir makalenin konusudur ve burada irdelenmeyecektir.

[2] Osmanlı İmparatorluğu 1839 Ticaret Antlaşmasıyla İngiltere, Fransa ve Almanya gibi Avrupalı devletlerin ekonomik, siyasi ve askeri baskısını daha yoğun şekilde hissetmeye başladı. Mali açmazlarını aşmak için Galata Bankerleri aracılığıyla dış kaynaklara yöneldi. Avrupalı kapitalist şirket ve devletlerin Osmanlı üzerindeki etkisi 1850’li yıllardan itibaren giderek arttı. Fransız, İngiliz ve Alman şirketleri demiryolu, Reji, liman işletmeciliği başta olmak üzere bankacılık, sigortacılık, belediye hizmetleri (su ve gaz, tramvay işletmeciliği vb. gibi), madencilik ve tarım alanında işletme ayrıcalığı edindiler. Osmanlı borçlarını ödemek için borç alıyor, faiziyle birlikte halkın sırtına yıkıyordu.

Avrupalı kapitalistlerin Osmanlı maliyesi ve ekonomisi üzerindeki kontrolü 1880’li yıllarda giderek arttı. “Düyun-u Umumiye Osmaniye”nin kuruluşu ve borçların idaresini devralması, Osmanlı’nın Avrupalı kapitalist devletlere mali-ekonomik teslimiyeti demekti. Tuz işletmeciliği, tütün tekeli, Osmanlı Bankası, Credit Anstalt (Avusturya) ve S. Bleichröder (Almanya) ortaklığıyla kurulan “Reji İdaresi”ne teslim edilmişti. İngiliz ve Fransızlar, Osmanlı Bankası aracıyla Ereğli Kömür madenlerini işletme ayrıcalığı edinirken demiryolları yapımı, liman işletmeciliği, elektrik, su, tramvay işletmesi gibi önemli işler Fransız, İngiliz ve Alman sermayesinin kontrolüne geçmişti.

[3] Osmanlı’dan yeni devlete devir olarak kalan yabancı sermaye 64,3 milyon sterlin (ya da 500 milyon lira) civarındaydı. Bu miktar, 7’si demiryolu ortaklığı, 6’sı maden çıkarma yetkisi, 23’ü banka, 12’si sanayi girişimi, 35’i ticaretle uğraşan ortaklık ve 11’i belediyelere hizmet veren ortaklıktan oluşan 94 firmaya aitti. Osmanlı’nın son döneminde yabancı sermaye yatırımlarında ilk sırada %62,9 ile demiryolları, ikinci sırada %9,6 ile bankacılık ve sigortacılık, üçüncü sırada %7,6 ile sanayi yatırımları geliyordu. (Şener, S. ve C. Kılıç (2008)Osmanlı’dan Günümüze Türkiye’de Yabancı Sermaye”, Bilgi Sosyal Bilimler Dergisi, Sayı: 1, 22-50, sf. 27)

[4] Kazım Öztürk’ün, “Cumhurbaşkanlarının Türkiye Büyük Millet Meclisini Açış Nutukları” adlı derlemesinden aktaran Ahmad, F. (1985) İttihatçılıktan Kemalizme, çev. F. Berktay, Birinci Baskı, Kaynak Yayınları, İstanbul, sf. 247.

[5] Timur, T. (2001) Türk Devrimi ve Sonrası, 5. Baskı, İmge Yayınları, İstanbul, sf. 55.

[6] Keyder, Ç. (2014) Devlet ve Sınıflar, 19. Baskı, İletişim Yayınları, İstanbul, sf. 120.

[7] TBMM Zabıt Ceridesi, 2. Dönem, 31. Cilt, inikat 54, Cilt 1, Tarih 16. 04. 1927, sf. 170; aktaran Erdaş, S. (2014) “Atatürk Dönemi Türk Ekonomisinde Yerel Sermaye Birikimi: Taşrada Kurulan Anonim Şirketler (1920-1938)”, Türkiye Cumhuriyeti’nin Ekonomik ve Sosyal Tarihi-1, 177-216, sf. 186.

[8] Yakup Kepenek’ten aktaran Durmuş, S. ve N. K. Aydemir (2016) “Atatürk Dönemi Türk Ekonomisi (1923 – 1938)”, Kafkas Üniversitesi İİBF Dergisi, 7(12), 155-167.

[9] Boratav K. (1982) Türkiye’de Devletçilik, Birinci Baskı, Savaş Yayınları, İstanbul, sf. 85.

[10] Timur, Türk Devrimi ve Sonrası, sf. 58-59.

[11] Sovyetler Birliği, Türkiye’nin emperyalist Batılı devletlerin hegemonyasından kurtulmasını emperyalizme karşı ezilen halkların kurtuluş hareketi kapsamında desteklemiş, dostluk anlaşmaları imzalamıştı ve emperyalistlerin Türkiye’yi yeniden hegemonya altına almasını ve Sovyet Devrimine karşı kullanılacak bir üs haline getirmesini önlemeye çalışıyordu.

[12] Bu anlaşma 25 Nisan 1952’de yürürlükten kaldırılarak, yerine bir başka anlaşma imzalanmıştır. https://www.tbmm.gov.tr/tutanaklar/KANUNLAR_KARARLAR/kanuntbmmc020/kanuntbmmc020/kanuntbmmc02003646.pdf, (No. 3646 -631 -26 -VI -1939)

[13] American Standart Oil Şirketi’nden M.W Thornburg’un, yardımcılarıyla birlikte hazırladığı 1949 tarihli “Türkiye Nasıl Yükselir?” ve 1950 tarihli “Türkiye’nin Ekonomik Durumunun Tenkidi” adlı iki rapor, Türkiye’nin SB’nin yardımıyla uygulamakta olduğu sanayileşme politikasını ve devlet işletmeciliğini tümüyle terk etmesini dikte ediyordu. Rapor, diğer Amerikan raporları gibi, dış ülkelere özel sermaye yatırımları için ortam yaratılması politikasının ürünüydü.

[14] ABD-Türkiye ilişkilerinin “ruhu”nu yansıtan anlayış, ABD’nin en büyük milyarderlerinden Rockefeller’in 1956’da dönemin başkanı Eisenhower’a yazdığı mektupta dile getirilmişti. Rockefeller, “Biz askeri paktlarımızı kurmayı ve sağlamlaştırmayı hedef alan tedbirlere devam etmeliyiz. Büyük ölçüde askeri ve politik nüfuz garantileyecek genişlikte ekonomik yayılma planını, Asya, Afrika ve diğer az gelişmiş bölgelerde uygulamak zorundayız” diyor, “Oltaya yakalanmış” Türkiye türü “ülkelere doğrudan doğruya iktisadi yardım”ın ABD’ne “bağlı hükümetleri iktidarda tutacak ve bize düşman muhalifleri zararsız bırakacak biçim ve miktarda” olması gerektiğini telkin ve tavsiye ediyordu.

[15] Birikmiş toplamıyla 1965’te 50,7 milyon dolar olan yabancı sermaye girişi 1970’te 105,5 milyon ve 1979’da 228,1 milyon dolar civarındaydı.

[16] Otomotiv sektöründe faaliyet gösteren Fiat (1954), BMC (1964), MAN (1966), Mercedes (1966), Renault (1969); kimya-ilaç sektöründe Sandoz (1956), Pfizer (1957), Roche (1958), Bayer (1962); beyaz eşyada AEG (1964), Siemens (1964), Bosch (1970); gıda-içecek sektöründe Pepsi (1964), Coca-Cola (1965), Tuborg (1967); kimya-lastik sanayinde Pirelli (1960), Goodyear (1961) firmaları bu dönemde üretim yapmaya başlayan işletmelerdir.

[17] Türkiye’nin ithalat-ihracat bağlantıları listesinde 1982-1995 dönemi ithalatında sırasıyla Almanya (%14,77), ABD (%10,60), İtalya (%7,79), Fransa (%5,3), İngiltere (%4,95), Japonya (%4,62), İran (%3,94) oranında pay sahibiyken, bu, 1996-2010 döneminde; Almanya (%11,7), Rusya (%11,12), İtalya (%6,7), Çin (%5,9), ABD (%5,9), Fransa (%5,35) şeklinde belirli bir değişim geçirmiştir.

İhracatta ise, 1982-1995 döneminde Almanya (%21,3), İtalya (%6,9), ABD (%6,8), İngiltere (%5,1), İran (%4,9); 1996-2010 döneminde Almanya (13,1), İngiltere (%7,1), İtalya (%6,6), ABD (%5,8), Fransa (%5,5) ile ilk sıralarda yer alıyorlardı. (Akay, A. Ş. (2010) “Dünya Ekonomisinde Türkiye’nin değişen Rolü”, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Yüksek Lisans Tezi)

[18] 1991’de Yabancı Sermaye Genel Müdürlüğü adıyla Hazine ve Dış Ticaret Müsteşarlığı’na bağlandı. 1994’ten itibaren Hazine Müsteşarlığı bünyesinde faaliyet gösteriyor.

[19] Aslan, N., N. Terzi, E. Siampan (2014) “Türkiye’de Kısa Vadeli Sermaye Hareketlerinin Ekonomik Büyüme ve Reel Döviz Kuru İle İlişkisi”, Finansal Araştırmalar ve Çalışmalar Dergisi, 5(10), 15-32, sf. 19)

[20] Yavan, N. ve H. Kara (2003) “Türkiye’de Doğrudan Yabancı Sermaye Yatırımları ve Bölgesel Dağılışı”, Coğrafi Bilimler Dergisi, 1(1), 19-42, sf. 19-20.

[21] Örnek, İ. (2008) “Yabancı sermaye akımlarının yurt içi tasarruf ve ekonomik büyüme üzerine etkisi: Türkiye örneği”, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, 63(2), 199-217.

[22] Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı (UNCTAD) verilerine göre, doğrudan sermaye yatırımları 2014’te 12,9 milyar dolar, 2015’te 18,9; 2016’da 13,7; 2017’de 11,0; 2018’de 12,9; 2019’da 8,4 ve 2020’de 6,8 milyar dolar civarında olmuştur. Tuncer, G. (2021) “Türkiye’ye doğrudan yatırımlar 2020’de yüzde 19 düştü: Katar, en büyük iki yabancı yatırımcıdan biri”, Independent Türkçe, https://www.indyturk.com/node/307611/ekonomi%CC%87/t%C3%BCrkiyeye-do%C4%9Frudan-yat%C4%B1r%C4%B1mlar-2020de-y%C3%BCzde-19-d%C3%BC%C5%9Ft%C3%BC-katar-en-b%C3%BCy%C3%BCk-iki-yabanc%C4%B1

[23] Hürriyet (2020) “Türkiye’de geçen yıl yabancı ortaklı 12 bin 634 şirket kuruldu”, https://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/turkiyede-gecen-yil-yabanci-ortakli-12-bin-634-sirket-kuruldu-41430852

[24] Bal, H. ve D. Göz (2010) “Doğrudan Yabancı Sermaye Yatırımları ve Türkiye”, Ç.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 19(2), 450-467, sf. 450-3 ve

Habertürk (2016) “En Fazla Yabancı Sermaye Çeken Ülkeler”, https://www.haberturk.com/galeri/ekonomi/457690-en-fazla-yabanci-sermaye-ceken-ulkeler/1/72

[25] Ticaret Bakanlığı (2020) “Ticaret Bakanlığı 2019 Yılı Faaliyet Raporu”, https://strateji.ticaret.gov.tr/data/5daf068713b87654702d58c4/TICARET_BAKANLIGI_2019_YILI_FAALIYET_RAPORU.pdf

[26] Türkiye’de 2012’de 12,9 milyar, 2016 sonu itibarıyla 20,6 milyar, 2017’de 11,9 milyar TL’lik ilaç satışı yapılmıştır. 2018’de 5 milyar dolar tutarında ilaç ithal edilmiş ve yaklaşık 1,2 milyar dolar tutarında ilaç ihraç edilmiştir. (Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı (2020) Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı, Sanayi ve Verimlilik Genel Müdürlüğü Sektörel Raporlar ve Analizler Serisi, https://www.sanayi.gov.tr/assets/pdf/plan-program/IlacSektorRaporu(2020).pdf)

[27] Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı, age, sf. 11 ve 19.

[28] Ahval News (t.y.) “Yedi Soruda Türkiye’nin Dışa Bağımlılık Karnesi”, https://ahvalnews.com/tr/cari-acik/yedi-soruda-turkiyenin-disa-bagimlilik-karnesi

[29] Milliyet (2021) “Tarım sektörü 2020’de 20,7 milyar dolarlık ihracat yaptı”, https://www.milliyet.com.tr/ekonomi/tarim-sektoru-2020de-20-7-milyar-dolarlik-ihracat-yapti-6420431 ve Tarnet (t.y.) “Türkiye’nin En Çok İthal Ettiği Tarım Ürünleri”, https://www.tarnet.com.tr/medya-merkezi/blog/turkiye-nin-en-cok-ithal-ettigi-tarimurunleri

[30] 2015 itibariyle 703 bin hektar arazide fındık yetiştiriliyor; ortalama 240 bin ton iç fındık üretiliyordu. Aynı yıl 2,8 milyar dolarlık fındık ihracatının % 46’sı üç uluslararası şirket tarafından (Oltan/Ferrero 827 milyon dolar, Progıda 352 milyon, ve Stelliferi 125 milyon dolar) gerçekleştirilmiştir. Ticaret Bakanlığı Esnaf, Sanatkarlar ve Kooperatifçilik Genel Müdürlüğü (2019) 2018 Yılı Fındık Raporu, https://ticaret.gov.tr/data/5d41e59913b87639ac9e02e8/5c41e34d540794faaa011bdfa3466ff3.pdf, sf. 3 ve 14-15.

[31] ZMO (2018) “Tütün Raporu-2018”, https://www.zmo.org.tr/genel/bizden_detay.php?kod=30641&tipi=38&sube=0

[32] Alternatifbank, Arap Türk Bankası, Bank of China Turkey, Burgan Bank, Citibank, Garanti Bankası ve Denizbank, Deutsche Bank, HSBC Bank, ICBC Turkey Bank, ING Bank, MUFG Bank, Odea Bank, QNB Finansbank, Rabobank, Turkland Bank, Türkiye Garanti Bankası; 3 katılım bankası (Albaraka Türk Katılım Bankası, Kuveyt Türk Katılım Bankası ve Türkiye Finans Katılım Bankası, 5 adet Türkiye’de şubeleri bulunan yabancı banka (Bank Mellat, Habib Bank, Intesa Sanpaolo S.p.A., JP Morgan Chase Bank, Société Générale (SA), ve 4 yabancı sermayeli kalkınma ve yatırım bankası (BankPozitif Kredi ve Kalkınma Bankası, Merrill Lynch Yatırım Bank, Pasha Yatırım Bankası, Standard Chartered Yatırım Bankası) bulunuyordu. KPMG Türkiye (2020) Bankacılık: Sektörel Bakış, https://assets.kpmg/content/dam/kpmg/tr/pdf/2019/12/sektorel-bakis-2020-bankacilik.pdf

[33] Sönmez, K. K. A (2014) “Türkiye’de Yabancı Sermayeli Bankaların Gelişimi ve Yabancı Sermayeli Altı Bankanın Özsermayeye Serbest Nakit Akımları Yöntemi İle Değerlemesi”, Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Yüksek Lisans Tezi, http://acikerisim.baskent.edu.tr/xmlui/bitstream/handle/11727/1524/10043992.pdf?sequence=3&isAllowed=y https://www.bddk.org.tr/ContentBddk/dokuman/veri_0014_45.pdf

[34] KPMG Türkiye (2020) Sigortacılık: Sektörel Bakış, https://assets.kpmg/content/dam/kpmg/tr/pdf/2020/01/sektorel-bakis-2020-sigortacilik.pdf

[35] 9 Mayıs 1990’da İstanbul’da “hak ve hukukun, adalet ve eşitliğin, barış ve güvenin, refah ve mutluluğun sağlanması..” türünden demagojik söyleme başvurularak “Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği (MÜSİAD)” adıyla kurulan bu sermaye örgütünün yöneticileri 11 bini aşkın üyesi bulunduğunu, 60 binin üzerinde işletmenin temsil edildiğini ve üyelerinin 68 farklı ülkede faaliyet gösterdiğini belirtmişlerdir. MÜSİAD (t.y.) “MÜSİAD’la Tanışın”, http://www.musiad.org.tr/tr-tr/musiadla-tanisin

[36] Kalkınma politikaları gerekçeli olarak özel sermaye şirketlerine ihale edilen devlet garantili otoyol, köprü, tünel, nükleer santral, “şehir hastaneleri” vb. gibi “yap-işlet-devret” inşaatçılığı aracıyla yüz milyonlarca dolar kaynak aktarıldı. DB verilerine göre, 1990-2017 döneminde tüm dünyada devletten en çok ihale alan ilk on arasında beşi (Limak, Cengiz, Makyol, Kalyon ve Kolin) Türkiye’den. Devlet iktidarı aracıyla 150 milyar dolar civarında ihale alarak büyük servet edinen bu şirketler, 2019’da da 327,8 milyar liralık yeni ihale bedeliyle yapılacak inşaatlardan %24’lük pay kaptılar. Cengiz-Limak-Mapa-Kolin-Kalyon-Makyol, Torunlar, Rönesans gruplarıyla TVF’nin (Türkiye Varlık Fonu) ortak olduğu İstanbul Finans Merkezi müteahhitleri bu dönemde kâr-rant vurgunlarıyla sermayelerini büyüttüler.

[37] 1980’li ve sonrası yıllarda “finansal serbestleştirme”ye bağlı olarak 1994’te 8 milyar dolar (%95’i ‘sıcak para’), 2001 krizinde 4,9 milyar doları kısa süreli sermaye olmak üzere 7,5 milyar dolar ve 2019 Aralık-2020 Kasım döneminde 13,7 milyar dolar sermaye çıkışı gerçekleşmiştir.

[38] Eylül 2018 itibarıyla 20 milyonu aşkın kişi 390 milyar TL tutarında ‘tüketici kredisi ve konut kredisi’ kullanmıştır. Bu miktar, bir önceki yılın aynı dönemine göre kişi sayısı olarak %22, kullanılan kredi olarak %40’lık bir düşüşe karşılık gelmektedir. TBB (2018) “Tüketici Kredileri ve Konut Kredi İstatistikleri: Eylül 2018, https://www.tbb.org.tr/Content/Upload/istatistikiraporlar/ekler/1094/Tuketici_Kredileri-Eylul_2018.pdf

[39] Dünya (2012) “Borç yükü son 10 yılda 10 kat arttı”, https://www.dunya.com/ekonomi/borc-yuku-son-10-yilda-10-kat-artti-haberi-172346

[40] 29 Kasım 2015 tarihli “AB-Türkiye Ortak Beyanı” ile Türkiye ve AB’nin Avrupa’ya göç akışını “birlikte yönetmesi” kararlaştırılmış, Türkiye’nin AB’ne “üyelik sürecini yeniden canlandırma”, “Türk vatandaşlarının vize şartlarını iyileştirme” yönünde “prensip” anlaşması ve 18 Mart 2016 tarihli “Türkiye-AB Göç Bildirimi” mutabakatı çerçevesinde, “düzensiz göçmenler”in Avrupa’ya geçişini engelleyerek onları Türkiye’de tutması karşılığında Türkiye’ye 3 milyar Euro verilmiş ve 3 milyar daha verileceği taahhüt edilmiş; ancak iki taraf ta bu gelişmeleri kendi politikaları yönünde kullanmaya devam etmiş ve ilişkilerin değişimi yönünde sözü edilmeye değer bir gelişme olmamıştır.

[41] Türkiye’nin AB Antlaşması’nın 2. maddesi kapsamındaki “entegrasyon kriterleri”ni yerine getirmediği gerekçesine dayandırılan üyelik belirsizliği ise, asıl olarak “birlik içine alınması”yla baş gösterecek ekonomik-sosyal sorunlarla bağlıdır. “Mülteci sorunu”yla ilgili Mart 2016 tarihli “AB-Türkiye Bildirisi”yle birlikte, “tüm kriterlerin karşılanması şartıyla” Türk vatandaşlarına vize serbestisi vaat edilmiş; AP vize serbestisi için istenenlere Kıbrıs Cumhuriyeti’nin tanıması şartının da eklenmesini istemiş; Türkiye yönetimi ise 72 maddelik kriterlerin tümünün yerine getirilmesi ve Kıbrıs’ın tek devlet olarak tanınması beklentisinin boşuna olduğunu belirtmiştir. Bu, çelişkili ve gergin işbirliğinin devam edeceğini göstermektedir.

[42] Türkiye, son iki on yılda Lübnan ve Ukrayna’daki iç olaylara müdahaleye yönelmiş; Irak, Libya, Suriye’de fiili askeri eylemlere başvurmuş; toplamda 12 ülkede askeri kuvvet bulundurmaya girişen bir devlet olarak bu ülkelerde ve bölge genelinde gücünü artırmaya koyulmuştur.