Yükseköğrenimin özelleştirilmesi

Burak Bağçeci

Eğitim-öğretimi kendi başına toplumsal sorunları çözecek bir güç olarak görme, bu bağlamda toplumu “eğitilmesi” gereken bir toplam olarak anlama eğiliminin yaygınlığı hâkim bilim anlayışını da şekillendiren pozitivist paradigmayla doğrudan bağlantılıdır. Buna göre eğitim kerameti kendinden menkul bir “ilerleme” aracıdır. Ancak başta bilimsel bilgi olmak üzere bilginin üretimi ve toplumsal işlevleri tarih üstü değildir. Dolayısıyla toplumun bilgi birikimi ve deneyimlerinin üretimleri gibi onları toplumu oluşturan bireylere aktarmanın araçlarından olan eğitimin içeriği ve biçimi de tarihsel ve toplumsal bağlamından ayrı düşünülemez. Bu noktada kurumsal eğitimin içeriğinin ve biçiminin belirlenmesi işi, sınıflar mücadelesinin en sert sürdüğü toplumsal alanlardan birisidir. Egemen sınıfların egemenliklerini gerçekleştirme ve sürdürebilmelerinin dayanaklarından biri olan eğitim, kapitalist toplumda “insan kaynağı” ihtiyacının karşılanması ve burjuva ideolojisinin yeniden üretimi gibi iki temel işleve sahiptir.

Bu noktada üniversitelerin toplumsal yaşam içindeki rolleriyle ayrı bir yerde durduğunu belirtmeye gerek yok. Nitekim kapitalist toplumda üniversiteler bilimsel bilginin üretim merkezleri olmalarından kaynaklı olarak da egemen sınıflar için kritik bir öneme sahiptirler. Kapitalist rekabet koşullarında sermayenin dolaşımını hızlandırmaya ve emek verimliliğini artırmaya yönelik ihtiyaç, bilimin teknolojiye ve bu iki toplumsal etkinliğin burjuvazinin sınıf çıkarlarına bağımlılıklarının güçlendirilmesini ve garanti altına alınmasını gerekli kılar.[1] Bu yüzden bilim üzerindeki sermaye tahakkümünün gerçekleştirildiği alanların başında gelen üniversitelerdeki bütün faaliyetler, kapitalizmin ihtiyaç ve eğilimleri temelinde örgütlenmeye çalışılmaktadır. Türkiye’nin yakın tarihinde de üniversiteler, bu kritik önemleri nedeniyle egemen sınıfların ve devletin her daim gündeminde olmuştur.

Kurumun Türkiye’de gelişimi ve öncesindeki durumu bir yana, Türkiye’de 1980’lerden itibaren başlayan -ve halen süren- neoliberal saldırı dalgasının hedeflerinden biri olan üniversiteler, özellikle bu süreçte önemli dönüşümler geçirdi. Kapitalizmin içine girdiği bunalım ve kâr oranlarının düşme eğiliminin dramatik sonuçlarının etkisiyle uygulamaya konulan neoliberal politikaların üniversiteler üzerindeki tahribatı ağır oldu. 1980 sonrasından günümüze kerte kerte ilerleyen bu süreçte üniversitelere yönelik politikalar, sermayenin ihtiyaçlarının, piyasanın amaç ve işleyiş mantığının belirleyiciliğinde geliştirildi. Bu süreçte üniversitelerdeki bilimsel faaliyetlerin sermayenin güncel ihtiyaçlarıyla olan ilişkisi temelinde kendini dayatan dönüşüm, bilimsel bilginin üretim süreçlerine dair akademik müdahalelerin yanında -eğitimin bütün kademelerinde olduğu gibi- üniversite eğitiminin özelleştirilmesi ve ticarileştirmesini de getirdi.

Egemen Söylem

Türkiye’de 1981 tarihinde kabul edilen 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu ile “kâr amacı gütmeyen” vakıfların yükseköğretim kurumları açabilmesine izin verilmiştir. O günden bugüne, Türkiye’deki özel üniversitelerin “vakıf” üniversitesi olduğu ve kâr amacı gütmedikleri söylemi yükseköğretimin özelleştirilmesi sürecinin meşruluğunu üretmek üzere sürecin aktörleri tarafından sürekli olarak dillendirilmektedir. Ancak bu söylem en başta özelleştirmenin kendi mantığına aykırıdır. Nitekim neoliberal saldırıların temel ayaklarından biri olan yükseköğretimin özelleştirilmesi çok yönlü bir dönüşümü ifade etmekle birlikte, temel olarak eğitim hizmeti sermaye için bir pazara dönüştürülmüştür. Böylesi bir dönüşümün temel motivasyonunun “kâr amacı” olduğu açıktır. Genel olarak eğitim ve özel olarak üniversite eğitimi, neoliberal döneme kadar birkaç kapitalist devlet hariç kamusal bir hak olarak anlaşılır ve bu hak yasal olarak korunurken, son 50 yıldaki gelişmelerle birlikte bu durum hem kavramsal hem de pratik olarak yıkıma uğratılmaktadır. Böylece işçi ve emekçilerin yıllara yayılan mücadeleleriyle kazanılan kamusal eğitim hakkı tedricen ortadan kaldırılmaktadır. Eğitimin her kademede sermaye için bir kâr alanı olacak biçimde yeniden yapılandırılması, öğrencilerin de birer müşteri olarak görüldüğü paradigmayı hâkim kılmaktadır. Üstelik bu durum sadece özel üniversitelere ait bir sorun değildir, devlet üniversitelerinde de durum budur. Devlet üniversitelerinin de yemek, barınma gibi öğrencilerin karşılanması gereken ihtiyaçları ticarileştirilerek yemekhane, kantin, yurt gibi hizmetler ya da yaz okulu gibi uygulamalar kâr odaklı hale getirilmiş, üniversiteler bir şirket gibi yönetilerek bütün işleyişi buna uygun olarak düzenlenmiştir. “Üniversite-sanayi iş birliği”, teknoparklar, şirket fonlu araştırmalar, üniversitelerin laboratuvar imkanlarının şirketler tarafından kullanılması ve şirketlere üniversiteler tarafından danışmanlık verilmesi, devlet kurumları tarafından desteklenecek araştırmaların Türkiye kapitalizminin ve tekelci sermayenin güncel ihtiyaçları temelinde belirlenmesi gibi uygulamalar da üniversitelere yönelik saldırıların bir başka sac ayağını oluşturmaktadır.

Kamusal bir hak olarak görülen eğitimin bir pazar haline getirilmesi sürecinde ilan edilen gerekçelerde küresel çapta yaşanan değişimlere atıf yapılmaktadır. Bu değişimlerin neden, ne zaman, nasıl ve hangi toplumsal gelişmelere bağlı olarak ortaya çıktığı konusundaki belirsizlik onun sınıfsal muhtevasını gizlemektedir. Uluslararası sermaye ve kurumları tarafından dayatılan yapısal dönüşüm programlarının meşruiyeti, dünyada olduğu gibi Türkiye’de de böylesi bir gerçekliğin manipülasyonu üzerinden kurulan iki yönlü bir söylemle inşa edilmektedir.

Bu söylemin bir yönü üniversitelerin “değişen dünyanın gerekleri” temelinde yeniden örgütlenmesi gerektiği, diğer yönü yükseköğretimin finansmanı tartışmasının açılmasıdır. Bu bağlamda üniversitelerin özelleştirilmesi kapsamında kuramsal meşruiyet inşa etmede kullanılan söylemin kapsadığı temel iddialar şunlardır: “1) devlet üniversiteleri bütçe yetersizlikleri nedeniyle eğitim ve araştırma niteliğini yitirmiştir, 2) yükseköğretime olan aşırı talep devlet üniversiteleri tarafından karşılanamaz durumdadır, 3) devlet üniversiteleri kendilerini yenileyememekte ve çağın gerekliliklerine cevap verememektedirler.[2]

Bu söylem yığını egemen sınıfların somut ihtiyaçlarını, toplumun genelinin ihtiyaçlarıymış gibi formüle etmesinin bir örneğidir. Nitekim “bilgi toplumu”, “bilgi ekonomisi” gibi kavramlarla teorize edilen bu “yeni” dünyada üniversitelerin yeniden yapılandırılmasına olan ihtiyacın hangi toplumsal sınıfların ihtiyaçları temelinde geliştiği sorununu merkezine koymayan bütün açıklamalar gerçekliğin gizlenmesine hizmet eder. Öyle ki YÖK’ün 2007 yılında yayınladığı “Türkiye’nin Yükseköğretim Stratejisi” başlıklı raporunda, uygulanan dönüşüm programının gerekçeleri “Bilgi toplumuna ve ekonomisine geçiş sürecinde değişik toplum kesimlerinin üniversiteden artan beklentileri[3] başlığıyla sıralanmaktadır. Halbuki bu cümlenin hemen öncesinde Birleşmiş Milletler, OECD, AB Komisyonu, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü gibi uluslararası sermaye örgütlerinin tek tek referans verilmesi, Türkiye’nin yükseköğretim stratejisinin kim oldukları belli olmayan “değişik toplum kesimlerinin” değil tekelci sermayenin beklentilerine göre şekillendirildiğinin göstergelerinden biridir.

Raporun ortaya koyduğu gerçek açıktır: Üniversite faaliyetlerine yönelik dönüşüm beklentileri, bilimin özgürce gelişebileceği, tartışılabileceği bir ortamın yaratılmasının, bilimin toplumsal yarar için kullanılmasının ve üniversite öğrencilerinin nitelikli ve bilimsel bir eğitim alabilmesinin koşullarını yaratmayı hedeflemekten ziyade teknik eleman yetiştirilmesi ve istihdam edilmesi fonksiyonuna bağlanan bir üniversite anlayışıyla karakterizedir. Öte yandan gerekli olan dönüşüm rapor boyunca sürekli olarak performans odaklılık, kalite güvencesi, rekabet gücüne sahip olma, hizmetlerin serbest dolaşımının önündeki engelleri kaldırma gibi piyasacı değerler ve kavramlarla tarif edilmektedir. Bu noktada raporun iddia ve önerileri, doğal olarak, TÜSİAD’ın beklediği eğitim politikalarıyla da örtüşmektedir. Nitekim TÜSİAD’ın 2019 yılında yayınladığı rapor “[…] Eğitim ve diğer öğrenme araçlarıyla kazanılan beceriler, bireyleri daha verimli kılmaktadır. […] Eğitim bir yandan işgücünün hareketliliğini (uyum gücünü) arttırırken, diğer yandan nitelikli işgücü düzeyini arttırarak sermayenin de hareketlilik kazanmasına katkı yapmaktadır[4] demektedir.

Üniversite eğitiminin kamusal niteliğinin törpülenmesinin meşruiyet çabalarının bir diğer iddiasıysa, yükseköğretimin finansmanının kamu tarafından karşılanamıyor hale geldiği iddiası ve hatta kimi zaman da zaten kuramsal olarak karşılanmaması gerektiği şeklindeki açıklamalardır. YÖK’ün strateji raporu da yükseköğretimin kamu kaynaklarıyla karşılanamayacak durumda olduğu iddiasını sahiplenmektedir. “Yükseköğretim günümüze dek genellikle bir kamu hizmeti olarak görülmüş ve giderleri ABD ve diğer birkaç ülke dışında hemen hemen tümüyle kamusal kaynaklardan karşılanmıştır. Ancak yükseköğretimde gözlenen ve önümüzdeki yıllarda da sürmesi beklenen talep artışı nedeniyle yükseköğretimin sadece kamu kaynakları ile sürdürülebilirliği sorgulanmaya başlanmıştır.”[5]

Ancak sorun iddia edildiği gibi yükseköğretime yönelik talep artışının kamusal kaynaklarla finanse edilmesinin zorluğu meselesi değildir. Bu iddia var olan tartışmayı yalıtık hale getirerek ve böylece bağlamından kopararak gerçekliği tersyüz etmektedir. Nitekim eğitimin tedricen paralı hale getirilmesi yalnızca öğrenci tarafından talebin arttığı üniversite eğitimine özgü bir uygulama değil ama bütün eğitim kademelerinde sürdürülen bir uygulamadır. Üstelik özelleştirme sadece genel anlamda eğitime dönük bir dönüşümü de ifade etmez. Eğitimin kamusal bir hak olmaktan çıkartılması ve tedricen paralı hale getirilmesi, yukarıda özetlenen bağlamda gelişmektedir. Eğitimin özelleştirilmesi; sağlık, altyapı hizmetleri vb. kamusal (veya yarı-kamusal) hizmetlerin özelleştirilmesi ve devletin rolünün sözüm ona daraltılmasına dönük neoliberal uygulamaların ayaklarından biridir, dolayısıyla bütünün içinde anlam kazanmaktadır.

Burada bir parantez açmaya ihtiyaç var. Neoliberal kuram devletin rolünün sözde daraltılmasını ifade ederken aslında olan devletin, sermaye lehine çok daha etkin bir müdahale rolü kazanmasıdır. Nitekim eğitim hizmeti açısından da devletin yükseköğretimin finansman sağlayıcısı rolü her geçen gün azalırken, eğitimin nerede, nasıl ve kimler tarafından finanse edileceğine ve hangi toplumsal sınıfların yararına sürdürüleceğine yönelik yasal-siyasal otorite olarak etkin bir şekilde müdahalesi artmaktadır. Üniversite kurumunun üzerine bir heyula gibi çöken böylesi bir müdahalecilik, “hesap verilebilirlik”, “kalite güvencesi” gibi kategorilerle standart belirleme misyonunu yerine getirmektedir. Devlet, mali konularda, desteğini azaltıp, üniversitelerin özerkliklerini genişletmekte, idari ve akademik konularda yönetim ve denetim görevlerini ara kurullara (buffer bodies) devredip, hesap verebilirlik (accountability) ve kalite güvence (quality – assurance) sistemlerini hayata geçirerek, üniversitelerin, mali ve idari işlemlerini ve akademik performanslarını saydam bir şekilde dış denetimlere (external-assessment) açmasını ve topluma hesap vermesini istemektedir.[6]

Görüldüğü üzere sorunun kaynağının bütün bu iddia edilen süreçler olmadığı açıktır. Sorun, bilimin toplumsal işlevi, bilimsel araştırma ve eğitimin hangi koşullarda sürdürüldüğü ve egemen sınıflarla ezilen sınıfların bu toplumsal süreçlere yönelik farklılaşan çıkarlarının ifade edilmesi sorunudur. Nitekim özel sektörün gerek doğrudan yatırımcı haline gelmesi gerekse üniversitelerdeki süreçlere “müşteri” olarak müdahale edebilmesini çözüm olarak sunan bu paradigmanın iflas ettiği açıktır.

Türkiye’de Özel Üniversiteler

Egemen sınıflar ve onların kurumlarının yükseköğretimin sorunlarına karşı ortaya koyduğu çözüm önerilerinin iflas ettiği, yine bizzat devlet kurumlarının raporlarına yansımaktadır. 1981 tarihli yasanın ardından Türkiye’nin ilk özel üniversitesi olan Bilkent Üniversitesinin 1984 yılında kurulmasından beri gelişen süreçte özel üniversitelerin sayısı her geçen gün artarken, YÖK’ün 2020 yılında yayınladığı Vakıf Yükseköğretim Kurumları Raporu’na göre bu tarih itibariyle Türkiye’de özel üniversitelerin sayısı 77’ye kadar yükselmiştir.[7] Bu üniversitelerin 47’si (%61) İstanbul’da, 13’ü (%17) Ankara’da, 4’ü (%5) İzmir’de bulunmaktadır.[8] Yıllara göre açılan özel üniversite sayılarına bakıldığında, 2002 sonrasındaki artış dikkat çekicidir. Öyle ki tekelci sermayenin istek, ihtiyaç ve eğilimlerini en iyi anlayan ve ona en iyi hizmet eden hükumetlerden olan AKP döneminde eğitim politikaları da bu ihtiyaçlar temelinde en ileriden uygulanmıştır. Bir yandan “her ile üniversite” denilerek bilimsel altyapısı olmadan açılan onlarca üniversiteyle birlikte üniversite mezunu sayısı katbekat artmış, böylece nitelikli iş gücünün ücretleri baskılanmıştır. Öte yandan bu dönemde özel üniversitelerin sayısı da devasa artırılarak eğitimin ticarileştirilmesi ve sermaye için bir yatırım alanı haline getirilmesi süreci birlikte işletilmiştir. Öyle ki Türkiye’de 1984’ten 2002’ye kadar 22 özel üniversite açılırken, devletin artık bir sektör haline getirilen eğitim alanında yatırım yapan sermaye gruplarına destek ve teşviklerinin muazzam büyüdüğü 2002-2020 arası dönemde açılan özel üniversite sayısı 55’tir.[9] Bu destek ve teşvikler arazi temini, fiilen ödenek ayırma gibi yardımlardan üniversiteye geçiş sınavında baraj puanı uygulamasının kaldırılması gibi dolaylı yardımlara kadar geniş bir kapsama sahiptir. Devletin doğrudan destek ve teşviklerini kullanan sermaye grupları için yükseköğretim son derece cazip ve kârlı bir yatırım alanıdır, nitekim bazı vakıf üniversitelerinde öğrenci harçlarının toplam finansmana katkısı %97’ye kadar çıkmaktadır.[10]

Türkiye’de 7 milyon 940 bin olan toplam üniversite öğrencisi sayısının yalnızca 608 bini özel üniversitelerde öğrenim görmektedir. Özel üniversitelerin oranı tüm üniversitelerin %35’ini oluştururken, üniversite öğrencilerinin sadece %7,5’ine eğitim vermektedir, bu yönleriyle her türlü devlet desteğini alan vakıf üniversiteleri “kamu”ya yük olmaktadır.[11] Niteliğinden bağımsız olarak özel üniversite sayılarının bu kadar artması ve başarı burslarıyla birlikte özel üniversiteye giden öğrenci sayısında bir artış gerçekleşmiştir. Bu durum, önceleri özel üniversite eğitimine erişebilecek çok daha dar bir gençlik kesimi varken artık özel üniversitede eğitimi alabilmenin daha geniş kesimleri için de mümkün olabilmesini sağlamıştır. Böylece özel üniversitelerin sınıfsal kompozisyonunda bir değişim gözlenmektedir, emekçi sınıfların genç kuşakları da başta başarı burslarının imkanlarını kullanarak özel üniversitelerde öğrenim görür olmuştur.

Bu noktada çeşitli sermaye grupları için büyük bir pazar olarak görülen yükseköğretimin, bu ihtiyaç temelinde özelleştirilmesinin bilimsel araştırma ve öğretim açısından nasıl bir geriye gidişi temsil ettiği açıktır. Özel üniversiteler akademik parametrelere göre değerlendirildiğinde sınıfta kalmaktadır, bu durum gerçekleştirilen dönüşümün neye hizmet ettiğini bir kez daha göstermektedir. Örneğin program başına düşen araştırma görevlisi oranı %1’i geçen sadece 9 özel üniversitenin olması[12], özel üniversitelerin bilim insanı geliştirmeye katkılarının ne kadar düşük olduğunu göstermektedir. Üstelik özel üniversitelerde akademik personelin esnek, güvencesiz ve ağır koşullarda çalışmaya zorlanması da kurumların bilimsel etkinliklere ne kadar önem verdiğini göstermektedir.

Üniversitelerdeki akademik faaliyetlerin niteliğini belirleyen en önemli parametreler olan kütüphane ve yayın konusunda da özel üniversiteler sınıfta kalmaktadır. Öğrenci başına kütüphane alanı bir metrekarenin üzerinde olan üniversite sayısı sadece 12’dir. İstanbul Kent Üniversitesi, Beykoz Üniversitesi, İstanbul Yeni Yüzyıl Üniversitesi, Bahçeşehir Üniversitesi, Yaşar Üniversitesi gibi üniversiteler ise 0,10 civarında alanla neredeyse kütüphanesiz bir şekilde akademik faaliyetlerini sürdürmektedirler.[13] 32 üniversitede öğrenci başına düşen basılı kitap sayısıysa 5’ten azdır.[14]

Özel üniversiteler, kütüphane başta olmak üzere bilimsel eğitim ve araştırma olanaklarına bu kadar az bütçe ayırırken, bütçelerinin büyük bölümü reklam ve tanıtım harcamalarına gitmektedir. Öz kaynaklı araştırma projesi harcamalarına sıfır bütçe ayıran ama reklam ve tanıtım harcamalarına sırasıyla 9.916.896,5 TL ve 5.574.896,80 TL ayıran Gelişim Üniversitesi ve Ayvansaray Üniversitesi gibi üniversiteler bu durumun tipik örneğidir.[15] Bahçeşehir Üniversitesi, İstanbul Aydın Üniversitesi, Medipol Üniversitesi, Esenyurt Üniversitesi, Arel Üniversitesi, Üsküdar Üniversitesi, Bilgi Üniversitesi, Yeditepe Üniversitesi, Yeni Yüzyıl Üniversitesi, Doğuş Üniversitesi, Beykent Üniversitesi, Kültür Üniversitesi, Altınbaş Üniversitesi, Okan Üniversitesi, Atılım Üniversitesi, Işık Üniversitesi gibi özel üniversiteler ise öz kaynaklı araştırma projesi harcaması ve kütüphaneye yapılan harcamaları reklam ve tanıtım harcamalarının altında olduğu üniversitelerdir.[16] Bu vahim tablonun sonucu, QS Dünya Sıralaması’na göre ilk 500’de sadece Koç Üniversitesinin girebilmesi olmuştur.[17]

Sonuç

Yukarıdaki tablo bir kez daha yükseköğretimin sorunlarına karşı “çağa uygun” bir eğitimi gerçekleştirmek üzere çözüm olarak tarif edilen özel üniversitelerin böylesi bir amacının da sonucunun da olmadığını göstermektedir. Özetlendiği üzere bu tür bir dönüşüm yükseköğretimin sorunları çözemez, tersine, var olan sorunları daha da derinleştirir. Nitekim üniversitelerde bilimsel üretim, tartışma ve öğrenim faaliyetlerinin özgürce ve toplum yararına sürdürülmesinin var olan güdük koşulları da tahrip edilmektedir. Süreci yönlendiren sermaye sınıfının ihtiyaçlarıdır. Eğitimin bir pazar haline getirilmesinin yanında, özel üniversiteler, sermayenin ideolojik üretime daha doğrudan müdahale edebilmelerinin de araçları olarak anlam kazanmaktadır. Türkiye’nin en büyük sermaye gruplarından olan Koç, Sabancı gibilerin üniversitelerinde Kültürel Çalışmalar, Göç Çalışmaları, Cinsiyet Çalışmaları gibi doğrudan sosyal sorunlar hakkında çalışmaların yürütüldüğü akademik alanlara verilen önem bunun bir göstergesidir. Öyleyse üniversitelerin özerk, demokratik kurumlar olarak toplum yararına ve özgürce bilimsel bilgi üretim ve öğretim alanları olarak örgütlenmesi sınıflar mücadelesinin bir alanıdır ve bütün çözüm önerileri bu gerçeği merkezine koymak zorundadır.


[1] Bilim üzerindeki sermaye tahakkümü tarihsel ve içsel bir ilişki olmakla birlikte, burada kastedilen bu tahakküm ilişkisinin bütün biçimsel unsurları üzerinden yeniden üretilmesidir.

[2] Mızıkacı, F (2021) “Türkiye’de Vakıf Üniversiteleri Gerçeği: Neoliberalizm Bağlamında Devlet Politikası Olarak Meşrulaştırma”, Eğitim, Bilim, Toplum Dergisi, 19(75), 33-53.

[3] T.C. Yükseköğretim Kurulu (2007) Türkiye’nin Yükseköğretim Stratejisi, https://www.yok.gov.tr/Documents/Yayinlar/Yayinlarimiz/Turkiyenin-yuksekogretim-stratejisi.pdf, 2007

[4] Türk Sanayicileri ve İş Adamları Derneği (2019) Eğitim ve Sürdürülebilir Büyüme, https://www.tusiad.org/tr/yayinlar/raporlar/item/3611-egitim-ve-surdurulebilir-buyume-turkiye-deneyimi-riskler-ve-firsatlar, Erişim Tarihi: 10.08.2022, sf. 4.

[5] T.C. Yükseköğretim Kurulu, Türkiye’nin Yükseköğretim Stratejisi.

[6] T.C. Yükseköğretim Kurulu, Türkiye’nin Yükseköğretim Stratejisi, sf. 20.

[7] Yükseköğretim Kurulu (2020) Vakıf Yükseköğretim Kurumları Raporu, https://www.yok.gov.tr/Documents/Yayinlar/Yayinlarimiz/2020/vakif-yuksekogretim-kurumlari-2020raporu.pdf, sf. XII.

[8] Yükseköğretim Kurulu, agy, sf. XIV.

[9] Yükseköğretim Kurulu, agy, sf. 8.

[10] Mızıkacı, “Türkiye’de Vakıf Üniversiteleri Gerçeği”, sf. 37.

[11] Mızıkacı, “Türkiye’de Vakıf Üniversiteleri Gerçeği”, sf.  40.

[12] Yükseköğretim Kurulu, Vakıf Yükseköğretim Kurumları Raporu, sf. 22.

[13] Yükseköğretim Kurulu, agy, sf. 36-37.

[14] Yükseköğretim Kurulu, agy, sf. 40.

[15] Yükseköğretim Kurulu, agy, sf. 77.

[16] Yükseköğretim Kurulu, agy, sf. 77.

[17] Yükseköğretim Kurulu, agy, sf. 90.

Paylaş
Önceki YazıMarx’ta orta sınıf
Warning: A non-numeric value encountered in /home/teoriveeylem/public_html/wp-content/themes/Newspaper/includes/wp_booster/td_block.php on line 353