Kürt sorunu ve “Bölgesel Emperyalizm” teorisi

Mustafa Yalçıner

Demokratik Modernite adlı yayının 2022 Şubat sayısında Veysi Sarısözen’in bir makalesi yayınlandı. Kendisini lağveden eski TKP’nin İ. Bilen döneminde ideolojik yönetiminden sorumlu yöneticilerinden olan Veysi Sarısözen burada aralıklarla yazıyor.

Modern revizyonizmin sadece bir teori ve politika olarak değil ama örgütlediği devlet biçiminin de çöküşünün ardından, Sarısözen, eski teorik birikimlerinin üzerine yenilerini ekledi. Sarısözen’in modern revizyonizme dayalı olarak edindiği birikim, “reel sosyalizm” dediği bu revizyonizmin çöküşünü açıklamaya yetmedi ve A. Öcalan’ın “‘reel sosyalizmin’ ölümünden sonra, o sosyalizmin gerçek varisi oldu”ğunu[1] söyleyerek, “reel sosyalizmin bizi ‘komünist ütopyaya’ neden ulaştıramadığını Apocu dünya görüşü temelinde[2] açıklar oldu.

Sarısözen, Marksistlik iddiasıyla Kürt hareketi ile ilişkilenen ilk kişi değil. İlki, Kürt ulusal hareketiyle bir seçim ittifakı kurarak parlamentoda bir grup oluşturma düşüncesi ve elinde bir demet çiçekle Bekaa’ya, Öcalan’a gidip Kürt oylarına talip olan Doğu Perinçek’ti. İkincisi, Yalçın Küçük’tü ve uzun süre “başyazarlığını” ve baş TV yorumculuğunu yaptığı Kürt ulusal hareketinin imkanlarından yararlanarak, onu, “mührü”nün kendisinde olduğu iddiasındaki “Marksist hareket”in dayanağı olarak “kullanma”ya çalıştı. Bir ittifak sürecinin ardından sadece HDP vekili olmakla kalmayıp iltihak ettikleri bu partide bir bölümü hala yöneticilik yapan çoğu eski ÖDP yöneticisi ihmal edilirse, son olarak bu ilişkiyi Sarısözen devraldı. Öncelleri Öcalan ve Kürt ulusal hareketini yönlendirme ve kendi amaçları doğrultusunda “kullanma” çabasındaydı, onunki, kullanma yerine eklemlenme, katkıda bulunma yerine yaklaşım, konsept ve kavramlarını benimseme oldu. Ancak, Sarısözen de, öncelleri gibi teori işleriyle ilgilenmişti ve eklemlenirken “paradigma” veya açıklanışına katkıları da olmadı değil.

Bu yazının konusu; Öcalan’ın “demokratik modernite” ve “ekolojik konfederalizm” önermesini “kadın özgürlükçü, ekolojik, komünal sosyalist toplum” çağrısı olarak toparlayan Sarısözen’in, dünya ve Türkiye politik tarihiyle ilgili yorumlarını ekleyerek, bu “çağrı”ya teorik dayanak oluşturmak üzere ortaya attığı “bölgesel emperyalizm” tezi olacak.

Yenilgi Gerçek, Devrim ve Sosyalizm Daha da Zorunlu

İçeriğini tartışmayı ileriye bırakarak, “yarım”lığıyla “sahte”liğini belirttiği 1960’ların anti-emperyalizminin, üzerinde yükseldiği koşulların değiştiğine ilişkin Sarısözen’in söyledikleriyle başlayalım: “… genç insanlar özellikle 60’lı yıllardaki anti-emperyalist mücadelelerden bugün de esinleniyorlar. Ancak o günlerden bu yana dünya durumu değişti. O zamanlar dünyada ‘farklı iki dünya sistemi’ arasında büyük bir mücadele vardı. Dünya sosyalist sistemiyle emperyalist sistem dışındaki ‘sömürge, yarı sömürge, bağımlı, yarı bağımlı’ ülkeler dünya devrimci sürecinin parçalarıydı ve o nedenle ‘çağımız sosyalist devrimler ve milli kurtuluş savaşları çağıdır’ saptaması bütün devrimci partilerin programlarının başlangıç noktasını oluşturuyordu.[3]

Her ileri sürüleni eleştirerek konuyu dağıtmaktan kaçınacağız; ancak modern revizyonizmden miras gerçeğin belli başlı tersyüz edilişlerini de düzeltmeliyiz.

Kruşçev’le birlikte sosyalizmin anayurdunda modern revizyonizm egemen oldu. Belirli bir geçiş döneminin ardından, 1960’lar ve özellikle ’70’lerle birlikte dünya –Arnavutluk Sosyalist Halk Cumhuriyeti bir yana bırakılırsa– hala sosyalist ve kapitalist sistemler olarak ikiye bölünmüş değildi, –kitlesel algılanışı henüz böyle olmamakla birlikte– sosyalizme çoktan ihanet edip kapitalizmin restorasyonunda ileri bir düzeye ulaşmış sosyal emperyalist Rusya ile ABD emperyalizminin paylaşım kavgasına sahne olmaktaydı. Çağ hala proleter devrimleri (ve ulusal kurtuluş savaşları) çağıydı, ancak SSCB artık devrimci bir güç değildi.

Sonra şu değişiklikler de olmuştu: “Nitekim iki karşı sistemin savaşımı boyunca emperyalizmin sömürge sistemi çöktü. (Kürdistan ve Filistin gibi istisnai sömürgeler dışında, sömürgeler biçimsel bağımsızlığa kavuştu ve giderek ezici çoğunluğu kapitalizm yolunu seçti, bir kısmı ise ‘kapitalist olmayan yol’ adı altında, örneğin BAAS’çı rejimler oluşturdu ve bunlar da devlet kapitalizmi yoluna koyuldu.) Dünya devrimci sürecinde böylece büyük bir değişim oldu; ‘ulusal kurtuluş savaşları’ dönemi kapandı, eski sömürgelerin önünde ‘kesintisiz bir süreç’ boyunca ‘demokratik halk devrimlerinden sosyalizme geçiş’ aşaması ortaya çıktı. Ama daha önemlisi dünya devrimci sürecinin merkezi çöktü, reel sosyalizm yıkıldı. Eski sosyalist ülkeler kapitalist ülkeler haline geldi. O halde ‘eski programlar’ geçerliliğini kaybetti.[4]

Daha sonra değil ama II. Dünya Savaşı içinde başlayan sömürge sisteminin çöküşü savaşın ardından neredeyse tamamlanmış, onlarca yeni bağımsız devlet kurulmuştu. Gerçekle anlatı arasındaki bir diğer fark, yeni bağımsız devletler kapitalistleşirken, bunda önemli katkının, “kapitalist olmayan yol” tezini bir gelişme ve kalkınma, aslındaysa kendi yayılma ve hegemonyasının bir dayanağı olarak ortaya atıp Nasır ve “BAAS sosyalizmi” ile benzerlerini destekleyen modern revizyonist SSCB tarafından gerçekleştirilmiş olmasıdır. Bir dizi sosyalist biçimi kendi burjuva revizyonist siyasal örgütlenmesi ve kapitalizminin hizmetinde kullanmayı sürdüren SSCB, TKP türü takipçilerinin de desteğiyle, Sarısözen’in şimdi eleştiriyor göründüğü “kapitalist olmayan yoldan” gelişme (kalkınma) türünden tezleri kullanarak, geri ülkelerde darbeler vb. yoluyla (Doğan Avcıoğlu ve “Türk Solu” dergisinin de özendiği Nasır vb. örneği) ilişkiler yaratıyor, onlara “gelişme perspektifleri” sunuyordu. Dünyanın döneme özgü temel bir özelliği, iki süper güç arasındaki mücadelede, bir süper gücün, üzerinden kapitalizmi restore ettiği sosyalist geçmişini kullanarak yaydığı hayallerin hareket ettirici niteliğiydi.

Ulusal kurtuluş savaşları dönemi ise kapanmamıştı, örneğin Afrika’da Angola, Mozambik, Asya’da Vietnam’ın yanı sıra komşuları bu tür savaşlara sahne oldu. Demokratik ve sosyalist görevleriyle proleter devrimleri yeni bir olgu olarak ortaya çıkmadı, ama Ekim Devrimi’nin ardından gündeme gelmişti ve Komintern’in 1928 Programınca hedef edinilmekteydi.

Devrimin merkezi olmaktan çoktan çıkmışlardı, ancak eski sosyalist ülkelerde, Sarısözen’in “reel sosyalizm” dediği revizyonist sistemin çöküşü ve bu ülkelerin kapitalist ülkeler haline gelmesi, elbette önemli bir değişiklikti. Yanlış ve bir saptırma olan ise, Sarısözen’in çıkardığı sonuç: “O halde ‘eski programlar’ geçerliliğini kaybetti”! Sarısözen, sömürge sisteminin çökmesi, SSCB’den başlayarak sosyalizmin yenilgiye uğraması ve dünyanın sosyalist ve kapitalist sistemler arasında bir mücadele arenası olmaktan çıkmasıyla 1990’da revizyonizmin de çöküşünden, el çabukluğuyla, doğrudan ya da geçerken demokratikleşme sorunlarını da çözen proletarya devrimi programının geçersizleştiği sonucunu çıkarıyor.

Oysa bilinir ki, proletarya devrimi programının vazgeçilmezliği, ne sömürge sisteminin ne de sosyalist sistemin varlığıyla yokluğuna bağlıdır. Ne Paris Komünü döneminde ne de 1917 öncesinde sosyalist bir ülke vardı, ama sosyalizme ilgi duyan herkes Marx ve Lenin’in programlarının kapitalizmin alaşağı edilerek proletaryanın egemen sınıf olarak örgütlenmesi ve komünizmin kuruluşunu amaç edindiğini bilir. Proletarya sosyalizminin hele emperyalizm aşamasında “can çekişen” kapitalizmin alternatifi olması için, sadece işçi sınıfının varlığı yeterlidir.

Sarısözen ise, “reel sosyalizmin çöküşü”nden Marksizmin bir yanılgı olduğu sonucunu çıkarmış ve Öcalan ve paradigmasının tek geçerli doğru olduğunu savunmaya başlamıştır. Örgütü kendisini lağveden birinin, yeniden örgütlenmek için yeterli cesareti yoksa, buna dayanaklık edecek Marksizm hazinesinden yoksunsa ve elindeki revizyonizmin iğdiş edilmiş cephaneliğiyse, fazla yapacak şeyi olmaması anormal değildir. Burjuvaziye iltihak edecektir. Sarısözen hiç değilse egemen burjuvaziye iltihakı seçmemiştir.

Elveda proletarya” diye yüksek sesle haykırmamış, ancak bu doğrultuda davranmış ve “devrimin programı”nı proletaryasızlaştırmakta sakınca görmemiştir. Sarısözen işçi sınıfı, devrim ve sosyalizmden söz etmeyi sürdürüyor, ama artık bunları sadece birer sözcük olarak, içini boşaltarak ve yerine “yeni” içerikler ikame ederek kullanıyor.

İşçi Sınıfı Temel Güç, Parti ve Devrim İhtiyacı Baki

Her şeyden önce, revizyonizmin çöküşünü açıklamaya çalışırken, mevcut üretim ilişkileri tarafından gelişmeleri engellenerek toplumların dönüşümüne temellik eden ve bu süreçte bu ilişkilerin de aşılarak yenilenmesini sağlayan ve en dinamik unsuru işçi sınıfı olan üretici güçleri, “Apocu dünya görüşü”nü kabul ettiğini belirterek önemli saymıyor artık Sarısözen: “reel sosyalizmin bizi ‘komünist ütopyaya’ neden ulaştıramadığını, Apocu dünya görüşü temelinde şöyle açıklayabiliriz: Felaketi üretici güçleri, ister üretim ilişkileriyle uyumlu, ister uyumsuz olsun, çılgınca geliştirerek önlemek mümkün değildir. Asıl paradigma artık ‘üretim ilişkileriyle üretim güçleri arasındaki uyum’ değil, ‘üretim güçlerinin doğayla uyumu’dur. Reel sosyalizm dünya kapitalizmiyle girdiği ‘yarışta’ üretici güçleri doğayla uyumlu geliştirmeyi başaramadı, başaramazdı da. Rakibinle nükleer silah yarışına girdiysen, en az onun kadar ekolojik felakete yol açacak bir bomba yapacaksın. Sovyetler ve Çin sosyalizmi birer ‘nükleer dev’ oldular. Üretici güçleri uygarlığı yıkacak ölçüde gelişti. Doğayla çelişti. Çözüm ‘ekolojik toplumdur.’[5]

Doğru; işçi sınıfı önemli sayılmadığında –ki Öcalan onu “asalak ve sermayeye yaltaklanan bir kategori” olarak tanımlar– sosyalizm bir sözcükten ibaret kalır ve sözü edildiğinde de burjuva ve küçük burjuva sosyalizmi olarak anlaşılabilir; görüldüğü gibi, yerini çoktan “çözüm” olduğu iddia edilen “ekolojik toplum”a bırakmıştır. (Bu arada, geçerken belirtelim, “reel sosyalizm” olarak tanıtılan revizyonizm, üretici güçleri uygarlığı yıkacak kadar geliştirdiği için değil, tersine gelişmeleri –sosyalist biçimleri kullanan kapitalist içerikli–üretim ilişkilerince engellendiği ve sömürüye dayalı merkezi yapıyla dünya ölçekli ihtiyaçlarını, özellikle silahlanma harcamalarını taşıyamaz olduğu için çöktü.)

Artık işçi sınıfı yerine “demokratik ulus” esas alınmalıydı! “Bu hareket [Kürt özgürlük hareketi] Ortadoğu’yu parçalayan milliyetçi, klerikal karşı-devrimci akımlara karşı, halkların önüne ‘demokratik ulus paradigmasını’ koymuştur. Bu da hem devrimci ve hem de gerçekçi bir hedeftir. Daha şimdiden Rojava’daki halklar eşitlik temelinde ve çeşitlilik içinde birlik halinde iç içe geçmeye başlamıştır. Konfederal Ortadoğu’nun toplumsal temeli ‘ulus olmayan ulus’ olarak ‘demokratik ulus’ olacaktı.[6]

Bu mantığa göre, muhalefetteyken de iktidardayken de komünist toplumun kuruluşu ve kendisiyle birlikte tüm insanlığın kurtuluşu mücadelesinde işçi sınıfını yönetecek bir proletarya partisine de ihtiyaç yoktu: “…‘emek sömürüsüne karşı, kadın özgürlükçü, ekolojik, komünal, yani demokratik sosyalizm’ programı[nı]… hayata geçirecek olan güç, reel sosyalizmde olduğu gibi ‘tek parti’ olmayacaktır. Aynı zamanda bir partinin diğerlerini yedeğine aldığı bir sistem de olmayacaktır. Sosyalizm hedefinde birleşen partiler klasik ittifaklardan farklı olarak devrimci inşayı gerçekleştiren politik harekette geçici yol arkadaşları olarak değil, ‘kolektif öncülük özneleri’ olarak yer alacaktır.[7] Sarısözen’in “yeni” yöneliminde işçi sınıfına yer olmadığı gibi, partisine de yer yoktur; adı komünist ya da sosyalist olan partiler yalnızca, eklemlenerek, bu programı gerçekleştirmenin ittifak güçlerinden biri olabilecek ve bu durumda “kolektif öncüler”in özneleri arasında sayılabileceklerdir: Ancak bir burjuva toplumu olabilecek politik çoğulculuk toplumunun partilerinden biri olmak sadece mümkün değil şarttır da artık!

Sarısözen’in sözünü etmeyi sürdürdüğü sosyalizm de çoğulcu bir sosyalizm olacak; teorik olarak en iyi olasılıkla işçi sınıfının belki çeşitli meslekleri belki de sanayi işçileri ve işçi aristokrasisi ya da kol ve kafa işçileri gibi çeşitli tabaka ya da bileşenleri birbirleriyle tabii ki “uyum içinde” rekabet edip yarışmak üzere kendi ayrı partilerine sahip olabileceklerdir.

Federalizm Değil Proletarya Diktatörlüğü

Üstelik artık Lenin’den işine geldiği gibi söz eden Sarısözen’in “Apocu” yaklaşımında Marksist devlet teorisine de görünüşte bile olsa yer yoktur. Marksist terminolojiyi terk edip Öcalan ya da onun da Bookchin gibi anarşistlerle Wallerstein gibi liberalizmle sosyalizm arasında fark görmeyenlerden ödünç aldığı kavramları kullanarak ve sözde “reel sosyalizm” dediği revizyonizmin çöküşünden çıkardığı dersler üzerine oturtarak şunları yazmıştır: “‘Demokratik cumhuriyet’, bunların birliğinden oluşan Konfederal yapı klasik devlet olmayacak, Lenin’in tabiriyle ‘devlet olmayan devlet’ olacaktır. Ancak reel sosyalizmden farklı olarak bu devlet merkeziyetçi değil, adem-i merkeziyetçi bir devlet olacaktır. Bu da bürokratikleşmenin panzehiridir. En küçük birimler, diğer birimlerle ‘demokratik ulusun’ ortak çıkarlarını gözeterek, kendi kendini yönetecektir. Konfederal merkezi yapı, bütün yerellerin ekonomik, kültür, sağlık ve öz savunma işlerini koordine etmekle ve bunların ahengini sağlamakla sınırlanacaktır.[8]

Artık –tabii ki, burjuvazinin direnişini kırmanın yanında sınıf mücadelesini sadece sınıfların ortadan kaldırılmasına değil tüm kalıntılarının da yok edilmesine kadar sürdürmek, işçi sınıfının başlıcası küçük meta üreticilerini eğitip dönüştürmek olan örgütlendirici rolünü ve emekçi sınıf ve katmanlarla birliğini yönetmek ve komünist toplumun kuruluşunu örgütlemek üzere proletarya diktatörlüğünün zorunlu bir ihtiyaç olduğu kapitalizmden komünizme geçiş sürecinde– işçi sınıfının egemen sınıf olarak örgütlenişinden başka bir şey olmayan proletarya devleti yerine “konfederal yapılar” gereklidir, ona göre. Bu “konfederal yapı”nın “devlet olmayan devlet” varsayılması ise tamamen mugalatadır ve Lenin’in sözünü ettiği “devlet olmayan devlet”in Sarısözen’in “konfederal yapısı” ile en küçük bir ilgisi yoktur. “Devlet olmayan devlet”, düşünsel olarak bir devletin, merkezi yapısıyla bir devlet olması istenmediği ya da böyle hayal edilmediği için değil, ama sadece sömürünün dış koşullarını garanti eden olağan zor aygıtlarından farklı olarak ve bir azınlığın çoğunluk üzerindeki diktatörlüğü olmak yerine tersine çoğunluğun azınlık üzerindeki diktatörlüğü olduğu için devletten farklılaşan, bu geçişsel niteliğiyle geçicileşen ve komünizmin kuruluşu sürecinde giderek gereksizleşerek sönecek olan proletarya diktatörlüğünün özelliğidir. Engels ve ardından Lenin, başkasını değil, kapitalizmden komünizme geçiş dönemi devletini “devlet olmayan devlet” ya da bir “yarı-devlet” olarak tanımlamıştır.

Öte yandan revizyonizmin bürokratik örgütlenmesinin çöküşünün bir etkeni oluşundan “bürokratikleşmenin panzehiri” olarak adem-i merkeziyetçiliğin şart olduğu sonucunu çıkarmış görünen Sarısözen, Marksist merkeziyetçilik ilkesi yerine anarşizmin anti-otoriter federalizm ilkesini geçirmektedir. Bu, Öcalan’ın Bookchin gibilerden ödünç aldığı anarşizmin ilkesidir.

En küçük birimler kendi kendini yönetecek… konfederal merkezi yapı, bütün yerellerin işlerini koordine etmekle ve ahengini sağlamakla sınırlanacaktır” dediğinde, öngördüğü “konfederal yapı” sorunu bir yana bırakılırsa, Sarısözen yanlış konuşmuyor gibidir. Evet, proletarya diktatörlüğü, her kademede örgütlenmiş sovyetlere/meclislere dayanır, onların örgütüdür, şüphesiz yerelden hareket eder ve sadece çoğunluğun diktatörlüğü olduğu için değil, ama bu çoğunluğun yerel çıkar ve yönetimlerini tanımakla kalmayıp onlara dayandığı için demokratiktir. Merkeziyetçilik, bütün yerellerin eyleminin birleştirilmesindedir. Sarısözen’in anarşizm yolundan kapitalizmi savunması ya da Marksizm’den ayrıldığı yer, özel mülkiyet karşısında işçi sınıfı (ve kent ve kırın sömürülen yoksullarının) tamamen ortak olan çıkarlarının yerine “‘demokratik ulusun’ ortak çıkarlarını gözet”mesidir. Çünkü –Öcalan’ın peşinden– çıkarlarının gözetilip savunulmasından hareket ettiği bu “demokratik ulus”, işçilerin, çıkarlarına tabi kılınmaya zorlandıkları burjuvazi ve ara sınıfların bir arada bulunuşudur. Üstelik merkeziyetçilik mi adem-i merkeziyetçilik mi tartışması, “‘yukarıdan devletleştirme ve yerelleri dışlama’ deneyinin Sovyet emekçisini sosyalist mülkiyete yabancılaştırdığı[9] iddiasını ileri sürerek, Sarısözen, devletleştirmeye, yani üretim araçlarının özel mülkiyetine son verilerek toplumsallaştırılmasına karşı çıktığında özel bir önem kazanmaktadır. “Federalizm ilkeleri, anarşizmin küçük-burjuva düşünlerinden çıkar. Marx merkeziyetçidir” diyen Lenin, federalizm/konfederalizm eleştirisini şöyle sürdürmüştür: “Ama proletarya ve yoksul köylüler, eğer devlet gücünü ellerine alır, komünler içinde tamamen özgür bir biçimde örgütlenir ve sermayeyi vurmak, kapitalistlerin di­rencini kırmak, demiryollarının, fabrikaların, toprağın vb. özel mülkiyetini ulusun tümüne, toplumun tümüne devretmek için, bütün komünlerin eylemini birleştirirlerse, bu, merkeziyetçilik olmayacak mıdır? Bu, en tutarlı demokratik merkeziyetçilik, üstelik de proleter bir mer­keziyetçilik olmayacak mıdır?[10]

Lenin, liderler, parti, sınıf, yığınlar ve proletarya diktatörlüğüyle parti ve kitle örgütü olarak sendikalar arasındaki ilişkileri tanımladığı merkeziyetçi, ancak kuşkusuz demokratik merkeziyetçi “devlet olmayan devlet” yapılanması üzerine düşüncelerini “Sol Komünizm, Bir Çocukluk Hastalığı” adlı eserinde özetlemiştir:

Her yıl kongresini toplayan partiyi, kongrenin seçtiği 19 üyeden kurulu bir Merkez Komitesi yönetir … günlük çalışmalar, Örgütlenme Bürosu ve Politbüro diye bilinen, Merkez Komitesi tarafın­dan seçilen ve her biri Merkez Komitesinin beşer üyesinden kurulu bulunan daha da küçük komiteler tarafından yürütülür. Bu, öyle görünür ki, en alasından “oligarşi”dir. Ve bi­zim cumhuriyetimizde, Partinin Merkez Komitesinin direk­tifleri alınmadan, hiçbir siyasal sorun ya da örgütlenme so­runu, bir devlet kurumu tarafından çözüme bağlanmaz. Çalışmalarında parti … sendikalara, doğrudan dayanır. Gerçekte sendikaların büyük çoğunluğunun yönetici kurumlarının tümü … komünistlerden kuruludur ve parti­nin bütün direktiflerini uygular. Böylelikle elde edilmiş olan, biçimsel olarak komünist olmayan esnek ve daha geniş olan çok güçlü bir proleter aygıtıdır, partiyi sınıfa ve yığınlara sıkı sıkı bağlayan ve partinin yönetimi altında sınıf diktatör­lüğünü gerçekleştiren bir aygıt.[11]

Buna rağmen Sarısözen “devrim”den de söz etmektedir; ancak “Marx’ın öngördüğü ‘dünya devrimi… gerçekleşme[yip] Lenin’in ‘tek ülkede sosyalizm deneyi’ de başarısızlığa uğradı”ktan sonra artık örnek alınacak ve yolundan yürünecek devrim, “bugüne kadar gerçekleşen devrimlerden çok önemli farklılıklar göster”en Rojava devrimidir.[12]

Rojava’da gerçekleşenin de bir devrim olduğundan kuşku duyulamaz. Ancak lafa gelince sosyalizm ve komünizmden söz açan Sarısözen’in Marx’ın dünya devrimi perspektifinin geçersizliğini ve Lenin’in uluslararası proleter devriminin parçası olduğunun altını çizdiği Ekim Devrimi ve tek ülkede sosyalizm deneyinin başarısızlığını ilan ederek, işçi sınıfına değil ama “demokratik ulus”a dayanan, sosyalist değil ama demokratik içerikli Rojava Devrimini örnek göstermeye gerilemesinin de bir anlamı olmalıdır. Sarısözen, dünyanın birkaç milyarı bulan işçi sınıfı ordusuyla şimdiden grevlerle direnişlere neden olan sermaye ve kapitalizmle uzlaşmaz karşıtlık halindeki sınıf çıkarlarını, Asya, Afrika ve Latin Amerika’da emperyalist kapitalizmin işsizlik, yoksulluk ve sefalet türünden sonuçları karşısında ayağa kalkan emekçi halkları ve mücadelelerini, dünyayı paylaşmak için birbirinin boğazına sarılmakta olan emperyalistleri ve aralarındaki kavgayı bir yana bırakarak, Öcalan’ın peşi sıra, Rojava Devrimi örneğinden ilerleyerek, onun sınırlı ve en ileri düzeyinde bile burjuva demokratik biçimleri aşmayan pratiğinden teoriler kurmaya yönelmiştir.

Bu, her şeyden önce sosyalizmi/komünizmi savunuyor görünmekten geriye atılmış temel bir adımdır; çünkü bu devrimin sosyalist niteliğe sahip olmak bir yana “sosyalist topluma geçiş” bile olmadığını kendisi söylemektedir: “Konfederal Ortadoğu ‘doğrudan’ sosyalist ve sınıfsız topluma geçiş değildir. Spekülatörler, vurguncular, karaborsacılar vs. dışında farklı sınıflar varlığını koruyacak, faşist, ırkçı ve dinci unsurların dışındaki farklı politik, dini akımlar bu Ortak Ev’de, ‘yeni demokrasi’ ortamında, birbirlerine karşı şiddet uygulamaksızın, ‘ahlaki politik toplumun’ parçaları olacaktır. Konfederal yapının sosyalizme yönelip yönelmemesi bu ahlaki politik toplumun içindeki uygar tartışmalar, barışçı mücadeleler yoluyla kararlaştırılacaktır.[13]

Bundan böyle Sarısözen istediği kadar “sosyalizm” ve “komünizm”den söz etsin, peşi sıra yürünmesi ve uğruna mücadele edilmesini salık verdiği yalnızca –eski göz ağrısı “ileri demokrasi”yi[14] makyajlayarak bu kez başına “yeni” sıfatını eklediği– o bilindik demokrasidir. Spekülatörlerle karaborsacıların dışlandığı ama farklı sınıfların varlığını koruduğu sosyalist olmayan demokrasi, öyleyse en ileri noktada “radikal demokrasi” olarak tanımlanan burjuva karakterli demokrasi. Ve arkadaşımızın vardığı nokta hazin bir hayaldir; uzlaşmaz karşıtlar olan burjuvazi ile işçi sınıfının birbirlerine şiddet uygulamadan uzlaşarak varlıklarını sürdürecekleri ve barış içinde ahlaki tartışmalarla sorunlarını “uygarca” çözüp sosyalizme yönelip yönelmemeyi kararlaştıracakları bir hayal ya da düpedüz işçilerin bu hayalle avutulacakları, Kemalistlerin “sınıfsız kaynaşmış bir kitle” olarak tanımladıkları genç Cumhuriyet Türkiye’sine benzer bir “uyum toplumu”!

Hayal ya da avutma, ancak düşünce gelişimini izlediğimiz uğraklardan ilerleyerek Sarısözen, Rojava Devrimi dolayımıyla, Kürt ulusal hareketinin hedef edindiği “ortak ev”e ulaşmış bulunuyor.

Rojava ve Kürt Ulusal Hareketine Dayalı Konfederal Model

Buradan itibaren Sarısözen doğrudan Kürt ulusal hareketinin perspektifiyle stratejisini savunmaya girişir:

Emperyalist ‘Büyük Ortadoğu Projesinin’ alternatifi ‘Konfederal Ortadoğu Ortak Evi’ paradigmasıdır. Kürt Özgürlük Hareketi’nin programı bütünsel bir programdır. Konfederal Ortadoğu hedefi devrimci olduğu kadar gerçekçi bir hedeftir. Bu programın sosyal sınıfsal öncüsü dört parçadaki işçi-emekçi Kürt halkı ve onun dostları halklardır. Bölgenin ve dünyanın en örgütlü, kitlesel ve politik ve ideolojik bakımdan en büyük hareketi Kürdistan Özgürlük Hareketi’dir. Konfederalizmin subjektif faktörü çoktan olgunlaşmıştır.

Bu hareket Ortadoğu’yu parçalayan milliyetçi, klerikal karşı-devrimci akımlara karşı, halkların önüne ‘demokratik ulus paradigmasını’ koymuştur. Bu da hem devrimci ve hem de gerçekçi bir hedeftir. Daha şimdiden Rojava’daki halklar eşitlik temelinde ve çeşitlilik içinde birlik halinde iç içe geçmeye başlamıştır. Konfederal Ortadoğu’nun toplumsal temeli ‘ulus olmayan ulus’ olarak ‘demokratik ulus’ olacaktır.

Böyle bir savunmayı hiç kuşku yok ki yapabilir, Kürt ulusal hareketine düşünsel olarak iltihak etmeye tabii ki hakkı vardır. Bu savunmayı sosyalizm adına “pazarlamaması” Sarısözen’in artısıdır. Ancak bunlar, savunduğu perspektif, program ve stratejiyi ne gerçekçi ne de doğru kılar. Kürt ulusal hareketinin programının “bütünsel” olduğu kabul edilse bile, –nesnel çıkar ve talepleriyle– çok sayıda farklı ulustan on milyonlarca işçi dışlanıp hesaba katılmadan, “Konfederal Ortadoğu” hedefi ve “demokratik ulus paradigması”yla –yanına “dostları halklar” da eklense– Kürt halkı ya da art arda gelen cümlelerle onunla eşitlenen Kürt ulusal hareketinin bu hedeflerin gerçekleştirici/öncüsü olarak varsayılması gerçekçi değildir. Sarısözen’in yakınlıktan iltihaka sıçramasının heyecanıyla yaptığı abartılı değerlendirmeler doğru sayılamaz –bölgenin büyüğü olarak kabul edilse bile– ne Kürt ulusal hareketi “dünyanın en örgütlü, kitlesel” ve ne demekse “politik ve ideolojik bakımdan en büyük hareketi”dir ne de Ortadoğu’da “konfederal bir yapı”nın subjektif koşulları olgunlaşmıştır. Rojava’da –ne kadar eşitlik temelinde gerçekleştiğinin ayrıca tartışılmaya muhtaç olması bir yana– belirli sayıda ulusal topluluğun “çeşitlilik içinde birlik” olabilmelerinden, tüm Ortadoğu’da, bileşenlerinin hangi ulustan geldiği önemli olmadan gerçekleşecek bir “demokratik ulus” ve konfederal yapının “şimdiden” oluşmaya başladığı sonucu çıkarmak da bir başka gerçekçi olmayan iddiadır.

En gerçekçi olmayanı ise, Sarısözen’in bu kurgusunu kabul etmeyen muarızlarını suçlamak amacıyla icat ettiği “bölgesel devrimler”le dayanağı olarak ileri sürdüğü “bölgesel emperyalizm” tezi ve bu uyduruk tezle uyuşmayan “Türk solu”na Kemalistlik gömleği giydirme uğraşıdır.

Bölgesel Değil Uluslararası Perspektif İhtiyacı

Proletarya devrimi uluslararası bir devrimdir ve dünya proletaryasının (ve halklarının) kurtuluşuna yöneliktir. Ölçeği, evrensel bir sistem olan kapitalizmin alternatifi olarak, tek tek ülkelerde biçimiyle ulusal ama içeriğiyle evrensel bir mücadelenin ürünü olabilecek sosyalizmin (komünizmin) tek olanaklı zemini olan dünyadır. Tek tek ülkelerdeki proletarya devrimleri uluslararası proleter devrimin bileşenleridir ve bu nedenle önceki Enternasyonaller gibi, Komintern de, tek tek ülkelerde seksiyonları olan bir dünya partisi olarak örgütlenmiştir.

Ancak çoktan proletarya devrimi ve işçi sınıfının kendisiyle birlikte bütün insanlığın kurtuluşu demek olan sınıfsız/sınırsız/devletsiz komünist toplumun kurulması yerine “farklı sınıfların varlığını koruyacağı” “yeni demokrasi”yi kuracak Rojava türü “demokratik ulus devrimini” hedef edinen Sarısözen, ölçeğini de, dünyadan –uluslararası işçi sınıfı yerine kurtuluşun öznesi varsaydığı Kürt halkının yurt edindiği ve ilişkide olduğu çevre halklarla barış içinde geçinmesini umduğu “ortak ev” olarak– Ortadoğu’ya küçültmüştür.

Dünya devrimine geçişler kapsamında federasyonlar amaç edinilemez değildir, ancak bunların geçiciliği tartışmasızdır. Belirli federasyon ya da konfederasyonların kurulmasıyla sınırlı perspektifler ve devrimin zemininin kalıcı olarak dünyadan belirli bölgelere daraltılması, her şeyden önce uluslararası bir olgu olan kapitalizmin verili zemininde, alternatifi olarak, mezar kazıcısı uluslararası proletarya tarafından gerçekleştirilecek uluslararası bir devrimi gereksinen sosyalizmin amaç edinilmesiyle çelişir. Sarısözen ve “yeni” görüşleri örneğinde de çelişmektedir. Bu çelişme, ancak dar milliyetçi perspektiften kaynaklanabilir.

Kapitalizm olanca olumsuz sonuçlara neden olan uzlaşmaz karşıtlığıyla dünya ölçeğinde egemen ve sermaye üstelik tekelleştiği emperyalizm çağında toplumların sızmadığı en küçük bir hücresi kalmayan heyula gibi bir toplumsal güçken, belirli ulusların –emperyalizmden kurtuluşa bağlanmamış– bölgesel kurtuluşlarıyla yetinme ancak mevcut kapitalist dünyada bir yer edinme çabası sayılabilecekken, bunun sınıf mücadelesine ihtiyaç duymayan ahlaki ve barışçıl çözümlerle gerçekleşebileceğini öngörme yalnızca bir ham hayal olabilir. Böyle bir arayış, bir çözüm olmasa ve uyarılmayı gerektirse bile, ezilen bir ulusun hakkı olabilir; ancak Marksistlik iddiasındaki biri için uzun yıllar benimsediği revizyonizmin çözümsüzlüğüyle ayakları suya erdiğinde, en yakınında gördüğü ve ortak teorik temellere sahip olduğu güce doğru bir savrulmayı ifade eder. Uyum için, eski “ileri demokratik” görüşlerine attığı birkaç fırça darbesi yeterli olmuştur.

“Bölgesel Devrim”e Dayanak İcadı: “Bölgesel Emperyalizm”

Tüm tablonun anlaşılabilmesi için uzunluğunu göze alarak aktaracağız. Sarısözen’in, çözümü Ortadoğu ve “bölgesel devrim” olarak Rojava devriminde bulduğu dünya ve devrimler çözümlemesi, “bölgesel emperyalizm” vurgusunu da içererek şöyle bir yol izliyor:

Geçmişte dünya devrimci süreci ‘muzaffer sosyalist devrimlerden, kapitalist ülkelerde işçi sınıfı hareketinden ve ulusal kurtuluş savaşlarından’ oluşmuştu.

Günümüzde ‘muzaffer sosyalist devrimler’ yenilgiye uğradı. Kapitalist ülkelerde işçi sınıfı hareketi zayıfladı. Ama asıl büyük değişiklik ‘ulusal kurtuluş mücadeleleri’ne sahne olan sömürge sisteminin tarihe karışması ve ‘bağımsızlığına’ kavuşan ülkelerin ise büyük bir çoğunlukla ‘küresel kapitalizmle’ iç içe geçen ‘bölgesel emperyalist’ ülkeler haline gelmesidir. Dünya yalnızca ‘küreselleşme’ süreci yaşamıyor, aynı zamanda ‘bölgeselleşme’ süreçleri yaşıyor.

Çağımız küresel emperyalizme karşı işçi sınıfının, yeni toplumsal hareketlerin mücadeleleri ve bölgesel emperyalizme karşı bölgesel devrimler çağıdır. İnsanlık barbarlığa karşı sosyalizme bu mücadeleler ve devrimler yoluyla ulaşacaktır.

19. yüzyılın sonunda ve 20. yüzyılın başında sorun şöyleydi: Emperyalizm ve emperyalist savaşlar sosyalist devrimlerin şafağıydı. Günümüzde ise bölgesel emperyalizm ve ‘bölgesel’ karakterli savaşlar bölgesel devrimlerin şafağıdır. Rojava devrimi bu tezi doğruladı.

Küresel kapitalist zincirin zayıf halkası dört parça Kürdistan’ın yer aldığı Ortadoğu’nun kalbi olan Türkiye, Suriye, Irak ve İran’dır. Zincir bu zayıf halkada kırıldığı zaman, bunu Kafkasya bölgesinin, Balkan bölgesinin, Kuzey Afrika bölgesinin ve Latin Amerika bölgesinin izlemesi mümkün olacak. Küresel kapitalizm böylece kuşatılarak sosyalizmin yolu açılabilecektir.

İşte bu nedenle Rojava devrimi donmuş bir devrim değil, bölgesel devrimler sürecinin ilk muzaffer adımıdır.[15]

İkame edişlerin çoğunu eleştirmiştik. Yenileriyle ilerleyelim.

Geçmişte” emperyalizm ve proletarya devrimleri çağı olan çağımızdan, yenilgi ve çöküşler sonrası, şimdi geriye kalan, araya “işçi sınıfı” da sıkıştırılsa bile artık proletarya devrimleri değil, ama ancak “yeni toplumsal hareketlerin mücadeleleri ve bölgesel emperyalizme karşı bölgesel devrimler[in] çağı” olabilmektir. Bu keşfiyle Sarısözen, eksikmiş gibi, sosyalizmin önüne yeni bir barikat daha dikmektedir; “eskiden” uğruna doğrudan mücadele edilebilir ve zafer kazanılabilirken, artık “insanlık… sosyalizme… yeni toplumsal hareketlerin mücadeleleri ve bölgesel emperyalizme karşı bölgesel devrimler yoluyla ulaşacaktır.

Önce kısaca, artık kendisini hedef alan bir proletarya devriminin lafta bile savunulmasından vazgeçilen emperyalizmle savaş ilişkisi yerine geçirilen ve doğrudan bir sonucu olarak konduğu “bölgesel emperyalizm”le ilişkisi içinde “bölgesel devrimler”e yol açacağı ileri sürülen “bölgesel savaş” sorunu. Sarısözen, Şubat 2022’deki Demokratik Modernite makalesinde “Küresel emperyalist güçler kendi aralarındaki uzlaşmaz çıkar kavgasını dünya savaşlarıyla iki defa çözdüler. Ama artık bunu yapamazlar. Sebebi yalnız sermayenin küreselleşmesi, iç içe geçmesi değildir. Sebep bu devletlerin arasındaki nükleer ‘dehşet dengesidir.’ Buna karşılık küresel güçler aralarındaki çelişkileri bölgesel emperyalist devletler arasındaki pazar kavgalarından yararlanarak çözme yolunu seçmişlerdir. Suriye’ye sıkışmış Üçüncü Dünya Savaşı bu gerçeği gözler önüne sermiştir. Önümüzdeki dönemde de bu tür çatışmalar sürecektir[16] diyor. Savunmayı sürdürdüğü, Kruşçev tarafından ileri sürülen, emperyalist burjuvazinin tekelci çıkarlarını değil insanlığı düşündüğünü varsayan, modern revizyonizmin “insanlığı yok edecek” nükleer silahların oluşturduğu “dehşet dengesi” nedeniyle artık emperyalistler arası savaşın olanaksızlığı tezidir. Sanki emperyalistler karşılıklı olarak “mütekabiliyet”, “önleyici savaş”, “ilk vuran olma” türü içerikleriyle onca savaş doktrinini yok yere geliştirmiş ve sanki Küba’da savaşın kıyısından dönülmemiş, Ortadoğu’da ve en son Ukrayna’da NATO ile Rus emperyalizmi doğrudan karşı karşıya gelmemiş, Çin, “ticaret savaşlarının” ardından NATO tarafından doğrudan hedefe konmamış gibi. Emperyalizm savaşları koşullar ve nedeni nükleer silahların varlığıyla yokluğu değil, ama kapitalizmde, emperyalizm döneminde hızlanarak etkisi artan tek tek işletme ve tekellerle sektörler, bölgeler ve ülkelerin eşitsiz ve sıçramalı gelişmesidir. Emperyalistler arasındaki çelişmelerin dünya savaşına yol açmadan önce belirli somut anlaşmazlıklar üzerinden bölgesel çatışma ve savaşlar olarak ortaya çıkmasında anlaşılmayacak şey olmadığı kadar, giderek emperyalistlerin –tabii ki bölgesel rakipleriyle rekabetlerinde kendi hesaplarına belirli kazanç payları uman– bir dizi bölgesel gücü kışkırtıp kullandığı “vesayet savaşları”nın yerini doğrudan çatışan asıl güçler olarak kendilerinin katılmaktan kaçınamadıkları savaşların almakta olduğu da ortadadır. Dolayısıyla dünya ölçekli büyük emperyalist savaşların yerine “yeni çağda” “bölgesel savaşlar”ın geçtiği ve hele bunların “bölgesel emperyalistler” arasındaki pazar kavgaları nedeniyle patlak verdiği tezi doğru değildir. Bölgesel savaşlar da doğrudan büyük emperyalist devletlerin dünyayı yeniden paylaşmaya yönelik çekişmeleri ve çıkar karşıtlıkları nedeniyle ortaya çıkar, gerici bölgesel devletler bunlara kuşkusuz bölgesel çıkarları temelinde, ancak büyükler arasındaki kapışmaya bağlanmış kendi aralarındaki kapışmadan “yemek artıkları” niteliğinde paylar elde etmek üzere katılırlar. Çıkarlarının büyük emperyalist devletlerin çıkarlarına bağlanmış oluşu bir yana, en ileriden “ulusal çıkarlar”ın sözünü edenler dahil tümü emperyalizmle işbirliği yapma dışında bir seçeneğe sahip olmadıkları gibi, en çok emperyalistler arasındaki çelişkilerden yararlanarak paylarını büyütmeye çalışırlar.

Bölgesel emperyalizm” tezine gelirsek; Kürt ulusal hareketinin stratejik hedefi, –eğer mevcut gerici bölge devletleriyle uzlaşmacılığı ihmal edilerek “devrim” denebilirse– “ortak bir Ortadoğu evi” oluşturacak “bölgesel bir devrim”dir; ideoloji sorunlarıyla sorumluluklar üstlenerek uğraşmış Sarısözen’in yaptığı ise, bu stratejik yönelime teorik dayanak yaratmaktır. “Bölgesel devrim”in ihtiyaç duyduğu şeyin “bölgesel emperyalizmler” olduğunu varsayarak tez ileri sürmektedir. Sanki kapitalizm ve hele onun son aşaması olan emperyalizm “küresel”, yani dünya ölçekli ve evrensel, yani uluslararası bir sistem değilmiş ve “küresellikle” nitelenmeye ihtiyacı varmış gibi, “küresel kapitalizm”, “küresel emperyalizm” kavramlarını bir biri ardına tekrarladığı “Politika”ya röportajında ve “Demokratik Modernite” yazılarında Sarısözen, “bölgesel emperyalizm” tezini işlemektedir. Dünya, “küreselleşme”nin yanı sıra ne demekse “bölgeselleşme” süreci de yaşamaktaymış! Ve bağımsızlığını kazanan eski sömürge, yarı-sömürge ve bağımlı ülkelerin çoğunluğu “bölgesel emperyalist ülkeler” haline gelmiş! Ve “günümüzde bölgesel emperyalizm ve ‘bölgesel’ karakterli savaşlar bölgesel devrimlerin şafağı”ymış!

Hem Emperyalist Hem İşbirlikçi Tekeller Devrimin Hedefi

Kanıt? Kanıt yoktur! Sarısözen’in tek söylediği, Türkiye’de kapitalizmin tekelci nitelik taşıdığıdır: “Türk kapitalizmi Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte gelişmeye başladı. Devlet kapitalizmi olarak hayata gözlerini açtı. Ve başlıca büyük sanayi kuruluşları işin başında ‘tekelci’ karakter taşıyordu… Kurulan her büyük fabrika milli pazarda tekel oluşturdu. Devlet tekellerinin öncülüğündeki bu kapitalizmin gelişmesi, üretimin yeniden genişletilmiş üretime dönüşmesi şu engelle karşı karşıyaydı: Milli Pazar yoksulluk nedeniyle ve yol, enerji, ham madde, teknoloji vs. gibi gerilikler nedeniyle dardı. Tekeller bu dar pazarda büyüme zorluğu içindeydi.” Sarısözen sorunu 12 Eylül’ün çözdüğü görüşünde: “Cuntanın adamı Turgut Özal’ın ‘dışa açılma’ sloganı Türk tekelci kapitalizminin ‘bölgesel emperyalist’ aşamaya adım atışının stratejik adımıydı. Bu adım 1980 ortasında atıldı ve 80 sonunda… Reel sosyalizm yıkılınca hem bu ülkeler, hem de onların dünyadaki nüfuz alanları yeniden paylaşılacak pazarlar haline geldi. Ve şu anda yaşanan savaşlar bu yeni paylaşım döneminin sonucu oldu. Türk tekelci kapitalizmi ‘bölgesel emperyalist’ aşamaya bu dönemde yükseldi.[17]

Türkiye’de kapitalizmin tekelci niteliğiyle geliştiği doğrudur; devlet kapitalizmiyle girilen yolda devlet fideliğinde palazlanan yerli özel tekeller de ortaya çıkmış ve bugüne gelinmiştir. Ancak Türkiye’nin nasıl olup da bağımlı bir ülkeden emperyalist bir ülkeye dönüştüğü muammadır.

Devlet kapitalizmi ulusal niteliğiyle yola çıkmış, Hint Müslümanlarının altınlarıyla kurulan İş Bankası ve ardından özellikle düşük faizli SSCB kredileriyle inşa edilen Nazilli, Kayseri ve İzmir (Kula) mensucat, Sümerbank ve şeker fabrikalarıyla vb. ilerlenirken, ilki İngiliz kredisiyle kurulan Karabük Demir-Çelik olmak üzere batı kredilerinde karar kılınmış ve sınai yatırımlara da yönelmiş olan Kurtuluş Savaşı’nın yöneticisi tefeci-ticaret sermayesi emperyalizmle birleşme yoluna girmiştir. Süreç, ticari niteliği baskın ulusal burjuvazinin işbirlikçileşerek ağırlıkla devlet yatırımlarıyla tekelleşmesi olarak ilerlemiştir. Yerli Türk tekelleri, başından itibaren uluslararası tekellerin uzantısı nitelikleriyle işbirlikçi tekeller olarak şekillenmişlerdir.

Sözün kısası, Türkiye’de ulusal sermayenin emperyalizmin kollarına atılmasıyla, doğrudan emperyalist yatırımların yanında kredi, borç, know-how vb. biçimleri altında sermaye ithal eden devlet ve yerli şirketlerin yatırım ve yeniden üretimleriyle, acentelik ve montajcılıktan başlayarak kapitalizmin gelişmesi sürecinde mali sermaye ve tekeller oluşarak egemen hale gelmiştir. Evet, asıl işlevi halk hareketini bastırmak olan 12 Eylül de TL’nin dövize çevrilemezliği yanında “yerli” kapitalizmin dünya kapitalizmine tam entegrasyonunun önündeki bir dizi yasal engeli kaldırarak, işbirlikçi tekelci kapitalizmin gelişmesini hızlandırıcı etkide bulunmuştur. Ancak süreçte bir nitelik değişikliği yaşanmamış; uluslararası tekellerin uzantıları olan Türkiye’nin işbirlikçi yerli tekellerinin bu nitelikleriyle gerek işbirlikçi tekelci sermaye gerekse Türkiye ve kapitalizminin emperyalizme bağımlılığı sürmüştür.

Sarısözen’in Demokratik Modernite makalesinde laf arasında ve kanıtlanmasına ihtiyaç olmayan “kanıtlar” olarak sıraladığı “sermaye ihracı” ve “dünyanın 17’nci büyük ekonomisi” olma türünden özellikler Türkiye’nin emperyalistliği iddiasını kanıtlamaz. Sermaye ihracı, uluslararası mali sermayenin bir uzantısı ve dolayısıyla –bütün ülkelerin tekelci sermayeleri gibi– bileşeni olan yerli mali sermayenin özelliklerindendir. Tekelci sermaye ister emperyalist ister işbirlikçi olsun uluslararasıdır ve kapitalizm uluslararasılaşmışken, hiçbir bileşeni “ulusal” sınırlara sığmaz. Sermaye ihracının olması değil, sermaye ihracıyla ithali arasındaki uçurum belirleyicidir, üç birim ihraç ederken yüz birim ithal edeni emperyalist olarak nitelemek akıl kârı sayılamaz. Yeterince sermaye ihracında bulunmadığı için Rusya’nın emperyalist olmadığı yolunda teoriler geliştirilirken Sarısözen’in üç kuruşluk sermaye ihracı dolayısıyla Türkiye’yi emperyalist ilan etmesi, sadece kafa karışıklığının değil ama çıkar farklılıklarının büyüklüğünün ürünü bir ironi olsa gerektir.

Ne ekonominin büyüklüğü emperyalizmin ayırt edici niteliklerindendir ne de sermaye ihracı; önemli olan ve tekelci sermayenin bağımlı ve işbirlikçi olup olmadığını tayin eden genişletilmiş üretimiyle sermaye birikiminin hangi “pazar”da merkezilenip nereyi metropol edindiğidir. Türkiye mali sermayesinin “Kabe”si neresidir, nereden kredilenmekte, nereye borçlanmakta, neden sürekli yatırım mallarına ihtiyaç duymaktadır, aralarında neredeyse uçurum olan ithalat ve ihracatı nereleredir ve nerelere kaçırılmaktadır? “Kabe” yerli değildir!

Tezini kanıtlamak için uçan kuştan medet uman Sarısözen, yine DM’deki makalesinde Türkiye’nin emperyalist sayılmamasını eşitlediği “‘sahte anti-emperyalizm’[in], emperyalizmi ‘dış olgu’ saymak” olduğunu ileri sürerek tanık da göstermektedir: “Mahir Çayan ‘Emperyalizm Türkiye’de iç olgudur’ diye yazmıştı.” Oysa onun söyledikleriyle ilişkisiz bir konuda konuşan ve Türkiye’nin bir yarı-sömürge olduğu görüşünde olan Mahir “emperyalizm iç olgudur” dediğinde, eski sömürgecilikten farklı olarak emperyalizmin yatırımlarıyla vb. ülkelere sızmış olduğunu anlatmaya çalışmıştır.[18]

Sermaye ve kapitalizminin tekelci niteliği, bağımlı ülkelerin “bölgesel emperyalist” ülkelere dönüşmesinin bir etkeni değildir ve olmamıştır. Başından itibaren iki tür tekelci sermaye ve tekel olagelmiştir: Rekabetçi kapitalizmlerinin gelişmesinin tekele yol açmasıyla oluşan emperyalist nitelikli mali sermaye ve tekellerle bağımlı ülkelerin burjuvazisinin emperyalizmle birleşmeleriyle emperyalist sermayenin uzantısı olarak oluşan mali sermayeleriyle, serbest rekabetin tekele yol açmasından farklı olarak, yukarıdan ve dışa bağlı olarak oluşan işbirlikçi tekeller.

Ve bu işbirlikçi tekeller “bölgesel emperyalizm”in değil, emperyalizme ve asıl olarak şu ya da bu emperyalist burjuvazi ve devletin çıkarlarına bağlanmış çıkarlarıyla emperyalizme bağımlı kapitalist ülkelerin egemenleridirler. Şahı deviren İran Devrimi örneğinde olduğu gibi henüz emperyalizmle birleşip işbirlikçileşmediği koşullarda, genellikle ticari sermayeleriyle ulusal burjuvazinin de “bölgesel emperyalizm”in dayanağı olduğu ise ileri sürülemez; henüz ancak –bir yönü de emperyalizmle işbirliği adımlarının atıldığı– tekelleşme sürecindedirler ve tekelci olmayan emperyalist yoktur. Dolayısıyla “bölgesel emperyalist” ülkelerin aralarındaki savaşlara “ancak bölgesel devrim son verebilir” tezi geçersiz olduğu gibi, “bu devrimin objektif şartları Ortadoğu’da olgunlaşmıştır” görüşü de geçersizdir. Her halükarda emperyalizme karşı mücadele ve bölgeler ve milletlerin kurtuluşuyla sınırlı olmadan kapitalist emperyalizmden kurtuluş için –ulusal yönü de olan– sosyal devrimler gerekli ve zorunludur.

Öte yandan, Sarısözen’in, emperyalist olarak değerlendirilmediği durumda –“ulusal” varsayması nedeniyle olmalı– desteklenmesi gerekeceğini öngördüğü ve böyle yaptıkları için “Kemalist Türk solu” yaftası asıp suçladığı bölgesel burjuva gericiliklere, örneğin Türkiye gericiliğine karşı uzlaşmaz bir mücadele ve egemenliği elinde tutan tekelci burjuvazinin alaşağı edilmesinin amaç edinilmesi için bu ülkelerin birer “bölgesel emperyalist” olmaları gerekli değildir. Emperyalist olsun ya da olmasın tekelci burjuvazi başta olmak üzere, burjuvazinin egemenliğine son verilmesi hedeflenmeden ne sosyalist ne de devrimci olmak olanaklıdır. İşbirlikçi tekelci burjuvazinin egemenliğine son vermek amacıyla, ülke içi açmazlarının yanı sıra onu –bağlandığı emperyalistlerin rakiplerinin ve bölge gücü olma ve bölgenin paylaşılmasından aldığı/alacağı payı büyütme amacındaki bölgesel rakipleriyle dalaşmaları dolayısıyla da– açmazlara sokacak bölgesel çatışma ve savaşlardan yararlanmamak ve bu nedenle yenilgisini isteyip bu yönde çalışmamak ise şüphesiz aptallık olur.

Ve Kemalistlik Sorunu

Sarısözen’in Kürt ulusal hareketine iltihak edip tüm program ve stratejisini benimseyerek savunurken ihtiyaç duyduğu kurgusunu haklı çıkarmak üzere, “klasik Türk solunun Kemalistliği” suçlamasına bağlayarak şu yazdıkları, hayali yel değirmenlerine kılıç sallamaktan başka bir şey değildir:

Türk solunun klasik unsurları geçmişteki programlarını korumak ve Kemalistlerle dirsek temasını kaybetmemek için Türk kapitalizminin tekelci karakterine rağmen ‘emperyalist’ olduğu gerçeğini inkar ediyorlar… Bugün Türkiye’nin ‘emperyalizm tarafından sömürülen, geri bıraktırılan bir ülke’ olduğunu söylemenin biricik anlamı, …Türk tekelci kapitalizmini, yani bölgesel Türk emperyalizmini, öteki emperyalistlerle rekabet sürecinde desteklemektir… Şimdi Türkiye sosyalistlerinin önünde kendi emperyalizmine karşı savaş aşaması var. Gerçek anti-emperyalizm Türk bölgesel emperyalizmini yıkmaktır. Bu İran için de, Irak için de, İsrail için de, Pakistan ve Hindistan için de geçerlidir.[19]

Paramparça Irak ve bağlanmış olduğu “kuşak-yol projesi”yle on milyarlarca dolar borçlandığı Çin’i dengelemek için Amerikan emperyalizminin yeni darbe düzenlediği Pakistan’a bile emperyalizm payesi yükleyen bu abartıcılık, benzerlerinin de sözünü ederek Türkiye’yi vurgulamak içindir.

Kemalistlerle dirsek temasını kaybetmemek”… Peki, niçin? Tabii ki “burjuvazi ve devletin Kürt sorununu inkar politikasını desteklemek için”!

Şöyle yazıyor:

Kemalist ideologlar günümüzde ‘anti-emperyalizm’ kavramını Türk devletinin Kürt sorununu inkar politikasına destek vermek amacıyla istismar ediyorlar. Bunlar ‘dış güçlerin’, özellikle ABD emperyalizminin Türkiye’yi bölmek istediğini öne sürüyor ve Kürt Özgürlük Hareketi’ni de ‘emperyalizmin’ destekçisi olarak karalıyorlar. O nedenle bu çevreler Türkiye kapitalizminin ‘tekelci’ yani emperyalist kapitalizm olduğunu kabul edemezler. Çünkü böyle bir kabul durumunda ‘bir emperyalist devletin öteki emperyalist devleti zayıflatması ya da bölmeye çalışması’ gibi bir olgudan kendi ülkelerinin emperyalizmini destekleme sonucu çıkartmak yerine, ‘Türk ve Amerikan’ emperyalizmleri arasındaki bu çelişkiden, kendi Türk emperyalizmlerini yıkmak için yararlanma sonucu çıkartmaları gerekir.[20]

Tam bir hayal alemi!

Evet, Türkiye’de gerek Erdoğan ve Cumhur gerekse de CHP ve Millet İttifakı yerli tekellerin sözcülüğünü üstlenir ve emperyalizmle işbirliği yaparken, geçer akçe olduğunu bildiklerinden “anti-emperyalistlik” de iddia ediyorlar. Ve evet, Türkiye’de Kürt ulusal hareketini açık ya da üstü örtülü biçimde “emperyalizmin destekçisi” olarak niteleyen solcular da var. Ancak, doğrusu, bir “solcu” sayılamayacak Doğu Perinçek bir yana, Türkiye’de ne kadar “solcu” sayılabilirse CHP dışında, örneğin Amerikan emperyalizmi karşısında açıktan kendi burjuvazisini destekleyen solcular olduğunu sanmıyoruz.

Ama Sarısözen “‘anti-emperyalizm’ kavramının bugün Türk solunun ‘klasik’ kesiminde kazandığı anlam berbattır” diyerek başladığı DM makalesinde üstelik genelleyerek “Türk solu”nu Kemalistlikle suçlamaktadır: “Türk solunun Kemalizm ile olan ‘yakın akrabalığı’nın ‘anti-emperyalist’ sahte içeriği”… “Türk solunun klasik unsurları … emekçi sınıfların karşısında tekellerin, finans kapitalin, mali oligarşinin, endüstriyel askeri kompleksin değil de ‘dış güçlerin’, Amerikan emperyalizminin vs. durduğunu söylemeyi sürdürüyorlar. Bu politikanın en ağır sonucu ‘anti-emperyalizm’ kılıfı içinde ‘Türk milliyetçiliğinin, şovenizmin ve giderek ırkçılığın’ sürdürülmesidir.[21]

Sarısözen’in silsileli iddiaları tam bir indirgemeciliktir! Amerikan emperyalizmine karşı olanlar neden işbirlikçi tekellere karşı çıkmayarak “dış güçleri” “başlıca düşman” saysın ve neden Kürt sorununu inkar edip şoven ve ırkçı olsunlar? Perinçek’i ve Kürt hareketine uzak durmayı meziyet sayanları bir yana koyalım, Türkiye’nin sosyalistleri bu kumaştan mıdır?

Kimdir bu “klasik Türk solu”?

Türk solu” tanımının Kürt ulusal hareketi tarafından yapıldığı bilinir, ancak kendisini milliyetiyle tanımlayan sosyalistin de sosyalist sayılamayacağı tartışmasızdır. Peki, Sarısözen’in “klasik Türk solu” kimdir? Bu tanıma uygun düşen ve Kemalizmle de yakın akraba olan, Kemalist “kadro hareketi”nin başını çeken Vedat Nedimlerle Şevket Süreyyaları üretmekle kalmayan, ama M. Suphilerin katledilmesinin ardından başlangıçta hatta sosyalist devrim beklediği Mustafa Kemal’den demokratik devrim beklentisini sürdürerek net Kemalizm kuyrukçusu bir çizgi izleyen Şefik Hüsnü önderliğindeki TKP’dir. Şeyh Sait İsyanından başlayarak TKP, “İngiliz emperyalizminin oyunu” ve feodal içerikli saydığı Kürt isyanlarının ezilmesinde Kemalizme açık destek vermiştir. Bu kadarla kalmamıştır; açık Kürt düşmanlığı yapmasalar bile TKP’den dışlanan Mihri Belli ve Hikmet Kıvılcımlı (ki “sömürge Kürdistan” diye kitap yazmıştır) Şefik Hüsnü geleneğini sürdürerek, karşı-devrimcileştikten sonra bile beklenti içinde oldukları Kemalistlerle ittifak tutumu izlerken, Sarısözen’in yöneticiliğini yaptığı İ. Bilen komutasındaki TKP, örneğin 1970’lerde desteklediğini ilan ederek ittifaka çağırdığı “ilerici yurtsever subaylar”la birlikte, şimdi eleştirir göründüğü “kapitalist olmayan yol”dan, tıpkı bugün savunduğu türden “sosyalizmin önünü açmak” üzere, “ileri demokratik devrim” peşine düşmüştür. Kemalizmle yakın akraba “Türk Solu” bunlardır. Yoksa –henüz kopmamışken etkilendikleri– Türkiye soluna egemen olan ve Kemalizmle birliği de kapsayarak burjuva gericilikle uzlaşmayı esas alan reformcu revizyonist geleneği kırma görevini de üstlenip anti-emperyalizm bayrağını yükselterek 1960’ların ikinci yarısında öne atılan ve ülkede devrimci sosyalist hareketin oluşmasına dayanaklık eden Türkiye solunun yüz akı olan devrimciler değil!

Ve son söz: Asıl sahte anti-emperyalizm, Ortadoğu’dan söz edildiğinde, Türkiye “bölgesel savaşın en tehlikeli etkeni” sayılır ve “Türk ve Amerikan emperyalizmleri arasındaki çelişkiden kendi Türk emperyalizmlerini yıkmak için yararlanma” vurgusu yapılırken, mücadele ve devrimin hedefi olmaktan çıkarılarak Amerikan emperyalizminin aklanmasıdır! Tıpkı Ukrayna Savaşından söz ettiklerinde T-24’te Hasan Cemal ve Birikim’de Ahmet İnsel’in yaptıkları gibi.[22]

Sınırları zorlayıp elbirliği yapmasının yanında bölgeyi terk etmesine karşı çıktığında, Kürt ulusal hareketi, “başka ne yapabilir ki” duygusuyla Amerikan ve Rus emperyalizmi arasındaki çelişkiden yararlanıyor denip mazur görülebilir. Ancak bunu, üstelik teori kurarak emperyalizme karşı mücadeleyle ilgili çok kötü bir sicile sahip Sarısözen, hele hala sosyalizmden söz açarak yaparsa, bu işbirlikçi Türkiye egemenlerini korkuluk olarak sallayıp dünya işçileri ve halklarının 1 numaralı düşmanı Amerikan emperyalizmini aklamaktan başka anlama gelmez. Amerikan emperyalizmiyle barış içinde bir arada yaşama teorisi ve pratiğiyle ünlü Kruşçev’in soyundan olan, sonra Brejnev’le birlikte ABD ile dünya hegemonyası için çatışan Sovyet Sosyal emperyalizminin saldırganlığını her konuda haklı çıkarıp destekleyen Sarısözen, şimdi bölgesel emperyalistler”i ileri sürerek yeniden ABD ile barış içinde bir arada yaşamayı savunmaya döndüğünde, söyledikleri ve söyleyeceklerinin hiçbir kıymeti kalmaz. Sen uzlaşarak Amerikan emperyalizmi aklarken başkalarının Kemalizmle uzlaşmasına ne söylersen söyle, gülünüp geçilirsin!


[1] Sarısözen, V. (30 Nisan 2021) “Ademi Merkeziyetçilik”, Demokratik Modernite, https://demokratikmodernite.org/utopyaya-ulasmada-en-buyuk-silah-adem-i-merkeziyetcilik/

[2] Sarısözen, V. (11 Ekim 2019) “Kapitalist Modernite, ‘Son Söz’ Değildir Çünkü Düşüncenin ‘Son Sözü’ Yoktur”, Demokratik Modernite, https://demokratikmodernite.org/kapitalist-modernite-son-soz-degildir-cunku-dusuncenin-son-sozu-yoktur/

[3] Sarısözen, V. (7 Şubat 2022) “Bir Anti-Emperyalizm Karikatürü: Türk Solunun Anti-Amerikanizmi”, Demokratik Modernite, https://demokratikmodernite.org/bir-anti-emperyalizm-karikaturu-turk-solunun-anti-amerikanizmi/

[4] Sarısözen, agy.

[5] Sarısözen, “Kapitalist Modernite, ‘Son Söz’ Değildir Çünkü Düşüncenin ‘Son Sözü’ Yoktur”.

[6] Sarısözen, V. (25 Temmuz 2022) “Veysi Sarısözen: Rojava devrimi bölgesel devrimlerin ilk muzaffer adımıdır”, Politika Haber, https://politikahaber.com/veysi-sarisozen-rojava-devrimi-bolgesel-devrimlerin-ilk-muzaffer-adimidir/

[7] Sarısözen, agy.

[8] Sarısözen, agy.

[9] Sarısözen, agy.

[10] Lenin V. İ. (1989) Devlet ve İhtilal, çev. S. Arslan, 7. Baskı, Bilim ve Sosyalizm Yayınları, Ankara, sf. 64-65.

[11] Lenin V. İ. (2008) Sol Komünizm Bir Çocukluk Hastalığı, 7, Baskı., çev. M. Erdost, Sol Yayınları, Ankara, sf. 40-41.

[12] Sarısözen, agy.

[13] Sarısözen, agy.

[14] Sonradan kendisini feshetme kararı alan TKP, 1970’lerde sosyalizme geçiş için öngördüğü demokratik devrim öncesinde, işçi sınıfına sadece katılma görevi verirken, CHP’nin temsil ettiğini belirttiği “ulusal burjuvazi” ve “yurtsever subaylar”la birlikte “halkçı bir hükümet”in kurulmasıyla bir “ön aşama” olarak gerçekleşecek “demokratik dönüşümler” kapsamında “ileri demokrasi” ve “ileri demokratik düzeni” savunmaktaydı: “… olayların objektif gelişmesi, geniş emekçi yığınların savaşı, Türkiye’de halk düşmanı rejimi ve egemenliğini yıkmayı, işçi sınıfının, köylülüğün ve orta tabakaların da katılmasıyla, demokratik, anti emperyalist, anti feodal halk devrimini gerçekleştirmeyi, egemenliği almayı, halkçı bir hükümet kurmayı amaçlayan dönüşümleri ön plana sürüyor… Köklü sosyal-ekonomik ve politik dönüşümlerin gerçekleşmesi, halkımıza, TKP’nin yakın amacı olan ileri demokratik bir düzene, oradan da sosyalizme geçmek olanaklarını sağlar.” TKP, 1973 Programı, sf. 28; aktaran Yürükoğlu R., “Üçüncü Program ve Görevlerimiz”, sf. 17-18, İşçinin Sesi Yayınları, 2. Basım, Ekim 1979. (Bkz: https://www.marxists.org/turkce/konu/turkiyekom/tkp-is/books/UcuncuProgramVeGorevlerimiz.pdf)

[15] Sarısözen, agy.

[16] Sarısözen, “Bir Anti-Emperyalizm Karikatürü

[17] Sarısözen, agy.

[18] M. Çayan’ın “iç olgu” meselesini nasıl tanımladığı ile ilgili şu pasaja bakılabilir: “…emperyalist hegemonya altındaki ülkelerde, (ister II. bunalım döneminin emperyalist hegemonyasının dışsal bir olgu olduğu feodal, yarı-feodal ülkelerde olsun, isterse de III. bunalım döneminde emperyalist hegemonyanın içsel bir olgu olduğu emperyalist-kapitalist üretim ilişkilerinin egemen olduğu geri-bıraktırılmış ülkelerde olsun)…” Çayan, M. (2003) Bütün Yazılar, Eriş Yayınları, https://www.marxists.org/turkce/cayan/yayinlar/butun-yazilar.pdf, sf. 261-62.

[19] Sarısözen, agy.

[20] Sarısözen, agy.

[21] Sarısözen, agy.

[22] Bkz. Cemal H. (2022) “Amerika, Avrupa Birliği, NATO, Batı İttifakı olmasaydı”, T24, https://www.gunlukkoseyazilari.com/t24-hasan-cemal-06-mart-2022-amerika-avrupa-birligi-nato-bati-ittifaki-olmasaydi/909762 ve İnsel, A. (2022) “Ukrayna Savaşı karşısında Putinciliğin farklı çeşitleri”, Birikim, https://birikimdergisi.com/haftalik/10976/ukrayna-savasi-karsisinda-putinciligin-farkli-cesitleri

Warning: A non-numeric value encountered in /home/teoriveeylem/public_html/wp-content/themes/Newspaper/includes/wp_booster/td_block.php on line 353