İşçi aristokrasisi ve göçmenler

Ayhan Aydoğan

Egemen sınıflar tarih boyunca ezdikleri sınıfın belirli üyelerini, onlara sağladıkları bireysel ayrıcalıklar karşılığında sınıflarına karşı kullanmışlardır. Egemen sınıf, hâkimiyetini sürdürebilmek için sınıf çıkarlarını ve egemenliğini bütün toplumsal yaşamda meşrulaştırıp yasallaştırmak zorundadır. Bunu elde edebilmesinin koşulu ise esas kendi sınıf çıkarlarının ifadesi olan dünya görüşünü “toplumsal çıkar” görünümünde bütün toplumun üzerine çıkararak örgütlemesidir.

Burjuvazi, sömürgecilik sayesinde, sömürgelerde elde ettiği kârların kırıntılarıyla kendi ülkesinin proletaryasının “üst tabakalarını” satın alacak imkânları elde etti. Kapitalizmin emperyalizme doğru yol almasıyla elde ettiği koşullar ve proletarya saflarında yarattığı “yeni”, yaşamı ve ilişkileriyle “burjuvalaşmış” tabakanın, işçi sınıfı hareketi içinde işçi sınıfına yabancı bir ideolojik ve siyasal eğilim yaratması kaçınılmazdı. Dolayısıyla işçi sınıfı içinde burjuva sınıfının çıkarlarıyla kendi çıkarlarını ortaklaştıran imtiyazlı grupların oluşumu, emperyalist egemenliğin sürdürülmesinin araçlarından biri olarak işlev gördü ve bu durum sürüyor.

Yukarıda belirttiğimiz kırıntılarla beslenen aristokrat ve bürokrat tabakaları, sağlanan yaşam koşullarını korumak için iktisadi, toplumsal, ideolojik ve siyasal olarak burjuvaziyle işbirliğine girer ve proletaryaya her dönemeçte yeniden ihanet ederler.

Oportünizmin iktisadi temelinin sağladığı imkânlardan beslenerek oluşan bu ihanetin gerçekleştirildiği bir diğer alan ise sendikalardır. “Sarı sendikacılık” diye bilinen ve işçilerin değil patronların çıkarlarını savunan sendikacılığın sınıf temeli, işçi aristokrasisidir. Egemenler tarafından kendilerine tanınan ayrıcalıklarla, ekonomik talepler mücadelesi de dâhil olmak üzere, işçi sınıfının doğal çıkarlarını savunmak ve örgütlemekten uzaklaşırlar. İşçi sınıfının mücadele örgütleri olan sendikaları bir “diyalog ve uyum” temsilciliğine çeviren, bu örgütlerin yönetimini ele geçirmiş sendika bürokrasisine dayanan sarı sendikacılığın asli göreviyse, işçiler içinde hoşnutsuzluk kabarıp mücadele eğilimi ortaya çıktığında bu mücadeleyi engelleyici rol oynamaktır.

Yazımızda burjuvaziyle işçi aristokrasisi ve sendika bürokrasisinin ortaklaşmasını ve bu aristokrat tabakayla sendika bürokratlarının mülteciler üzerindeki etkilerini konu edineceğiz. Tartışmamızı, işçi aristokrasisinin hayatta kapsadığı bütün alanları dahil ederek değil işçi partileri üzerinden konumlanışı ve sendikal bürokrasi üzerinden yapacağız. Birinci Enternasyonal, İkinci Enternasyonal, İkinci Paylaşım Savaşı sonrası dünyasında Almanya örneği ve Danimarka üzerinden yakın tarih örneklemeleri yazımızın ana hatlarını oluşturacak. Ana hattımızı oluşturacak ilk noktamızdan, Birinci Enternasyonal’deki tartışmalarla başlayalım.

Birinci Enternasyonal’de İrlanda Sorunu

Birinci Enternasyonal’in 1869 yılında yapılan Basel Kongresi’nde resmen gündeme gelmediyse de İrlanda sorunu, Enternasyonal’in yaşamında önemli bir rol oynamaktaydı. İrlanda sorunu, dünya emek hareketinde dönemin en önemli konularından biri olan, sömürge ülkelerle onları yağmalayıp ezen sömürgeci kapitalistler arasında politika geliştirme ile ilgili tartışmaların önemli örneklerinden oldu.

İrlanda halkı, yedi yüzyıldır İngiliz yönetici sınıflarının İrlanda’yı tümüyle boyunduruğu altına almasına direnmekteydi. Bu yüzyıllar boyunca, son büyük örnekleri 1641,1798,1848 ve 1867’de görülen pek çok ayaklanma yaşanmıştı. İrlanda, sonunda 1923’te bugünkü kısmi ve bölünmüş bağımsızlığını elde edene kadar, 1916 ve 1921 ayaklanmaları gibi birçok benzerini yaşayacaktı.

Marx, Çartistler zamanından beri İrlanda’nın bağımsızlık talebinin yanında oldu.1866’da Marx’ın çabalarıyla Genel Konsey, İrlanda halkına uygulanan zulmü protesto etmek için Dışişleri Bakanı Sir George Grey’e bir delegasyon göndermiş, ancak delegeler kabul edilmemişti. Odger, Applegarth ve diğer İngiliz sendika liderleri ise, Marx’ın İrlanda ile ilgili genel çizgisini desteklemede son derece kaçamak davrandı. 1869 sonlarındaki bir tartışmanın ardından Marx, “Enternasyonal’in görevi, İngiltere ile İrlanda arasındaki çatışmayı her yerde öne çıkarmak ve her yerde açıkça İrlanda’nın yanında yer almaktır[1] diyordu.

Uzun zaman ilgilendiği İrlanda sorununda Marx, “İrlanda’nın İngiliz toprak sahibi aristokrasinin istihkâmı olduğu” ve “dolayısıyla, İngiliz aristokrasisinin İngiltere’deki egemenliğini sürdürmesinin de en büyük aracı olduğu[2] kanaatine ulaştı. “İngiliz işçi İrlandalı işçiye karşı dini, toplumsal ve ulusal ön yargılara sımsıkı yapışır, bunun bedelini İrlandalı işçi ona faiziyle öder[3] diyerek, İngiliz ve İrlandalı işçiler arasındaki bölünmenin getirdiği ölümcül zayıflığa dikkat çekti. Marx’in ulaştığı sonucu Genel Konsey “Merkez Konseyi’nin Londra’daki özel görevi, İngiliz işçilerini İrlanda’nın ulusal kurtuluşunun kendileri için bir soyut adalet ya da insancıl duyarlılık sorunu değil fakat kendi kurtuluşlarının birinci şartı olduğu konusunda aydınlatmaktır[4] kararıyla onayladı. Burada İngiliz sendikacılarının tutumu oldukça önemli. Savaş konusunda açıktan İrlanda’nın yanında yer almaktan çekinen Odger, Applegarth gibi sendikacılar, göçmen işçi konusunda da “İngiltere’de aynı fabrikada çalışan İrlandalı işçilerle İngiliz işçilerinin aldığı para aynı değil, çalışma biçimleri, patronlar tarafından gördükleri muamele de aynı değil ama ne bu durum ne de bir birleriyle arasındaki ilişki bu sistemde çözülemez. Bu sorun sosyalizmin çözeceği bir sorundur. Kapitalist dünyada enerjimizi bu ayrımlara harcamak sosyalizm yolunda zaman kaybıdır.[5] demekteydi.

Birinci Enternasyonal’de işçi aristokrasisinin, sömürgeleştirme çabalarının yarattığı göçmen işçiliğe dair bu tutumunun İkinci Enternasyonal’deki sosyal demokratların savaş yanlısı tutumunun çıkış noktalarından biri olduğunu ve nihayetinde İkinci Enternasyonal’i parçalanmaya götüren sürecin başlangıcı olduğunu da söyleyebiliriz.

Bu sapkın eğilimler, elbette sadece İngiltere’ye özgü değildi. Avrupa’da olduğu gibi, Amerika’da da Enternasyonal, geniş bir işçi sınıfı hareketinin gelişimini engellemeye dönük iç eğilimlere karşı sürekli mücadele etmek zorundaydı. Bu durum, göçmen işçilerin, İngilizce öğrenmeye, Amerikan vatandaşlığı kazanmaya ve işçilerin yerli örgüt ve mücadelelerine katılmaya ve önderlik etmeye karşı duyduğu isteksizlikte kendini gösteriyordu. Genel Konsey’in düzeltmekte pek başarılı olamadığı bu zararlı eğilim, iki kuşak boyunca, azalan bir şekilde devam edecek ve modern Komünist Parti’nin kurulduğu günlere kadar yaşayacaktı. Bu dar particiliğe karşı özellikle Engels sıkı bir mücadele yürüttü.

Göçmen politikalarının yanı sıra bu tutumun siyahi işçilere de uygulandığını söyleyebiliriz. Bu sekterizmin pek çok olumsuz sonucundan biri siyah Amerikalı sorununun tümden ihmal edilmesi oldu. Çoğunlukla büyük kuzey kentlerinde yaşayan Marksistler, siyah işçilere dostça yaklaşımları, onların çalışma ve sendikalaşma haklarını savunmalarıyla tanınıyordu; fakat Uluslararası İşçi Derneği savaş sonrası yeniden inşa döneminde güney eyaletlerinde siyah halkın beyaz müttefikleriyle birlikte militan karşı-devrime karşı yürüttüğü sert kavgaya hemen hiç ilgi göstermedi.

II. Enternasyonal’de ABD Sosyalist Partisi’nin Beyaz Şovenizmi

İkinci Enternasyonal oportünizminin en kötü biçimlerinden biri de Amerika Sosyalist Partisi’nin göçmen ve siyahi işçilere karşı takındığı beyaz şovenizmi tutumuydu. Göçmen ve Siyahi nüfusu insanlık dışı koşullarda yaşamaya mahkûm eden “Crow Yasalarına” son verilmesi talebi genel halk nezdinde bile dikkat çekerken, Amerikan Sosyalist Partisi bu duruma karşı sesini hiç yükseltmedi. Partinin 1901’den 1912’ye kadar siyahilere ve göçmenlere uygulanan ayrımcılığa aktif olarak karşı çıktığını gösteren tek bir kayıt dahi yok. Gerçekten de parti basını, göçmen ve siyahilere karşı şoven karalamalarla doluydu; bunun baş suçluları Berger ve Untermann gibi Bernştayncılardı. Dahası, partinin kendisi de, bir bütün olarak işçi sınıfının partisi olduğu, bu nedenle nüfusun belirli bir kesimi için özel talepler yükseltmeyeceği iddiasını sürekli tekrarlayarak, göçmen ve siyahi halkın trajik durumuna karşı aymazlığını teorize ediyordu. Partinin zulmedilen, sömürülen ve vahşice ezilen göçmen ve siyahi halka verdiği tek teselli, bir gün sosyalizmin kurulup, onları da kurtaracağıydı.

1903’te Amsterdam Kongresi öncesinde, ABD’de de göçmen ve siyahilere uygulanan zulüm haberleriyle harekete geçen Uluslararası Sosyalist Büro, Amerikan Sosyalist Partisi’ne linçler karşısındaki tavrıyla ilgili bir mektup yazdı.

Mektuba verilen cevap ise şöyleydi: “Sosyalist Parti, açgözlülük, kleptomani, cinsel sapıklık ve diğer bütün saldırgan, hatta linçe varabilen insani yozlaşma biçimlerinin doğmasını ve yayılmasının engelleyecek şartların, kapitalizmin ortadan kaldırılıp sosyalizmin kurulmasından başka hiçbir yolla sağlanamayacağını belirtir.[6]

İkinci Enternasyonal’in Amsterdam Kongresi öncesinde ABD Sosyalist Partisi’nin göçmenlere bakışı bu şekildeydi. Amsterdam Kongresi ve sonrasında ise, hiçbir şey söylememek hali yerini göçmen nüfusu karşısına almaya kadar vardırıldı. Sendikalar arasında uzun yıllardır, ABD’ye göçün önlenmesine yönelik güçlü bir ajitasyon devam ediyordu. Vasıflı işçilerin kendi meslekleri etrafına duvar çekmeye dönük eğilimlerine denk düşen göçmen karşıtlığı, en berbat ifadesini Pasifik kıyılarında “Çinliler Defolsun!” sloganında bulsa da, Avrupa’dan ABD’ye gelen göçmen işçileri de yaygın şekilde hedef alıyordu.

Küçük burjuva entelektüellerin ve sendika bürokratlarının ağırlıkta olduğu Sosyalist Parti, bu tür gerici yönelimlerin kalesi haline gelmiş olan, Gompers’ın yönetimindeki AFL’ye karşı tavır almak bir yana, onlara teslim olma eğilimindeydi. Bunun sonucunda 1904 Amsterdam Kongresi’nde Hollandalı Verdorat ve Van Kol ile Avustralyalı Thompson’ı da yanlarına alan Hillquit ve diğer Amerikalı delegeler, parti talimatı doğrultusunda, örtük biçimde “geri ırkların (Çinliler, siyahiler vb.)[7]dışlanmasını ima etmeye varan bir karar tasarısı sundu. De Leon’un lanetlediği öneri, delegeler arasında destek bulamayacağı anlaşılınca, nazikçe geri çekildi.

Dersini almayan Amerika delegasyonu, üç yıl sonraki Stuttgart Kongresi’ne yine Hillquit önderliğinde, “kabul edildikleri ülkenin işçileri arasında asimile olmayı beceremeyecek[8] göçmenlerin engellenmesini öneren benzer bir tasarıyla geldi. Bu sırada Amerikan Sosyalist Partisi’nin Victor Berger ve Ernest Untermann gibi şovenist liderleri açıkça bir dışlama kampanyası yürütüyordu. Stuttgart Kongresi, Amerikan tasarısını reddederek, göçmenlik sorunu üzerine sağlam bir karar aldı. Kararda sözleşmeli işgücü ithalatı kınanırken, göçmenlik hakkını ırk ya da ulus temelinde sınırlamaya yönelik her türlü önleme karşı çıkılıyordu. Karar, işçilerin ulusal hayat standartlarının, göçmenleri örgütleyerek ve eşit ekonomik ve siyasi hakları kazanmalarını sağlayarak korunmasını öneriyordu.

Buraya şöyle bir parantez açalım. ABD’de temel sanayi kollarında ücret ve çalışma koşullarını iyileştirmek, sendika kurmak ve sağlam bir Marksist siyasi parti oluşturmak için mücadele eden işçilerin ön saflarında her zaman işçilerin yüzde 30 ila 75’ini oluşturan göçmenler yer almaktaydı. Amerika’daki Marksist hareket, yarım yüzyılı aşkın bir süredir, kıtaya sonradan yerleşmiş işçilerin omuzlarında yükseliyordu.

Stuttgart Kongresi’nin, göçmenlerin kovulması önerilerini reddeden kararı Amerikan Sosyalist Partisi’nin şoven liderlerini çok kızdırdı. Sağ kanat ve merkez ile solun bir kısmı Stuttgart kararına ateş püskürüyordu. Victor Berger, kongredeki Amerikalı delegeler Hillquit, Algernon Lee ve A. M. Simpsons’ı Japon ve Çinli “çekik gözleri” ABD’ye kabul eden bir kararın geçmesine izin vererek ihanet eden bir “entelektüel” grubu olarak kınadı. Berger, Amerika ve Kanada’da sosyalizmi istiyorsak, onları “beyaz adamın” ülkesinden uzak tutmamız gerektiğini söylüyordu. Bu tavır, partinin siyahları hedef alan linçlere gösterdiği onursuz hayırhah tutuma da çok uygundu. Debs, partinin göçmenlere karşı dışlayıcı yaklaşımını şiddetle protesto etti.

Sosyalist Enternasyonal’in başlıca partilerinin çoğunda yönetimde bulunan sosyal demokratlar tepeden tırnağa milliyetçi olduklarından, göçmen sorununun mevcut kapitalist çözümünü tersine çevirmek için hiçbir hamle geliştirmediler. Fakat kimi sosyal demokrat partiler ‘ulusal kültürel özerklik’ öngören oportünist öneriyi geliştirdiler. Emperyalist niteliği gizlenemeyen bu ilişkinin baş teorisyenleri Victor Adler, Otto Bauer ve Karl Renner’di. Çok uluslu bir devlet olarak Avusturya bu teorinin asıl uygulama alanıydı. Ulusal kültürel özerklik politikasının genel sonuçları, işçi hareketini bölmek, işçiler arasındaki en olumsuz milliyetçi önyargıların gelişmesine izin vermek ve partinin burjuva milliyetçi partilerin ideolojik etkisi altına daha fazla girmesi oldu.

Stalin teorinin pratikte nasıl gerçekleştiğini şöyle açıklıyor:

Avusturya’da 1896’ya kadar birleşik bir sosyal demokrat parti vardı. O yıl ilk olarak Çekler, Enternasyonal’in Londra Konferansı’nda ayrı temsil edilmek istedi. 1897’de Viyana’daki Kongre’de birleşik parti resmen tasfiye edilerek, yerine altı sosyal demokrat gruptan oluşan bir federal birlik kuruldu. Sonuçta bu gruplar bağımsız partilere dönüştü. Partiler arasındaki ilişki giderek koptu. Parlamento fraksiyonu da partiyi izleyerek dağıldı ve ulusal kulüpler oluşturuldu. Ardından sıra sendikalara geldi. Sendikal hareket de ulusal hat boyunca bölündü. Bölünme kooperatiflere bile yansıdı.[9]

Yukarıda belirttiğimiz ‘kültürel özerklik’ teorisinin, devamında dönüştüğü ‘çok kültürlü toplum’u Almanya örneği üzerinden 1990’lardaki sendikal tutumu geçince ele alacağımızı belirtelim.

Almanya’ya Göçmen Akımı

Almanya’da devletlerarası anlaşmalar (İşçi Mübadelesi Anlaşmaları) aracılığıyla yabancı işçi çalıştırılması 1950’lerin sonunda İtalyan işçilerle başlar. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından girişilen ekonomik yapılanma sürecinde işgücü açığıyla karşılaşılması, Almanya burjuvazisi ve devletini yurt dışından ucuz işgücü edinme arayışına itmiştir.

Almanya’ya göçün tarihi bu anlaşmalarla başlamıyordu. İşçi Mübadelesi Anlaşmalarından önce de yabancı işçiler bu ülkeye gelerek çalışmaktaydı. Dolayısıyla Alman burjuvazisinin devlet aracılığıyla işçi getirtmesi, özel bir tercihi yansıtmaktaydı. Bu tercihin altında yatan, anlaşmaların işçileri geri gönderme hakkını saklı tutmasıydı. Rotasyon (yabancı işçilerin iş piyasasının ihtiyaçlarına göre işe alınıp işten çıkarılması), ilk defa 1973-74 kriziyle dile getirilse de tüm göç deneyiminde temel belirleyen olmuştur.

Bu süreçte göçmen işçiler, geleneksel sanayi kollarında ve inşaat gibi ağır çalışma koşullarına sahip sektörlerde; sanayi dışında ise, hizmet sektörünün enformel alanlarında tüm sosyal haklardan yoksun bir şekilde vasıfsız işgücü ihtiyacını karşılıyordu. Vergi ödemekle birlikte sosyal hizmetlerden yararlanamayan göçmenler, sigorta sistemi için önemli kaynak sağlamaktaydı.

Bu konuda öncelikle Alman sendikalarının sınıf üzerinde yarattığı etkiyi değerlendirmek gerekiyor. 1960’ların “refah devleti” uygulamalarında sendikalar etkin bir özne haline gelirken, paylaşılan kırıntıların ve edinilen hakların elden gitmesini engellemeye yönelik talepler öne sürüyorlardı. Bu ortamda gündeme gelen yabancı işçi alımları ve İşçi Mübadelesi Anlaşmaları sürecinde devletin önerisine karşılık kimi koşullar öne sürdüler. Bu koşullar, yabancı işçi getirtilmesine özü itibariyle karşı çıkmamakla birlikte Alman işçilerinin kazanımlarını korumak için talep edilen bazı güvenceleri kapsıyordu. İşten çıkarılma durumunda öncelikle yabancı işçilerin çıkartılması, göçmen işçilerle olan mevcut sosyal hak farklarının korunması bu talepler arasındaydı. Bu talepler, ideolojik/siyasal etkileri açısından olumsuz anlamda çok önemli bir iz bıraktı: Burjuvazinin talebi olan işçi sınıfının bölünmesinin örgütlenmesi ve göçmen işçilerin rakip olarak görülmesi. 1973-74 Krizinde sermayenin göçmen işçileri işsizliğin nedeni olarak göstermesi demagojisi karşısında korunmasız kalan Alman işçi sınıfı konsolidasyon politikasına genelde olumlu yaklaştı.

Fakat işçi aristokrasisinin tabandan gelen basınçla politikalarını değiştirmek zorunda kaldığını da söyleyebiliriz. Tabii burada, tabandan gelen basıncın yanında, yurtdışından gelen göçmen işçilerin özellikle metal işkolunda işe girdiklerini, hatta bazı fabrikalarda çoğunluğu oluşturduğunu ve göçmen işçileri dikkate almayan bir sendikacılığın yapılabilir olmaktan çıktığını, örgütlenen göçmen işçilerin sendikalara katılarak buralarda görevler aldıklarını da belirtelim. Özellikle 1970’lerin ortalarından itibaren, işçilerin sendikaların karar alma süreçlerine doğrudan katılım hakkını elde ettiği bu süreçte, göçmen işçi politikalarında da önemli değişimler gözlemleyebiliyoruz. Yerli ve yabancı işçiler arasında yaratılabilecek bir rekabetin olumsuz sonuçlarını engelleme isteği ve göçmen işçilerin sayıca azımsanmayacak boyuta ulaşması, sendika tabanlarında büyük bir örgütlenme gündemi açtı. Göçmen işçiler arasında örgütlenme, ırkçılığın daha da yaygınlaşması önünde tam bir kalkan oluşturamasa da, ortak mücadele kültürü yaratması açısından önemli bir birikim sağladı. Özellikle 1970 ortalarında aynı çalışma ve mücadele ortamında yer almak, göçmen işçilerin gettolaşma eğilimini 1980 sonrası ile kıyaslanamaz ölçüde zayıflatmıştır.

Dünyanın en büyük sendikalarından biri olan Alman Sendikalar Birliği (DGB), 1974 yılında genel merkez düzeyinde Yabancılar Bölümü kurarak göçmen işçiler arasında örgütlenme çalışmaları yapar. Göçmen işçiler içinde ilk çalışmayı ise, DGB içinde ve işkolu düzeyinde dünyada en büyük sendika olan Metal İşçileri Sendikası (IG Metall) başlatır. Göçmen işçilerin çok yoğun olduğu bir alanda örgütlenen IG Metall, zamanla göçmenlerin en etkili olduğu sendikalardan biri haline gelir. 1970 VI. Olağan Genel Kurulu’nda yabancı işçileri patrona karşı korumanın yetersiz olduğundan hareketle onların özel sorunlarına da eğilme kararı alan IG Metall, bu bağlamda genel merkez düzeyinde Yabancı İşçiler Masası kurar. Burada ilerleyen yıllarda İspanyol, Yunan ve Türk politik sekreterler görevlendirilir.

Fakat bu durumun 90’lar sonundan itibaren tüm Almanya’da sendikalar açısından değişmeye başladığını söyleyebiliriz. Bu süreçte Avrupa’daki sendikalara yönelik en büyük kuşatma AB eliyle yürütülen Sosyal Diyalog kurumudur. İşçi ve işveren sendikalarının Avrupa düzeyinde ortak örgütlenmeye gitmesi sonucu kurulan UNICE (Avrupa İşverenleri Konfederasyonu) ve ETUC (Avrupa İşçi Sendikaları Konfederasyonu) “diyalog” süresinin iki “sosyal ortağı”dır.

Almanya’da sendikaların AB süreci ve organları ile girdiği bu ilişkinin göçmen işçileri özellikle ilgilendiren önemli bir boyutu var: 1997 Lüksemburg Zirvesi’nde deklare edilen Avrupa İstihdam Stratejisi, AB’nin -göçmenler dahil- Avrupa işçi sınıfı için nasıl bir gelecek düşündüğünü açıkça ortaya koymaktadır:

… işletme ve çalışanların ekonomik/teknolojik değişime uyum yeteneğinin artırılması çoğu zaman son derece yenilikçi olan ve diğer işletmelere göre daha fazla istihdam yaratan KOBİ’ler için risk sermayesine ve mali garantilere erişimin kolaylaştırılması…[10]

Kısaca esnek çalışma ve taşeronlaşma. Bu durum, tahmin edileceği üzere, çevre işgücü olarak istihdam edilen göçmen işçileri özellikle ilgilendirmektedir. “2000 yılına gelindiğinde zaten çok yüksek olmayan ana yüklenicide çalışan mültecilerin taşeronda çalışan mültecilere oranı 12’de 1’e düşer.[11]

‘Çok Kültürcü Toplum’ Yaklaşımı

Göçmen işçilerin ırkçılık ve gettolaşma kıskacında tüm toplumsal-siyasal süreçlerden dışlanmasına karşı ortaya atılan Alman sosyal demokrasisinin, sendikaların ve liberal sağın dilinden düşürmediği “çok kültürlü toplum” projesinin amacı açıktır. Yerli ve göçmen işçilerin birleşik bir sınıf olarak davranmasını engellemeye çalışmak ve göçmen işçileri salt kimlik siyaseti alanına sıkıştırmak.

Almanya’da faşist parti ve hareketlerin üzerinde uzlaştığı “öncü kültür” söylemine (göçmenlerin Almanya’da yaşama hakkını edinmek için “üstün Alman kültürü”ne uyma zorunluluğu) karşı çok kültürcülük, göçmenlerin etnik kimliklerini yaşayabilme özgürlüklerini temel ilkesi kabul ediyor. Böylece bir “öncü kültüre” zorunlu uyum yerine “özgürlükçü entegrasyon” vaat ediliyor.

Açıkça faşist ideolojinin izlerini taşıyan “öncü kültür” söyleminin bilinçli işçiler ya da sosyalistler tarafından karşıya alınması gerektiğini tartışmaya bile gerek yok. Ancak çok kültürcü yaklaşımın içinde ve toplumda yarattığı kafa karışıklığını daha çok önemsemek taraftarıyız. Çünkü etnik adacıklarıyla sosyalleşme sürecinden kopan, daha doğrusu parçalı kimlikleri yüzünden toplumsal/siyasal bütünle kurdukları ilişkileri de parçalanan göçmenlerin “özgürlükçü entegrasyonundan” bahsetmek gerçekçilikten oldukça uzaktır.

Yasal ya da yasadışı yollardan göç ettikleri ülkelerde göçmenler, ‘çok kültürcü’ söylemlere karşın, başta en kötü durumdaki son gelenler olmak üzere, umarsız bir yoksulluğun, ayrımcılık-dışlama-marjinalleştirmenin ve kendi aralarındaki (rekabetçi) çatışmaların yanı sıra ırkçı saldırıların öznesi/hedefi olmaktadır. Bu durum ise, metropollerdeki emek-sınıfsal aygıtların neoliberal saldırganlık karşısında işlev ve etkinliklerini giderek yitirdiği koşullarda, içe kapanma ve iç dayanışma mekanizmalarına bağımlılaşma eğilimlerini, yani ‘etnikleşme süreçlerini’ güçlendirmektedir. Bu güçlenmenin sınıfsal mücadele aygıtlarının ve sınıf mücadelelerine içselleştirilmiş ‘enternasyonalizm’ ve ‘sınıf dayanışması’ gibi değerlerin zaafa uğradığı koşullarda yoğunlaşması rastlantı değildir.

Oysa “çok kültürlülük” tezi tam da göçmenlerin etnik kimliklerini kendi cemaatlerinde yeniden üretebildikleri bir “özgürlüğü” idealleştirmektedir. Bu “özgürlük” alanında gettolaşma boy atmaktadır.

Dahası ‘çok kültürcü’ uygulamaların cemaatler açısından içerdiği ‘kültürel tikelcilik’ vurgusu etnik gruplar arasında rekabet ve kutuplaşmayı da körükleyerek, sınıf mücadelesi yerine ‘etniler arası kavga’nın ikame edilmesine yol açmaktadır.[12]

Burada şu noktanın altını çizmek zorunludur. Sosyalistler göçmenlerin sadece gettolaşmasına değil milliyetçi, içe kapanıcı ‘milli değerlerin’ yüceltilmesi yaklaşımına da pratikte bir itiraz geliştirmeli ve göçmen işçileri yerli işçi sınıfıyla birleşmeye, bulundukları ülkelerde sınıf mücadelesine katılmaya ikna edip yöneltmenin olanaklarını zorlamanın yollarını aramalı ve bu çizgiye uygun yöntemler izlemelidir. Göçmenlerin entegrasyonunda ise, sosyal demokrat partilerden farklı olarak, ‘aşağılayıcı, dışlayıcı, iyi sömürgeci’ yaklaşıma karşı çıkıp zora dayalı olmayan dayatmasız, kısacası doğrudan bulundukları ülkelerde yerli işçi sınıfının bir parçası haline gelmeleri sürecine destek olunmalıdır.

Almanya örneğine burada bir nokta koyup Danimarka üzerinden sosyal demokrasi ve sendikal bürokrasisinin göçmen sorununa bakışına daha yakın tarihlerden örneklerle devam edelim.

Danimarka Sosyal Demokrasisinin Göçmenlere Bakışı

Geçtiğimiz yıl Danimarka sosyal demokrat hükümeti, sınırlarına yığılan göçmenleri yıldırmak için Litvanya’ya 500 kilometre uzunluğunda “birinci kalite, paslanmaz çelikten ve en kesicisinden” dikenli tel hibe ettiğini ve “Litvanya’nın bu sayede AB ve NATO sınırlarını daha iyi koruyacağını” gururla açıkladı. Sosyal demokrasinin artık işçi aristokrasisinin de değil, doğrudan burjuvazinin talebi ve isteği doğrultusunda hareket ettiğini bildiğimiz için, asıl üzerinde durmak istediğimiz örnek bu durum değil. Bu söyleme Danimarka işçi sendikalarının verdiği cevap, işçi aristokrasisinin tepkisini anlamak açısından önemli:

Danimarka Kalay ve Tesisat İşçileri Sendikası örgütlü olduğu fabrikaların metalürji ve dökümhanelerinde çalışan işçilerin, ücretsiz fazla mesai yapıp dikenli telin maliyetini azaltabileceklerine dair bir açıklamada bulundu. Bunun üzerine Danimarka’nın NLS firmasında örgütlü Karayolu Taşımacılığı Sendikası ise, üyelerinin ücret almadan bu nakliyeyi yapabileceğini, yakıt masraflarının ise sendikanın merkezi bütçesinden karşılanabileceğine dair açıklamalarda bulundu.[13]

Yine Danimarka’dan örnek verecek olursak, 2016 yılında ‘Mültecilerin para ve ziynet eşyalarına’ el konulması yasası birçok sendika tarafından olumlu karşılandı. Danimarka Baca Temizleyicileri Federasyonu, Süt Ürünleri İşçileri Sendikası, Fırın Pastane ve Değirmen İşçileri Sendikaları, Danimarka’nın mülteciler için yapmak zorunda olduğu insani yardımın yanında mültecilerin üzerinde bulunan paranın hiçbir öneminin olmadığını, onların da çorbada tuzunun bulunması adına, alınan paranın temsili olduğunu ve alınması gerektiğini savunan bir bildirge yayınladılar.

Kısacası, burjuvazinin emrindeki sosyal demokrat partinin faşizan istekleri ve bu istek karşısında ‘hazır ol’a geçen işçi aristokrasisi, Danimarka örneğinde olduğu gibi, dünyanın hemen her yerinde kaderini burjuvazinin kaderiyle ortak görüyor.

Fransa CGT Sendikasının Göçmen İşçi Örgütlenmesi

Yazımızın bu bölümünde burjuvazi ve işçi aristokrasisinin tutumuna dair ne yapmalı sorusuna CGT sendikasının verdiği örnek yanıt üzerinde duracağız.

Macron ve hükümeti 2019 senesinde “göçmenlik” üzerine bir ulusal tartışma başlatır. Konu Meclis’in gündemine getirilir ve “ülkede ne kadar çok göçmen olduğu, bunların ülkenin sosyal yardımlarını ne kadar kötüye kullandıkları, bir kota konulabileceği, mülteci hakkının kötüye kullanıldığı ve değişikliklerin zorunlu olduğu” üzerine günlerce tartışmalar yaşanır. Buna bir de sonradan Müslüman olmuş ve Paris Valiliğinde çalışan bir memurun 4 meslektaşını bıçaklayarak öldürmesi olayı eklenince, sağcı ve aşırı sağcı siyasi hareketler bu konudaki propagandaya hız verirler.

Fransa gibi mücadele geleneği gelişkin olan bir ülkede göçmenlik meselesinin bu şekilde birdenbire gündeme getirilmesinin emekçileri bölme ve gündem çarpıtma amaçlı olduğunu tüm ilerici güçler teşhir eder. Onca propagandaya rağmen emekçilerin gündemi emeklilik sorunu olmaya devam eder. Fakat belirtmek gerekir ki, bunun böyle olmasında oturum hakkı olmayan ve toplumda “kâğıtsızlar” olarak tanınan göçmen işçilerin grevi önemli bir rol oynar. 150 “kâğıtsız” işçi, Genel İş Konfederasyonu’nun (CGT) desteği ve örgütlemesiyle 1 Ekim’de “kaçak” olarak çalıştırıldıkları işyerlerinde greve giderler. İşyerlerini işgal eden göçmen işçiler işçi sınıfın bir parçası olduklarını bir kez daha hatırlatırlar. CGT’nin bundan birkaç yıl önce yine “kâğıtsız” işçilerin grevlerinde belirleyici bir rol oynadığını da belirtelim.

Televizyonlarda “kaçak işçilerin Fransızların işini, aşını, ekmeğini çaldığına” dair propaganda yapılırken, grevdeki işçiler kimsenin işini çalmadıkları gibi, tam tersine kimsenin yapmak istemediği işlerde, en kötü koşullarda ve en düşük maaşlarla çalıştıklarını gösterdiler. Ve üstelik hepsi de bir yakınlarının kimliğiyle çalıştığından sözde iflas ettiği söylenen sigorta ve emeklilik kasasına ödenti yapıyorlar. Yani zarar vermek bir yana ülkenin kalkınmasına destekte bulunuyorlar.

CGT’nin Grevdeki Rolü

Fakat oturum hakları olmaması, en zor ve en esnek işleri, en düşük ücretle yapmayı kabul etmelerini zorunlu kılıyor. Bu durum diğer işçiler üzerinde de bir tehdit oluşturuyor.

Patronlar göçmen işçileri yerli işçilere karşı kullanmaktan geri durmaz. Bundan dolayı CGT sendikasının buradaki tavrı önemlidir. İşçiler içinde eşitliğin sağlanmasının aslında tüm işçi sınıfının lehine olduğunu öne çıkartması; sermayenin dayattığı maaşların aşağıya çekilmesine karşı çıkmanın, esnek çalışma koşullarının genelleştirilmesini engellenme mücadelesinin bir parçası olduğunun propagandasını yapması, işçi sınıfına verilecek en önemli mesajlardan birisiydi. Zira yerli ve göçmen işçilerin nerede ve hangi talepler üzerinden birlik sağlayabileceğini gösterdi CGT. Hükümetin mezarda emeklilik projesinin kabul edilmesi için öne çıkardığı “yabancılar” meselesine işçi sınıfı örgütünün pratikte sınıf temelinde karşı çıkması önemliydi.

Bu sermayeyi de korkutmuş olmalı ki, grevin 9. gününde 11 işyerinin tümünde grevde olan işçilerin talepleri kabul edildi. İşçilerin aslında öyle devasa bir talebi de yoktu; sadece valiliğe kimlik başvurusunda bulunabilmeleri için patronların kendi gerçek adlarıyla bir sözleşme yapmasını istiyorlardı. Yani yıllardır fiili olarak bilinen bir gerçeğin artık resmileşmesiydi talepleri.

150 “kağıtsız” işçinin grevi, göçmen işçilerin sınıf mücadelesine katılmalarının önündeki en temel engellerden biri olan “kaçak” çalışma dayatmasını aşmaları daha şimdiden tüm göçmenler içinde tartışılmaya başlandı. Kağıtsız işçi örneğinde olduğu gibi, burjuvazi ve işçi aristokrasisinin tutumuna karşı yerli ve göçmen işçilerin yakınlaşmasını güçlendirme, sınıfın birliği için mücadele eden tüm güçlerin ortak tutumu olması gerekiyor.

*

Mücadelenin yoğunlaşması gereken ana boyut, göçmen işçilerin işçi sınıfı hareketine dâhil edilmesidir. Burjuvazi, işçi aristokrasisi ve sendikal bürokrasinin göçmen işçileri dışlayarak işçi sınıfını bölme tutumuna karşı işçi sınıfının birleşik mücadelesinin örgütlenmesi bir zorunluluktur. Göçmen işçiler ve mücadeleleri yerel işçi sınıfı ve mücadelesinin bir parçası olmadığında sınıfın kendi içinde ırk, etnik köken, milliyet vb. gibi kimlik üzerinden bölünmesiyle genel bir güçsüzleşmesiyle yerel işçilerin de çalışma koşullarının kötüleşmesinin dayanağı olmaktadır. Sınıf mücadelesinin dışında kalan göçmenler hiçbir yasal korumaya ve pazarlık gücüne sahip olmadığı için kendilerine sunulan her türlü koşula razı olup çalışmaktadır, çünkü yaşamlarını sürdürebilmek için bundan başka çare bulamamaktadır.

Ücretler ve çalışma koşulları genel ortalamasını aşağı çekici etkide bulunan göçmen işçilerin düşük ücretlerle kötü koşullarda çalışmaları, haliyle yerli işçilerin çalışma koşullarını da kötüleştirmektedir. Bu durumdan, göçmen işçileri suçlayıcı sonuç çıkarmak en kolayıdır, ama sermayenin oyununa gelmekten başka bir anlam taşımaz. Göçmen işçilerin emek piyasalarında yarattığı bu etki, onlara ve bütün olarak işçi sınıfına sermayenin stratejik bir dayatmasıdır çünkü. Sermaye, yedek işçi ordusu ve onu bir rekabet unsuru olarak kullanmak dahil, her olanaktan işçi sınıfını bölmek ve bölükleri arasında rekabeti kışkırtıp işgücünü en ucuza kiralayarak üretim maliyetini düşürmeye yönelir. Yaşamakta olduğu zorluklar nedeniyle dayatmalarını kabullendirmek ve etnik farklılıkları körükleyerek sınıfı bölmek özellikle kolay olduğu için sermayenin önemli bir rekabet unsuru olarak göçmen işçiler üzerinde yoğunlaşması tamamen anlaşılır şeydir. Sınıfın birliğini sağlayıp gücünü sağlamlaştırmak üzere mücadelenin de özellikle bu noktaya odaklanması bu nedenle önemlidir.

Göçmen işçileri hedefe koyan tepkiler, sınıfın birliğiyle bilincinin parçalanmasına ve sınıf dayanışmasının yerini sınıf içi rekabet ve hatta giderek düşmanlığın almasına yol açtığı için, asla küçümsenmeden giderilmeleri ve ortak talepler için mücadelenin geliştirilmesine gereken önem verilmeden edilemez. Sermayenin kışkırtmasına elverişli etnik farklılıklarla dayatmalar nedeniyle düşük ücretle kötü koşullarda çalışmayı kabul etmek zorunda kalmaları dolayısıyla ücretleri düşürücü etkide bulunmalarının üstesinden göçmen işçilerle dayanışma içine girilerek gelinebilir. Göçmen ve yerli işçiler arasında birliği sağlamak amacıyla göçmen işçilerle dayanışma ve ortak talepler üzerinden mücadele birliğini geliştirip pekiştirme, sorunun çözümünün tek yoludur.


[1] Marx, K. (1996) Seçme Yazışmalar 2, çev. Y. Fincancı, Sol Yayınları, Ankara, sf. 148.

[2] Marx, age, sf. 149.

[3] Marx, age, sf. 149.

[4] Foster, W. Z. (2011) Üç Enternasyonal’in Tarihi, çev. C. Saday, Yazılama Yayınları, İstanbul, sf. 176.

[5] Foster, Üç Enternasyonal’in Tarihi, sf. 178.

[6] Foner, S. (1996) ABD’de İşçi Sınıfı Tarihi, NY Publish, New York, sf. 101.

[7] Foner, age, sf. 103.

[8] Foner, age, sf. 104.

[9] Stalin, J. (1945) Radyo Konuşması, Eserler Cilt 14, İnter Yayınları, İstanbul, sf. 15.

[10] Büyükuslu, A. (1997) “Global Esneklik Çerçevesinde İşsizlik Avrupa’da İstihdam ve İşgücü Pazarı Sorunları”, İktisat Dergisi, sf. 370-371.

[11] Büyükuslu, age, sf. 370-371.

[12] Özbudun, S. (2001) “Etnikleşen Yoksulluk Faşizm ve Çokkültürcülük Üzerine”, Özgür Üniversite Forumu, Sayı: 13, sf. 107.

[13] Tek Gıda İş Sendika Akademisi (2022) “Danimarka’da Grev Hakkı ve Grevler”, Sendika Akademisi Dergisi, sf. 26.

Warning: A non-numeric value encountered in /home/teoriveeylem/public_html/wp-content/themes/Newspaper/includes/wp_booster/td_block.php on line 353