“Avrupa Kalesi”ne sığınmak mı?

Yücel Özdemir

24 Haziran 2022’de İspanya’nın Fas yakasında bulunan iki kentinden biri olan Melilla’da yaşananlar, genel olarak Avrupa’nın, özel olarak Avrupa Birliği’nin (AB) sınırlarındaki trajediyi gözler önüne serdi. Basında yer alan haberlere göre, Fas polisi 22 Haziran’da 2500, 23 Haziran’da ise 1200 kişilik mülteci gruplarının Melilla’ya doğru yürümesine göz yumdu. 6 metrelik duvarlara dayanan sığınmacılardan yaklaşık 850’si duvar ve tel görgülere tırmanarak sınırı geçti ve İspanya topraklarına ayak basmayı başardı. Resmi açıklamalara göre, bu sırada meydana gelen izdihamda 23 mülteci ayaklar altında kalarak hayatını kaybetti. Benzer görüntüler, daha önce İspanya’nın Fas tarafından bulunan diğer kenti Ceuta’da da yaşanmıştı.

Açlık, sefalet, siyasi baskılar, yoksulluk ve savaşlardan kaçmak için her yıl bin bir tehlikeyi göze alarak, Afrika ve Asya’dan Avrupa’ya doğru “umuda yolculuk”a çıkan binlerce mülteci için bu yolculuk hazin şekilde bitiyor.

Bunun başlıca sorumlusu, elbette temel insan haklarının başında gelen sığınma hakkını rafa kaldırmakla kalmayıp kara ve deniz sınırlarında göçmenlere karşı terör estiren Avrupa Birliği ve üye ülkelerdir. Her yıl Avrupa’ya doğru yola çıkan sığınmacıların ne kadarının gerçekten inançları, siyasi görüşleri nedeniyle baskılara maruz kaldıklarına bakılmaksızın, sığınma başvuruları yapmalarına fırsat verilmeden, topyekûn bir yaklaşım sergilendiği için ölümler artıyor. Buna, bir de sığınmacıların geçiş güzergahındaki ülkelerin egemen sınıflarının savaştan, siyasi baskılardan ve yoksulluktan kaçanları kendi çıkarları için AB ülkelerine karşı bir “baskı aracı” ya da “şantaj silahı” olarak kullanmalarını eklemek gerekiyor. Bunun en belirgin ve çarpıcı örneğini Türkiye’deki rejim son yıllarda sıkça veriyor. Ancak bu insanlık dışı politikaya başvuran sadece Türkiye de değil.

İspanya ve AB’nin sorumluluğu asla küçümsenemez, ancak Melilla’daki sığınmacı trajedisinin tetikleyicisinin Fas hükümeti olduğu, olayların sıcaklığı yatıştığında daha ayrıntılı bir şekilde görülmeye başlandı. İspanya hükümetine, izlediği Batı Sahra politikası nedeniyle tepkili olan Fas rejimi, yıllardır mültecileri her fırsatta tehdit olarak kullanıyor. 1975’e kadar İspanya’nın sömürgesi olan Batı Sahra, İspanya’nın çekilmesinden sonra Fas tarafından işgal edildi. Bölge halkı ise 47 yıldır Polisario Cephesi öncülüğünde bağımsızlık mücadelesi veriyor. İspanya da yıllarca bir referandumla bölge halkının kendi kaderini tayin etmesinden yana tutum aldı. Bu tutumu değiştirmek için her fırsatta mültecileri İspanya’ya karşı bir tehdit olarak kullanan Fas Krallığı, istediğini nihayet bu yıl aldı. Mart ayında Fas’a giden İspanya Başbakanı Pedro Sanchez, Batı Sahra’nın bağımsızlık mücadelesine destek vermeyeceklerini açıklayarak, içerideki tepkilere rağmen bir politika değişikliğine gittiklerini ilan etti. Mayıs’ta Fas’ın “terörist” saydığı Kovid-19’dan ölen Sahra Demokratik Arap Cumhuriyeti Başkanı İbrahim Gali’nin (Polisario Cephesi’nin temsilcisi) İspanya’da tedavi gördüğünün ortaya çıkmasının ardından Fas-İspanya ilişkileri yeniden gerildi. Bu gerilimin ortasında Fas Kralı Muhammed Bin Hasan, ülkede bekleyen binlerce mültecinin Melilla’ya doğru yola çıkmasına yeşil ışık yaktı. Son ölümlerin arkasında asıl olarak bu gerginlik yatıyor. Diğer güzergahlara oranla daha tehlikeli olmasına rağmen, Batı Afrika ülkelerinden sığınmacılar, asıl olarak Fas üzerinden İspanya ana karasına ve bağlı Kanarya adaları üzerinden AB’ye ulaşmaya çalışıyor.

Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sığınmacıları kendi ekonomik ve siyasi çıkarları için AB’ye karşı kullandığı çok bilinirken, sığınmacıların rotası üzerinde bulunan diğer ülkelerin ne yaptığı az bilindiği için Fas’taki gelişmeler dikkat çekici. Benzer bir durum yıllardır Libya ile İtalya arasında söz konusu. Kaddafi döneminde Libya, bir taraftan Kuzey Afrika’dan gelen mülteciler için önemli bir liman olurken, diğer taraftan rejim, AB’nin verdiği askeri ve teknolojik destekle mültecilere karşı AB’nin bekçiliği görevini üstlenmişti. AB, aynı konuda yıllarca Tunus’taki diktatör Zeynel Bin Ali ile de işbirliği yapmıştı.

12 bin kilometre kara, 45 bin kilometre deniz sınırı olan AB’de, uzun yıllar bekçilik görevi sınıra komşu ülkeler ve sınırdaki üye ülkelere verilirken, son birkaç yıldır sınırların daha güvenli hale getirilmesi, illegal geçişlerin azaltılması için her türlü militarist yola başvuruluyor. Adeta, bütün ülkeler sınırların korunmasında rol alıyor.

Geçiş Güzergahları ve Devletlerin Yaklaşımları

Denebilir ki; AB’ye “düzensiz” ya da “illegal” olarak tanımlanan mülteci göçü asıl olarak Akdeniz ve Ege üzerinden gerçekleşiyor. Türkiye ile AB arasında Mart 2016’da imzalanan anlaşmadan sonra, Erdoğan rejiminin 6 milyar avro karşılığında bekçilik görevini yerine getirmeye başlamasıyla Ege ve Doğu Akdeniz rotası üzerinden gelenler azalmakla birlikte göç yine de devam ediyor. Resmi kayıtlara göre, 2016’de 370 bin, 2019’da 125 bin mülteci Avrupa’ya ulaştı. Türkiye üzerinden Yunanistan’a ulaşmayı başaranların çoğu Suriye, Afganistan ve Türkiye’den gelirken, Akdeniz üzerinden İtalya ve Malta’ya ulaşmayı başaranların çoğu ise Cezayir, Bangladeş ve Fildişi Sahilleri’nden geliyor.

Karadan çok az mülteci Türkiye üzerinden Yunanistan ve Bulgaristan’a geçerken, son yıllarda Beyaz Rusya (Belarus) ve Ukrayna üzerinden Polonya, Macaristan ve Romanya’ya geçmek isteyen mülteci sayısında artış olduğu dikkat çekiyor. Özellikle Belarus’taki darbe girişiminden sonra, Devlet Başkanı Aleksandr Lukaşenko Türkiye’den uçakla gelen mültecileri Polonya sınırına göndererek, AB üzerinde baskı kurmayı başarmıştı.

AB’nin, sadece Türkiye ile değil, sığınmacıların Avrupa’ya ulaşması için önemli geçiş ülkeleri olan Libya, Tunus, Fas, Cezayir, Ukrayna ve Belarus ile de yıllar önce imzalanmış benzer anlaşmaları bulunuyor. Bu konuda geçmişte İtalya ile Libya lideri Muammer Kaddafi arasında imzalanan anlaşma adeta bir mihenk taşı olma özelliği taşıyor. Kaddafi rejimi, İtalya’nın verdiği çok yönlü destekle Çad sınırını kapatmakla kalmamış, aynı zamanda İtalya tarafından sınır dışı edilen mültecileri de almayı kabul etmişti. Afrika’nın değişik ülkelerinden gelen mültecilerin Libya’da insanlık dışı koşullarda yaşadığı, ucuz işgücü olarak kullanıldığı, bunların bir kısmının hatta rejim tarafından paramiliter güç halinde örgütlendiği biliniyor. Kaddafi rejiminin devrilmesi ardından başlayan savaş ve yönetim boşluğu nedeniyle Libya üzerinden Avrupa’ya geçişlerin artmaya başladığı dönemde (2017), İtalya yeniden Libya ile bir anlaşma imzalayarak, Libya karasularında kontrol/güvenlik sağlamaya ve yola çıkan gemi ve tekneleri geri çevirmeye başlamıştı. AB ise, Libya sahil güvenliğine mültecileri durdurmak için 5 hız teknesi verdi. Böylece, AB’nin sınırları Libya karasularından itibaren koruma altına alınmış oldu. AB tarafından yayınlanan bir iç rapora göre, önümüzdeki yıllarda mültecileri durdurmak için aralarında Libya’nın da olduğu Kuzey Afrika ülkelerine her yıl 200 milyon avroluk maddi yardım yapılacak.[1]

Keza, AB, Afrika ülkelerinden gelerek Cezayir ve Libya’ya geçen sığınmacılar için “transit ülke” konumundaki –Afrika’nın ortasında yer alan– Nijer’e Frontex üzerinden maddi, teknik ve personel eğitimi desteği verdi. Bu destek sayesinde sınırlarını daha sıkı koruma altına alan Nijer, Sahra çölünde bile kontroller yapıyor. Buna rağmen, 2021’de 2 bin 48 mülteci Akdeniz’den geçerken hayatını kaybederken, Afrika’daki transit ülkelerde ölenlerin sayısı ise bin 599 olarak tespit edildi. Değişik kaynaklara göre, 2022’de, Ağustos ayına kadar ölenlerin sayı bine yaklaşmış durumda.

AB Sınırları Duvarlarla Örüldü

Geçiş güzergahlarındaki ülkelerle yapılan anlaşmalara, verilen her türlü askeri, polisiye desteğe rağmen, “umuda yolculuk”u sürdüren mültecilerin bir kısmının Avrupa’ya ulaşmaya devam etmesi üzerine bu kez sınırlarda duvarlar örülmeye başlandı. “Avrupa kalesi”ni koruma adına sınırlarının duvarlarla örülmesinin de bir işe yaramadığı ve yaramayacağı zamanla görülecek. Türkiye üzerinden AB’ye giriş kapılarında biri olan Yunanistan sınırına, 2014’te, AB’nin 5 milyon avroluk desteğiyle 3 metre yüksekliğinde 12,5 km uzunluğunda bir duvar yapıldı. 2020’de ise, 5 metre yüksekliğinde 27 km uzunluğunda çelik tellerin kullanıldığı bir duvar daha örüldü. Böylece, 212 km uzunluğundaki Türkiye-Yunanistan sınırının 40 km’si duvarlarla kapatılmış durumda. Geçişlerin devam etmesi halinde AB’nin desteğiyle sınırdaki duvar uzunluğu artmaya devam edecek gibi görünüyor. Keza Bulgaristan, Türkiye ile olan 270 km uzunluğundaki sınırını çelik telden duvarlarla kapattı. Türkiye de, aynı anlayışla, dünyanın en uzun üçüncü sınır duvarı (837 km) olma özelliği taşıyan duvarı, Suriye sınırına inşa etti. Ülke içine yönelik olarak her ne kadar “terörle mücadele” gerekçesi öne çıkarılsa da, asıl maksadın Suriye üzerinden gelen mültecileri engellemek olduğu açık. Benzer şekilde Türkiye-İran sınırında da duvar yapılmaya başlandı. 2017’de yapımına başlanan Ağrı-İran sınırındaki duvarın uzunluğu 81 km.[2]

AB sınırlarında komşu ülkeler arasında yapılan duvarların sayısı da 2015’ten sonra arttı. AB üyesi Macaristan, Sırbistan ve Hırvatistan ile olan sınırlarına toplam 175 km uzunluğunda, beş metre yüksekliğinde telden duvarlar ördü. Yine bir diğer AB ülkesi Slovenya da, Hırvatistan ile olan sınırını duvarla kapattı. Belarus üzerinden Polonya’ya geçmek isteyen mültecileri engellemek için, Polonya tarafından, iki ülkenin toplam sınır uzunluğunun yarısına denk gelecek uzunlukta, 5,5 metre yüksekliğinde 186 km’lik bir duvar bu yılın Haziran ayında tamamlandı. Toplam 350 milyon avroya mal olan duvarın inşasına AB de tam destek verdi.

Duvarlara Rağmen Göç Devam Ediyor

Gelişmelere baktığımızda, Avrupa burjuvazisi AB “kalesi”ne “illegal” girişleri engellemek için her türlü yola başvuruyor. AB sınırlarını korumak üzere kurulan ve merkezi Varşova’da bulunan polis teşkilatı Frontex (Avrupa Sınır ve Sahil Güvenliği Ajansı), ulusal polis teşkilatlarıyla birlikte çalışıyor. Teşkilatın bütçesi yıldan yıla arttırdı. 2005’de 6 milyon avro bütçe ile kurulan teşkilatın bütçesi 2021’de 535 milyon avro iken, 2022’de 754 milyon avroya çıkarıldı.[3] “AB ülkeleri 2007’den bu yana sınır güvenliği için toplam 4 milyar avro”[4] harcarken, 2020’de yüz milyonlarca avro da “Eurosur” projesi çerçevesinde Akdeniz ile olan sınırların insansız hava araçları, kameralar, uydular ve sensörlerle korunmasına ayrıldı.

Kurulduğu yıldan itibaren AB’nin sınır koruma görevini üstelenen Frontex’e, 2018’de AB Komisyonu tarafından yapılan bir “reform”la personel sayısını aşamalı olarak 10 bine çıkarma, sınır dışı ve üçüncü ülkelerle işbirliği yapma görevi de verildi. Her ne kadar 2014’de Avrupa Parlamentosu, Frontex’in mültecileri geri çevirme ve sınır dışı etmesini yasaklasa da, pratikte bunun illegal şekilde devam ettiğini gösteren bir çok olay yaşandı. Son yıllarda Avrupa kamuoyunda sıkça tartışılan “Push back” (Geri Gönderme), gelinen aşamada birçok ülkede resmi politika haline gelmiş bulunuyor. En son Polonya-Belarus sınırında, Polonya polisi mültecileri, sığınma başvurularını alma ihtiyacı duymadan, şiddete başvurarak geri gönderdi. Sınırı geçen ya da geçmek isteyen mültecileri, başvuruları alınmadan ve bir değerlendirme yapılmadan hemen sınır dışı etme anlamına gelen bu uygulama, aslında burjuva normlarında sık sık dile getirilen “sığınmanın temel bir hak olduğu” gerçeğini rafa kaldırıyor.

Sığınmacıların Avrupa’da en fazla ulaşmak istediği ülkelerin başında gelen Almanya’da, başta Frankfurt olmak üzere, bazı havaalanlarında, dönem dönem yolcular, daha uçaktan inmeden polisler tarafından kimlik kontrolüne tabi tutuluyor. Uygulamanın asıl maksadı, iltica potansiyeli taşıyanları “Almanya topraklarına ayak basmadan” sınır dışı etmek. Ayrıca, önceki CDU/CSU-SPD koalisyon hükümeti tarafından kurulan ilk iltica başvuru merkezleri de bu anlayışın sonucu idi. Sınıra yakın bölgelerde kurulan merkezlerde alınan iltica başvurularının ardından sınır dışılar kolayca yapılabiliyordu. Keza, AB tarafından gündeme getirilen ve yaygın şekilde tartışılan ilk başvuru merkezlerinin Kuzey Afrika ülkelerinde kurulması da, Avrupa topraklarına ayak basmadan iltica başvurusunu almayı öngörüyordu. Çok fazla tepki nedeniyle bu öneri hayat bulmadı.

AB-Türkiye Sığınmacı Anlaşmasında ise bu politikaya resmilik kazandırıldı. Türkiye’nin, Yunanistan tarafından sınır dışı edilen her bir mülteciye karşılık, AB’de Türkiye’den seçmece yöntemle mülteci almayı kabul etmişti. İlerleyen sürede özellikle anlaşmanın bu maddesi karşılıksız kaldı. Özellikle, AB insani nedenlerle Türkiye’den gelecek olanlara yönelik attığı sembolik birkaç adımın dışında sığınmacı almaya yanaşmadı.

Bütün güvenlik tedbirlerine rağmen 2021 yılı sonu itibariyle 535 bin insan dünyanın değişik ülkelerinden AB’ye gelerek, iltica başvurusunda bulundu. Ekonomik, askeri, siyasi ve küresel ısınma ekseninde yaşanan gelişmelere bakıldığında, güvenlikçi politikaların göçü engelleyemeyeceği, ancak sınırlardaki ölüm sayılarını arttıracağı görülüyor. Değişik kaynaklara göre, Avrupa’ya doğru mülteci akınının zirvede olduğu 2015 ve 2016’de 9 bin 197 mülteci Ege ve Akdeniz sularında hayatını kaybetti.[5]

AB verilerine göre, 2021’de değerlendirmeye tabi tutulan 522 bin 400 sığınma başvurusundan sadece yüzde 39’una olumlu yanıt verildi.[6] Aynı kaynağa göre, 2020’da 2019’a oranla yüzde 19 artışla 396 bin 400 mülteciye AB’yi terk etme kararı bildirildi. Sınır dışı edilenlerin başında Cezayir, Fas ve Arnavutluk vatandaşları geliyor. Sınır dışı kararlarını en fazla uygulayan ülkelerin başında ise, Macaristan (yüzde 90), Luxemburg (66) ve Avusturya (62) bulunuyor.

Neden ve Hangi Ülkelerden Geliyorlar?

Her yıl yüz binlerce insanın ölümü göze alarak neden yerini yurdunu terk etmek zorunda kaldığıyla ilgilenmeyen AB ülkeleri burjuvazisi, bir taraftan dünyanın dört bir yanından mültecilerin “düzensiz/illegal” şekilde “Avrupa kalesi”ne ulaşmasını engellemek için her türden önleme baş vururken, diğer taraftan ulaşmayı başaran sığınmacıları ucuz işgücü olarak kullanıyor.

Birleşmiş Milletler Sığınmacılar Yüksek Komiserliği (UNCHR) tarafından yayınlanan verilere göre, 2021’de kayıtlara geçirilen ülkesini terk etmek zorunda kalan 21,3 milyon sığınmacından 6,85 milyonu Suriye vatandaşı idi. Bunları Afganistan (2,7 milyon), Güney Sudan (2,3 milyon), Myanmar (1,2 milyon) vatandaşları takip etti. En fazla mülteci veren 10 ülkeden geri kalanların tümü Afrika ülkeleri. 2022’de bunlara, AB’nin kapılarını cömertçe açtığı Ukraynalı sığınmacılar da eklendi.

Göçmenlerin, terk ettiği ülkelerdeki yoksulluk ve sefaletin yanı sıra savaşlar, çatışmalar, politik gerilimlerin başlıca sorumluları, aralarında Avrupa’nın en fazla silah satan ülkeleri olan Almanya, Fransa, İngiltere’nin de olduğu emperyalist devletlerdir. Bu nedenle, insanların yerlerini-yurtlarını neden terk etmek zorunda kaldığını sorgulamaya hakları olmayan emperyalist devletlerin, göçmenler için kapılarını da sonuna kadar açmak zorunda oldukları ortadadır. Sadece, halen en fazla mülteci veren ülke durumundaki Suriye’de 11 yıl önce “rejim değişikliği” adına Batılı emperyalist devletler ve onların bölgedeki işbirlikçileri tarafından başlatılan müdahaleyle tırmanan savaşın nedenlerine ayrıntılı olarak bakıldığında, bu gerçek kendiliğinden görülecektir. Savaştan önce ülkelerinin dışına çıkmak zorunda kalanlar listesinde görünmeyen Suriyelilerin en fazla gitmek zorunda kaldığı komşu ülke Türkiye’nin de bunu görmezden gelerek hareket etmesi kabul edilemez. Benzer durum, Afganistan ve diğer Asya ve Afrika ülkeleri için de geçerli. Yoğun sömürüyle derinleşen sefaletin yanı sıra emperyalist paylaşım kavgasının kışkırttığı savaş ve silah satma yarışı gibi nedenler yoksul emekçi sınıflardan halkı, özellikle de geleceği karartılan gençliği yeni bir gelecek arayışı için yollara düşürüyor.

Bu nedenle insanların bulundukları ülkelerden göç etmelerine yol açan nedenler ortadan kaldırılmadığı sürece “umuda yolculuk”, geçmişte olduğu gibi, günümüzde ve gelecekte devam edecek. Bu yolculuğun, yoksul ülkeleri her bakımdan sömürerek zenginleşen, refah düzeyini görece artıran gelişmiş kapitalist ülkelere doğru olması da elbette tesadüf değil.

İşe Yarayan-Yaramayan Mülteci Ayrımı ve Yeni Ucuz İşgücü

Gelişmeler, genel olarak AB’nin, özel olarak tek tek AB ülkelerinin savaş, siyasi baskılar ve yoksulluktan kurtulmak isteyen mültecileri engellemek için bütün imkanlarını seferber ettiğini gösteriyor. Ancak bu, ırkçı-ayrımcı politikalar devreye sokularak mülteciler arasında ayrımcılık yapılmadığı, işe yarayanların alınmadığı, bu çerçevede çifte standart uygulanmadığı anlamına gelmiyor. Tersine, genel olarak Avrupa tekelci burjuvazisi ve doğrudan çıkarlarına bağlanan mülteci politikaları her zaman işe yarayan-yaramayan, kalifiye olan-olmayan, entegre olan-olmayan, Hristiyan Batı değerlerini kabul eden-etmeyen anlayışını öne çıkardı. Milyonlarca Suriyelinin yollara düştüğü bir dönemde, Almanya’da, Hıristiyan azınlık üyelerine öncelik verilmesi gerektiğini savunanların sayısı hiç de az değildi. Yine, Almanya eski Başbakanı Angela Merkel’in 31 Ağustos 2015’te yaptığı “Wir schaffen das[7] (Yapabiliriz) açıklamasının arkasında her ne kadar ileri sürüldüğü gibi “insani nedenler”in olduğu ileri sürülse de gerçekte Alman tekellerinin ihtiyaç duyduğu yeni genç işgücü ihtiyacının karşılanması bulunuyordu. Nitekim bu temelde, büyük çoğunluğu Suriye’den olmak üzere 2015’de 476 bin, 2017’de 746 bin[8] mülteci Almanya’ya gelerek sığınma başvurusunda bulundu. Özellikle Suriye’den gelenlerin büyük çoğunluğunun meslek sahibi ve yüksek okul mezunu kalifiye kişiler olduğu yetkili makamlar tarafından pek çok kez ifade edildi. Federal Çalışma Ajansı tarafından bir süre önce yayınlanan bir raporda ise, daha önce Almanya’ya gelen mültecilerin iş yaşamına dahil olmalarının önünde birçok engelin bulunduğuna dikkat çekildikten sonra, “2018’in ilk yarısına gelindiğinde, 2013-2016 arasında iltica başvurusunda bulunanların yüzde 35’i bir işte çalışıyordu[9] deniliyor. Aynı raporda, oturum süresi 5 yıl olan mültecilerde çalışma oranı yüzde 49 olarak gösteriliyor. Bu demektir ki, ülkeye gelen her iki mülteciden birisi üretim sürecinde dahil olarak, kısa sürede mülteci olmaktan çıkmış ve işçi sınıfının bir parçası haline gelmiştir. Federal Göç ve Mülteciler Ajansı tarafından yayınlanan verilere göre, 2013-2018 yılları arasında 1,8 milyon insan Almanya’ya gelerek iltica başvurusunda bulundu.

Dikkat çeken başka bir bilgi ise, gelenlerin önemli bir bölümünün kalifiye olduğudur: “Gelenlerin yüzde 65’i kalifiye, yüzde 6’sı yüksek kalifiye, yüzde 14’ü uzman, yüzde 16’sı yardımcı işçi.[10] Raporda, gelen mültecilerin yüzde 32’sinin hammadde çıkarmada ve üretimde, yüzde 26’sının ise ulaşım, lojistik ve güvenlik alanlarında çalıştığına işaret ediliyor.

Savaştan kaçan mültecilere, Almanya başta olmak üzere birçok AB ülkesinde düşük ücretli kalifiye işgücü gözüyle bakıldığını, 24 Şubat’ta başlayan Rusya-Ukrayna savaş sonrasında ülkelerini terk etmek zorunda kalan Ukraynalı sığınmacılara yönelik izlenen “özel yaklaşım” çarpıcı bir şekilde gösterdi. Normal koşullarda savaştan kaçanlara kapılarını kapatan AB, bu kez tersi yönde adım atarak, kapıları sonuna kadar açtı, Ukrayna-Polonya sınırından sığınmacıları taşımak üzere özel seferler düzenlendi, trenler ve toplu taşıma ücretsiz hale getirildi.

UNCHR tarafından tutulan verilere göre, Ağustos 2022’ye kadar 6,3 milyon Ukraynalı ülkesini terk etmek zorunda kaldı. Tahminlere göre, yıl sonuna kadar bu sayının 8,3 milyona kadar ulaşması bekleniyor. AB ülkeleri arasında Ukraynalı savaş mağdurlarını almak için adeta bir yarış başlarken, Ortadoğu, Asya ve Afrika’dan gelen mültecilere reva görülen ayrımcı ve aşağılayıcı uygulamalara bakılınca, burjuva siyasetinden medyasına kadar her alanda tam bir iki yüzlülük sergilendiği görülüyor. Ukraynalı savaş mağdurları hakkında Hristiyan-Batı değerlerini taşıdıkları, entegrasyon sorunu çekmeyecekleri ve tümünün yüksek kalifiye olduğuna dair bir dizi gerekçe sayılarak, iyi-kötü mülteciler ayrımı derinleştirildi. Denebilir ki; AB’nin maskesi düşmüş, ikiyüzlü, çifte standartlı mülteci politikası hiçbir zaman bu kadar açık ve çarpıcı şekilde kendisini dışa vurmamıştı.

Bu zihniyetin egemen olduğu Almanya, yıldan yıla büyüyen işgücü açığını gidermek için umudunu, şimdi Ukrayna’dan gelen ve kalıcı olmasını umduğu işgücüne bağlamış görünüyor. Gelenlerin özellikle sağlık, yaşlı bakımı, perakende gibi hizmet sektörlerinde çalışan kadınlar olması ayrıca önem kazandı. Der Spiegel dergisi, birkaç ay önce Almanya’nın kalifiye işgücü ihtiyacını irdelediği bir yazısında şunları yazıyordu: “Rusya’nın Ukrayna’ya karşı başlattığı savaştan bu yana yüz binlerce Ukraynalı Almanya’ya geldi. Uzmanlar, geri dönmedikleri takdirde bu yeni gelenlerin uzun vadede işgücü piyasasına iyi bir şekilde entegre olacağından emin. Çünkü eğitim seviyeleri nispeten yüksek. Afganistan, Irak veya Somali gibi ülkelerden gelen mültecilerin durumu ise daha zor.

Bu saikle hareket eden Almanya ve kalifiye işgücüne ihtiyaç duyan diğer AB ülkeleri, ülkenin batısında bir savaş olmadığı halde, Ukraynalı mültecileri ülkelerinde tutmak için büyük bir çaba harcıyor. 31 Ağustos’a kadar hiçbir başvuru yapmadan, Ukrayna pasaportuyla AB içinde rahatça dolaşma ve çalışma hakkına sahip olan Ukraynalılara, AB ve üye ülkelerin kasalarıyla sivil toplum örgütü adı verilen bir dizi burjuva örgüt fonlarından epey maddi yardım aktı. Keza AB düzeyinde yapılan bir düzenlemeyle savaştan kaçan Ukraynalılara üç yıla kadar AB’de kalma hakkı tanındı.

Diğer ülke ve bölgelerden gelen mülteciler ekonomik yönden olduğu gibi barınma açısından da zor ve insanlık dışı koşullarda yaşamaya mahkum edilirken, Ukraynalılar “birinci sınıf mülteci” kompartımanına alınarak, el üstünde tutuldu, tutulmaya da devam ediliyor.[11]

Sonuç

UNCHR’nin verilerine göre, 2021 itibariyle dünya genelinde 89,3 milyon insan yerinden edilmiş durumda. Ukrayna savaşı nedeniyle göç edenler bu rakamın dışında. Büyük kısmı vatandaşı olduğu ülke içinde başka bir yere göç etmek zorunda kalmış. Yaşadığı ülkeyi terk etmek zorunda kalanların sayısı ise 27,1 milyon. Siyasi baskılar, savaş, işsizlik, yoksulluk ve kuraklık türünden kapitalizmin neden olduğu belalar nedeniyle ülkesini terk etmek zorunda kalan mültecilerin hedefinde günümüzde asıl olarak, dünyadaki zenginliğin, servetin en fazla toplandığı iki bölge bulunuyor: Kuzey Amerika ve Avrupa. Latin Amerika’nın yoksul emekçilerinin hedefinde, ABD-Meksika sınırındaki yüksek güvenlik tedbirlerine rağmen ABD olurken, Asya, Ortadoğu ve Afrika ülkelerinde yaşayanlar ise, bütün engellere rağmen Avrupa’ya ulaşmaya çalışıyorlar. Mevcut tablo değişmediği sürece dünyanın yoksulları bu iki bölgeye doğru göç etmeye devam edecek. Özellikle savaşlarla ekonomik, sosyal, iklim ve doğa koşullarının neden olduğu açmazların arttığı dönemlerde mültecilerin sayısı da artacak. ABD ve Avrupa tekelci burjuvazisi de, her zaman olduğu gibi sömürücü, sert ve zalim yüzünü göçmen işgücüne düşük ücret ve alınan askeri tedbirlerle göstermeye devam edecek.

Bütün engelleri aşıp AB’ye ulaşabilip bir Avrupa ülkesinde kalma şansı bulabilen iyi bir mesleği olan, dil bilen ya da hızlı şekilde öğrenen sığınmacılar, iş piyasasının ihtiyaçlarına bağlı olarak kısa sürede ayakları üzerinde durmayı başarabiliyor. Bu özellikleri olmayanlar ise ya kısa sürede bulundukları ülkelerden sınır dışı edilecek ya da uzun yıllar geçici oturum statüleriyle, sığınmacı yurtlarında, düşük ücretli işlerde yeni “en alttakiler” olarak yerlerini alacaklar. Denebilir ki, AB sermayesinin işgücü ihtiyacına bağlı olarak sığınma politikası bazı gruplar için sürekli sert yüzünü göstermeye devam ederken, bazı gruplar için ise “insani yardım” adı altında sözde hümanist bir görünüm kazanabiliyor.

Bu durum doğal olarak, kendilerine biçilen düşük ücretler nedeniyle her ülkede mültecilerin “daha ucuza çalışmaya hazır işgücü olarak” sermaye tarafından yerli işçi sınıfına karşı kullanılmasına yol açıyor. Örneğin Almanya’da Instituts für Arbeitsmarkt- und Berufsforschung (IAB) tarafından yapılan araştırmada, tam gün bir işte çalışan mültecilerin 2016’da ortalama 1678 avro olan brüt aylıklarının, 2018’de 1863 avroya yükseldiği belirtiliyor. Bu rakam, Almanya’da doğan ve aynı işi yapan çalışanların ortalama brüt aylıklarının yüzde 55’ine tekabül ediyor. Bu oran gençler, kadınlar ve meslek tecrübesi olmayanlarda çok daha düşük.

Benzer bir durum, diğer AB ülkelerinde de söz konusu. Özellikle İspanya ve İtalya’da Kuzey Afrika’dan gelen mültecilerin adeta kölelik koşullarında tarlalarda çalıştırılarak sömürüldüğü daha önce basına yansımıştı.

Gelişmeler yakın gelecekte şu iki gelişmenin kaçınılmaz olduğunu gösteriyor:

Birincisi; emperyalist ülkelerin dünyayı yeniden paylaşımına yönelik süren rekabetlerinin sertleşmesine bağlı olarak savaşlar, çatışmalar, yoksulluk ve siyasal baskıların artarak devam edecek. Emperyalist devletler geçmişte olduğu gibi gelecekte de otoriter rejimlere her türden desteği vermeye devam edecekler. Bunlara bir de küresel ısınmanın yarattığı kuraklık eklenince göç dalgaları büyüyerek sürecek. Bunun yeni büyük trajedilere yol açacağını ise, Avrupa ve ABD sınırlarında alınan güvenlik önlemleri gösteriyor.

İkincisi; gelişmiş kapitalist ülkelerde demografik değişim ve var olan sosyal hakların gasp edilmesi, ücretler üzerinde baskının arttırılması amacıyla mültecilerin de içinde olduğu yeni yabancı işgücüne ihtiyaç artarak devam edecek. Sadece Almanya’da her yıl net 400 bin yeni göçmene ihtiyaç duyulduğu her fırsatta ifade ediliyor. Kısa bir süre önce Süddeutsche Zeitung’da yer alan haberde, “Enflasyon, tedarik zincirleri sorunu ve savaşa rağmen Nisan-Haziran ayları arasında Alman firmaları, görülmedik derecede, 2 milyon işgücüne ihtiyaç duydu[12] deniliyordu.

Gelişmiş kapitalist ülkelerde çarkların dönmesi ve sanayide üretimin sürmesi için ihtiyaç duyulan düşük ücretli işgücünün sağlanması amacıyla, bundan önce olduğu gibi, bundan sonra da arayışlar devam edecek. Bu temelde göç politikası asıl olarak sermayenin işgücü ihtiyacına bağlı olarak sürekli yenilenecek. Bu çerçevede, sınırlar kimi zaman sert bir şekilde kapatılacak, kimi zaman ise gevşetilen musluktan suyun azar azar akması gibi esnekleştirilecek.

Yeterli işgücüne sahip olmayan ülkelerin ekonomik bakımdan rakipleriyle rekabet edemeyeceğinin farkında olan Avrupa ülkelerinin burjuvazisi, bu nedenle son yıllarda kalifiye işgücünü kapmak için ciddi bir yarış içinde.

Bütün bunlar karşısında, temel insan haklarından biri olan sığınma hakkının eksiksiz sağlanması, insanca bir yaşam, dünyanın her yerinde yerli, göçmen, mülteci ayrımı gözetilmeden her alanda eşitlik talebinin karşılanması için sürekli bir mücadele yürütüldüğü takdirde, sermayenin işçi sınıfı ve emekçileri yerli-mülteci, yerli-göçmen olarak bölmesine karşı güçlü bir ortak yaşam ve mücadele duvarı örülebilir.


[1] WDR (2022) “Flüchtlingsdrama im Mittelmeer: Wortbruch der Bundesregierung?”, https://www1.wdr.de/daserste/monitor/sendungen/fluechtlingsdrama-mittelmeer-wortbruch-bundesregierung-100.html

[2] TRT Haber (2021) “Türkiye, Ağrı-İran sınırını 81 kilometrelik duvarla güçlendirdi”, https://www.trthaber.com/haber/turkiye/turkiye-agri-iran-sinirini-81-kilometrelik-duvarla-guclendirdi-551420.html

[3] Statista (2022) “Budget der Europäischen Agentur für die Grenz- und Küstenwache (Frontex) in den Jahren 2005 bis 2022”, https://de.statista.com/statistik/daten/studie/1172183/umfrage/budget-der-europaeischen-agentur-fuer-die-grenz-und-kuestenwache-frontex/

[4] Rust, A. (n.d.) “Flucht nach Europa “, https://www.planet-wissen.de/geschichte/menschenrechte/fluechtlinge/festung-europa-flucht-100.html

[5] Statista (2022) “Statistiken zur europäischen Asyl- und Flüchtlingspolitik”, https://de.statista.com/themen/6942/asyl-und-fluechtlingspolitik-der-eu/#dossierKeyfigures

[6] EK (2021) “Einwanderung in die europäische Gesellschaft – ein Überblick”, https://ec.europa.eu/info/strategy/priorities-2019-2024/promoting-our-european-way-life/statistics-migration-europe_de#asylum

[7] Merkel’in bu açıklamasından sonra Almanya ile Avusturya sınırı açıldı ve binlerce mülteci trenlerle Almanya’ya taşındı. Dublin II Anlaşması ve AB hukuku çerçevesinde normal koşullarda mültecilerin ilk ayak batıkların AB ülkesine gönderilmesi gerekiyordu. Ancak, Merkel bu açıklamasıyla anlaşmayı rafa kaldırmış oldu.

[8] Statista (2022) “Anzahl der Asylanträge (insgesamt) in Deutschland von 1995 bis 2022”, https://de.statista.com/statistik/daten/studie/76095/umfrage/asylantraege-insgesamt-in-deutschland-seit-1995/

[9] Instituts für Arbeitsmarkt- und Berufsforschung (IAB) (2020) Kurzbericht 4, sf. 8

[10] IAB, age, sf. 9.

[11] Açıktır ki; burada sorgulanan, irdelenen Ukraynalılara neden bu iyi muamelenin yapıldığı değil, bütün sığınmacılara neden Ukraynalılar gibi davranılmadığıdır.

[12] Hagelüken, A. (2022) “Welche Krise? Firmen fehlt so viel Personal wie nie”, https://www.sueddeutsche.de/wirtschaft/arbeitsmarkt-deutschland-personalmangel-1.5637799

Warning: A non-numeric value encountered in /home/teoriveeylem/public_html/wp-content/themes/Newspaper/includes/wp_booster/td_block.php on line 353