Kadınlığın “göç” hali

Aysel Ebru Okten

Göçmen kadınların yaşamları ve mücadele pratikleri genellikle göç çalışmalarında ihmal edilmiş ve yok sayılmıştır. Kadınlar aile içerisinde tanımlanarak bir özne olarak kabul görmemiştir. Göç, literatürde çok uzun yıllar erkek tarafından karar alınarak başlayan ancak evlilik, aile birleşimi gibi nedenlerle kadınları etkileyen bir süreç olarak tanımlanmıştır. Erkek özne kabul edilirken, kadın edilgen olarak erkeğe tabi eş, anne, evlenme çağındaki genç kız olarak ele alınmıştır. Kadınlar da göç sürecine ancak toplumsal cinsiyet rolleri gereği üstlendikleri sorumluluklar ile dahil olmuşlardır.

Kadınlara özgü göç etme nedenlerinin başında ekonomik nedenler öne çıktığı gibi, şiddet, zorla evlendirilme, boşanma zorluğu gibi nedenler de bulunmaktadır. Kadına yönelik şiddet, kadınların göç kararı vermesinde önemli bir neden olmaktadır. Kadınların toplumsal cinsiyet eşitsizliğinden dolayı yaşadıkları ayrımcılık da göç etmeye karar vermesinde etkili olmaktadır. Kadınlar, diğer sığınmacılar gibi baskı zulüm ve korku nedeniyle göç etmek zorunda kalmakla birlikte, 1951 Sözleşmesi’nde özel olarak belirtilmeyen toplumsal cinsiyet temelli ayrımcılık, cinsel istismar, cinsel şiddet, gelenek, örf ve adetlerin yarattığı tahakküm, aile içi şiddet gibi asıl olarak kadın olmalarından dolayı gördükleri baskı ve zulümden kaçmak için de ülkelerini terk etmek zorunda kalmaktadır.

Göçmen kadınlar, göçün ve kadın olmanın “mağduriyetini” birlikte yaşamakta, çifte dezavantajlı bir konumda bulunmaktadır. Türkiye’de göçmen kadın olmak sokakta tacize ve sözlü şiddete maruz kalmak, eğer “şüpheli” bir durumunuz varsa ivedilikle geri gönderme merkezlerine götürülerek burada şiddete ve olası cinsel saldırılara tabi kalmak, daimi bir geri gönderilme tehdidi, ikinci ya da üçüncü eş olarak satılmak, “en ucuza” çalıştırılmak, çalışırken pasaportuna el konulmak, göçmen kadın olmaktan dolayı “davetkar” kabul edilmek, dil bariyerinden dolayı ifadesiz bırakılmak anlamlarını taşımaktadır.

Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (BMMYK) raporlarına göre dünya genelinde yerinden edilen insan sayısı en yüksek seviyeye ulaşmıştır. 2021 yılında bu rakam 89,3 milyonu bulmuştu. Yerinden edilme hali yalnızca savaşlarla değil, zulüm görme tehlikesi, köleleştirme, ağır sömürü koşulları altında yaşamını sürdürememekten de kaynaklanmaktadır. Afganistan’da Taliban rejiminden kaçmaya çalışan kadınlar göç yollarında ağır hak ihlallerine, taciz ve tecavüze maruz kalırken, göç ettikleri ülkelerde yaşama ve çalışmanın yollarını arıyor. Asya ülkelerinden, geçinebilmek ve daha iyi bir yaşam arzusu ile yollara düşen kadınlar vardıkları ülkelerde ev-bakım işlerinde çalışırken yoğun sömürü altında yaşamlarını sürdürüyor. IŞİD hakimiyeti altında köleleştiren, 8 yaşından itibaren evlendirilen, pazarlarda satılan Ezidi kadınlar hayatlarını kurtarabilmek için çıktıkları göç yollarında dünyanın gözleri önünde tecavüze ve şiddete maruz kaldılar.

Ukraynalı göçmen kadın ve çocukların yaşadıkları ise savaşın yarattığı sonuçları göstermesi açısından çarpıcı. BMMYK verilerine göre 6,8 milyon insanın Ukrayna’yı terk etmek zorunda kaldığı, binlerce insanın ise hayatını kaybettiği savaşta, ülkesinden ayrılan Ukraynalılar başta komşu ülkeler Polonya, Romanya, Slovakya, Macaristan ve Moldova’ya sığınma talebinde bulundu. Polonya’ya 2 milyon, Romanya’ya 500 bin, Moldova’ya 350 bin, Macaristan’a 300 bin, Slovakya’ya 230 bin civarında Ukraynalı mülteci sığınmıştır. Mart 2022 verilere göre Türkiye’ye 60 bin dolayında Ukraynalı mültecinin geldiği bilinmektedir. Ukraynalı kadın ve çocukların ülkelerini terk ederken “ücretsiz ulaşım hizmeti” veren suç çeteleri, mülteci kadınları taciz, tecavüz ve ölümle tehdit etmiştir. Fuhuşa zorlanma, zorla çalıştırma ve ev köleliğine maruz bırakılma tehlikesi ile karşı karşıya kalmışlardır. Sınırın öte yakasına geçerken taciz ve tecavüz ile tehdit edilen kadınlar aynı zamanda vardıkları ülkelerde ücretsiz barınma için cinsel birliktelik “tekliflerine” maruz kalmışlardır.

Mülteci kadınlar göç yollarında etnik kimliğine, dini aidiyetlerine bakılmaksızın istismar, tecavüz, zorla alıkoymaya maruz kalmaktadır. Afgan kadınların göç yollarına çıkmadan önce, hamileliği önleyici üç aylık iğneler yaptırarak göç yollarına düşmesi bunun bir örneğini oluşturmaktadır. Suriyeli, Afgan ya da Ukraynalı nereli olduğu veya nereden geldiği fark etmeksizin kadınların göç veya iltica sürecinde yaşadıkları zorluklar onları daha savunmasız hale getirmiştir.

Ayrımcılığa uğrayan ve yönelimleri nedeniyle göç yollarında ve Türkiye’de nefrete maruz kalan kesimlerden bir diğeri ise LGBTİ+ mültecilerdir. Tehdit, şiddet, taciz, şantaj, tecavüz, işkence ve ölümden kaçan LGBTİ+ mülteciler Türkiye’de günlük yaşam içerisinde de dışlanma, ayrımcılık ve nefreti yaşamaya devam ediyorlar. Cinsel yönelim sebebiyle göç etmek zorunda kalan mülteciler Türkiye’ye geldikten sonra da kayıt işlemlerinden başlayarak ayrımcı tutum ve pratiklerle karşı karşıya kalmaktalar. Göç İdaresi memurlarının yapmaları gereken evrak kayıt işlemleri ile ilgisi olmayan cinsel kimlik ve yönelimlerine dair sorgulamaları, toplumsal cinsiyet temelli rencide edici sorular, trans geçiş sürecinde işlemlerin yavaş tutulması gibi sorunları mülteciler göğüslemek zorunda kalmışlardır.[1]

Bakım Emeği ve Göçmen Kadınlar

Neoliberal politikaların hakimiyeti ile birlikte güvencesiz bırakılan kitlelerin içerisinde bulunan kadınlar ailelerini ayakta tutabilmek için daha fazla göç yollarına düşmüşlerdir. 1970-2000 arasında göçmenler arasında kadın oranı Afrika’da %42,7’den %46,7’ye; Okyanusya’da %46,5’ten %50,5’e, Latin Amerika ve Karayipler’de %46,8’den %50,2’ye, Avrupa’da %48’den %51’e yükselmiştir.[2]

Cinsiyete dayalı iş bölümü nedeniyle ev hizmetlerinin kadın işi olarak görülmesi, kadınlarının iş hayatına daha büyük oranlarla katılımı ve devletin sağlık-bakım hizmetlerinden çekilmesi ile ev içi işler ve bakım sektöründe dünya genelinde kadın istihdamı ve işgücü talebi artmıştır. Bu talebin önemli bir kısmı göçmen kadınlar tarafından karşılanmıştır.

Böylece göçmenler içerisinde bağımsız olarak göç eden kadınların oranı da yükselmektedir. Uluslararası göç, 1960 ve 1970’lerde daha çok büyük işçi hareketleri kapsamında Avrupa ve Amerika’ya erkeklerin göçü şeklinde gerçekleşmişti. Kadın ve çocuklar ise ikinci dalgada 1980 ve 90’larda aile birleşmesi çerçevesinde başka bir ülkeye gitmiştir. 1990’lardan sonra ise gönüllü ve zorunlu göç bağlamında hem aile üyesi hem de bağımsız olarak kadın göçü artmıştır.

Neoliberal politikalar ile düşük ücret, esnek ve güvencesiz koşullar içerisinde bir yaşam kurmak zorunda kalan kadınlar genellikle “ailesini geçindirmek” ve geride kalanlara para göndermek üzere göç yoluna çıkmıştır. Özellikle Asyalı ve eski Sovyet ülkelerindeki kadınlar gittikleri ülkelerde bakım işlerinde çalışmışlardır. Ayrımcılık, şiddet, istismar ve kötü çalışma koşulları karşısında çoğunlukla yasal statüden ve korumadan yoksun bırakıldıkları için hak talebinde bulunmaları, örgütlenmeleri oldukça zor bir hale getirilmiştir. Çoğu zaman fuhuşa zorlanmışlardır.

Kayıt dışı çalışan ve sınır dışı edilme tehlikesi ile karşı karşıya kalan göçmen kadınlar şiddet ve cinsel saldırılara maruz kalsalar dahi herhangi bir adli mekanizmaya başvurmaları çoğu zaman mümkün olmamaktadır. Patronları tarafından polise şikayet edilmekle ve geri gönderme ile tehdit edilmektedirler. Ücretlerinin tam ve zamanında ödenmemesi, aşağılanma ve hakaret göçmen kadınlar için neredeyse çalışma normu haline gelmiştir.

Türkiye’de de düzensiz göç 1970’li yıllar itibariyle artış göstermiştir. Bu süreç aynı zamanda Sovyetler Birliğinin dağılma süreciyle de birleşerek Türkiye’yi hem bir transit ülke hem de bir hedef ülke haline getirmiştir. Eski Sovyet ülkelerinden Türkiye’ye gelen kadınlar uzun çalışma saatleri ve yerli işçilere göre daha düşük ücretlerle sermayenin “ideal” işgücü olurken aynı zamanda ayrımcılık ile yüz yüze kalmıştır. Türkiye’ye yönelik kadın göçüne bakıldığında dünyada yaşanana benzer bir eğilim görülmektedir. Özellikle kentli ailelerde evde bakım ve temizlik için ucuz işgücü olarak göçmen kadınlar çalıştırılmaktadır. Kadın göçmenler coğrafi yakınlık, esnek vize uygulaması, kayıt dışı ve göçmen kadın emeğine duyulan ihtiyaç nedeni ile Türkiye’yi tercih etmektedirler. Türkiye’deki kadın göçmenlerin çoğunlukla eski Sovyet cumhuriyetlerinden geldiği görülmektedir. Kaynak ülke verilerine bakıldığında, 0-14 yaş aralığı hariç, Türkiye’ye en çok göç Rusya, Ukrayna, Gürcistan, Azerbaycan, Kazakistan ve Moldova’dandır. Moldova’dan gelenlerin %75’i, Litvanya ve Kazakistan’dan gelenlerin %69’u, Ukrayna’dan gelenlerin %67’si ve Rusya’dan gelenlerin %64’ü kadındır. Bu kadınlar da genel olarak ev ve bakım işlerinde çalışmaktadır.[3]

Türkiye’de göçmen kadınlar ayrımcılık, psikolojik şiddet ve cinsel tacizin yanında sömürünün de katmerlisine maruz kalmaktadır. Aracı şirket ve şahıslara para ödemeleri gereken göçmen kadınlar genellikle ilk maaşlarını da bu şirketlere vermek zorundadır. Sağlık hizmetlerinden yararlanamadıkları için özel hastanelerde büyük bedeller karşılığında tedavi olmaktadırlar. Sokağa çıktıklarında göçmen oldukları anlaşıldığında ya da Türkçe konuşamadıklarında tacize uğramakta ve sınır dışı edilmekle tehdit edilmektedirler. Ev içi işlerde çalışan kadınlar için mesai saati mefhumu yoktur.

Türkiye’ye bir ya da birkaç aylık turist vizesi ile gelen kadınların gelir gelmez bir aile yanında ya da bir işletmede çalışmaya başladıkları, turist vizelerinin süresi dolduğunda ise çalışmaya devam ettikleri, böylece “kaçak” durumuna düştükleri görülmektedir. Sınır dışı edilme korkusu nedeniyle evden dışarı çıkmakta bile zorlanan kadınlar uzun saatler güvencesiz bir biçimde çalışmaktadır. Bu durum, onları, patronlarının karşısında savunmasız, her türlü sömürü ve istismara açık hale getirmektedir.[4]

Göçmen kadınların hayata tutunmasını sağlayacak destek mekanizmalarından yoksun olması ve kayıtsız korunmasız bırakılması ölümlerini de kolaylaştırmıştır. Ülkeye giriş yaptıktan sonra güvencesiz bir biçimde çalışmaya başlayan kadınlar, çalıştıkları yerlerde şiddet, taciz ve ölümle yüz yüze gelmektedir. Tıpkı yerli kadın ölümlerinde faillerin cezasız bırakılması gibi, göçmen kadınların katilleri de cezasız kalmakta, çoğu zaman soruşturma bile başlatılmadan ölümlerinin üstü örtülmektedir. İstanbul’da bir tekstil fabrikasında çalışan Ugandalı Jesica Nankabirwa önce tecavüze uğramış, sonra öldürülmüş, arkadaşları cansız bedenini günler sonrasında bir hastane morgunda bulmuşlardır. Faili delil yetersizliğinden serbest bırakıldıktan sonra ancak kadın örgütlerinin davayı sahiplenmesi sonucunda 25 yıla mahkum edilmiştir. Ev işçisi göçmen kadınların, ev içerisinde yaşadıkları şiddet, tecavüz, istismar ise kapalı kapılar ardında gizli tutularak sistematik bir biçime dönüşmektedir. AKP milletvekili Şirin Ünal’ın evinde ölü bulunan Nadira Kadirova’ya ait çıkan görüntülerde boğuşma ve kan izleri olmasına rağmen soruşturma Nadira’nın intihar ettiği sonucuyla kapatılmak istenmiş, ailesinin Anayasa Mahkemesine başvurusunda 2 yılı geçmesine rağmen bir aşama kaydedilememiştir.

Suriyeli Kadınlar: Göç ve Sonrası

Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği verilerine göre Türkiye’deki Suriyeli mültecilerin yüzde 50,2’si kadınlardan, yüzde 23,7’si ise 18-59 yaş arası yetişkin kadınlardan oluşmaktadır.

Suriyeli kadınlar çocuk yaşta evlendirilme ve gebelik, ikinci veya üçüncü eş olarak evlenmeye zorlanma, cinsel taciz, istismar ve insan ticaretine maruz kalmaktadır.

Suriyelilerin Türkiye’ye göçünde, karar genellikle erkekler tarafından alınmış, kadınlar bir erkek “refakati” ile Türkiye’ye giriş yapmışlardır. Erkek “refakati” olmadığında kaçakçılar tarafından taciz ve şiddete maruz kaldığını ifade eden kadınlar tek başlarına olduklarında korumasız ve çaresiz göründüklerini dile getirmişlerdir. Göç ettikten sonra karşılaştıkları sorunları dil, önyargı, sosyal uyum, aile içi şiddet, cinsel taciz ve istismar olarak sıralamaktadırlar. Suriye’de şiddet görme hallerinin göç ile birlikte değişmediğini burada da devam ettiğini ifade edenler olduğu gibi, Türkiye’ye geldikten sonra ekonomik sıkıntılar, işsizlik, psikolojik bunalımlar sonucu kadına yönelik şiddetin göç sonrasında arttığını ifade eden kadınlar da bulunmaktadır. Şiddet gören kadınların adli mercilere erişimi de çoğu zaman mümkün değildir. Suriyeli bir kadın yaşadığı erkek şiddetini şöyle anlatmıştır: “Kocam beni hortumla döverken komşular şikâyet etmiş. Polis geldi. Kızımı da dövdü kocam. Polisler geldiğinde beni görmek istediler. Kocam bana gelip ‘eğer bir şey dersen çocukları alırım’ dedi. Ben şikayetçi olamadım. Korktum. Polisler de gitti.’’ Pandemi ile birlikte, eve kapanma, işsizlik, geçim sıkıntıları kadına yönelik şiddeti yerli kadınlarda olduğu gibi, mülteci kadınlar için de arttırmıştır. Mülteci kadınlar bu süreçte, çalışmayan erkeğin toplumsal cinsiyet kodları sebebiyle “yetersiz erkek” görülmesi baskısının kendilerine yönelik şiddeti arttırdığını ifade etmişlerdir. Türkiye’ye geldikten sonra mülteci kadınların tacize ve istismara maruz kalışları da devam etmiş, göçmen olmalarından dolayı tacizin kendilerine hak görüldüğünü söylemişlerdir: “Eve elektrikçi gelmişti, kocam evde değildi. Geldi çamaşır makinesine baktı. Elektrikleri kapattı. Adam Türk idi. Çamaşır makinesini tamir etti. Ben bu adamı üç senedir tanıyorum aslında. Param yok sonra vereyim dedim. Bu adamdan şimdiye kadar hiç yanlış da görmedim. Çocuklarım da evdeydi. Birden beni kucakladı. Kendimi kurtardım elinden. Adamı ittirdim kapının dışına doğru. Türk erkekler kendilerinde bu hakkı görüyorlar. Biz sahipsiz olduğumuz için böyle düşünüyorlar. Ödüm kopuyordu adamın dükkânın önünden geçerken. Kocama da söyleyemedim yoksa onu öldürürdü. Konuyu kimseye açamadım kocam duyar diye.[5]

Suriyeli kadınlar tacizi ve tecavüzü yaşadıktan sonra diğer göçmen kadınlar gibi kolluk kuvvetlerine başvurma, şikayet etme gibi mekanizmalardan uzak durmuşlardır. Cezasızlık, toplumsal dışlanma veya eşlerden korku bu tutumun nedenlerinden bazılarıdır.

Suriyeli kadınların Türkiyeli erkeklerle zorla evlendirilmesi de yaygın bir durumdur. Reşit olmayan kız çocukları evlendirilmekte, resmi nikâh yerine dini nikâh yapılmakta, ikinci ya da üçüncü eş olmaktadırlar. Suriyelilerin yoğun olarak yaşadıkları sınır illerinde erkeklerin çok eşliliği yaygınlaşmaktadır. Türkiyeli erkeklerin Suriyeli kadınlarla yaptıkları ikinci ve üçüncü evlilikler aynı zamanda resmi nikâhlı eşler üzerinde de şiddet ve istismara neden olmaktadır. Türkiyeli evli kadınlar da yaşadıkları yere yerleşen Suriyeli kadınları evlilikleri için bir tehdit olarak görmekte ve bu durumun üzerlerinde baskı oluşturduğunu söylemektedirler.[6]

Göçün ilk yıllarında kamplarda yaşayan Suriyeliler, geçinmek ve iş bulmak için büyükşehirlere göç etmiştir. Büyükşehirlerde, yüksek kiralı evlerde genellikle birkaç aile birleşerek yaşamaya başlayan Suriyeliler, istihdam durumlarına göre evlerini ayırmış fakat yine de yüksek kiralı, sağlıksız evlerde yaşamaya devam etmişlerdir. Suriyeli kadınların, özellikle barınma koşullarından, sağlıksız evlerde en çok vakit geçiren kişiler olarak hanenin en olumsuz etkileneni olduğunu söylemek gerekir. Diğer taraftan bekar ve yalnız yaşayan Suriyeli kadınların göç ettikleri şehirlerde maruz kaldıkları şiddet, taciz ve istismarın düzeyi de artmaktadır.

Kadın olma, mülteci olma ve yoksul olma haliyle mücadele etmek zorunda kalan Suriyeli kadınlar işgücü piyasası içerisinde de “en altta” olmak durumunda kalmışlardır. Dünyada göçmen kadınların en çok istihdam edildiği alan ev işleri, hasta ve yaşlı bakım hizmetleri olsa da Türkiye’deki Suriyeli kadınlar çoğunlukla tarım, tekstil ve hizmet sektöründe çalışmaktadır. Bu noktada kültürel kodlar belirleyici olmaktadır. Ev içi işler ya da hasta ve yaşlı bakımı kadınların “mahrem” alanlara dahil olma sürecine denk düştüğünden, genellikle ya kendi evlerinde parça başı işlere yönelmekte ya da ev dışında atölye ve fabrikalarda çalışmaktadırlar. Suriyeli kadınların tekstil sektörüne yönelmelerinin bir diğer nedeni ise, Suriye’de tekstil fabrikalarının yoğun olması ve oradayken de tekstilde çalışmalarından dolayı işi bilmeleri sayılmaktadır.[7]

Eşlerinin izin vermemesi ya da geleneksel kültürel kodlar nedeniyle Suriyeli kadınlar genellikle evlerinde parça başı ücrete dayalı işler yapmaktadır. Gaziantep’te Suriyeli kadınlarla yapılan ev eksenli üretim araştırmasında belirtildiği üzere “parça başı işin niteliğine göre en az 15 kuruş en fazla 1 TL’ye çalışıyor kadınlar ve günlük en az 12 saat, gün aşırı bu işi yapıyorlar. Yani günün yarısını alıyor bu iş. Günlük yapabildikleri limit ise 15 ya da 20 parçayı aşmıyor. Zira ev işleri ve çocuk bakımı da bir yandan kadınları bekliyor. Günlük kazandıkları ücret maksimum 20 TL’yi geçmiyor. Tabi ellerindeki tüm işi bitirebilirlerse.”[8]

Ev dışında çalıştıklarında da oldukça düşük ücretle çalıştırılmaktadırlar. Yerli erkek-yerli kadın, mülteci erkek-mülteci kadın denkleminde en düşük ücreti alanlar göçmen kadınlardır. Aynı zamanda kendi eğitim seviyeleri ve meslek sahibi olmaları durumunda dahi diplomaları ve tecrübeleri geçerli sayılmadığından statü kaybına da uğramaktadırlar.

Göçmen Düşmanlığı Durdurulabilir Mi?

Mülteci-göçmen kadınlar için haklarını aramak istemek aynı zamanda sınırdışı edilme kararının verilmesi ve geri gönderme merkezlerinde zulüm, taciz, istismar ve şiddete maruz kalmak anlamına gelmektedir. Tüm bu olumsuzluklardan kurtulabilmek için ise, İstanbul Sözleşmesinin uygulanması göçmen kadınların hayatında anahtar görevi görmektedir.

“Göç ve İltica” başlığıyla İstanbul Sözleşmesi’nde yer alan 59, 60 ve 61. maddeler mülteci kadınlara ve çocuklara yönelik şiddete dair kimi önlemleri öngörmektedir. Toplumsal cinsiyete dayalı herhangi bir zulüm görme tehlikesi söz konusuysa, kadınlara mülteci statüsü verilmesi gerektiği belirtilen sözleşme, mülteci kadınlar için de hayati bir öneme sahip. Aynı zamanda üçüncü bir ülkeye ilticasına dair kabul usulleri ve destek hizmeti sağlanması da mülteci kadınların güvenli ülkeye kabulüne katkı sunabilir. Bu nedenle Türkiye’nin sözleşmeden çekilmesi kararı yalnızca yerli kadınların değil mülteci kadınların da dahil olduğu eylemler ile protesto edilmiş, eylemlere katılan 4 İranlı kadın mülteci için sınır dışı kararı verilmiştir. Bu örnekten de görüldüğü gibi, Türkiye’de kadınlar ister göçmen olsun ister yerli yaşadıkları ülkede kendilerine dair bir söz hakkı talep ettiklerinde karşılarında tehdit, şiddet ve baskı görmektedir. Dolayısıyla İstanbul Sözleşmesinin savunulması yerli kadınları yaşam mücadelesi hakkını savunmak kadar göçmen kadınların da yaşam hakkını savunma anlamına gelmektedir.

Kadın olmanın yanında göçmen olmak toplumsal baskı ve sömürünün en katmerlisine de maruz kalmak anlamına gelmektedir. Göçmen kadınlar eğer işgücü piyasasına dahil olmadan yalnızca ev içinde yeniden üretim alanında kalıyorsa, topluma entegrasyon ve dil öğrenmedeki güçlüklerle daha çok karşılaşmaktadır. Erkeğin evin geçimini sağlama rolü üstlenmesi ile kadınlar evde kaldıkça, hem toplumsal destek koşullarından mahrum kalmakta, hem de eşitsizliğin yeniden üretilmesine daha çok maruz bırakılmaktadır. İşgücü piyasasına dahil olduğunda ise, şiddet ve istismarla karşılaşan kadınlar aynı zamanda bu eşitsizlik sarmalına karşı nasıl ayakta duracağının da stratejilerini geliştirme olanağı bulabilmektedir.

Göçmen kadınların kendi çalıştıkları işyerlerinde sendikalaşma faaliyetine dahil oldukları ya da haklarını arama konusunda yerli işçilerle ortak eylemlilikler içerisine girdiği örnekler de bulunmaktadır. İstanbul Beylikdüzü’nde bir et fabrikasında sendikalaşan yerli işçilerin işten atılmasına karşın sendikalaşma mücadelesinin öncülüğünü üstlenen Meryem’in hikayesi bunlardan yalnızca birisidir.[9] Türkiyeli işçilerle ortak bir mücadele sürecinde yerli işçilerin Meryem’e yaklaşımı değişmiş, öncesinde ayrımcılık yapan işçiler zamanla onu bir sınıf kardeşi olarak görmeye başlamıştır. Ortak mücadele hattı kuruldukça göçmenlere yönelik düşmanlık da zayıflamıştır.

İşyerlerinde mücadelenin yanı sıra yerli kadınlar ve örgütlerinin kadına yönelik şiddet, taciz ve tecavüze karşı sürdürdükleri mücadeleye göçmen kadınların dahil olması, onların sorunlarının görünür kılınması da bu karanlığın aydınlığa dönüşmesinde önemli adım olacaktır.

Göçmen kadınlar yerli kız kardeşleriyle birlikte mücadele ettikçe önyargılar azalmakta, birlikte yaşam kültürü gelişmektedir. Göçmen kadınların hem göçmen hem de kadın olmaktan kaynaklı yaşadıkları sorun ve ihlaller yerli kadınların özgür ve eşit yaşam mücadelesi ile birleştiğinde bu nefret atmosferini körükleyen koşullar da değişecektir. Bu sebeple, birlikte mücadelenin koşullarını aramak, bunun için adım atmak bugünün en acil çözümü olmalıdır.


[1] KAOS GL Derneği (2017) Türkiye’nin LGBTİ Mülteciler ile İmtihanı Raporu, Ankara, sf.11

[2] Dünya genelinde yükselişle birlikte Asya’da göçmeler içindeki kadın oranı %46,6’dan %43,3’e, Kuzey Amerika’da %51,1’den %50,3’e düşmüştür. Dedeoğlu, S. ve S. Ekiz Gökmen (2011) Göç ve sosyal dışlanma: Türkiye’de yabancı göçmen kadınlar, Efil Yayınları, Ankara, sf.28

[3] Dedeoğlu ve Ekiz Gökmen, Göç ve sosyal dışlanma, sf.36

[4] Coşkun, E. (2014) “Türkiye’de Göçmen Kadınlar ve Seks Ticareti”, Çalışma ve Toplum, 42, 85-206, sf.192.

[5] Köroğlu, M. A. ve F. N. Dural (2020) “Türkiye’ye göç etmiş Suriyeli kadınların toplumsal cinsiyete ilişkin deneyimleri ve sosyal hizmet”, Ufkun Ötesi Bilim Dergisi, 20 (1), 1-34, sf.23

[6] Köroğlu ve Dural, age, sf.25-26.

[7] Suriye’de kadınların toplumsal konumları geleneksel toplumsal cinsiyet rollerine göre tanımlanmıştır. Kadınlar ev hizmeti ve çocuk bakımından sorumludur. Göç sürecine girdikten sonra da bu geleneksel rollerin kırılması hızlı bir biçimde gerçekleşmemektedir. Suriyeli kadınların göç sonrası toplumsal cinsiyet rollerinde kimi değişiklikler söz konusu olsa da iş yaşamına giriş ve onu sürdürmede bu roller hala baskın ve belirleyicidir. Kimi değişikliklerden kasıt ise yapılan saha araştırmalarına binaen genel olarak göçmen kadınların iş yaşamına dahil olmasıyla birlikte, ekonomik olarak aileye katkı sunan ya da geçimi sağlayan özneye dönüşme ile bu süreçte özgüven kazandıkları ve bir iş sahibi olmanın toplum içerisindeki statülerini değiştirdiği yönünde olmaktadır. Tıpkı Türkiyeli kadınlar gibi, çalıştığında aile ve ev dışında kendine bir alan yaratma fırsatına sahip olabilmektedir.

[8] Selvü, H. (2021) “Göçün Kadınlaşması ve Ev Eksenli Üretim: Gaziantep’te Suriyeli Kadın Emeği, https://www.kadinisci.org/guncel/hilal-sevluden-bir-kadin-emegi-deneyimi-yoksulluk-arti-patriyarka-parca-basi-is/

[9] Tok, H. ve E. Ergine E. (2022) “Suriyeli İşçi Türkiyeli İşçilerle Birlikte Hakkını Aradı, İşten Atıldı: Yine Yaparım”, Ekmek ve Gül, https://ekmekvegul.net/gundem/suriyeli-isci-turkiyeli-iscilerle-hakkini-aradi-sadece-kendim-icin-degil-tum-isciler-icin-mucadele-ettim