Türkiye ve Çin modeli

Anton Stengl

Almancadan çeviren: Mehmet Çallı

Cumhurbaşkanı Erdoğan, AKP kurmaylarıyla gerçekleştirdiği ve ekonomik gidişat için çizilen yeni yol haritasının tartışıldığı bir toplantıda Türkiye’nin, Çin gibi, malı ucuza üretip Avrupa’ya satarak, bu üretimden dolar girdisi sağlayabileceğini, ancak Türkiye’nin dış yatırımları getirme konusunda daha avantajlı durumda olduğunu söyledi. Erdoğan, iktidarın belirlenen yeni ekonomik modelle zor olanı seçtiğini söyleyerek 4-5 aya kadar toparlayacağız. 6 ay sonra ise meyvelerini yiyeceğiz. Vatandaş da bunu hissedecek dedi ve sözlerine şöyle devam etti: Türkiye’yi üretimle büyütmek, faiz kıskacından çıkarmak için ekonomide yeni dönemi başlattık. Üretimle yabancı yatırımcıların dikkatini çekeceğiz. Genç bir nüfusa sahip olan Çin de sanayisini ve üretimini böyle büyütmüş. Biz pazara daha yakınız, onlardan daha avantajlıyız.[1]

Peki “Çin Modeli” Türkiye’ye uyar mı? Hatta bu model, Türkiye’ye Çin’e uyduğundan daha mı iyi uyar?

1

Çin ile Türkiye’yi kıyaslamak mümkün mü? Türkiye’de ekonomi, Mao Zedung’un ölümünden sonra Çin’de yaşanan ekonomik gelişmelere benzer şekilde mi gelişiyor?[2] Yerinde ve doğru bir şekilde yöneltildiğinde bu sorunun aptalca bir soru olmadığı görülecektir. Tam tersine; ülkenin uçsuz bucaksız görünen yüzölçümü, devasa nüfusu ve sahip olduğu büyük yeraltı ve yerüstü kaynakları ile Çin’in ekonomik yeterliliği en başından itibaren büyük bir potansiyel sunmuştur. Bu boyutlardaki ekonomik yeterlilik Türkiye açısından hayal bile edilemez. Söz konusu olan, 84 milyonluk Türkiye’nin karşısına konulan 1,41 milyarlık nüfusa sahip bir ülke ve hatta kıtadır! Ama biz ekonomiye, yani doğal koşulların sunduğu olanaklar kullanılarak neyin elde edildiğine bakalım. Erdoğan bu olanaklardan hiçbir şey elde etmemiştir. Türkiye ekonomisinin onun iktidarı döneminde ne kadar dibe batırıldığını gösteren iki rakamı irdeleyelim:

Çin’in Gayri Safi Yurtiçi Hasılası (GSYİH) 12 trilyon 900 milyar avro, kişi başına düşen GSYİH 9,1 bin avro iken Türkiye’nin GSYİH’sı 630 milyar avro ve kişi başına düşen GSYİH 7,5 bin avro.

1000 kişi başına düşen hastane yatak sayısı Çin’de 4,31, Türkiye’de 2,85.

Ancak iki ülkenin bir ortak yönü var. Yolsuzluk endeksi rakamları her iki ülkede birbirinin aynı: Çin’de 42 (kötü), Türkiye’de 40 (kötü).[3]

2

Şimdi tekrar ekonomik yeterliliğe dönelim: Çin günümüzde de, hâlâ öncelikli olarak kendi devasa halkı için üretmektedir. Ancak bu durum Çin sermayesinin çıkarları açısından yetersiz hale gelmiştir. Yeni ortaya çıkan ve tüketmek isteyen orta katman henüz sınırlıdır:

Çin’de ihraç edilen malların değer toplamı 2 trilyon 400 milyar avro, 1000 kişi başına düşen ihracat değeri 1,70 milyon avrodur. Türkiye’de bu rakamlar sırasıyla 178 milyar 442 milyon avro ve 2,12 milyon avrodur.

Çin’de ithalat 2 trilyon 70 milyar avro, 1000 kişi başına düşen ithalat ise 1,5 milyon avro iken Türkiye’de 238 milyar ve 2,5 milyon avrodur.[4]

Türkiye’de var olan, kasten yaratılmış ve sermaye çıkarlarının koşullandırdığı ihracat bağımlılığı Çin için söz konusu değildir! Çin, yabancı yatırımcılara muhtaç olmamıştır ve ekonomik yeterliliği sayesinde yabancı yatırımcıları modern ekonominin geliştirilmesi için kullanabilmiştir. “Çin Modeli”ni kopyalayabilmek için Türkiye’de sanayi ve tarımın ilk önce esas olarak kendi halkı için üretim gerçekleştirmesi gerekir.

3

Deng Xiaoping darbeyle iktidara geldiğinde, Çin tarımı muazzam bir durumdaydı,[5] sanayi yükseliyordu, ülkenin alt yapısı giderek daha iyi hale getiriliyordu. Mao Zedung döneminde, kır ile kent arasında dengeli bir gelişme için çaba gösterilmiş, ilk başta işleyen bir tarım ile temel sanayinin kurulması hedeflenmişti.[6] Her ne kadar yaşam standardı yavaş geliştiyse de, sonuçta hedeflere ulaşmak mümkün oldu.

Tüm zamanların en başarılı kapitalizmi olan Çin kapitalizmi, ancak başarılı bir inşa modeli temelinde mümkün oldu. Gerçekten de tarihte hiçbir kapitalist ekonomi, farklı bir çıkış noktasına sahip olan Çin’deki kadar başarılı olamadı.[7] İkinci Dünya Savaşı sonrası gelişen ünlü “Alman ekonomik mucizesi” de Çin örneği karşısında soluk kalacaktır. Çin’de 20 yılı aşkın bir süredir, Batıda kimsenin hayal bile edemeyeceği büyüme rakamlarına ulaşılmaktadır.

4

Şimdi, bir yandan işçilerin hakları tamamen ellerinden alınır, grev hakkı iptal edilir, çalışma kolektifleri dağıtılırken, diğer yandan yeni burjuvazinin, para kazananların ve spekülatörlerin politik, kültürel ve ideolojik hegemonyasının kurulması sürecine ilişkin tartışmaları bir kenara bırakarak şu soruya yanıt arayalım: Çin’de hızlı büyümenin tıkır tıkır işlemesi nasıl mümkün oluyor?

Görüldüğü kadarıyla “Çin Modeli” sadece Türk siyasetçilerin ilgisini çekmiyor. Çin’in kuzeyindeki bir üniversitede tanıştığım bir Arap doktora öğrencisinin doktora tezinin konusu da Çin Ekonomik Modeli idi. Ona göre de Çin Modeli Mısır ve benzer durumdaki başka ülkeler için bir örnek teşkil ediyordu. Böylesi bir adımın, Mısır açısından Nâsır dönemindeki devlet kapitalizmine bir tür dönüş anlamına geleceğini ve dolayısıyla ülkeyi uluslararası tekellerden, bankalardan ve kuruluşlardan daha bağımsız hale getireceğini düşünüyordu.

Peki Erdoğan yönetiminde bir devlet kapitalizmi olabilir mi? Akla gelmeyecek kadar gülünç bir düşünce.

Ancak Çin’in, ekonomik yeterliliğine imkân sağlayan büyüklüğünden ve sahip olduğu kaynaklardan bağımsız olarak, ayrıca işleyen ve ülkenin devrimden sonraki ilk yıllarda yaratılan ekonomik temellerini bir yana bırakacak olursak, Çin’de bir çeşit devlet kapitalizminin egemen olduğu söylenebilir mi?

5

Soyut “Çin Modeli”, Keynesçiliğin Çin’e özgü bazı özelliklerle bezenmiş halidir. Çin’de bugün kâr ve rekabet iktidardadır. Ekonomik temelini, üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet ve işgücünün meta olarak satılması oluşturmaktadır. Bu modelin sosyalizmle hiçbir alakası yoktur, bir devlet kapitalizminin varyasyonu da değildir. Aksine, kâr hedefine odaklanmış ve elbette ekonomik başarıyı da belirleyen büyük bir devlet sektörünün varlığına rağmen özel sektörün ağırlıkta ve egemen olduğu bir kapitalizm söz konusudur.[8] Peki bu ekonomi nasıl işliyor?

Ünlü bir örnek verelim: Çin’e özgü mülkiyet modeli, devletin ortağı olduğu özel tekellerin veya tersinin oluşturduğu karma şirketlerdir. Sadece devletin elinde kalmış olan az sayıdaki kamu kuruluşlarından biri demiryolları şirketidir. Onun özelleştirilmesi konusunda kamuoyunda uzun süre devam eden kapsamlı tartışmalar yürütülmüştü. Özelleştirme fikri, sorumlu merciler tarafından iktisadi açıdan zarar vereceği gerekçesiyle reddedilmişti. Özel kişiler tarafından satın alınsaydı, bu elbette radikal bir yönelim değişikliğine ve kâra odaklanılmasına yol açardı. Bu ise otomasyon sonucu çok sayıda işçinin işten atılması ve bilet fiyatlarının birkaç katına çıkması demek olurdu. Bunun sonucunda ise, ekonominin her alanında işe trenle giden milyonlarca işçinin ücretine zam yapılması gerekirdi. Bu da pek olumlu bir durum olmazdı. Ayrıca içten bir davranış sergilendi: Bu karar, işe trenle gitmek zorunda olan işçilerin lehine alınan bir karar olarak pazarlanmadı. Daha ziyade, “ülke ekonomisinin bütününün”, diğer bir deyişle sermayenin çıkarı doğrultusunda bir siyaset izlendiği şeklinde gerekçelendirildi.

Çin’de kredi politikası, daha az sansasyonel ve kibar bir şekilde ortaya çıkıyor. İnşaat sektörünü geliştirmek için kamu bankaları tarafından yıllarca konut inşası için faizsiz kredi verildi. Kültür alanında da, büyük yayınevlerinin “piyasa yönelimli yeniden yapılanması” kaçınılmaz görüldüğünde ve bunun için giderek daha fazla paraya ihtiyaç duyulduğunda beş yıllığına faizsiz kredi verildi.

Ve benzeri ve benzeri.  

Friedrich Engels’in dediği gibi, “ideal genel kapitalist” olarak devlet, Çin’de tarihi ve ülkenin ekonomik yeterliliği sayesinde ekonomiye doğrudan müdahale etme imkanına sahiptir. Başka hiçbir devletin bu tür imkanları yoktur, hele Türkiye’nin hiçbir şekilde yoktur. Verilen örmekler yeterli olacaktır.

Şimdi de soruların en önemlisine gelelim: Bundan kimin kârı olur?

ABD doları milyonerlerinin sayısına (binle çarpılacak) göre ülkeler sıralaması ve bu milyonerlerin dünyadaki toplam milyoner sayısındaki payı[9]

Sıra    Ülke                                          Sayı (bin)              Oran

1        Amerika Birleşik Devletleri           18.614                   %39,8

2        Çin Halk Cumhuriyeti                  4.447                     %9,5

3        Japonya                                     3.025                     %6,5

4        Birleşik Krallık                             2.460                     %5,3

5        Almanya                                     2.187                     %4,7

6        Fransa                                       2.071                     %4,4

7        İtalya                                         1.496                     %3,2

12      İsviçre                                        810                        %1,7

13      Hindistan                                    759                        %0,1

16      Hong Kong                                 516                        %1,6

21      Rusya                                        246                        %0,5

Görüldüğü gibi Hong Kong’daki milyoner sayısı Rusya’dakinin neredeyse iki katına ulaşıyor! İsviçre’de ise Hong Kong ve Rusya’dakinin toplamından fazla milyoner var. Neredeyse dünyadaki her on milyonerden biri ise Çinli.

Kıtalara göre milyonerler (Dünyadaki toplam sayıdaki payları):

Kuzey Amerika       42,6

Latin Amerika         1,4

Avrupa                   28,4

Asya-Pasifik            16,0

Afrika                     0,4

Peki ya milyarderlerde durum ne? Forbes-Liste’sine göre 2019[10] yılında bütün dünyada özel serveti 1 milyar ABD dolarını aşan insan sayısı 2.153 idi! Bu konuda da ABD liste başı ve dünyadaki en zengin 20 kişinin 14’ü ABD’li.[11]

Çin 456 milyarder ile ikinci sırada geliyor. Üçüncü sıradaki Almanya’nın milyarder sayısı 114.

En zengin Çinliler Ma Huateng (46 milyar ABD doları, internet-medya), Jack Ma (42,7 milyar ABD doları, e-ticaret), Yang Huiyan (24,5 milyar ABD doları, gayrimenkul spekülatörü) ve Hui Ka Yan (24,1 milyar ABD doları, o da gayrimenkul spekülatörü).

Evet, hepsi spekülatör!

Raporda, internet ve finans sektöründen doğan yeni burjuvazinin, bir patlamanın yaşandığı lüks gayrimenkul piyasasında başrol oynayan enerji sektörü zenginlerinin yerine geçtiği belirtiliyor.

Çin hükümetinin yayın organı olan İngilizce “ChinaDaily[12] gazetesinde böyle deniyordu. Burada gerçekten resmi olarak “yeni burjuvazi” kavramı kullanılıyor.

Görüldüğü gibi, sanayinin amiral gemilerinin kaptanlarının değil, spekülatörlerin oluşturduğu bir “yeni burjuvazi.” Çin, modern bir kapitalist ülkedir.

Demek ki Erdoğan, ülkesini sıradan bir olaymış gibi bir spekülasyon nesnesi olarak satılığa çıkarıyor. Fakat hangi spekülatör, Türkiye ile bir spekülasyona girmek ister? Durum pek de parlak görünmüyor: Türkiye, nasıl sonuçlanacağı bilinmeyen askeri çatışmalara (Suriye, Kürdistan) bulaşmış durumda; ülkede enflasyon astronomik rakamlara ulaşmış, devasa bir borç birikmiş vs. Hangi önlemleri alma imkanına sahip olursa olsun, bunların hiçbirisi Türkiye’de halkın lehine olmayacaktır.

6

“Devlet kapitalizmi” ve “Keynesçilik” kavramlarına geri dönelim: Sermayenin değil, devletin iktidarda olduğu bir kapitalizm, saçmalıktan başka bir şey değildir. Buna örnek olarak Alman faşizmini ve Kruşçev ve sonrası Sovyetler Birliği’ni[13] alırsak, şunu görürüz: Almanya’da o dönemde sanayiciler ve büyük yatırımcılar “Alman İşçi Cephesi”ne entegre edilmişti. Kendilerine Nazi rejiminin bakanlıklarında yönetici pozisyonlar ve “işletme yöneticisi” (Betriebsführer) unvanı verilmişti. Buna karşılık işçilere verilen unvan ise “işletme maiyeti” olarak belirlenmişti. Her ne kadar sanayiciler Nazi rejiminin yöneticileriyle uzlaşmak zorunda kaldıysa da nihayetinde ellerindeki gücü neredeyse tamamen korumaları mümkün olmuştu. Zira ekonominin kendisi katıksız kapitalist sistem olarak varlığını sürdürmüştü.[14] Revizyonist Sovyetler Birliği’nde ise (Kruşçev döneminde “desantralizasyon”, “bürokratik yapılardan arındırma” vb. adı verilen uygulamalardan başlayıp Brejnev dönemindeki “ekonomik reform” ile sonuçlandırmak suretiyle) ekonomi, devlet ve parti yöneticilerinden oluşan ve kâr ve rekabetin ilkeleri doğrultusunda ekonomiye yön veren yeni bir kast yerleşti. Yanılmıyorsam Charles Bettelheim, Batılı bir büyük yatırımcı ile ekonomi alanında görevli bir Sovyet yöneticisinin arasındaki tek farkın, Sovyet yöneticinin işletmesini yakınlarına miras bırakamamasında yattığını söylemişti.

Yani komuta eden asla ve kesinlikle devlet değil, tersine, sosyal sınıflar ve katmanlar oldu. Özellikle de Çin açısından “devletin, içine işlediği kapitalizm” kavramının daha gerçekçi olduğuna inanıyorum.[15]

İngiliz ekonomist Lord Keynes, 1920’lerin sonunda ve 1930’ların başında yaşanan öldürücü ekonomik krizi göz önünde bulundurarak, devletin yoğun müdahalelerde bulunmasını tavsiye etmişti. Tavsiyeleri arasında örneğin Tennessee Vadisi Projesi gibi büyük projeler ve ABD’de işsizler için yeni istihdam olanakları yaratacak “New Deal” gibi programlar vardı. Bütün bu projelerin devletin borç alarak finanse etmesi öngörülüyordu. Nihayetinde uzun vadede kâr getiren yatırımlar olduğu için bu borçlanmanın yerinde olduğu savunuluyordu. Ayrıntısına girmeye gerek yok, Çin ekonomisi böyle işlemiyor.

Devlet müdahaleleri ve sadece kendi ulusu ve kolonileriyle sınırlandırılmış ekonomik yeterliliğe sahip bir kapitalizm, her dönemde saçma sapan bir durum oluşturmuş ve bir tür iğdiş edilmiş kapitalizm olmuştur. Dolayısıyla her zaman bir acil çözüm, can kurtarma simidi anlamına gelmiştir. Örneğin faşistlerin[16] hazırladığı ekonomik yeterlilik konsepti, –o   dönem dünyayı kasıp kavuran ekonomik krize bir tepki, yanı sıra da savaşa hazırlık aracı olarak görülmüştü– daha savaş başlamadan halkın birçok ihtiyacının karşılanamamasına yol açmıştı.[17]

Çin’de ise durum tamamen farklıdır! Erdoğan şu gerçeği de “unutmuş” olsa gerek: Belirtildiği gibi, adı geçen temelden yoksun olması durumunda zaten hayal bile edilemeyecek olan kapitalist bahar, piyasanın önce Tayvan’dan, Singapur’dan ve ABD’den gelen sermayeye adım adım açılmasıyla, sonrasında da Batılı sanayi sermayesine çok güçlü bir denetim eşliğinde açılmasıyla başlamıştır. Burada devasa bir pazar vardı, Türkiye’de böyle bir pazar yok. Kırsal kesimden getirilebilecek ucuz ve kullanılmaya hazır işgücü vardı,[18] Türkiye’de bulmak mümkün değil. Siyasi ve siyasi-askeri bir istikrar söz konusuydu, peki bunun karşısında Türkiye 1949’dan beri kaç savaşta yer aldı?[19]

Demek ki kapitalist açılım, Çin’in krizden çıkma arayışında çaresizlik içinde başvurduğu bir yol değildi![20] Ama Erdoğan bize bunun böyle olduğunu iddia ediyor.

7

Devletin ekonomiye müdahalede bulunması, batı açısından yabancı bir durum gibi görülüyor. Özellikle de günümüzdeki ekonomi politikalar, ama esas olarak da ideolojik ilkeleri açısından, yani neoliberalizme göre durum böyle: Piyasa her şeyi yoluna koyar. Oysa piyasanın her şeyi düzenleyeceği inancı safça bir inanç.[21]

Ancak “devletin içine işlediği kapitalizm”in Çin’deki biçimi tarihsel açıdan benzersizdir. Bu modern devlet, ekonomiye yaptığı doğrudan yatırımların yanı sıra “kapitalizmin hasta yatağı başındaki doktor” işlevini de korumuştur. Görevini, bir bütün olarak kapitalist sistemin istikrara kavuşturulmasında ve teşvik edilmesinde, dolayısıyla “kriz bölgelerindeki” kapitalist ekonominin desteklenmesinde görmektedir. Guangzhou, Şenzen, Hangzhou, Şanghay gibi şehirlerin yer aldığı zengin doğu ve güneydoğu kıyısında devlet şirketlerinin ekonomideki payı %11 ile 20 arasındadır. Bu payın %71-80 bandıyla en yüksek olduğu yer ise kuzeydoğudaki Heilongjiang (çelik krizi) ile Sincan’dır. Demek ki Çin devletinin ekonomik gelişmeyi engellemesi söz konusu değildir. Aksine, ekonominin iyi yürüdüğü yerlerde neredeyse hiç görülmemektedir. Zira buralarda devletin kendisine ille de gerek duyulmamaktadır.[22]

Peki “Çin Modeli” Türkiye’de Doğu Anadolu’ya yönelik özel teşvik anlamına gelir mi?

8

Elbette Çin usulü kapitalizm varyasyonu sorunsuz yürümüyor. Modern kapitalizm spekülasyon, gayrimenkul spekülasyonu, “balon” demektir. Şu aralar medyada bu konuda epey haber yer aldı. Hong Kong’daki gösterilerin nedeni, oradaki siyasi sistemde yatmıyor; tersine, o bölgede egemen olan felaket boyutlarındaki yaşam koşullarında, özellikle de kira sorununda yatıyor.

“Yeni İpekyolu” biçiminde ortaya çıkan daha yoğun bir sermaye ihracına[23] dair duyulan mutlak zorunluluk, esas olarak devletin sağladığı astronomik boyutlardaki finansman ile mümkün oluyor. Peki bu finansman güvencede mi yoksa o da bir sabun köpüğü mü?

Alınan her kararı sadece yeniden gözden geçirmek yeterli değildir. Sonuç olarak bu kararlar entrikalara, Çin sermayesinin lobicilik oyunlarına tabidir. Kimin için avantaj, kimin için dezavantaj getireceği sorusuna yanıt aranır. “Çin Modeli”nin tıkırında işlemesi, uzun süren konjonktür sayesinde mümkün oldu. Sadece bu koşul açısından bakıldığında Türkiye’nin bu yarışta çoktan havlu atmış olduğu görülüyor. Türkiye’de devlet finansmanı nasıl güvence altına alınabilir ki –bu konuda daha fazla şey söylemeye gerçekten ihtiyaç olmasa gerek!

Xi Jinping pek sevilen biri değil. Küçük başarılarla bir şahsiyet ortaya çıkarmaya çalışan bir oportünisttir. Karşısında ciddi anlamda bir muhalefet yok ve Çin’deki yaşam standartları artmaya devam ettikçe ya da en azından kötüleşmediği sürece bir muhalefetin karşısına çıkması da mümkün değil.

Çin yönetiminin bu konjonktürün gerilemesi ihtimali karşısında panik ölçülerine varan bir korku duymasının haklı temelleri var. Peki ama gerçekten krizlerden arınmış bir ebedi kapitalizm vaadinde bulunan “Çin Modeli” gerçekten sonsuza kadar işleyebilir mi? Kapitalizmde ulaşılan ekonomik gelişme bağlamındaki doruk noktaları, kaçınılmaz olarak aynı zamanda kendilerini izleyen felaketlerin de arefesi olmuştur: Kuruluş yılları ve ardından gelen I. Dünya Savaşı, “altın yıllar” ve ardından gelen II. Dünya Savaşı.

Büyük ekonomik gelişimin enine konuna planlanmış ve adım adım hayata geçirilen bir siyaset kapsamında yakalandığı durumlarda, bu dönemlere esas itibarıyla düşük ücretlerin, kırdan kente göçlerin, mevsimlik göçmen işçilerin vb.’nin damga vurduğunu görürüz. Gerçek bir konjonktür, işgücüne duyulan talebi artırır; bu ise ücretlerin artmasına yol açar. Çin’de bu durum yaşandı ve ülkenin güneyinde elektronik sanayisi işçilerinin gösterilerinin de etkisiyle asgari ücret büyük ölçüde artırıldı.

Die Arbeit in China wird immer teurerÇin’de emek giderek pahalılaşıyor
Die Produktivität steigt,…Üretkenlik artıyor…
reales BIP je Beschäftigten (in Dollar)Çalışan başına reel GSYH (Dolar cinsinden)
…aber nicht so schnell wie die Löhne…fakat ücretlerle aynı hızda değil
Veränderung zum Vorjahr in ProzentBir önceki yıla oranla yüzde olarak değişim
Chinas Lohnstückkosten…1) —steigen—fallen—steigenÇin’de parça başı maliyet fiyatları… 1) —artıyor—düşüyor—artıyor
—Industrielöhne —Arbeitsproduktivität—Sanayide ödenen ücretler —Emeğin üretkenliği
1) Lohstückkosten: Verhältnis des Arbeitnehmerentgelts zur realen Wirtschaftsleistung je Beschäftigten. Quelle: Deutsche Bank Research1) Parça başı maliyet fiyatları: İşçi ücretinin her çalışanın reel ekonomik randımanına oranı. Kaynak: Deutsche Bank Research

Bu da Türkiye’de tasavvur edilemez.

Buna bağlı olarak Çin sermayesi, sınır komşuları arasında “düşük ücret ülkeleri” arayışına girdi. Çin hükümetinin daha yoksul bölgelerde bilindik mali desteklerle (vergi indirimi, sübvansiyon vb.) üretim tesisleri kurdurma çabası bu sefer başarısızlıkla sonuçlandı: Hemen sınırın öbür tarafında, Myanmar’da mutlak vergi muafiyeti varken ve işçi ücretleri en düşük seviyedeyken, neden Yunnan’da sübvanse edilmiş bir fabrika kurulsun ki?

Konu tek başına, Çin’deki görece olarak daha yüksek işçi ücretleri değildi. Üretkenlik alanındaki korkunç gerilik de bir rol oynuyordu!

Weltrangliste der ArbeitsproduktivitätEmeğin üretkenliğinde dünya sıralaması
höchstmögliche Punkteanzahl=100En yüksek puan=100
hochentwickelte LänderGelişmiş ülkeler
SchwellenländerEşik ülkeler
EntwicklungsländerGelişmekte olan ülkeler
Quelle: BERI-INSTITUT DER STANDARDKaynak: BERI ENSTİTÜSÜ DER STANDARD

Bu ise ya Avrupa’da teknolojik açıdan son derece gelişmiş tesisleri satın almayı veya bu tür tesisleri Asya’da kurmayı öngören bir gerekçe olabilir. Sonuç olarak varılan nokta, yine otomasyon ve işçi atmalar olacaktır.

Zaten Çin kapitalizminin diğer kapitalizmlerden faklı işlemesini gerektirecek ne tür nedenler olabilir ki?

Ve aynı Batıda olduğu gibi Çin’de de artan sosyal eşitsizlik sorunu baş göstermiştir. 

Çin Başbakanı Li Keqiang, konuk yazar olarak 8 Nisan 2019 tarihli Handelsblatt gazetesi için kaleme aldığı makalede şöyle diyordu:

Diğer bir olgu da Çin’de kent ile kırdaki, yanı sıra değişik bölgelerdeki gelişimin çok dengesiz ilerlemesidir. Geçtiğimiz yıl kişi başı GSYİH AB’deki değerin ancak dörtte birine ulaştı ve yaklaşık 600 milyon köylünün yıllık geliri 2000 avronun altında kaldı.”

Rakamlara göre, kent ve kırsal kesimdeki kişi başı gelir şu şekilde gerçekleşmiştir:

                    1990            1994            1998            2002            2007

Kent             1.510           3.496           5.425           7.703           13.786

Kırsal kesim  683              1.121           2.162           2.476           4.140

Makas giderek açılıyor. 2007 yılında iki gelirin oranı 1:3,5 oldu. Türkiye’de, kırsal kesimde yaşayan insanlar açısından, birçok alanda devletin yer aldığı kapitalizm türü olarak “Çin Modeli” pek hayırlı olmayacaktır.

“Bölgesel farklılıklar” da çok büyük. Hayat standartlarına ilişkin hazırlanmış “İnsani Gelişme Endeksi”nde Çin Halk Cumhuriyeti 0,7 puana ulaşıyor (ulaşılabilecek azami puan 1,0), ancak tek tek bölgeler açısından değişik ülkelerle kıyaslandığında şaşırtıcı bir tabloyla karşılaşıyoruz!

0,9               Portekiz ———– Shanghai[24]

0,8               Malezya ———- Guangzhou

0,7               China

0,6               Namibya ———– Guizhou

Çin’in eyaletleri arasındaki fark da bir Batı Avrupa ülkesiyle Afrika’daki az gelişmiş bir ülke arasındaki farka denk düşüyor!

Bu durumda Çin kapitalizmi Türkiye için gerçekten bir model olabilir mi?


[1] https://www.hurriyet.com.tr/gundem/erdogan-ekonomide-yol-haritasini-anlatti-cin-de-boyle-buyudu-41952854

[2] Elbette Erdoğan’a göre Çin’in ekonomi politikasının sosyalizmle bir alakası kalmamıştır ve bu da doğru bir saptamadır. Ona göre bu model, sadece kapitalist Türkiye’nin gelişimi için bir örnek teşkil etmektedir. Zaten Çin sosyalist olsaydı Erdoğan da yoldaşımız olurdu!

[3] https://www.laenderdaten.info/laendervergleich.php?country1=CHN&country2=TUR

[4] https://www.laenderdaten.info/laendervergleich.php?country1=CHN&country2=TUR

[5] Dünya nüfusunun %20’den fazlası Çin’de yaşıyor, ancak toplam tarım alanının sadede %7’si Çin sınırları içerisinde! Mao Zedung gerçekten çok etkin bir tarım yaratmıştır.

[6] Almanya’da daha önce Çin hakkında hazırladığım kitabımda bu konuya geniş yer ayırdım.

[7] Bunu Xi Jinping de asla inkar etmiyor.

[8] Özel sektörün gayri safi yurtiçi hasıladaki payı 1978’de %1’in altındaydı. Mao Zedung’un ölümünden sonra ve Deng Xiaping’in “açılım politikasının” henüz başlarında, 2005 yılında %70’e çıktı. 2015 yılında yaklaşık 12 milyon işletmeyi kapsayan “özel sektör”, şüphesiz hâkim durumda: 2020 yılında Çinli şirketlerin üçte ikisi özel mülkiyetteydi (POE, Private Owned Enterprises). Giderek daha küçük bir rol oynayan ve hiçbir dönem hâkim duruma gelmemiş doğrudan yabancı yatırımlarla (FDI, Foreign Direct Investment) birlikte sanayi kuruluşlarının yüzde 70’ini oluşturuyorlar ve kârların da yüzde 60’ını elde ediyorlar. Üretimde çalışan işgücünün %80’i özel şirketlerde çalışıyor. Kağıt üzerinde devlete ait görünen iktisadi kuruluşların birçoğu da pratikte özel şirketler tarafından ve sadece kâr kriterleri gözetilerek yönetiliyor. Devlet stratejik açıdan önem taşıyan şirketleri denetliyor ve istisnasız olarak büyük ölçüde özel sektörün hissedarı olduğu bankaların denetimini de elinde tutuyor. Kâr getiren mal ve tüketim maddeleri üretimi de tamamen özel sektörün elinde. Farklı verilere göre kamu kuruluşlarının sayısı 110 ila 150 civarında. Ancak bunların arasında, dünyanın en büyük şirketleri yer alıyor. Kaynaklar: http://www.businessweek.com/magazine/content/05_34/b3948478.htm,  21 Ağustos 2005;

https://www.cbsnews.com/news/private-ownership-the-real-source-of-chinas-economic-miracle/(Yasheng Huang, 29.6.2009);

https://www.forbes.com/2008/07/08/china-enterprises-state-lead-cx_jrw_0708mckinsey.html

[9] Global Wealth Databook 2019, https://www.credit-suisse.com/about-us/en/reports-research/global-wealth-report.html

[10] https://www.forbes.at/artikel/forbes-milliardaere-2019.html.

[11] Jeff Bezos (Amazon) en zengin insandı, onu ikinci sırada Bill Gates (Microsoft) takip ediyordu.

[12] “ChinaDaily”, 11.2.2017, www.chinadaily.com.cn

[13] Burada söz konusu olan, sadece iktisadi konseptlerin karşılaştırılmasıdır.

[14] Zorunlu çalıştırılan mahkumlar ve savaş esirlerinin konumları ise kölelik düzeyine gerilemişti.

[15] Tobias ten Brink, Andreas Nölke: Staatskapitalismus 3.0. “der moderne staat. Zeitschrift für Public Policy, Recht und Management” adlı dergide yayınlanmıştır. 6. Yıl (2013), Sayı 1, S. 21–32.

[16] Von Papen ile Fritz von Thyssen, Nazilerin ve çevresinde yer alan güçlerin İngiltere ile bir ittifak kurması için uğraşmış, ancak başarılı olamamıştı.

[17] Henüz savaş başlamadan yıllar önce Almanya’da tuz kıtlığı baş göstermişti. 1943 yılında ise Münih’teki askeri havaalanında duran uçaklar yakıt sıkıntısı çekiyordu. Yakıttan tasarruf için at arabalarıyla kalkış pistine çekiliyordu!

[18]Resmi istatistiklere göre 1978 ile 2016 arasında, kırsal kesimdeki nüfusun toplam nüfustaki payı yüzde 82’den 42’ye düştü. Toplamda tarımda istihdam edilen işgücünün toplam işgücündeki oranı aynı dönemde yüzde 70’den 27’ye geriledi. Çin’in tarihinde ilk defa köylüler nüfusun çoğunluğunu oluşturmuyor.” Köylülüğün niteliğindeki bu değişimle bağlantılı olarak “mevsimlik göçmen işçi” adı verilen bir toplumsal figür ortaya çıktı. Kaynak: Felix Wemheuer: Chinas große Umwälzung. Soziale Konflikte und Aufstieg im Weltsystem, Köln 2019.

[19] Hatta Kore Savaşı’nda bile 1950-1953 yılları arasında, ABD’nin saflarında sembolik de olsa ordusuna ait bir birlik yer aldı.

[20] Çin’in 1969-1978 yılları arasındaki gayri safi yurtiçi hasılası (GSYH) (Chinas Bruttosozialprodukt (BSP) von 1959-1978, milyon RMB cinsinde)

Yıl                                    GSYH                 % olarak reel büyüme       % olarak kişi başına GSYH

1978364,52211.710.2
 1977322,1057.66.2
1976296,147-1.6-3.1
1975301,3118.76.8
1974280,3742.30.2
1973273,3357.95.4
1972253,0223.81.2
1971243,5267.14.1
1970226,13219.416.1
1969194,57816.913.7

1976’da özellikle Mao Zedung’un ölümünden sonra alınan ilk ekonomik önlemler, yani sabit fiyat garantisinin kaldırılması ve büyük oranda serbest ticarete geçilmesi, dolayısıyla devasa bir enflasyona ve krize yol açtı.

[21] Örneğin Winfried Wolff, Alman otomobil sanayisine verilen çok sayıdaki devlet sübvansiyonunu analiz etti: Alman otomobil sanayisindeki araştırma ve geliştirme harcamalarının %80’den fazlası resmî kurumlar (AB’den belediyelere kadar) tarafından finanse ediliyor.

[22] Prof. Dr. Hans Gebhardt, China – von den Sonderwirtschaftszonen zur integrierten Entwicklung der Megacities des Landes (Çin – Özel ekonomi bölgelerinden ülkenin megakentlere), Heidelberg Üniversitesi Coğrafya Enstitüsü. /www.geog.uni-heidelberg.de/md/chemgeo/geog/human/china_sond…

[23] İlk önce sadece Vietnam, Laos ve özellikle de Myanmar ile bazı Afrika ülkelerine yönelme söz konusu oldu. Bugün artık Asya ve Avrupa gündemde.

[24] Büyük Shanghai bölgesi, Büyük Beijing bölgesi gibi bir eyalet statüsüne sahip. Büyük Shanghai Hollanda’nın yüzölçümüne denk düşen bir alana sahip!