Kapitalist iş ve psikoloji yansımaları

Ayhan Aydoğan

İnsanın iş sürecinde doğa ve diğer insanlarla girdiği ilişkiler ve bu bağlamda emek pratiği onun varlığını, bilinci ve haliyle ruhsal dünyasını güçlü bir biçimde etkiler.

Kapitalist işin sömürüye dayalı doğasının yanı sıra işin somut içeriği ve bu içerikte tarihsel süreç boyunca yaşanan değişimler de işçilerin genel psikolojisi açısından önemli bir etki gösterir. İşçilerin üretim bandında kitlesel olarak çalışması, vasıf gerektirmeyen parça işleri yerine getirmesi ya da yalın üretim modelleri gibi düzenlenmeler işin somut biçimlenişiyle ilgilidir. Bu bağlamda işin karmaşıklığı, zihinsel iş yükü, zaman baskısı, değişken çalışma saatleri, rol çatışması, eğitim, kişisel ilişkiler, iş-ev çatışması, yaş ve benzeri etkenler işçilerin ruh halini önemli ölçüde değiştirebilir. Kapitalist üretim biçimi ve bu biçim bağlamında işin somut varlığıyla ilgili olan bu etkilenme karşısında burjuvazinin, “İstersen hayatını değiştirebilirsin, bu sana bağlı” propagandası ise trajikomik olduğu kadar ironiktir.

“Kişisel gelişim uzmanı” formatındaki burjuva toplum bilimcilere göre iş stresi ve bunun getirisi olan ruhsal problemler insanların kişisel sorunlarından ibarettir ve uyum çabalarının yanı sıra bazı küçük toplumsal düzenlemelerle çözülebilirler. Böylece nesnel problemlerden kaynaklı sorunlar sınıf mücadelesinin konusu olmaktan çıkartılıp bireysel sorunlara indirgenir.

Elbette ruhsal problemler sadece dışsal, çevresel ve genel toplumsal bağlamdan kaynaklanmaz. İnsanların bu bağlamın da içinde yer alan biyolojik, ailevi, hatta hormonal özellikleri de bilişsel dünyanın önemli bileşenlerindendir.

Kapitalist işin sömürü ve baskıya dayalı doğasının psiko-sosyal risklere yol açması bilinen bir olgu. Ancak son 40 yıl içinde neoliberal politikalarla çalışma sürelerinin uzatılması, işin yoğunlaşması, denetim biçimlerinin gelişmesi ve sendikasızlaşma gibi faktörlerin bu riskleri arttırdığı ve psikolojik buhranı şiddetlendirerek adeta genelleştirdiği söylenebilir. Uzun süreli ve yoğun çalışma insanların, insani kapasitelerini kullanmalarını sınırlandırarak çeşitli yetilerini yitirmelerine zemin hazırlar.

Bu durumun en yaygın ruhsal karşılığını, işin ötesine, neredeyse tüm hayata yayılan iş stresinde görmek mümkün:

Yapılan çalışmalarda yüksek talep ve düşük iş kontrolü olan, örgütlülüğün az olduğu işlerin en stresli iş tipleri olduğu saptanmıştır. Çalışanın işteki diğer kişilerden destek alması ya da bu kişilerle ilişkilerinin iyi olması daha az iş stresi yaşamalarını sağlamaktadır.[1]

Burjuvazinin işçilerden istediği ruh halini kabaca “bir insana en sıkıcı ve en berbat işleri mümkünse en ucuza yaptıralım ama aynı zamanda da bu kişi o işleri berbat ve sıkıcı olarak algılamasın; hatta bu durumda kendisiyle ve işyeriyle gurur duysun; yöneticilerine ve işyerine minnettar olsun” şeklinde tarif edebiliriz.  

Endüstriyel psikolojinin gelişiminde sermayenin ihtiyaçları ile birlikte birinci ve ikinci dünya savaşında hızlanan militarist uygulamaların ciddi payı olmuştur. Birinci Dünya Savaşı sürecinde bir milyondan fazla askerin orduya alımına ve yerleştirilmesine yönelik zihinsel yetenek testleri hazırlanır. Asker seçimi için hazırlanan bu testler daha sonra işverenler tarafından işçi alımında kullanılmaya başlanır. İkinci Dünya Savaşı sırasında da psikologlar orduda performans değerlendirme, eğitim, takım geliştirme ve tutum değişikleri üzerine çalışmalar gerçekleştirir. Savaş sonrasında orduya katkı sunan bu uygulamalar özel sektöre uygulanır. “Bu dönemde akademi, sermaye çevrelerinde ve askeriyede, liderlik, grup davranışı, tutumlar, örgütsel iletişim, karar verme konularına yönelik araştırma sayılarında eş zamanlı artış olmuştur.”[2]

İŞ STRESİ NASIL OLUŞUR?

Amerikalı psikolog Robert Karasek 1979’da yaptığı çalışmalar sonucunda, yüksek talep ve düşük kontrol gerektiren işlerde çalışan işçilerde daha fazla tükenme, depresyon, sinirlilik, anksiyete ve uyku düzensizliklerinin daha fazla olduğu sonucuna varır.  Karasek, psikososyal çalışma ortamını iki eksende tanımlar: Psikolojik iş gereklilikleri ve karar serbestliği. Karasek’e göre karar serbestliği, karar verme yetkisi (iş üzerinde kontrol) ve beceri kullanımından (işin çeşitliliği ve becerilerin kullanımı fırsatı) oluşur. ‘İş Gerilimi Modeli’ne göre işte yüksek düzeyde psikososyal beklenti (iş yükü) ve düşük düzey karar serbestliği (kontrol) olması hastalıklarla (kalp-dolaşım sistemi, akıl sağlığı sorunları gibi) sonuçlanabilen iş stresi riskini oluşturmaktadır.”[3]. Daha sonraki çalışmaların etkisiyle modele işteki örgütlenme de eklenir.

Çalışma yaşamındaki psikososyal riskler, çalışma yaşamında karşılaşılan fiziksel, kimyasal, ergonomik vb. risklerden farklı olarak doğrudan ölçülemez. Bu nedenle psikososyal risklerin çalışanlar üzerine etkilerinin ölçülmesi için açıklayıcı modellere gereksinim duyulmuştur. Geçerliliği kabul edilen, araştırmalarda ve uygulamalarda kullanılan birçok model olmasına rağmen Karasek’in geliştirdiği iş yükü-kontrol- örgütlülük düzeyi ve Siegrist’in çaba-ödül uyumsuzluk modelleri daha sık kullanılagelmiştir. Yukarıdaki paragrafta kısaca bahsettiğimiz Karasek modelini biraz detaylandıralım.

İş yükü-kontrol-sosyal destek modelinin gelişiminde ilk olarak iş yükü çalışma saati ile ölçülür. Buna göre 1960’larda yapılan çalışmalarda fazla çalışmanın tetiklediği iş stresinin koroner kalp hastalıklarını artırdığı gösterilmiştir. Daha sonra iş yükü yanında işteki beceri düzeyi ve karar verme serbestliğinin sağlık sonuçlarının oluşması bakımından önemli olduğu saptanmıştır. Kornitzer bir çalışmasında özel bankada çalışanların devlet bankalarında çalışanlardan daha çok koroner kalp hastalığına yakalandıklarını gösterir. Bu durum biyolojik nedenlerle açıklanamayacağı için özel bankada çalışanların fazla çalışma nedeniyle koroner hastalığa yakalanma risklerinin arttığı düşünülmüştür.

Karasek’in katkılarıyla geliştirilen modelde ‘yüksek psikolojik iş yükü’ ile Marx’ın ‘yabancılaşma’ kavramları birlikte ele alınır. Bu modelin gelişmesinde yabancılaşma önemli bir faktör olur. Çalışanların becerilerini geliştirme ve kullanma düzeyleri ile işyerindeki kararların alınmasına etkileri arasındaki açıklığın iş stresini arttırdığını ortaya koyarlar. Yapılan çalışmalarda beceri düzeyi ve karar verme yetkisinin birlikte değerlendirilmesi gerektiği düşünülür ve oluşan yeni kavrama “karar serbestliği” ya da “kontrol” adı verilir. “Ampirik çalışmalarda yüksek iş yükü ve düşük karar serbestliğinin bir arada bulunmasının iş stresini artıran etmenlerden biri olduğu gösterilir. İş yükü-kontrol modeline göre hem iş yükünün hem de iş kontrolünün yüksek olduğu durumlarda motivasyon ve ustalık duygusunun arttığı ve yüksek iş yükünün gerilim oluşturma etkisinin azaldığı gösterilir. İş yükü ve kontrolünün aynı anda düşük olduğu durumlarda ise ‘pasif işler’ ortaya çıkmakta ve öğrenme gereksinimi zaman içinde ortadan kalkmaktadır.[4] Bu yapıda iş yükünün kontrole oranına “iş gerilimi” denmektedir. Bu oran ne kadar yüksekse iş gerilimi o kadar yüksektir. İş gerilimini etkilediği belirtilen bir diğer etmen ise örgütlülük düzeyidir. İş yükünün yüksek olduğu, kontrolün ve örgütlülüğün düşük olduğu işler en yüksek iş gerilimi oluşturan işler olarak tanımlanmıştır. Bu durumda örgütlenme de yapıya eklenerek “iş yükü-kontrol-sosyal destek modeli” oluşturulur.

Sık kullanılan diğer model çaba-sonuç dengesizliği olarak bilinmektedir. Siegrist çalışmanın ve işin bireylerin yaşamında merkezi bir öneme sahip olduğunu, aynı zamanda işin gelir ve toplumsal statü için önemini vurgulamıştır. Çalışanların; ilerleme çabası gösterirken bunun sonucunda mesleksel statü bakımından yükselmeleri ve olumlu yönde değişmeleri beklenmektedir. Bunun yanında çalışanın çaba göstermesine rağmen bu karşılığı alamaması durumunda ya da bir başka deyişle çaba ile beklenen karşılık arasındaki dengenin bozulması ile iş stresi oluşması beklenmektedir. İş yükünün fazla olması çabayı artırırken; bunun karşılığında ücret, güvence, kariyer ve saygınlık gibi ödüllerin düşük olması iş stresini artırır.

Yukarıda bahsettiklerimizi somut bir düzleme oturtma açısından Avrupa’daki iki önemli davaya bakalım. Bunlardan ilki Fransız Telecom şirketinin özelleştikten sonra değişen iş yüküyle beraber yaşanan intiharlar, ikincisi ise İtalyan demiryolu işçilerinin işçi kiralama büroları tarafından istihdam edilmeye başlandıktan sonra içine düştükleri ruh hali.

FRANCE TELECOM DAVASI

France Télécom dava dosyasında 39 intihar ve intihar girişimi ile dönemin şirket politikaları arasında ilişki kurulur. Kamu teşekkülü olan bu kurumun özelleştirilip, çalışanlarının beşte biri kısmen emekliliğe veya istifaya mecbur ettirilir.  Kalanlar içinse büyük bir görev rotasyonu uygulanır. 2008-09 dönemi CEO’su, CEO yardımcısı ve insan kaynakları yöneticisi başta olmak üzere yedi üst düzey yöneticisi, “seri intiharlara yol açan iş organizasyonundaki sorumlulukları nedeniyle kurumsallaşmış psikolojik taciz” suçlamasıyla yargılanır.

İntihar eden bir işçinin babasına bıraktığı son not durumu özetler nitelikte:

Sevgili Babacığım, şirket özelleştirdikten sonra bir çok arkadaşım işsiz kaldı, beni de eğitimimle hiç alakası olmayan işlerde çalıştırıyorlar. Bir senedir tükenmişlik içerisindeyim, ilaç da kullansam ne yapsam da durumun üstesinden gelemiyorum. Yaşarken çok bir faydam olmadı, umuyorum ki ölümüm insanların dikkatini Telecom’da yaşanan olayların üstüne çeker. Çok üzgünüm böyle olsun istemezdim.”[5]

Bir başka işçi ise durumu mahkeme önündeki televizyon röportajında şu şekilde anlatır:

Burada birçok arkadaşımız intihar etti, birçok arkadaşımız da intiharın eşiğinde yaşıyor. Hepimize gittiğimiz doktorlar çeşitli ilaçlar yazdı. Bu ilaçlar kimimizi hayatta tutmaya yetti kimimize yetmedi. Bizi yalnız bırakan, hepimizin ayrı ayrı ölüme sürüklenmesini izleyen sendikacıları değiştirdik. Artık kendi birliğimizle, bu mahkemenin içinde, etrafında fabrikada her yerde olacağız. Koşullar düzelene kadar, tüm yetkili ve sorumlular ceza alana kadar bu işin peşini bırakmayacağız.”[6]

İşçiler, sendikacılar, işyeri hekimleri, hijyen, işçi sağlığı ve iş güvenliği komitesi üyeleri, halk sağlığı örgütleri davanın takipçisi olur. Tüm davalarda mahkeme binası binlerce işçinin eylem alanı haline gelir. Yargılanan yöneticiler psikolojik tacizden hapis ve para cezalarına mahkûm edildi. Şirketin tüzel kişiliği de kurumsal psikolojik tacizden yüklü miktarda para cezası aldı. Duruşmalar sırasında psikolojik taciz kavramı iş ilişkilerinde ilk defa bireyler arası bir suç olmaktan çıkıp “sistemik”, “kurumsal”, “şirketin yeniden yapılanma stratejisinin ve patojen iş organizasyonunun parçası” olarak tanımlandı. Le Monde’a konuşan davayı takip eden psikiyatr Elisabet Kübler-Ross, France Telecom’un yönetim anlayışını şu şekilde yorumladı: “İşletme şiddeti yoluyla örgütlenmiş kitlesel bir iş cinayeti”.

İTALYA DEMİRYOLU İŞÇİLERİ DAVASI

İtalya’da demiryolu işçileri işçi sağlığı ve iş güvencesi açısından zaten ortalamanın altında bir pozisyonda bulunuyorken, işçiler işçi kiralama büroları tarafından istihdam edilmeye başlayınca koşullar iyice dibe vurur. Bu durumu bir işçi şöyle özetler:

İşçi sağlığı önlemleri hiç alınmaz oldu, her an fiziki olarak başımıza bir şey gelir mi korkusu ruhsal olarak da bizleri çok yıpratmaya başladı. Her gün rüyamda trenin altında kaldığımı görüyorum, panik atak tedavisine başladım. Sendikaya bu durumu açtığımda son iki ayda gelen onuncu işçi olduğumu söylediler ve bir toplantı yaptık. Eğer sendikal örgütlülüğümüz olmasa ben koşullara ayak uyduramayan zayıf biri olarak kendimi düşünecektim. Yaptığımız toplantıdan bir bildiri kaleme alıp tüm basına yolladık. Özetle yeni istihdam biçiminin hem fiziksel hem de ruhsal olarak işçi sağlığını tehdit ettiğini anlattık. İki yıllık mücadelenin sonunda işçi kiralama bürosunu gönderdik, koşullarımızda, bu koşulların oluşturduğu fiziksel ve ruhsal hallerimizde de gözle görülür bir değişiklik oldu. Aslında kazanamasak bile ben de yalnız olmadığımı bildiğim andan itibaren bir rahatlama olmuştu. Ama bu kazanım kolektif özgüvenimizi de çok arttırdı.[7]

Başka bir demiryolu işçisi ise liman işçilerinin verdiği desteğin kendi psikolojileri üzerindeki etkiyi şu şekilde anlatıyor:

İşçi kiralama bürosuyla anlaşıldıktan sonra koşullarımız inanılmaz değişti. Biz bakım işçileri sürekli arızalı demiryollarının yanına kamp attığımız ve sürekli oradan oraya gittiğimiz için, işin dışında derdimizi anlatıp rahatlayacağımız çok fazla arkadaşlarımız olmaz. İçerde de örgütlülük olmayınca bizi darlayan ne varsa biz de kalıyor ve içimizde büyüyor. Liman işçileri ‘demiryollarının işçi kiralama büroları üzerinden ihale edilmemesi’ için grev yapınca ben o zaman ‘çıkar ortaklığı olmadan ilk defa bir destek gördüğümü’ düşünmüştüm. Bu bendeki yalnızlık duygusunu önemli ölçüde kırdı. Ama şimdi az önce söylediğim ‘çıkar ortaklığı olmadan’ kısmına artık katılmıyorum. İşçi sınıfı büyük bir aile, buraya işçi kiralama bürosunun gelmesi yarın limana da gelmesi demek. 2020 senesinde Liman işçileri İsrail’e silah gönderilen yüklemeyi yapmayı reddedince biz de o yükleri limana getirmeyi reddedip iş durdurmuştuk. Artık sadece sosyal haklarımızla ilgili değil, büyük büyük konularda da karar verip, birlikte hareket eder olduk. Bize en çok insan olduğumuzu hatırlatan, burada dağın başında tren rayı döşesek de bir bütünün parçası olduğumuzu anlatan, yaşadığım iç sıkıntıları sadece benim yaşamadığımı anlatan, Liman işçilerinin bu örgütlü tavrı olmuştu[8]

OSTİM İŞÇİLERİ

Türkiye’de işçi sınıfı ve onun ruhsal durumuna dair elimizde çok fazla veri bulunmuyor. İş cinayetleri verileri bile net değilken, meslek hastalığının teşhisinden, açıklanmasına her şey sorunluyken, işçi sınıfının psikolojisi ve emeğin ruhsallığı ile ilgili düzgün veri olmaması elbette şaşırılacak bir durum değil. Elimizde dava kayıtları veya sayısal veriler olmadığı için, 150 bin kişinin çalıştığı, 50’nin altında işçi çalıştıran atölyelerin bulunduğu, savunma sanayi ve metal iş kolunun ağırlıkta olduğu OSTİM’de 30 işçiyle birebir görüşerek yaptığımız görüşmelerden, genel psikolojilerine dair bazı görünümleri tartışmakla yetineceğiz.

İlk dikkat çeken nokta işçilerin “gelecek”ten ziyade daha çok “şimdi” üzerine kaygı yaşamaları. Çalışma yükü ve bu yük karşılığında yaşamanın en basit halini bile gerçekleştiremediklerini söyleyen işçilerin,  daha önce kendilerine sordukları “5 seneye usta olabilir miyim”, “20 seneye ev alabilir miyim” gibi geleceğe dair sorular artık yerini çok daha kısa vadeli sorularla değiştirmişti. Ostim’deki işçilerin anlatılarından geleceğe dair zaten umutsuz olduklarını, artık bir de buna ‘şimdisizlik’ eklendiğini söyleyebiliriz. Bu duruma dair bir işçinin söylediği dikkat çekici:

Ben burada geleceksizlik gibi bir problemi lüks görüyorum. Biz daha çok şimdiyle mücadele ediyoruz, daha oraya varamadık. Olur da şimdi ayakta kalabilirsek geleceğe dair bir düşüncemiz olur, bunlar tutmayacak gibi olursa o zaman geleceksizlikten konuşuruz. Şu an ne yiyeceğim, işe nasıl gideceğim, İş-Kur’un süresi doluyor. Burada mı devam edeceğim yoksa iş mi arayacağım? Bizim sorunlarımız bunlar. Hani bazı reklamlarda diyor ya ‘anı yaşa’ diye, işte o biziz. Geçmişten bir birikim getirememişiz, geleceğe dair umuttan hayalden geçtim, düşüncemiz bile yok. Biz sadece şimdi varız, kim meraklısıysa gelsin anı birlikte yaşayalım.”

Başka bir işçi ise şunları söyledi:

Ben on senelik işçiyim, durumumuz zaten hiç öyle çok iyi olmadı ama geleceğe dair plan proje hep oluyordu. Bunların bir kısmı tutuyordu bir kısmı tutmuyordu ama şimdi sürekli hayatta kalma düğmesine basılı geziyoruz. Hayatın normal akar, ara sıra ‘ben ne yapacağım şimdi’ dediğimiz anlar olurdu. Artık her gün ‘ben ne yapacağım şimdi’ sorusuyla gelip gidiyoruz. Son iki senedir psikiyatriye gidiyorum onun da dediği ‘insanlar sürekli hayatta kalma modunda gezemez, biz vahşi hayvan değiliz, bu konuda biraz rahatlaman lazım’ sonra da birtakım ilaçlar verdi. Allah’ı var ilaçlar iyi kötü işe yarıyor ama rahatla, stresi azalt diye diye tavsiye mi olur ya. Yarın ekmek dört lira olacak diye konuşuyorlar, çalışırken alabilecek miyiz o belli değil ama çalışamama ihtimalim de var. Şimdi stresi ben mi yapıyorum, ben mi kendi kendimin rahatını bozuyorum? Bizim ruh halimiz artık zor düzelir, ilaçlarla nereye kadar giderse… Ne yapayım yani ben?

İşçilerin ruh hallerine fazlasıyla etki eden bir başka durum ise önceden ceza olarak görülen “Derslerin iyi gelmezse seni ustanın yanına sanayiye veririm” durumunun artık bedeller ödense de belki ulaşılamayacak bir ödül gibi olması. Kalifiye işçi olabilmek için verdikleri çabayla aldıkları karşılığın arasındaki açıklığın fazla olması, işçilerin ruh hallerini de olumsuz bir biçimde etkiliyor. Genç bir işçi durumu şu şekilde özetliyor:

Geçmişteki işçilere göre en basit işlerde bile çalışmak için ödediğimiz bedel çok arttı. Mesela benim babam okuyamadığı için, dedem onu sanayiye vermiş, tornacı olmuş, ben tornacı olabilmek ve iş bulabilmek için Akıllı Lise’ye yazıldım, iş garantisi de var diye. Yani meslek liselerinin özel olanını düşünün. Şimdi biz üçüncü sınıftayken Akıllı Liselerin Ostim Yönetimiyle anlaşması donduruldu. Hal böyle olunca biz de açık liseye devam ettik. Şimdi de Ostim Teknik Üniversitesi’nde makine teknikerliği okuyorum. Bunları hiç yapmasam da iş bulamasam yine bir derece kötü bir ruh halim olur ama bu kadar üstüne gidip de işçi dahi olamama ihtimali beni çok korkutuyor.

OSTİM’de işçilerin kendilerini duygusal olarak en kötü hissettikleri durum,  herhangi bir olumsuzluğu, sadece kendi başlarına geliyormuş gibi yaşamaları, acılarını diğer işçilerle ortaklaştırmakta zorluk yaşıyor olmaları. Bunun aşıldığı örnekler de mevcut:

Buradaki en büyük sıkıntı başına bir şey geldi mi onu tek başına yaşıyorsun, bu da olayın sonuçlarını iyice büyütüyor. Mesela ben OSTİM’den önce büyük bir fabrikada çalışırdım. İşten çıkarmalar, izinsiz fazla mesaiye bırakmalar falan genelde toplu olurdu. Biz de beraber çözüm arardık, bulursak bulurduk, bulamazsak da aynı halde olanlar birbirine destek olurdu. Destek olunmayan durumlarda bile bazı olumsuzlukların sadece senin başına gelmediğini bilmek insanı rahatlatıyordu. Ama burada atölyeler az kişiyle çalışıyor. Çoğu durumla tek başınıza karşılaşıyorsunuz, böyle olunca da sorunu kendinde aramak, hepimizin düştüğü yanılgı oluyor.

Özellikle çocuk işçiler fabrikanın ve makinaların fiziksel düzeneğinin kendileri için olmamasından kaynaklı bu fiziksel yetersizliğin gün geçtikçe moral yetersizliğe de dönüştüğünü anlatıyorlar.

Şu anda çalıştığım tezgahın kapağının kapanması için sağ ve sol elimle aynı anda iki farklı çalışma düğmesine basmam lazım, makine başlarken makinenin kesici alanında iki elimin de olmaması için üretici firmaların aldığı teknik bir önlem bu. Yani iki elinizde uzakta, düğmede olursa elinizi bıçağa kestiremezsiniz. Ama ben kolumu açınca bir tuştan bir tuşa uzanamıyorum. Yani kendi başıma makineyi başlatamıyorum. O yüzden işveren biz bir tuşa basarken diğer tuşa basacak adam tuttu. Sürekli gezerek çırakların makinelerini başlatıyor. Patron da bizle dalga geçiyor ‘Az yiyorsunuz büyümüyorsunuz sizin tuşa basmak için işe adam alıyoruz’ diyor. Şirinler köyündeki minik şirinler gibi dolanıyoruz. Her şey çok büyük. Bu etrafımdaki insanlara, makinalara, yetememe hali sanki hayatımın tamamında olacakmış gibi geliyor. Bu durumdan çıkamıyorum.

Aynı atölyede başka işçi ise lafa girerek şöyle devam ediyor:

Patron geçen gün benim yanıma geldi, evdeki çocuğuna bir platform yapılmasını istediğini söyledi. Çocuğu kendi kendine el yıkayabilirse boyu oralara kadar uzanıp kendi işini kendi yapabilirse daha özgüvenli yetişirmiş. Ben boyumun yetmediği makinada, patronun çocuğunun boyu rahat rahat musluğa yetsin diye platform yaptım.

Başka bir çocuk işçi ise durumu, aydınlatmanın yetersizliği üzerinden açıklıyor. Görüştüğümüz çocuk işçinin gittiği psikiyatr, hormonların yeterli çalışmasını sağlayan ‘güneş ve yapay aydınlatmaya’ yeteri kadar maruz kalamaması üzerine teşhis koymuş. Bu kısmı biraz açalım.

Hemen hemen herkes gibi karanlıkta işe gelip karanlıkta işten çıktığı için, güneş ışığından faydalanamıyorlar. İşyerinde de bir çocuğun kemik ve hormonal gelişimi için maruz kalması gereken aydınlanmaya maruz kalmıyor. İlk başta akıllara işverenin aydınlanma masrafını azaltmak için lambaları kıstığı gelebilir ama işyeri aydınlanması yönetmeliğe uygun. Gelin görün ki yönetmelikte bulunan “montaj yerlerinde 1000 lüks” aydınlanma birimi 25 ve 40 yaş aralığındaki erkek bireyler temel alınarak ölçülmüş verilerdir. Yani yönetmeliğe uyan veriler dahi 14 yaşındaki bir çocuğun kemik ve hormonal gelişimini gözetmiyor. Psikiyatr, çocuk işçideki depresif halin güneşe ve ışığa az maruz kalmaktan kaynaklandığını söylemiş ve kendine uygun bir iş yeri bulmasını önermişti. İşe giriş çıkış saatlerinin ve iş yeri aydınlatmasının yasal çerçevelerde olduğu işyerinde bile çocuk işçilerin sürüklendikleri ruh hali bu yönde. Yani aslında çocukların ruhsal ve fiziksel gelişimini olumsuz etkileyen durumlar sadece merdiven altı firmalarda oluşmuyor. Mevcut yasalara uyulan, olağan yerlerde de çalıştırılan çocuklarda da oldukça fazla ruhsal çöküntü gözlemlenebiliyor.

Ostim’den başka bir işçi ise salgın zamanı yaşadığı ruhsal boşluğu şöyle anlatıyor:

Salgın zamanı camilerde Cuma namazı kılmak yasaklandı. Sonra burada bizim patron konteynırdan minyatür cami yaptırıp boş arsalarından birine koydurdu, içerideki havayı dışarı üfleyen klima sistemi de eklettirdi. Sonraları çoğu patron yaptırdı bunu, buradaki tüm konteynırcılar minyatür cami işine girdi. Neyse bizimkine dönelim, her Cuma üç dört patron arkadaşıyla birlikte gidip namazını kıldı ibadetini yaptı. Ben bu taraftan geçmiştim, öte tarafta rahat ederim diyordum. Salgın zamanı biz durduk, ama patron öte tarafın sermayesini de yapmaya devam etti. Dertlerimizi çözmese de en azından iyi kötü unutturan, öte tarafa havale ettirten namazdan niyazdan da olunca büyük bir boşluğa düştüm. Bir şeyi pratik olarak yapmayınca kafa olarak da uzaklaşıyorsun. Bir de patronun bir şekilde yolunu bulduğunu, işçinin kalakaldığını görünce dinden imandan da bir soğuma geldi. Büyük örgütlü bir fabrika olsak en azından birlikte bir çözüm ararız, buluruz bulmayız bilmem ama ararız en azından. O birlikte dert etme bile insanı rahatlatıyor.

50 yaşlarında bir metal işçisi ise orta yaş ve üstü çalışanların işyerindeki teknolojik gelişmelere yanıt verecek becerileri geliştirmekte yaşadığı güçlükler ve bu güçlüklerin getirdiği kolay vazgeçilebilir olmak üzerinden kendi kaygı ve korkularını dile getiriyor:

Ben çırakken hayat böyle hızlı değişmiyordu. Emeklilik de böyle geç değildi. Ben 30 yaşıma geldiğimde ustam 55 yaşındaydı ve şimdiki kadar hızlı değişmeyen üretim tekniklerine ayak uydurabiliyordu. Zaten 57 yaşında da emekli oldu. Şimdi ben eski usul tornacıyım, yeni gelen çocuklar benden daha iyi CNC kullanıyorlar. Yeni makinalara benden daha hakim, fiziksel olarak benden daha dinç olan gençlere ustalık yapıyorum. Ama böyle iş yürümüyor, fabrikada benim gibilere topal at muamelesi yapıyorlar. Şimdi ben yeni koşullara, tekniklere ayak uyduramıyorum, emekli de olamıyorum öyle arada kaldım. İşten çıksam kimse 50 yaş üstünü işe almıyor. Farklı bir sektörde işe başlasam maaşım, imkânlarım bunun yarısı olacak. … Burada tüm bu dertlere karşı tek başımayım.

OSTİM’de özellikle banka, çağrı merkezi gibi yerlerde çalışan emekçilerde ise hayatı iki parçalı yaşama, sosyal hayatında ne yaşanırsa yaşasın bunu işyerine yansıtmama, iş yerinde kendi doğal halinde davranamama ve bu doğal olmayan halin gün geçtikçe iş dışı yaşamını da büyük ölçüde etkilemesi gibi sorunlar yaşanıyor. Çağrı merkezinde çalışan bir kadın, durumu bizlere şu şekilde aktarıyor:

Ben en çok burada kendim olamamaktan sıkıldım, adam açıyor karşıdan küfür ediyor, biz onu sakince yatıştırmaya çalışıyoruz. Diyelim ki evden üzgün geliyoruz o gün kafamız bozulmuş, yok burada müşteriyle telefonda neşeli neşeli konuşacaksın. Bu kendin olamama hali beni çok yoruyor. Normalde mesela ben çok lafa söze gelemem, açarım ağzımı yumarım gözümü, ama bu işte çalışmaya başladıktan sonra özel hayatımda da kimseye karşılık veremez oldum. Çalışırken takındığım rol artık gerçeğime dönüşmeye başladı.

Başka bir çağrı merkezi çalışanı ise yaptığı işin kendi babası dahil kimse tarafından iş olarak görülmemesini, kendisini kıymetsiz hissettirdiğini anlatıyor:

Ben 23 yaşında, sosyoloji bölümü mezunuyum. Zaten kendi işimi yapamıyorum o bana ayrı koyuyor, bir de burada yaptığım işin iş olarak görülmemesi ayrı koyuyor. Okul bittikten sonra fabrikada CNC operatörü olarak çalışan babam, ‘zaten tüm gün telefonla uğraşıyorsun, gel bizim fabrikaya da bari yaptığın uğraştan para kazan’ diyerek, beni fabrikaya götürdü. Fabrikada diğer işçilerin algısı da çok farklı değil. Patronun bakış açısı ise kısmen farklı. Patron davranışlarıyla bizi önemsediğini söylüyor, hatta bölümün girişine ‘Bir telefonla değişir her şey’ bile yazdırdı. Ama iş ücrete gelince, ‘Sadece telefonla konuşup bundan daha fazla kazanacağınız bir yer varsa, buyurun gidin’ diyor. Günümün uyku dışındaki çoğu zamanı burada geçiyor. Günümün çoğunun bir hiç olarak görülmesi beni inanılmaz tüketiyor.

Bir başka çağrı merkezi çalışanı ise hem şikayetini hem de çözüme dair ipuçlarını veriyor:

Geçenlerde işçilere, parçanın makinede çok kaldığı, bu boş zamanda depolamaya gidilmesi söylenmiş. İşçiler de karşı çıkmış tabii. Bizim de şöyle bir durumumuz var. İki görüşme arasında geçen bekleme süresi toplam bir saati geçerse öğlen izninden düşüleceği söylendi. ‘Ne makinede parçanın geçirdiği zaman ne de telefon geliş süresi bizim elimizde olan bir şey değil ama dinlenmeyi seçmişiz gibi bedel ödetiyorlar’ diyerek topluca iş bıraktık. Üretemeyince ve müşteriler telefonla bize ulaşamayınca patron ertesi gün uygulamayı geri çekti. Biz hem geri adım attırmanın yolunu öğrendik hem de aramalara dönülmemesinin sonuç almadaki etkisi işçilerde ‘bunlar da bir şey yapmıyor’ algısını biraz olsun yıktı. Şimdi bakalım bir sendika çalışmamız var, biz yalap şap iş bırakmayla hak kazandık, sendikayla olsaydık kim bilir neler olurdu. Biraz geç öğrendik ama hayırlısı artık.”

Ostim’de özel bir bankada çalışan bilgi işlem uzmanı ise pandemi dönemi uzaktan çalışmanın ve evdeyken denetlenme halinin üzerinde yarattığı psikolojik etkiden şu şekilde bahsediyor:

Uzaktan çalışmaya başlayınca ben şahsen bütün sınırlarımı kaybettim. Özel hayatım nerde başlıyor, iş nerede bitiyor idrak edemez oldum. Zaten sürekli toplantılarda üstüm iş kıyafeti altım pijama oturuyorum. Kıyafetlerimdeki bu bölünmenin aynısı hayatımın geneline de yansıdı. Bir de kamera kurdurdular. Sürekli denetlenme hali zor olan salgın koşullarını iyice zor hale getirdi. Salgının dördüncü ayıydı galiba psikoloğa gittim, ‘iş ve özel hayatının ayrım noktasını işverenine hissettirmelisin’ diyor. Ben bunu dersem zaten atılırım da, hadi atılmadım iş yerinde çalıştığımı düşünelim, bu seferde insanlarla dip dibe olacağım, salgına yakalanmaktan da korkuyorum. İnsanlar dip dibe çalışırken ben durumumu anlatınca da ailem dahil ‘şımarık’ olarak yaftalamıyorum. Hem fiziksel olarak sağlıklı olayım hem de kafayı tırlatmayım demek lüks oldu anlayacağınız bana.”

SONUÇ

Kapitalizm, işçi sınıfını üretim araçlarından ayırıp güvencesizleştirir. İşçi sınıfının üretim aletlerinden ayrılması kendi emeğine, kendisinin de bir parçası olduğu doğaya ve diğer insanlara yabancılaşmayı da beraberinde getirir. Bu yapısal özellikleriyle kapitalist iş, sömürüye dayalı doğası gereği işçiler için psikolojik risk etmenlerini barındırır. Bunun yanında son 40 yıl içinde neoliberal politikalarla çalışma sürelerinin uzatılması, emek yoğun çalışma biçimi, denetimsizliğin artması ve sendikal örgütlülüğün azalması ile kapitalist işin daha fazla psikolojik soruna yol açtığını söyleyebiliriz.

Fazla çalışma saatleri, bu çalışma saatlerinde insani olandan çok daha yoğun çalışma, yakın gelecekte dahi ne olacağını bilememe, eğer basit bir iş yapılıyorsa bu basitliğin getirdiği kolay vazgeçilebilme endişesi, verilen çabaya karşılık gelmeyen ücret, iş güvencesi, her an kaza geçirebilir miyim düşüncesinin getirdiği iş stresi ve bu stresin yarattığı fiziksel ve ruhsal çöküntünün sebebi esasen kişisel bir sorun değil kapitalist işin sömürüye ve tahakküme dayalı doğasının sonucudur.

Kısacası, işçilerin ruhsal sorununa yönelik saldırı kapitalizmin doğasında olan bütüncül bir saldırı olduğu için tedavi de kolektif ve politik bir biçim almalıdır. Psikolojik rahatsızlıkları ve huzursuzluk halini bireyselleştirmek yerine bu bireyselleştirmeyi sorunsallaştırmaya başlamak gerekir. 


[1] Smith, T. (1996) The Production of Nature, Uneven Development: Nature, Capital and the Production of Space, Blackwell, Oxford, sf. 34-65.

[2] Ruben, E. B. (2011) İktisadın Unuttuğu İnsan, Bağlam Yayınları, İstanbul, sf. 48.

[3] Izgar, H. (2012) Endüstri ve Örgüt Psikolojisi, Eğitim Kitapevi, Konya, sf. 21.

[4] Karasek, R. A. (1979) “Job Demands, Job Decision Latitude, and Mental Strain: Implications for Job Redesign”, Administrative Science Quarterly, 24(2), sf.308.

[5] Scandella, F. (2020) “How France Télécom broke the law”, HesaMag, 21, sf. 47.

[6] Scandella, “How France Télécom broke the law”, sf. 48.

[7] Tronti, M. (2022) İşçiler ve Sermaye, Otonom Yayınları, İstanbul, sf. 22.

[8] Tronti, İşçiler ve Sermaye, sf. 22.

Paylaş
Önceki YazıTürkiye ve Çin modeli
Warning: A non-numeric value encountered in /home/teoriveeylem/public_html/wp-content/themes/Newspaper/includes/wp_booster/td_block.php on line 353