50. yıldönümünde 6 Mayıs: Burjuvazi, cuntaları ve tiranları değil halk kazanacak!

Çetin Akdeniz

12 Mart 1971 cuntası, kitle mücadelesinin önünde yer alan, mücadeleyi örgütleyen, örgütlü ileri kesimleri oluşturan geniş işçi-emekçi, genç ve aydın kesimleri ezerek, cuntacı generallerden birinin deyişiyle “ekonomik gelişmeyi aşan sosyal gelişme”nin önünü kesmeyi başlıca görevi olarak belirlemişti. Cunta, 1960 sonrasında, özellikle de ikinci döneminde yükselen işçi-emekçi ve gençlik mücadelesini ezme politikasını “anarşi ve teröre karşı mücadele” olarak ifade etti. ’68 gibi yığınsal antiemperyalist-demokratik kitle hareketi; öncesindeki işçi direniş ve grevleriyle, Kavel, Kale Kilit, Paşabahçe grevleriyle, küçük üreticilerin eylemleriyle, gençliğin; özellikle de öğrenci gençliğin özgün talepleriyle giderek yükselen boykot, direniş ve işgal eylemleriyle sömürülen ve ezilenlerin sınıfsal aidiyet bağına sahipti.15-16 Haziran 1970 büyük işçi direnişi, burjuvazi ve devlet iktidarı için korkutan en önemli gelişmelerden biri oldu. TİP’in, DİSK’in, TÖS’ün, ilerici meslek örgütlerinin sürdürdüğü bir mücadele vardı. Parlamentarizm ve revizyonist anlayışlarla şekillenen politikasına rağmen TİP, ilerici demokrat aydınlar ve sendikacılar için bir dayanak sayılıyordu. Küba ve Çin devrimlerinin etkisi, Sovyetler Birliği’ni hala sosyalist olarak gören kesimlerin ondan esinlenen manevi-moral gücü, anti sömürgeci mücadele ve Vietnam ile Filistin’de devam eden büyük direniş, devrimci mücadele kararlılığını olumlu yönde etkilemekteydi.

Diğer yönden ama, bu mücadele azmi, ruhu ve kararlılığını besleyen sosyal-iktisadi gelişmeleri devrim ve sosyalizm için örgütlenme ve mücadeleyi ilerletme yönünde değerlendirme yerine, bu potansiyel ve birikimi parlamentarist sosyalizm anlayışı doğrultusunda heba eden bir TİP yönetimi vardı. Ona karşı muhalefet adına ortaya çıkan “eski tüfekler” (Kıvılcımlı-Belli vb.) ise ya açıkça “asker”ci idiler ya da “sivil asker aydın zümre”nin “millici” kuvvetleriyle devrim öngörüyorlardı.

Denizler’in THKO’su başta olmak üzere silahlı devrim anlayışıyla ortaya çıkan, şehir ya da kır gerillası eylemleriyle ordulaşıp-partileşip kitleleri ayaklandırmayı düşünen örgütler, bu liberal reformist ve revizyonist parlamentarist anlayışlara karşı çıkarak, içinde ve önünde oldukları kitlesel mücadelenin dışına düşecek-düşürecek bir yönelişe girdiler.

Bu tepkisel yöneliş devrimciydi: SBKP’de yönetimi ele geçiren Krusçevciler, emperyalistlerle barış içinde bir arada yaşama ve sosyalizme barışçıl geçiş teorisiyle uluslararası alanda anti-Marksist bir ideolojik etkiyi yaygınlaştırmaktaydılar. Gerek TKP’nin etkisi altındaki aydınlar, gerek parlamenter yoldan iktidar olma görüşünü savunan TİP yönetimi bu revizyonist tezlerden esinleniyorlardı. Sınıf mücadelesine, savaş ve barış sorunlarına ve devletin-sınıf iktidarı olarak işlev ve niteliğine dair Marksist-Leninist görüşler açıkça tahrif ediliyor, parlamentarist reformist görüşler sosyalist olduğunu söyleyen parti yöneticileriyle, onların yanında yer alan aydınlar tarafından yaygınlaştırılıyordu. ’71 küçük burjuva devrimci ihtilalciliği bu revizyonist-reformist görüşlere ve bu görüşlerin şekillendirdiği tutuma bir tepki olarak doğdu. “Revizyonizmin kefareti” olarak işaret edilmesi bundandır.

Sonraki süreçte yaşananlar üzerine çok sayıda makale yazıldı. Burada yeniden ayrıntıya girilmeyecek. Bu makalenin asıl derdi, 12 Mart cuntası ve 12 Eylül cuntasının yol açtığı yıkımın boyut farklılığıyla iki darbe sonrası gelişmelerin işçi sınıfı ve emekçilerin mücadelesi açısından gördüğü işlevin ne olduğudur.

12 MART CUNTASI BOYUN EĞDİREMEDİ

12 Mart cuntası, ileri kesimleri şiddetle ortadan kaldırarak mücadeleye yönelmiş halk kesimlerini yıldırmayı hedefliyordu. Silahlı devrim anlayışı doğrultusunda kentlerde ya da kırda eyleme geçen veya bunun için hazırlık yapan üç örgütün en önünde yer alanlar kurşunlanarak, darağaçlarında ve işkencelerde katledildiler. Aydınlar ve sendikacılar işkenceyle, cezaevleriyle yıldırılmaya çalışıldı. Dernekler ve bazı sendikalar kapatıldı. Türk-İş’i yedekleme politikası doğrultusunda yöneticisi bakan (Sadık Şide) yapıldı. Demokrat devrimci dergi ve gazeteler yasaklandı ya da kapatıldı.

Ancak tüm bu saldırganlığına rağmen 1971 askeri cuntası, işçi ve emekçilerin, gençliğin ve aydınların mücadele istek ve eğilimini yok etmeyi başaramadı. Zindanlar doldurulmuş, idamlar yapılmış, devrimci örgütlerin en öndeki yöneticileri yok edilmiş olsalar da dışarıda birbirleriyle bir biçimde ilişkili olan, olanak buldukça veya yaratarak tartışan, örgütlenmeye istekli ve yönelen geniş kesimler vardı. Örnek, THKO’nun 1974’te yeniden toparlanmasıyla birlikte büyük kentler başta olmak üzere hazır durumda onlarca kümenin varlığı ve ilişki kurulabilir olmasıdır. Bu durum, THKP-C açısından da geçerlidir.

12 Mart 71 “yarı askeri diktatörlüğü” mücadele azmi ve isteğini kıramadı. 1974 seçimleri dolayısıyla sermaye partileri tarafından gerçekleştirilen mitingler, özellikle Bülent Ecevit CHP’sinin mitinglerinde, kendi tutum ve sloganlarıyla devrimci işçi ve gençlerin kitlesel bir güç olarak görünür olmaları, önemli bir kanıttı. CHP’de Ecevit’in İsmet İnönü gibi “tarihsel bir kişilik”e karşı elde ettiği başarı halkın cuntaya bakışı ve cunta karşısındaki tutum ve eğiliminden bağışık değildi. Sadi Koçaş’ı ve Nihat Erim’i cunta hükümetine, kendi ifadesiyle daha az baskı olmasını sağlamak için veren İnönü, cuntaya karşı açık tutum almadığı için, genç ve popüler “halkçı Ecevit” tarafından parti içi mücadelede yenilgiye uğratıldı.[1]

Cuntaya karşı tepki birikimi, yapılan seçim sonuçlarına da yansıdı. Ecevit-Erbakan Hükümetinin Kıbrıs’a askeri harekât düzenlemesi şoven milliyetçi burjuva ideolojisini güçlendirmesine rağmen, sosyal ekonomik taleplerle emekçi mücadelesi yeniden yükselişe geçti.1975-79 dönemi, toplamında yüzbinleri bulan bir kitlesellikle işçi ve emekçilerin, gençlik ve emekçi kadınların, aydınların ve küçük üreticilerin mücadele zenginliğine sahne oldu. 12 Eylül 1980 cuntasının başı Kenan Evren bu duruma dikkat çekerek kanlı diktasını güya haklı göstermek için, “biz olmasaydık şimdi bu kürsülerde komünistler konuşur olurlardı, DİSK 20 bin silahlı militanla beklemedeydi!” türünden absürt konuşmalar bile yaptı.

Bu türden konuşmaların birebir doğruluk gösteren nesnel gerekçelere dayanması gerekmiyordu. Ancak, işçi sınıfı ve emekçi halk kitlelerinin çeşitli kesimleriyle işbirlikçi burjuvazi ve büyük toprak sahipleri arasındaki çelişki keskindi. Ülkenin farklı kentlerinde giderek daha çok sayıda işçi direnişi yaşanıyor, TARİŞ İşletmelerinde görülen türden polis-işçi çatışmaları görülüyor; topraksız ve küçük toprak sahibi köylülerin, küçük üreticilerin öfkesi dışa vuruyor, taban fiyatlarının düşük tutulması politikasına karşı tepkiler yer yer eyleme dönüşüyordu. Öğrenci gençlik ağırlıklı ancak onunla sınırlı olmayan, genç işçileri, çırakları ve işsiz gençlik kesimlerini de kapsayan direnişler; kamu emekçilerinin (özellikle sağlık ve eğitim alanındakiler) eylemleri giderek yaygınlaşıyordu.

Cunta ve öncesi burjuva politikasının başlıca önceliği, işçi ve emekçilerin, kent-kır yoksullarının, gençlik ve küçük burjuva toplum kesimlerinin, tekelci baskı ve engellemelere tepki duyan küçük üreticilerin birleşip genişleme eğilimi gösteren direnişini ne pahasına olursa olsun engellemekti. Generaller, postal seslerini aslında 1978 Aralık ayında 11 ilde sıkıyönetim ilanıyla duyurdular. Emekli general İrfan Özaydınlı’nın bakanlığı döneminde gerçekleştirilen Maraş katliamı karşısında ordu ve emniyet istihbaratı ile MİT’in tutumu, önemli veriydi.[2]

Ancak, ordunun rolüne ilişkin burjuva milliyetçi görüş, kitlelerin geniş kesimlerine hâkim olmasının yanı sıra reformist sol-liberal ve sosyalist olduğu iddiasındaki aydın kesimleriyle bazı devrimci örgütler üzerinde de (böyle hem devrimci hem orducu, askeri darbe tehdidinin zamanında görülmesini engelleyen örgütler var mıydı o zaman. Olsa bile tutumu engelleyebilirler ama görmeyi değil. Bu cümle biraz garip olmuş.) etkiliydi. Bu durum, askeri darbe tehdidinin zamanında görülmesi ve gerçekleşmesi durumunda yol açacağı saldırılara karşı geliştirilecek politika ve önlemleri geciktirici rol oynadı. Saldırılar pratikte daha çok MHP’li komandolar eliyle gerçekleştiriliyor, bu da faşist politikanın daha çok bu partiyle sınırlı indirgenmesine yol açıyordu.

Oysa, işçi ve emekçilerin ve genç kuşakların mücadelesini kana boğmaya yönelik saldırı politikaları polis ve jandarma kuvvetlerinin tutumundan bağışık değildi. Burjuvazi ve hükümetler; Demirel ve MC hükümeti, mücadelenin kitlesel yükselişine mevcut yasalar çerçevesinde barikat öremediklerinden yakınıyor, kontra ve militer faşist çetelerin saldırı ve provokasyonları birbirini izliyordu. 1 Mayıs 1977 ve Çorum, Sivas provokasyonları ve özellikle de Maraş katliamında boy gösteren CIA-Kontrgerilla-ülkücü komando işbirliğinde, darbeci generallerin ortam hazırlama politikaları önemli role sahipti.

Durumun daha kapsamlı ve net bir kavranışı iki başlıca sonucu gerekli kılardı: İlkin devrimci ve Marksist örgütlenmenin sağlamlaştırılması ve gelmekte olan yıldırıcı saldırı dalgasına karşı mümkün tüm tedbirlerin alınmasıydı. İkincisi, saldırılara karşı mümkün en geniş eylem birliğini gerçekleştirerek bir direniş tutumunu yaygınlaştırmaktı. İstanbul, Ankara, Fatsa ve Dersim’de, Adana ve İzmir’de saldırıya geçildiğinde, ülke düzeyinde işçi-emekçi tepkileri, mücadeleci sendika şubelerinin, derneklerin, parti ve örgütlerin güç ve eylem birliği sağlanabilseydi, yenilgi yine alınabilirdi ama mücadele birikimi ve anlayışı açısından devrimci kazanımlar hanesine yazılacaklar farklı olurdu. 1979 1 Mayıs’ının Halkın Kurtuluşu, Devrimci Yol ve Kurtuluş Sosyalist Dergisi etrafında birleşenlerin ortak eylemiyle güçlü şekilde kutlanması gibi bazı adımlar atıldıysa da daha geniş bir direniş örgütlenemedi. Birbirlerini “Maocu goşistler” ve “sosyal faşistler” olarak niteleyerek ayrı kulvarlarda yürümenin yol açtığı zaaf ve zayıflıklar daha güçlü ve birleşik mücadelenin engelleri arasında yer aldı.

KİTLESEL YILDIRMA HEDEFLİ HAREKÂT OLARAK 12 EYLÜL

Bir gerçek yeniden vurgulanmalıdır: 12 Eylül 1980 askeri faşist cuntası, on yıl önceki cuntanın boğmayı tam olarak başaramadığı ve yeniden baş göstermekle kalmayıp giderek büyüyen, mücadeleci ileri kesimleri binlere-on binlere ulaşan emekçi mücadelesini kana boğma; uluslararası alanda mali sermaye ve tekellerin gündeme getirdiği ve Türkiye’de 24 Ocak kararları olarak literatüre geçen neoliberal saldırganlığı başarıyla hedefine vardırma işlevini üstlendi. Türkeş, darbeciler tarafından geçici “güvenlik altına alınması”na tepkisini, “fikrimiz iktidarda kendimiz hapiste” diye ifade ederken, Koç Holding’in sahibi Vehbi Koç, Evren’e kutlama mektubunda kalbi desteklerini sunmanın yanı sıra Özal’ın görevlendirilmesini isterken, TİSK Başkanı Narin, “şimdi gülme sırası bizde!” diye sevinç naraları atarak darbenin bağlandığı ve hizmetinde olduğu sınıf ve çıkarlarını alenen ilan etmekteydiler. Cunta işbaşı yaptığında 60 bin işçi grevdeydi ve örneğin Adana’daki Sabancı Holding fabrikalarında 11 bin işçi, TDKP’nin fabrika çalışmalarının da dolaysızca rol oynadığı bir mücadele içinde başlattığı grevi sürdürüyordu.

12 Eylül darbesi, işçi ve emekçilerin ve mücadeleci sendikal politik örgütlerinin kazanımlarına karşı terörist bir yıldırıcılık olarak gündeme geldi ve hedeflediklerini büyük oranda gerçekleştirdi. Halk hareketi ve örgütlü mücadeleyi yenilgiye uğratarak büyük sermaye ve emperyalizmin çıkarları doğrultusunda yasal, anayasal, hukuksal düzenlemeler ve fiili engellemelerle kapitalist kâr ve rant olanaklarını genişletti.

Cunta, ordunun tüm önceki müdahalelerini kat be kat aşan bir kapsama ve buna uygun şiddete sahip bir role soyunmuştu. Muhalif devrimciliği, sosyalizmin işçi hareketiyle birleşmesi yolunda atılan adımları ve bunun bir güç haline gelmesini tümüyle bertaraf etmek; emperyalizme ve işbirlikçi burjuvazinin diktatörlüğüne karşı mücadeleye yönelenlerin yanı sıra, bu yönlü potansiyele sahip kesimleri de yıldırıp suskuya boğmak, cuntanın üstlendiği görevi oldu. Sendikaların, partilerin, derneklerin kapatılması, 2,5 milyon kişinin soruşturulup 650 bin kişinin gözaltına alınması, 51 kişinin idam edilmesi, işkencelerde ve sokaklarda yüzlerce kişinin öldürülmesi, hedefin kapsam genişliğini ve politikanın şiddet dozunu işaret eden veriler arasındadır. Anayasa ve yasalar değiştirildi. Dini örgütlenmelerin olanakları genişletilip giderleri Suudi Arabistan kaynaklı petro-dolarlarla karşılanan Rabıta adlı kuruluş aracıyla din “görevlileri” beslendi. Evren kürsülerde Kur-an ayetlerini kullanmaktan kaçınmaksızın sermaye ve emperyalistler hesabına giriştikleri zulmün kitlelerin hiç değilse belirli kesimlerince desteklenmesi için ABD patentli darbelerin deneylerini uygulamaya koydu.

12 Eylül cuntası, anti-emperyalizmi “Kemalizm”in bir özelliği gibi gösterip kendisini de onun koruyucu-kollayıcı gücü ilan eden ordu adına yönetime el koyarken, kapitalizmin gelişme seyriyle bağlı olarak tekelci oligarşik bir konumdan hareket ettiğini de örtmüş oluyordu. Tekelci gericiliğin; emperyalizmin yerli dayanağının ülke ekonomisi ve sosyal yaşamına hükmeder hale gelmesiyle bağlı olarak ordu da yapısal oligarşik ve tekelci bir yapıya kavuştu. OYAK gibi bir sermaye kuruluşunun generallere sağladığı özel avantajlar bir yana, mali sermayenin ülkedeki etkinliği, devlet üst bürokrasisinin emperyalistlerle ilişkilerinde de sıçrama sağladı. NATO üyesi ve “ileri karakol” görevi, Kontrgerilla ve Özel harp Dairesi’nin kurumsal bağlantıları, ülke içi halk muhalefetine karşı vahşet politikalarını şekillendirmekteydi.

Sonuçta, önceki askeri darbe ve müdahaleler ile kıyas götürmez bir vahşet aracıyla mücadelenin bastırılması ve örgütlü ileri kesimlere vurulan darbeler çok daha kapsamlı ve geniş boyutlu oldu.

Emekçi hareketi ve örgütlü ileri kesimleri ağır darbeler aldı. Daha ağır, daha sancılı bir süreç söz konusuydu. Emekçilerin örgütlü ileri kesimlerinin cunta saldırılarıyla darmadağın edildiği, sendikal ve derneksel örgütlenmenin önüne yasal ve fiili barikatlar çekildiği, örgütsel bölünme ve tasfiyecilik için koşulların daha fazla uygun hale geldiği bir dönemde, mücadelenin yeniden filizlenip gelişmesi, bu olumsuz etkenlere rağmen, bu engeller aşıldığı oranda gerçekleşebilirdi.

Ancak, generaller cuntasının kitle dayanağı zayıftı. Generaller bu durumu, siyasal-askeri baskı ve zorbalığı yoğunlaştırarak kapatmaya çalıştılar. Cunta, sömürülen ve ezilenlerin önüne yeni siyasal-hukuksal barikatlar dikti. Evren ve generalleriyle sermaye uşağı goygoycu takımı, darbe anayasasına hayır oyu verilmesinin ihanet olacağını propaganda ederek ve şeffaf zarflarda ret oyunun belli olmasını sağlayacak bir oylama düzeni kurarak tehdit ürünü onay çıkardılar. Onu ceza ve hukuk yasalarının sendikalar ve dernekler yasasının ve diğerlerinin faşist-gerici tarzda yeniden düzenlenmesi izledi. Uluslararası alanda sürdürülen neoliberal uygulamaların getirdiği kıyıcı sonuçlar buna eklendi. Özelleştirme, işsizlik ve yoksulluğun artışı, işsizler kitlesinin çalışan işçilere ve ücret, işyeri koşulları, sendikalaşma, çalışma süresi gibi taleplerine karşı kırıcı güç olarak kullanılması bu sonuçlar arasındadır. Sovyetler Birliği’nin ve Doğu Avrupa Halk Demokrasisi ülkelerinin kapitalist pazara açılması ve yıkılması, uluslararası önemli bir diğer etken oldu.

Ancak bütün yasal engellere, polis ve jandarmanın ve korucu çetelerinin saldırı ve baskısına rağmen, bu saldırılara göğüs gererek engellerin fiili direnişlerle aşılması mücadelesi de yeniden filizlenmeye başladı. Cuntanın “düzlediği” siyasal-sosyal ortamda “dört eğilimi birleştirme” iddiasıyla ortaya çıkan Özal ve Amerikancı ekibinin uygulamaya koyduğu sosyal-ekonomik saldırıların yol açtığı tepkiler giderek arttı.

1985-86’da NETAŞ direnişiyle “uç veren” işçi-emekçi mücadelesi, 1989 Bahar Eylemleri, ’90 Zonguldak Yürüyüşü ve Genel Eylemi, ‘95 grev ve direnişleri, ‘96 Ünaldı direnişiyle yeniden yükselişe geçti. İşçilerin, “Çankaya’nın Şişmanı İşçi Düşmanı” diyerek sınıfsal rolünü vurguladıkları Özal’ı ve başbakanı Akbulut’u tavize zorlayan, Bayram Meral gibi bir sendika bürokratını “ağaca tırmanarak kurtulmaya çalışma” zorunda bırakan direnişler, bu dönemin öne çıkan gelişmeleriydi. Kürt mücadelesi ise 1992’de 100’ü aşkın kişinin katledilmesi örneğinde görüldüğü üzere kontrgerilla cinayetleri ve işkence seanslarıyla önü kesilemez kitlesel bir boyut kazanacak düzeyde yükseliş gösterdi.

1994-98 ve 2001 ekonomik krizleri halk kitlelerinin mevcut burjuva partileri ve hükümetlerine güvensizliğinin artmasının ve mücadeleye yönelme eğiliminin güç kazanmasının etkeni oldular. Sömürülen ve ezilenlerin farklı kesimlerince baş vurulan eylemler ise, ancak her adımında, cuntanın ve gerici hükümetlerin sermaye çıkarına düzenlemelerine rağmen ve polis-asker güçleriyle yargıç ve özel güvenlik-korucu ordusuyla karşı karşıya gelerek, bu güçlerin saldırıları göze alınarak gerçekleştirilebiliyordu.

Bu süreçte ivme alarak güç kazanan bir diğer gelişme, siyasal İslamcı hareketin, dini ve milliyetçi ideolojinin kitleler üzerindeki etkisini sömürerek ve cuntanın yarattığı mağduriyetleri kullanarak kitle desteğiyle ortaya çıkmasıydı. Amerikan emperyalizminin CENTO ve “Yeşil Kuşak” politikası, ‘80’li yıllarla birlikte “Ilımlı İslam” aracıyla Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da egemenliği tesis stratejisine dönüşmüş; bağlı olarak Türkiye’de siyasal İslamcı harekete oynama, ağırlıklı yöneliş olmaya başlamıştı. ABD’nin bu “ılımlı” projesi çerçevesinde Soros’un “Açık Toplum Vakfı”nın uluslararası girişimlerinden yararlanan Erdoğan yönetimindeki AKP, generallerin komuta ettikleri politikaların yol açtığı “yaraları sağaltacağı” vaadiyle kitlelerin taleplerini ve duyarlılıklarını istismar ederek yönetime geldi.

Neoliberal saldırganlığı yoğunlaştırarak sürdürmesine, uluslararası mali sermaye ve emperyalistlerle ilişkileri kullanarak dayanağını oluşturan sermaye kesimlerinin palazlanmaları için özel düzenlemeler yapmasına, özelleştirmelerle ve HES projeleriyle halk kitleleri aleyhine girişimlerden kaçınmamasına rağmen, ideolojik etki ve ülke kaynaklarının yağmasından sağlanan rant dağıtım ağını kullanarak kitlelerin küçümsenemez bir bölümünün desteğini almayı başardı. Bu durum daha fazla saldırganlaşmasına yol açarken, karşı karşıya geldiği en önemli ve denebilirse büyük kırılma, 2013 yılı Mayıs-Haziranında İstanbul merkezli başlayıp 79 kentte yaygınca görülen ve toplamında 4,5 milyon kişinin katıldığı “Gezi Direnişi” oldu. Bu direniş, yeni biçimleriyle yeniden ve daha geniş kesimleri kapsayarak gerçekleşme olasılığı düşünülerek hala büyük bir kin ve intikam duygusu ve politikasının konusu olmaya devam ediyor.

Erdoğan-AKP yönetimiyle goygoycuları, iktidar iplerinin kimin elinde olacağının belirlenmesi için iktidar ortağıyla giriştikleri güç savaşının bir darbe girişimini gündeme getirmesini “Allahın lütfu” diye neredeyse büyük bir sevinç çığlığıyla karşılayıp muhalif her kesime karşı kılıç kullanma olanağına çevirdiler. “FETÖ”ye karşı bu “yengi”, Erdoğan’a, tek adam yönetimini inşa etme ve devlet yönetim organlarını bu amaçlı yeniden düzenleme olanağı sağladı. Bir tür kapitalist oligarşik istibdat “rejimi” oluşturuldu. Siyasal zorbalığa dayalı bu yönetimin askeri cuntalara kıyasla en büyük avantajı, giderek azalmasına karşın küçümsenemez bir kitle desteğine sahip olmasıdır. Erdoğan ve AKP, MHP’nin desteğinde, şoven milliyetçi ve dini ideolojik etkiyi de kullanarak bu desteği diri tutmaya çalışmasına karşın, yağma ve rant sisteminden beslenen sermaye basın-yayın organları, tek adam yönetiminin yönergelerine uyumlu mahkemeler ve sürekli teyakkuz halindeki özel ve resmi militer güçler aracıyla, ekonomik sosyal talepleri için mücadeleye yönelen emekçilere saldırılarını giderek yoğunlaştırması, karşı karşıya olduğu açmazı büyütmektedir.

Siyasal baskı yoğunlaşmasına ve yasaklar zincirinin takviyesine karşın, işçi ve emekçi kitlelerinin saflarında gelişen tepkilerin giderek arttığını, son işçi direnişleri ve 1 Mayıs’a yansıyan kitlesellik göstermiş oldu.

MÜCADELEYİ DOĞURAN EKONOMİK-SOSYAL KOŞULLARDIR; ENGELLENEMEZ

Burjuvazi ile işçi sınıfı; sömüren ile sömürülen ve ezilenler arasındaki mücadele, kapitalist üretim sistemi zemininde, bu üretim tarzı tarafından kaçınılmazlıkla “üretilir!” Burjuvazi, iki yüzlü söylemine ve liberal işbirlikçilerince yansıtılanın aksine, çıkarları ve tarihsel misyonları birbirleriyle karşıt sınıfların ve onlar arası mücadelenin bilinciyle hareket eder. Sorun bu bakımdan her bir sınıf yönünden mücadelenin varlığı yokluğu değil, nasıl sürdüğü ve nasıl sürmesi gerektiği sorusuna verilen yanıta göre, bu yanıt aracıyla anlam bulup şekillenir.

Marksist-Leninist sınıf mücadelesi teorisi ve tarihsel materyalist dünya görüşü, somut gerçek insanların ilişkilerinden, insan türünün yeme, içme, barınma, giyinme gibi en basit gereksinimlerini karşılama etkinliğinden hareket eder. Marks ve Engels, Engels’in deyişiyle ekonomi-politika; altyapı-üstyapı ilişkilerini irdelediklerinde “bütün söyledikleri”, siyasal-hukuksal ideolojik tüm biçimlenmelerin sonal olarak ekonomik gelişme tarafından belirlendiğiydi. İnsanları belirli ortak girişimlere yönelten, sonuçta onların maddi yaşamlarını üretme ve yeniden üretmeleri zorunluluğu, tarzı ve biçimidir. İnsan unsurunun bu maddi üretici etkinliği olmaksızın ne ekonomik ilişkiler ne de bu ilişkiler temelinde şekillenen toplumsal ilişkiler anlam kazanır.

Bu görüş açısı, insanın etkinliğinin tarihsel seyrine, bu etkinliğin kendi aracıyla açıklayıcılık getirir ve bu açıklama, gerçekte en somut kanıtını sömürülen sınıfların sonuncusu olan işçi sınıfının üretici-değiştirici ve dönüştürücü eyleminde bulur.

İşçi ve emekçilerin sosyal konumlarıyla verili koşullarda sahip oldukları bilinç arasındaki çelişki, ancak yukarıdaki materyalist diyalektik bağlam göz önünde tutularak doğru şekilde açıklanabilir. Bu çelişki olmasaydı -ki olmaması mümkün değildir- proletaryanın siyasal sınıf bilinciyle örgütlü mücadelesi için çabaya da gerek kalmazdı. Ancak böylesini düşünmek bayağı ve dayanaksız bir avunma olurdu. İşçiler ancak mücadele deneyimlerinden hareketle burjuvaziye karşıt bir sınıf olmalarının farkına vardıkları ve burjuva ideolojisinin etkisinden çıktıkları oranda bu çelişki aşılabilir.

Bireylerin ve toplulukların sosyal davranışları, politik tutum ve görüşleri halkın yaşamında yer etmiş alışkanlık ve geleneklerin, kitlelerin geçmiş kuşaklardan devraldıkları düşünce kalıplarının etkisi altındadır. Burjuva ideolojisi salt ulusal değil uluslararası özellik ve güçte, ideolojik-kültürel etkiye sahiptir. “Milli değerler” söylemiyle seslenilen gelenekler, Engels’in işaret ettiği gibi, “büyük bir frenleyici güçtür, tarihin atalet momentidir.”[3] Burjuvazi bu frenleyici güç ve etkeni kendi çıkarları için sonuna dek kullanır. Burjuva iktidarları, emekçilerin kendi durumlarının bilgisine vararak bu durumu değiştirmek ve sömürüden kurtulmak amacıyla mücadelede birleşmesini engellemek için, şoven milliyetçi ve dini ideolojinin toplumsal yaşamdaki etkisini güçlendirme politikasına sarılır; devlet aygıtı tüm kurumlarıyla ve sermaye olanakları bu doğrultuda seferber ederler.

Gelgelelim ekonomik toplumsal ilişkilerin engellenemez değişimi, birebir ve hemen değilse de belirli süreç içinde egemen ideolojik etkinin sarsılıp güç kaybetmesinin koşullarını da yaratır. Sağ gerici parti ve örgütlerin saflarında dağılmanın yanı sıra, gençlik kitleleri içinde deist-ateist kesimlerin artması engellenememiştir. Burjuva zorbalığı ve burjuva ideolojisi çeşitli biçimleriyle etkin olmaya devam etmesine rağmen, dayatılan hukuki, dini ve felsefi görüşlerin kuşkuyla karşılanması eğilimi giderek güç kazanmaktadır.

Bütün bunlar başlıca şu iki önemli sonuca işaret ederler: a) İşçi-emekçi kitlelerinin öz deneyimleriyle mücadelede birleşme ve sınıf düşmanına karşı direnme gerekliliğini kavramaları burjuvaziye karşı mücadelede belirleyici öneme sahiptir. İşçiler verili toplum koşullarındaki durumlarının bilinciyle ve sömürüden kurtuluş için örgütlü birlik gereksinimiyle hareket etmeden; ileri-sınıf bilinçli unsurları, bir mücadele öncüsünü örgütleyip hareketin önüne düşmeden, mücadeleyi iktidar mücadelesi düzeyine yükseltemez; kendi sınıf iktidarını kurma ve sınıfsız toplum koşullarını inşa yönünde ilerletemez.

b) Devrimci sınıf partisinin öncü örgütçü ve mücadeleci örgüt olması, bu hareketin ve mücadelenin içindeki etkinliğine bağlıdır. Bir devrim örgütünün -ve her kademesindeki bilinçli örgütlü unsurlarının tutumu, eylemi ve davranışı, mücadelenin gereksinimleriyle bağlılık gösterir. Toplumsal maddi dayanağı olmayan bir hareket yaratılamaz. Ancak bir hareket sonuçta birey ve toplulukların bileşik hareketi olarak vardır ve onlar eylemleriyle hareketi olumlu ya da olumsuz yönde etkilerler.

Baskı ve eşitsizliğin her türünün, hangi kesime yönelirse yönelsin ayrımcı, haksız ve zorba her uygulama ve politik tutumun teşhiri, burjuva ideolojinin kitleler içindeki ve üzerindeki etkisini kırmak için başlıca en önemli koşullardan biri ve hatta başta gelenidir. İşçilerin siyasal sınıf bilinciyle eğitimi olmaksızın, işçiler, toplumun herhangi kesimine yönelen baskı ve saldırılara karşı mücadele tutumu almaksızın burjuvazinin ideolojik etki ve egemenliği kırılıp etkisiz kılınamaz. Sosyalist görüşler işçi kitleleri içinde yaygınlaştırılmalı, devrimci teori işçi sınıfı ve emekçiler ve onların genç kuşakları içinde maddi dönüştürücü güç haline gelebilmelidir.

Bu, işçi sınıfının devrimci Marksist parti ve örgütlerinin, öncü örgüt işleviyle kitleler içinde yerine getirdiği en önemli görevlerden biridir. Devrimci militanın onurla, yaratıcı inisiyatif ve coşkuyla sarılarak yerine getirmeye giriştiği/girişeceği çalışmanın temel özelliği, sosyalizmin işçi sınıfı ve kent-kır emekçileri içinde maddi dönüştürücü güç haline gelmesi hedefiyle bağlı olmasıdır. Bunun için, burjuva ideolojisinin her türüne; reformizm ve revizyonizme, parlamenter avanaklığa, bürokratizme ve özel mülkiyetçi çıkarcılığa karşı mücadelenin bir an olsun ihmal edilmemesi gerekir. 6 Mayıs’ın 50. yılında, Denizler’in devrimci mirasına, devrim ve sosyalizm için mücadelelerine, dava insanı ve savaşçısı olma kararlılıkları ve azmine, yiğitçe fedakarlıklarına layık bir davranış ancak böyle güçlendirilip ilerletilebilir.


[1] Aynı Ecevit, cunta sonrası düzenlenen ilk kitlesel eylemlerden biri olan ünlü Tandoğan mitinginde, “Bağımsız Türkiye“ ve “Halklara Özgürlük!“ sloganlarıyla binlerce genç insanı çoşturan devrimci militanları “Maocu Bozkurtlar“ nitelemesiyle hedef göstermekten geri durmadı.

[2] Erdal İnönü’nün başbakan yardımcısı olduğu dönemde, Sivas-Madımak otelinde kontrgerilla yönlendirmesindeki gerici güruhlarca 8 saat boyunca kuşatılıp ve ardında yakılarak katledilen 33 genç, aydın ve sanatçının durumu, devlet aygıtının halk kitlelerine ve mücadelesine karşı paramiliter güçleri kullanma taktiğinin yeni bir örneği oldu.

[3] Engels, F. (1999) Sosyalizmin Ütopyadan Bilime Gelişmesi, çev. İ. Yarkın ve M. A. İnci, Birinci Baskı, İnter Yayınları, Ankara, sf. 39.

Warning: A non-numeric value encountered in /home/teoriveeylem/public_html/wp-content/themes/Newspaper/includes/wp_booster/td_block.php on line 353