Emperyalizm ve ‘uluslararası hukuk’

Yusuf Karadaş


Rusya’nın Ukrayna müdahalesi ve bu müdahaleye karşı ABD-NATO’nun tutumu, Birleşmiş Milletler (BM) sözleşmelerine de giren, uluslararası hukukun temel ilkelerinin emperyalistler tarafından sadece işlerine geldiği zaman ve geldiği kadarıyla hatırlandığını çarpıcı bir biçimde ortaya koydu.
Rusya lideri Putin, 24 Şubat 2022’de başlattığı Ukrayna müdahalesinin hemen öncesinde 21 Şubat’ta aldığı kararla Donetsk ve Lugansk Halk Cumhuriyetlerini tanıdığını (bu cumhuriyetler 24 Mayıs 2014’te Ukrayna’dan bağımsızlıklarını ilan etmişti) açıklamıştı. Putin, bu tanıma kararının ardından 24 Şubat’ta Donetsk ve Lugansk’a “barış gücü” adı altında kuvvet göndermiş ve bu müdahaleyi de “Kiev yönetiminin soykırım ve zorbalığına karşı” BM’nin 51. maddesindeki “meşru müdafaa” hakkına dayandırmıştı. Ancak 21 Şubat’taki konuşmasında bir yandan Donbass bölgesindeki cumhuriyetlerin ‘self determinasyon’ (kendi kaderlerini tayin) hakkını kullandıklarını savunan Putin’in aynı konuşmasında 1917 Ekim Devrimi’nden sonra Bolşeviklerin bağlı cumhuriyetlere Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nden (SSCB) ayrılma hakkını tanımasını “temele döşenmiş bir mayın” olarak tanımlaması, bu hakkı ve genel olarak uluslararası hukuk ilkelerini sadece çıkarına hizmet ettiği zaman ve yerde kabul ettiğini gösteriyordu.
Uluslararası sözleşmelere giren bu hukuk ilkeleri karşısında aynı ikili (ikiyüzlü) tutum, kendilerini “totaliter rejimlere karşı demokrasinin savunucuları” ilan eden ABD ve NATO’nun başını çektiği batılı emperyalistler için de geçerliydi. Öncesi bir tarafa yakın dönemde 1999 Kosova, 2003 Irak, 2011 Libya ve Suriye müdahalelerini kendi emperyalist çıkarları için gerçekleştirirken BM kararları ve uluslararası hukuk ilkelerini akıllarına getirmeyen bu güçler, Rusya’nın müdahalesinin “Bir ülkenin toprak bütünlüğüne ve siyasal bağımsızlığına karşı BM ilkeleri ile bağdaşmayacak biçimde kuvvet kullanımı” olduğunu savunarak Rusya’ya çok yönlü yaptırımları gündeme getirdiler.
Putin, Donbass’taki cumhuriyetlerin self determinasyon hakkını kullandığı ve Rusya’nın Ukrayna müdahalesinin bu cumhuriyetlerin yardım çağrısına bağlı olarak gerçekleştirilmiş bir “insani müdahale” olduğunu savunurken ABD ve batılı emperyalistlere NATO’nun 1999’da Kosova sorunu nedeniyle Yugoslavya’yı bombalamasını hatırlatıyordu. Elbette bu hatırlatma boşuna değildi, çünkü NATO’nun bu müdahalesi de Kosova’nın kendi kaderini tayin hakkını savunmak iddiasıyla gerçekleştirilmişti. Aslında Putin bu hatırlatmayı yaparken NATO gibi Rusya’nın da, BM kararlarına dayanmayan tek taraflı müdahalesinin uluslararası hukukun ihlali anlamına geldiğini üstü örtük olarak kabul etmiş oluyordu. Ancak Putin de tıpkı Marx’ın o ünlü “Eşit haklar arasında son sözü kuvvet söyler” sözünde, sınıflar arası hukuka yaptığı vurguda olduğu gibi, uluslararası hukukun uygulanıp uygulanmamasında ve ihlallerin ‘meşrulaştırılmasında’ belirleyici olanın emperyalist güç ilişkileri olduğunun farkındaydı. Zaten Rusya’nın Ukrayna müdahalesi de bu hukukun (ve üstünü örtmek için kullanıldığı emperyalist paylaşımın) batılı emperyalistler tarafından tek taraflı olarak belirlenmesine bir itiraz olarak anlam kazanıyordu.
Öte yandan bugün emperyalistler tarafından böylesine ihlal ediliyor olması gerçeği, BM sözleşmelerine SSCB’nin ve halkların mücadelesinin kazanımı olarak giren uluslararası hukuk ilkelerini/normlarını değersiz hale getirmez. Aksine bu ilkeler bugün de demokrasi ve barış maskesini takan emperyalizm saldırgan yüzünün görülmesi ve baskı altındaki halkların kurutuluş mücadelelerinin nereden geçtiğini görebilmek bakımından önemli bir dayanak durumundadır.

UKKTH KARŞISINDA İKİ SINIF VE İKİ TUTUM
Rusya’nın Ukrayna müdahalesiyle birlikte yeniden tartışma konusu olan ve uluslararası hukuk bağlamında çok tartışılıp bir o kadar da ihlal edilen ilkelerden biri ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı (UKKTH) ilkesidir. Rusya’nın, müdahalesini Donbass’taki cumhuriyetlerin kendi kaderlerini tayin hakkına dayandırması ve batılı emperyalistlerin ise bu müdahaleyi Ukrayna’nın bağımsızlığının ve geleceğiyle ilgili kararları kendisinin vermesi hakkının ihlali olarak değerlendirmesi, bu ilkenin neden bu kadar çok tartışılıp ihlal edildiğini de açıklıyor.
UKKTH ile ilgili en büyük yanılgılardan biri de bu ilkenin ilk kez 1918’de ABD Başkanı Wilson tarafından gündeme getirildiğine dair yaygın inanıştır. Bu inanışın oluşmasında liberal demokrasinin insanlığın ortak değerlerini temsil ettiğine dair burjuva propagandanın büyük bir etkisi bulunuyor. Oysa bu ilke, Marksistler tarafından Wilson’dan çok önce savunulmuş ve Ekim Devrimi ile birlikte gerçek anlamda uygulanmıştır.
İrlanda sorunuyla ilgili gözlem ve değerlendirmeleri üzerinden “Başka ulusu ezen bir ulus özgür olamaz” sonucuna ulaşan Marx, UKKTH’nin Marksist tarzda ele alınışın temellerini oluşturmuştur. Şöyle diyordu Marx:
“Londra’daki merkez konseyin (Uluslararası Emekçiler Derneği-yk) özel görevi İngiliz işçi sınıfında, İrlanda’nın ulusal kurtuluşunun, onlar için soyut adalet ya da insancıl duygular sorunu olmadığı ama kendi toplumsal kurtuluşlarının ilk koşulu olduğu bilincini yaratmaktır.”
Marx’ın ortaya koyduğu tutumun bir devamı olarak UKKTH, Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi’nin (RSDİP) 1903 programında yer alır. Lenin, 1913-14’te yazdığı makalelerde UKKTH’nin işçi sınıfı partisinin programında yer almasını “işçi sınıfı demokrasisinin tutarlı bir savunusuna” ve milliyetçi önyargılar karşısında “ezen ile ezilen ulus proleterlerinin sınıf savaşımında en sıkı ve bölünmez ittifakını gerçekleştirmeye” bağlar ve ekler: “Şu anda, devrim sırasında ve devrimin zaferinden sonra, köleleştirilmiş ulusları kurtaracaklarını ve onlarla serbestçe birleşme esası üzerinde (ve serbestçe birleşme, ayrılma hakkını içermezse boş laftır) ilişkiler kuracaklarını eylemde göstermemiş olan sosyalist partiler, sosyalizme ihanet ederler.”
Putin’in “temele döşenen mayın” olarak nitelediği UKKTH’nin Ekim Devrimi’nden sonra nasıl uygulandığını da Stalin anlatıyor:
“Elbette, Rusya’nın çevre-bölgeleri, bu çevre-bölgelerde yaşayan uluslar ve aşiretler, tüm öbür uluslar gibi, Rusya’dan ayrılma hakkına sahiptirler, bu hakkı onların elinden kimse alamaz; ve eğer bu uluslardan herhangi biri, 1917’de Finlandiya örneğinde olduğu gibi, Rusya’dan ayrılmayı çoğunlukla kararlaştırsaydı, Rusya, kendini, herhalde bu olguyu saptama ve ayrılığı onaylama zorunda görürdü. … Merkez ile çevre-bölgeler arasında usa-uygun tek ittifak biçimi olarak, geriye, yaşam koşulları ve özel ulusal bileşimleri ile ayrılan çevre-bölgelerin bölgesel özerkliği, Rusya’nın çevre bölgelerini, merkeze, federatif bağlarla bağlayacak özerklik, yani sovyetler iktidarı tarafından daha dünyaya gelişinin ilk günlerinde ilan edilmiş, ve günümüzde de, ortak yönetim ve özerk sovyet cumhuriyetleri biçimi altında çevre-bölgelerde uygulanmış bulunan o aynı sovyetik özerklik kalır. Sovyetik özerklik, donmuş ve hiç değişmez bir şey değildir; gelişmesi içinde çok çeşitli biçimler ve dereceler kabul eder. Bu özerklik, dar yönetim özerkliğinden (Volga Almanlan, Çuvaşlar, Kareliyenler), daha geniş, siyasal bir özerkliğe (Başkırlar, Volga Tatarları, Kırgızlar); geniş, siyasal özerklikten, daha da genişlemiş biçimine (Ukrayna, Türkistan); son olarak, Ukrayna tipi özerklikten, özerkliğin en yüksek biçimine, sözleşmeye dayanan ilişkilere (Azerbaycan) geçer. Sovyetik özerkliğin bu esnekliği, onun ilk değerlerinden birini oluşturur; çünkü bu esneklik, Rusya’nın, kültürel ve iktisadi gelişmenin çok çeşitli derecelerinde bulunan çevre-bölgelerinin tüm çeşitliliğinin kavranmasını sağlar.”
Görüldüğü gibi, Marx’tan Stalin’e Marksist önderler UKKTH’yi sosyalist devrim stratejisine -işçi sınıfı ve insanlığın genel kurtuluşu davasına- bağlayarak ele almış ve bu temelde savunmuşlardır. Putin’in iddiasının aksine bu ilke, SSCB’nin sosyalizm yolunda ilerlediği dönem buyunca halkların/ulusların bir arada yaşamasının güvencesi olmuş; milliyetçi kışkırtmaların ve yayılmacılığın önüne geçilmesini sağlamıştır. Başka bir deyişle bu ilke SSCB’nin “temeline döşenmiş bir mayın” değil; sosyalist yönetim altındaki halkların gönüllü birliğinin çimentosu olmuştur.
Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın sonlarında dönemin ABD Başkanı Wilson’un UKKTH’yi gündeme getiriş biçimi ve amacı ise, emperyalist güçlerin bu hak karşısındaki ikiyüzlü tutumunu gözler önüne sermektedir.
Birincisi, Ekim Devrimi’nin hemen ardından 8 Kasım 1917’de toplanan II. Sovyetler Kongresi’nin aldığı ilk kararlardan biri de daha önce yapılmış bütün gizli anlaşmaları halkın bilgisine sunmaktı. Bu karar kapsamında Lenin; Çarlık Rusya’sının İngiltere, Fransa, İtalya ve Japonya ile yaptığı 6 gizli anlamayı ifşa etmiştir. Bu anlaşmalar Ortadoğu, Balkanlar ve Çin gibi, dünyanın farklı bölgelerine yönelik emperyalist paylaşım planlarını içeriyordu. Lenin’in bu gizli anlaşmaları dünyaya duyurması ve barış kararnamesini imzalaması sonrasında sadece İngiltere ve Fransa’nın değil, onların kurduğu ittifaka ve savaşa sonradan katılan ABD’nin de gerçek yüzü ortaya çıkmıştı.
İşte bu gelişmeler karşısında Wilson, “Barışçıl ve adil amaçlar için savaştıkları” mesajını vermek amacıyla “self-determinasyon” hakkını içeren o ünlü ilkelerini ABD Kongresi’nin 8 Ocak 1918 tarihli oturumunda açıklamıştır. Her ne kadar Wilson’un 14 madde olarak sıraladığı ilkelerin 5. maddesinde “Tüm sömürge sorunlarının özgürce çözüme bağlanması”ndan söz edilmiş olsa da -ki, self-determinasyon hakkının en genel biçimde “savunulduğu” madde budur- 6, 7, 8 ve 11. maddelerde Almanya, 10. maddede Avusturya-Macaristan ve 12. maddede de Osmanlı imparatorluğunun egemenlik alanlarında bu hakkın nasıl uygulanacağı (gerçekte bu imparatorlukların nasıl paylaşılacağı) açıklanmıştır. Başka bir deyişle Wilson İlkeleri, self-determinasyon hakkının kullanım alanını Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nda yenilen ülkelerle sınırlamıştır.
Daha da önemlisi Wilson ilkeleri sömürgeciliğe karşıymış gibi sunulmasına rağmen aslında sömürgeciliği yeni koşullara uyarlamaktan öteye geçmiyordu. Çünkü bu ilkeler Avrupa’daki birkaç ulusu saymazsak self-determinasyon hakkının tanındığı iddia edilen halkların kendilerini yönetebileceklerini ispat edinceye kadar mandacı devletler tarafından yönetilmesini öngörüyordu. Böylece sömürgecilik, “geri ulusları” destekleme; liberal-demokrat değerleri savunma örtüsünün altına gizleniyordu.
ABD Dışişleri Bakanı Lansing, neden manda yönetimlerinin tercih edildiğini şöyle açıklıyordu:
“Başkan ispatlamıştır ki, sömürgeleri Müttefikler tarafından düpedüz ilhak edildiği taktirde Almanlar, (bu diğer yenilen ülkeler için de geçerliydi-yk) ödeyecekleri savaş tazminatının tutarından bu sömürgelerin değerinin düşülmesini haklı olarak isteyeceklerdir. Oysa manda ilkesi, Alman sömürgelerinin Almanya’ya hiçbir karşılık, en ufak bir ödün vermeksizin ele geçirilmesi olanağını getirmektedir.”
Bolşevizm’i bir “zehir” olarak gören ve “Yeni düzeni, her şeyden önce iyilik yoluyla ama gerekirse kötülük yoluyla egemen kılmaya çalışacağız” diyen Wilson, savaştaki ‘kutsal ittifak’ın devamı olarak Milletler Cemiyeti’nin kuruluşuna da önayak olmuştur. Milletler Cemiyeti’nin, Aaland adalarıyla ilgili İsveç ve Finlandiya arasındaki anlaşmazlığı çözmek için kurduğu komisyonun hazırladığı rapor, batılı emperyalistlerin UKKTH karşısındaki tutumunu özetlemektedir:
“Self determinasyon ilkesi esasen bir uluslararası hukuk kuralı değildir ve Milletler Cemiyeti ilkeyi kurucu antlaşmasına dahil etmemiştir… bu çok çeşitli yorumlara açık olan, olacak şekilde formüle edilmiş olan muğlak bir adalet ve özgürlük ilkesidir… azınlıklara ya da ülke nüfusunun bir bölümüne onların arzularına göre ait oldukları topluluktan ayrılma hakkının verilmesi, devletlerin iç düzen ve istikrarlarının bozulmasına, uluslararası ilişkilere anarşinin hakim olmasına sebebiyet verir ve devletin ülkesinin bütünlüğü ve siyasi birliği fikriyle çelişir.”
İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nda Sovyet ve Batı ittifakının Nazizmi yenilgiye uğratmasından sonra BM 24 Ekim 1945’te kurulmuş ve UKKTH, BM Sözleşmesi’ne Sovyetler Birliği’nin ısrarı sonucu girebilmiştir. UKKTH, bu sözleşmenin Birinci maddesinin 2. Fıkrasında “Uluslar arasında, halkların hak eşitliği ve kendi geleceklerini kendilerinin belirlemesi ilkesine saygı üzerine kurulmuş dostça ilişkiler geliştirmek ve dünya barışını güçlendirmek için diğer uygun önlemleri almak…” biçiminde yer almıştır.
Sovyetlerin sömürge halklara verdiği desteğin ve bu temelde gelişen mücadelenin bir sonucu olarak BM Genel Kurulu 14.12.1960 tarihli ve 1514 sayılı kararı ile ‘Sömürge Yönetimi Altındaki Ülkelere ve Halklara Bağımsızlığın Verilmesine İlişkin Bildirge’yi kabul etmiş; yine taslağı 1954’de hazırlanıp tartışmalar sonucu ancak 1966’da onaylanan ikiz sözleşmelerde de (‘Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi’ ile ‘Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesi’) UKKTH, “Bütün halklar kendi kaderlerini tayin hakkına sahiptir” biçiminde yer almıştır.

SÖYLEMDE VE GERÇEKTE ‘ULUSLARARASI BARIŞ’
Batılı emperyalistlerin uluslararası barışın korunması/sağlanması konusundaki tutumları da birçok bakımdan ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı karşısındaki tutumlarıyla benzerlik taşımaktadır. Başka bir deyişle devletlerin bağımsızlığına saygı ya da uluslararası barışın korunmasıyla ilgili ortaya çıkan sorunlara da uluslararası sözleşmelere giren hukuk/diplomasi ilkeleri çerçevesinde değil, kendi çıkarları temelinde yaklaşmışlardır. Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’ndan sonra “Uluslararası barış ve güvenliği sağlama” iddiasıyla kurulan Milletler Cemiyeti (MC) de batılı emperyalistlerin bu politikalarını meşrulaştırmanın aracı olarak kullanılmıştır.
MC’nin kurulması kararı ‘Onlar Kurulu’nun yönettiği (ABD, İngiltere, Fransa, İtalya ve Japonya’dan ikişer temsilcinin) Paris Barış Konferansı’nda alınmış ve alınan karar doğrultusunda 28 Haziran 1919’da yapılan Versailles Anlaşması’na dahil edilmişti. Versailles Anlaşması’nın 10 Ocak 1920’de yürürlüğe girmesiyle de resmen kurulmuştu.
Savaştan galip çıkan emperyalist güçlerin oluşturduğu ‘Onlar Kurulu’, MC’nin “uluslararası barış ve güvenliği sağlama” görüntüsünün arkasında galip devletlerin çıkarlarına hizmet eden bir birlik olarak kurulmasını sağlamıştı. Böylece MC, galip devletlerin “Hem Almanya’yı zayıflatmak için hem de Rus, Habsburg ve Osmanlı İmparatorlukları’nın eş zamanlı olarak yenilgiye uğraması ve çöküşüyle Avrupa ve Ortadoğu’da açılan geniş ve boş alanları doldurmak için” kullandıkları bir birlik olarak doğuyordu; ki, bu birlik diğer devlet ve ulusal hareketleri de “Anti-Bolşevik oldukları ölçüde” destekleyip teşvik ediyordu. Başka bir deyişle bu birlik, galip emperyalistlerin çıkar birliği içinde oldukları “Dünyayı Bolşevizm’den kurtarma ve Avrupa haritasını yeniden çizme” hedeflerine hizmet ediyordu.
MC her ne kadar ‘Anti-Bolşevik’ bir birlik olarak kurulmuş olsa da emperyalist-kapitalist güçler arasındaki çelişkilerin derinleşmesi; Almanya’da iktidara gelen Hitler faşizminin Versailles Anlaşması’nı ihlal etmesi, İtalya’da Mussolini faşizminin Habeşistan’a saldırması, Japonya’nın Mançurya’yı işgal etmesi gibi gelişmeler Fransa’nın öncülük ettiği bir girişimle SSCB’nin MC’ye davet edilmesine yol açmıştı. SSCB kendisine yönelik saldırganlığı bertaraf etmek için “kendi katılımından önce alınmış kararların sorumluluğunu taşımama” kaydı ile bu çağrıya olumlu yanıt vermişti.
MC’ye 1934’te davet edilen SSCB’nin 1939’da bu birlikten çıkartılması gerekçesi ve biçimi, MC’nin “uluslararası barış”ın mı, yoksa batılı emperyalistlerin mi çıkarını koruduğu sorusunun yanıtı bakımından dikkat çekicidir. Çünkü İtalya’nın 1935’te yine bir başka MC üyesi olan Habeşistan’ı işgal etmesi karşısında Sovyet delegeleri, MC’nin “barışı koruma” konusundaki taahhütlerine uyması çağrısını yaparken faşistlerin tepkilerini üzerlerine çekmek istemeyen batılı emperyalistler (Fransa ve İngiltere başta) İtalya’ya karşı sadece sınırlı bir ambargo kararının alınmasını sağlamış ve dahası bu kararı 1936’da da kaldırmıştı. Oysa yaklaşan savaş tehdidi karşısında SSCB’nin sınır güvenliği konusunda anlaşma imzalamak istediği Finlandiya, bu talebe olumsuz yanıt vermekle kalmayıp 26 Kasım 1939’da SSCB’ye karşı topçu ateşiyle bir saldırı da başlatmıştı. Bu saldırıya Sovyet orduları da yanıt vermiş ve savaş 13 Mart 1940’ta Fin ordusunun yenilgisiyle sonuçlanmıştı. Ancak İtalyan faşizminin Habeşistan işgaline karşı sessiz kalan batılı emperyalistler, bu kez saldırganlığın hedefi kendisi olduğu halde SSCB’yi 14 Aralık 1939’da MC’den çıkarttılar. Üstelik MC’den çıkartılmak için konsey üyelerinin oy birliği gerekiyorken SSCB 15 konsey üyesinin sadece 7 üyesinin oyuyla birlikten çıkartılmıştı.
SSCB’yi yalnızlaştırmak isteyen batılı emperyalistlerin hedefini dönemin Fransa Komünist Partisi Genel Sekreteri Thorez şöyle açıklıyordu: “Bizim yöneticilerimiz Hitler’i öfkelendirmek istemedi: Onlar, Hitler’in Sovyetler Birliği’ne saldıracağı gün kendisiyle gizlice anlaşacakları ümidini besliyorlardı.” Bu açıklama, batılı emperyalistlerin Habeşistan örneğinde olduğu gibi faşist işgal karşısında neden sessiz kalıp SSCB’yi nasıl yalnızlaştırıp faşist saldırıların hedefi yapmak istediklerini ortaya koyuyordu.
Bilindiği gibi batılı emperyalistlerin SSCB’yi Alman faşizminin öncelikli hedefi haline getirme hesabı tutmamış; SSCB’den önce Polonya, Danimarka, Norveç, Fransa, Hollanda, Belçika, Lüksemburg gibi batılı kapitalist ülkelere saldıran Hitler, bu ülkeleri işgal ettikten sonra Haziran 1941’de SSCB’ye büyük bir saldırı başlatmıştı. Almanya, İtalya ve Japonya’nın başını çektiği Mihver ülkelerinin bu saldırıları karşısında 1941’de SSCB, İngiltere, ABD, Fransa ve Çin Müttefik devletler blokunu oluşturmuş ve insanlık tarihinin bu en büyük savaşı Almanya’nın başını çektiği Mihver ülkelerinin yenilgisiyle sonuçlanmıştı.
Müttefik ülkeleri oluşturan SSCB, ABD, İngiltere, Çin (ve sonradan Fransa) savaş sonrasında uluslararası barış ve güvenliğin korunması amacıyla bir örgütün kurulmasını kararlaştırmış ve Birleşmiş Milletler, bu konuda sürdürülen görüşme ve tartışmaların sonucu olarak Ekim 1945’te San Francisco’da kurulmuştu.
BM, batılı emperyalistlerin tek taraflı olarak şekillendirdikleri MC’den farklı olarak kapitalist ve sosyalist güçler arasında bir uzlaşıyla kurulmuş olsa da bu güçler arasındaki mücadele her alanda devam etmiş ve bu nedenle bu dönem ‘soğuk savaş’ olarak adlandırılmıştır.
Bugün son Ukrayna savaşı sürecinde de gördüğümüz gibi emperyalist-kapitalist güçlerin sadece işlerine geldiği zaman ve yerde hatırladıkları BM’nin uluslararası sözleşmeleri de bu mücadelenin alanı ve konusu olmuştur. ABD’nin başını çektiği batılı emperyalistler BM sözleşmelerine girecek hakların ‘bireysel haklar’ çerçevesi ile sınırlı kalmasını, başka bir deyişle emperyalist kapitalist sömürü çarkının işleyişine zarar vermeyecek bir eksende tutulmasını istiyorlardı. 10 Aralık 1948’de kabul edilen BM İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin (İHEB) hazırlanması sürecinde de bu mücadele yaşanmış; bu bildirge bireysel haklarla sınırlandığı ve sosyal hakları kapsamadığı için SSCB’nin başını çektiği sosyalist ve halk demokrasisi ülkeleri bu bildirgenin oylamasında ‘çekimser’ oy kullanmışlardır. Bu tutum, bildirgedeki haklara değil ama insan haklarının bu bireysel haklar ile sınırlanmasına bir itiraz olarak anlam kazanmıştır.
İnsan haklarının çerçevesinin belirlenmesiyle ilgili mücadelenin bir sonucu olarak BM Genel Kurulu İHEB’yi hazırlayan komisyonu, temel hak ve özgürlükleri daha kapsamlı ifade edecek bir sözleşme oluşturmakla görevlendirmiş ve bugün ‘ikiz sözleşmeler’ olarak bilinen ‘Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme’ ile ‘Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme’ bu süreçte hazırlanıp yıllarca devam eden tartışmalar sonucu kabul edilmişti.
Yıllarca devam eden tartışmaların nedeni aynıydı ve bu tartışmalar iki sistem (kapitalizm ve sosyalizm) arasındaki ayrımları belirgin biçimde ortaya koyuyordu. Emperyalist-kapitalist ülkeler, ekonomik, sosyal ve kültürel hakların temel insan hakları arasında yer almasını istemiyor, bu hakların kabulünü dünya işçi sınıfı ve emekçi halklarına karşı bir taviz olarak görüyorlar ve bu tavizlerin de dünya genelinde sosyalizme olan sempatiyi büyütmesinden korkuyorlardı. Bu nedenle 1950’de sunulan ilk taslak reddedilmiş ve 1954’te ikinci kez sunulan taslak da madde madde 12 yıl devam eden tartışmaların sonucunda ancak 1966’da kabul edilmiştir.
Medeni ve siyasi haklara ilişkin uluslararası sözleşme; yaşama hakkı, işkenceye ve insanlık dışı yada küçük düşürücü davranış ve cezaya karşı korunma hakkı, kanun önünde eşitlik hakkı, açık yargılanma hakkı, barışçı toplanma hakkı, dernek ve sendika kurma hakkı, kölelik ve angarya yasağı, keyfi gözaltı ve tutuklamadan korunma hakkı, özgürlüğü kısıtlanan kimselere insanca muamele, seyahat ve ikametini seçme özgürlüğü, düşünce, vicdan ve din özgürlüğü, ifade özgürlüğü gibi bireysel hak ve özgürlükleri kapsıyordu.
SSCB’nin temel insan hakları arasına girmesi için büyük mücadele verdiği ekonomik, sosyal ve kültürel haklara ilişkin uluslararası sözleşmede ise; çalışma hakkı, eşit işe eşit ücret hakkı, izin hakkı, sendika kurma hakkı, ülkelerin yasalarıyla düzenlenmiş grev hakkı, doğum öncesi ve sonrası annenin korunması ve ücretli izin hakkı, çocuk ve gençlerin ekonomik ve sosyal sömürüye karşı korunması hakkı, açlıktan kurtulma hakkı, en yüksek seviyede fiziksel ve ruhsal sağlık hakkı, herkese eğitim hakkı, zorunlu ve parasız ilk öğretim hakkı, kendi inançlarına uygun olarak çocuklara dinsel ve ahlaki eğitim hakkı, kültürel yaşama katılmak hakkı, bilimsel gelişme ve bu gelişmelerin nimetlerinden yararlanma hakkı gibi haklar yer alıyordu.
Sosyalizmin dünya ölçeğinde kazandığı prestijin ve sınıf mücadelesinin kazanımları olarak bu haklar, belli ölçülerde emperyalist-kapitalist ülkelerde de “sosyal devlet” politikaları olarak uygulandılar.
Ayrıca her iki sözleşme de UKKTH (Self determinasyon hakkı) ile halkların kendi doğal zenginlik ve kaynaklarından yararlanma haklarına aynı şekilde yer vermiştir -ki, bu dönemde Asya ve Afrika’nın 50’den fazla ülkesi bağımsızlığına kavuşmuş olması, bu kazanımların sözleşmelere girmesini sağlayan siyasal atmosferinin anlaşılması bakımından açıklayıcıdır.
BM, her ne kadar uluslararası barışı ve güvenliği sağlama/koruma amacıyla kurulmuş olsa da BM’nin kuruluşunun üzerinden çok geçmeden batılı emperyalistlerin barış ve güvenlikten ne anladıkları bir kez daha ortaya çıkmıştı. ABD Başkanı Harry Truman, 12 Mart 1947’de Kongre’de yaptığı konuşmada “Komünizmi, hür dünyanın önündeki en büyük tehdit” olarak açıklamış ve “Komünizm tehdidi altındaki ülkelere mali ve askeri yardım etme” politikasını (Truman Doktrini) ilan etmişti -ki, bu konuşma ‘soğuk savaş’ın başlangıcı olarak kabul edilir.
ABD, Truman doktrinine bağlı olarak Marshall Planı’nı devreye sokmuş ve aralarında Yunanistan ve Türkiye’nin yer aldığı 16 ülkeye mali ve askeri “yardım” yapılmıştı. Elbette bu “yardım”ların amacı, bu ülkelerde emperyalizme bağımlılık ilişkilerini güçlendirerek sosyalizmin egemen olmasına engel olmak ve SSCB’yi de kuşatıp çevrelemekti.
İşte Kuzey Atlantik Paktı da (NATO) bu politik hedeflere bağlı bir askeri birlik olarak 1949’da kuruldu. NATO, ABD’nin başını çektiği batılı güçlerin “komünizme karşı savaş” örgütü olarak kurulmuş olmasına rağmen kuruluş anlaşmasında “BM’nin amaç ve ilkelerine” bağlılıktan söz edilmektedir. NATO’yu haklı olarak “BM’nin altını oyma” girişimi olarak değerlendiren Stalin, 1952’de NATO’nun “Barışçıl bir örgüt” olduğunu söyleyen Fransa’nın Moskova Büyükelçisi’ne “O zaman bizim de NATO’ya katılmamız gerekmez mi?” diye sormuştu. SSCB Dışişleri Bakanı Molotov’un 1954’te ABD, İngiltere ve Fransa’ya SSCB’nin NATO’ya katılma başvurusunu yapması ve bu başvurunun reddedilmesi -ki, elbette Molotov da bu başvurunun reddedileceğini biliyordu- NATO’nun gerçek amacının bütün dünya tarafından görülmesi bakımından önemli bir hamle olmuştu.
ABD’nin başını çektiği batılı emperyalistlerin bu saldırganlığı karşısında sosyalist ve halk demokrasisi ülkeleri arasında (SSCB, Arnavutluk, Demokratik Almanya Cumhuriyeti, Macaristan, Bulgaristan, Polonya, Çekoslovakya, Romanya) ‘Dostluk, İşbirliği ve Karşılıklı Yardımlaşma Anlaşması’ olarak Varşova Paktı oluşturulmuş (1 Mayıs 1955) ancak bu birlik Kruşçev revizyonizmiyle birlikte sosyalizm çizgisinden uzaklaşan SSCB’nin Doğu Avrupa’daki egemenliğinin bir aracına dönüşmüş ve bu nedenle Arnavutluk, 1968’de bu birlikten resmen ayrılmıştı.
SSCB’de Kruşçev revizyonizminin “Stalin’le hesaplaşma” ve emperyalist-kapitalist sistemle “bir arada barış içinde yaşama” dayalı politikalarıyla başlayan kapitalist restorasyon, 1991’de SSCB’nin yıkılmasıyla sonuçlanmış ve o günden bugüne SSCB’nin egemen olduğu topraklar emperyalist paylaşım mücadelesinin alanı haline gelmiştir. Sosyalizmin yıkılması, sadece SSCB’de yaşayan halklar için değil; dünya işçi sınıfı ve bağımlı/ezilen ülke halkları için büyük bir kayıp olmuş; “tek kutuplu yeni dünya düzeni”ni ilan eden emperyalist kapitalist güçler onlara karşı da dizginsiz bir saldırı dalgası başlatmıştı.

SONUÇ YERİNE
Clausewitz, Savaş Üzerine adlı eserinde “Savaş, politik ilişkilerin başka araçlarla sürdürülmesinden başka bir şey değildir” der. Bu tanım üzerinden devam ettirmek gerekirse; sosyalizmin geçici yenilgisinden sonra politik ilişkileri uluslararası alanda düzenleyen uluslararası hukuk ve örgütleri, emperyalist bağımlılık ilişkilerini ve saldırganlığı meşrulaştırmanın bir aracı haline geldi. Ukrayna’daki emperyalist paylaşım mücadelesinin tarafı olan güçlerin UKKTH, ulusal egemenlik, uluslararası barışı dillerinden düşürmemelerinin nedeni budur.
Tam bu noktada Ukrayna savaşının, bu egemenlik/paylaşım mücadelesine bağlı olarak emperyalistler arasındaki hukukun yeniden düzenlenmesine yönelik bir girişim olduğuna dikkat çekmek gerekiyor. Bundan daha da önemlisi, dünya işçi sınıfı ve baskı altındaki halklar geçmişin mirasına sahip çıkıp mücadeleleriyle bu hukukun yeniden belirlenmesine taraf haline gelemedikleri müddetçe kaybeden tarafta olmaktan kurtulmaları olanaklı değildir.
Putin, Ukrayna’nın emperyalist paylaşım mücadelesinin alanı haline gelmesi konusunda Bolşevikleri suçluyordu. Oysa emperyalistler, bugün Ukrayna ya da dünyanın başka bölgelerinde uluslararası hukuk normlarını ve en temel insan haklarını ayaklar altına alan müdahaleler gerçekleştirebiliyorlarsa bunun nedeni işçi sınıfı ve baskı altındaki ülke halklarının Ekim devrimi gibi bu saldırganlığı püskürtmelerini sağlayabilecek bir kazanımdan/dayanaktan yoksun olmasıdır. Çünkü her müdahalenin bizi bir adım daha yaklaştırdığı emperyalist savaşı önlemenin yolu devrimdir.

[1] Marx, K. (1993) Kapital: Cilt 1, 4. Baskı, çev. A. Bilgi, Sol Yayınları, Ankara, sf. 249.

[2] Marx, K ve F. Engels, (1996) Seçme Yazışmalar: Cilt 2, çev. Y. Fincancı, 1. Basım, Sol Yayınları, Ankara, sf. 15.

[3] Lenin, V.İ. (1998) Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı, çev. M. İ. Erdost, 9. Basım, Sol Yayınları, Ankara, sf. 141-42.

[4] Stalin, J.V. (1990) Marksizm ve Ulusal Sorun ve Sömürge Sorunu, çev. M. Ardos, 4. Basım, Sol Yayınları, Ankara, sf. 96-7

[5] Uluslararası İlişkiler Tarihi: Cilt 2 (2009) çev. A. Tokatlı, 1. Basım, Evrensel Basım Yayın, İstanbul, sf. 446.

[6] Mandacılık; emperyalist devletlere, “az gelişmiş” devletleri kendilerini yönetebilecek düzeye gelinceye kadar Milletler Cemiyeti adına yönetmeleri için tanınmış statüye verilen addır.

[7] Uluslararası İlişkiler Tarihi: Cilt 3 (2009) çev. A. Tokatlı, 1. Basım, Evrensel Basım Yayın, İstanbul, sf. 46. [1] Uluslararası İlişkiler Tarihi: Cilt 2, sf. 447.

[8] Kılınç, D. (2008) “Self Determinasyon İlkesinin Azınlıklar Açısından Değerlendirmesi”, Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, XII, 1-2, sf. 962. [1] Adalet Bakanlığı (2022) “Birleşmiş Milletler Antlaşması”, https://inhak.adalet.gov.tr/Resimler/SayfaDokuman/2212020141836bm_01.pdf

[9] Hobsbawm, E. (1996) Aşırılıklar Çağı, çev. Y. Alogan, 1. Basım, Sarmal Yayınevi, İstanbul, sf. 44-6.

[10] Uluslararası İlişkiler Tarihi: Cilt 5 (2013) çev. A: Tokatlı, 1. Basım, Evrensel Basım Yayın, İstanbul, sf. 9.

[11] Bekcan, U. (2022) “Soğuk Savaşta Bir Barış Girişimi: Sovyetler Birliği’nin NATO’ya üyelik başvurusu”, Sol, https://haber.sol.org.tr/haber/gorus-soguk-savasta-bir-baris-girisimi-sovyetler-birliginin-natoya-uyelik-basvurusu-330800

[12] Clausewitz, C.V. (2003) Savaş Üzerine, çev. Ş. Yalçın, 1. Basım, Eriş Yayınları, İstanbul, sf. 244.

.