Marx, Engels ve Marksist ekoloji

Kaan Kangal

Marksizm ve ekoloji ilişkisinin bugüne kadar sürdürülmüş üç tartışmayı ortak bir noktada birleştirdiği söylenebilir: 1) Marx’ın politik ekonominin eleştirisinde doğaya ve çevre sorunlarına atfettiği önem tartışması; 2) Engels’in diyalektik bir felsefi doğa kavrayışına ilişkin tartışmalar; 3) Marx ve Engels arasındaki görüş farklılıkları ve hatta çelişkileri tartışması.

Bu üç tartışma genel hatlarıyla Marx ve Engels’in doğayı bilimsel ve felsefi açıdan ele alış biçimlerine yönelik yürütülmüştür. Tutarlılığından veya yeterliliğinden şüphe duyulan çeşitli kuramsal unsurlar farklı vesilelerle bu üç alanda birbirlerinden bağımsız veya birbirleriyle ilişkili olarak dile getirilmiştir. Marksist bir ekolojinin mümkün olup olmadığı sorusu bu üç tartışmanın kesişme noktasını oluşturur. Küresel ısınma, pandemi, çevre felaketleri vb. meselelerin sosyalist bir perspektiften nasıl kavranması gerektiği sorusu, bu meselelerin Marx ve Engels tarafından kendi zamanlarında nasıl ele alındığı sorusunu da doğal olarak beraberinde getiriyor.

Tartışmalarda Marx’a, Engels’e veya bir bütün olarak Marksizme karşı bir pozisyon benimseyenler arasında, Marx’ın ekolojik konulara duyarsızlığından dem vuranlar (birinci tartışma), sorunun Marx’tan ziyade Engels’in mekanik doğa kavrayışında bulunduğunu belirtenler (ikinci tartışma) ve Marx’ın doğa kavrayışını, Engels’in diyalektik doğa felsefesini yok sayma pahasına sahiplenenler bulunmaktadır (üçüncü tartışma).

Bu tartışmaların “Marksist bir ekoloji mümkün mü?” sorusunda birbirlerine kenetlenmesinin nedeni şuradan kaynaklanıyor: Marx’ın ekolojik meselelere duyarsızlığı iddiası eğer doğruysa, o zaman Marx’sız bir sosyalist ekolojinin veya hatta sosyalist olmayan bir ekolojinin nasıl mümkün olabileceği sorusuyla karşı karşıya kalıyoruz (birinci tartışma). Eğer Marx’tan ziyade Engels’siz bir ekolojik dünya görüşünden bahsediyorsak, o zaman Engels’in hem Anti-Dühring’de hem de Doğanın Diyalektiği’nde kavramsal çerçevesini oturttuğu diyalektik bir doğa kavrayışından taviz vermemiz gerekiyor demektir (ikinci tartışma). Buna bağlı olarak modern sosyalist kuramın her iki kurucusu arasında bir seçim yapma durumuyla karşı karşıysak, o zaman ortak bir dünya görüşünün temellerini atan her iki düşünür arasındaki tutarsızlıkların ne olduğu sorusu karşımıza çıkıyor (üçüncü tartışma). Biz bu yazıda hem Marx’ın hem de Engels’in doğa kavrayışının bir arada olanaklılığının mümkün ve zorunlu olduğunu ortaya koymaya çalışacağız. Önce bu halihazırda yürütülen tartışmalara ve dile getirilen itirazlara bakmakta fayda var. Bir tartışma özetinin ardından şu tezi pekiştirmeye çalışacağız:

Marx ekolojik meselelere sistematik bir ilgi beslemiş ve kendi politik ekonomi eleştirisinde ekolojiye özel bir önem atfetmiştir. Marx’ın çevre sorunlarını mercek altına alması 1840’lı yılların ortalarına kadar uzanmaktadır. Kapital’in birinci cildi yayınlandıktan sonra (1867) Marx’ın çalışmalarının bir ağırlık noktasını yine ekolojik meseleler oluşturmaktadır. Marx’ın bu çalışmalar sonucu ardında bıraktığı tamamlanmış bir yazın bulunmamakta, ama bu konuda aldığı notlar ve derlediği kaynaklar bilinmektedir (birinci tartışma). Marx’ın genel olarak doğa kavrayışı ve özel olarak ekolojik meselelere bakış açısı, Engels’in diyalektik doğa felsefesiyle çelişmez, bunu daha ziyade doğrular (ikinci tartışma). Dolayısıyla karşımızda “ya Marx ya da Engels” gibi zorlama bir seçenek bulunmamaktadır (üçüncü tartışma).   

MARX VE PROMETHEUSÇULUK TARTIŞMASI

Marx ve ekoloji tartışmasında çevre sorunlarına duyarlılığı konusunda yükseltilen itirazların başında Marx’ın “Prometheusçuluğu” gelmektedir. Bu ifadeyle kastedilen Marx’ın henüz genç yaşlarından beri “zincirlerini kıran Prometheus” figürüne duyduğu hayranlıktan ziyade doğa kavramından yoksun ve sadece toplumsal bir varlıktan ibaret ve hatta toplumsallığa adeta hapsolmuş bir insan modeli kastedilir.

Leszek Kolakowski, Marksizmin Ana Akımları kitabında bu tanımlamaya şu şekilde yer vermiştir:

“Marx’ın Prometheusçuluğunun tipik bir özelliği bu [görüşün] insan varlığının (ekonomik koşulların zıttı olarak) doğal koşullarına duyarsızlığı, Marx’ın dünya görüşünde fiziksel insan varlığının namevcudiyetidir. [Marx’ın Prometheusçuluğunda] insan salt toplumsal açıdan tanımlanır; [Prometheusçuluk] insan varlığının fiziksel sınırlarının neredeyse hiç farkında değildir. Marksizm, insanların doğduğu ve öldüğü gerçeğini; erkek ve kadın, genç veya yaşlı, sağlıklı veya hasta olduğunu; genetik olarak birbirleriyle aynı olmadığını ve tüm bu koşulların sınıfsal ayrımdan bağımsız olarak toplumsal gelişime etki ettiğini … dikkate almaz … Marx neredeyse hiçbir zaman insanın vücutsal varlığı itibariyle veya coğrafik koşullar tarafından sınırlandığını itiraf etmez. Malthus’a yönelik argümanının da gösterdiği üzere, Marx dünya küredeki mevcut alanlar ve doğal kaynakların belirlemesi doğrultusunda meydana gelebilecek bir mutlak aşırı nüfus yoğunluğunun vuku bulacağına inanmayı reddeder.”[1]

Benzer şekilde Antony Giddens Tarihsel Materyalizmin Güncel Bir Eleştirisi’nde “Prometheusçuluk” başlığı altında şu iddiayı ileri sürer: “Marx’ın sınıf sistemlerinde ifade bulan, sömürücü insan ilişkilerini dönüştürme kaygısı doğanın sömürülmesini kapsamaz”.[2] Georg Lichtheim, Marksizm: Tarihsel ve Eleştirel Bir Çalışma adlı kitabında Marx için önem arz eden tek doğa kavramının insan doğası olduğunu iddia eder: “Marx, (insan doğası haricindeki) doğaya el atmamıştır.”[3] Sol ekoloji düşünürlerinden Ted Benton, Marx’ın Prometheusçuluğunun toplumsal üretim ve büyüme kapasitesinin sınırsızlığını savunduğunu ve kapitalizmin teknolojik gelişime ivme kazandırarak mutlak bir doğa hakimiyetine olanak tanıdığını savunduğunu yazar. Michael Löwy’ye göre Marx, kendisine özgü “entegre bir ekolojik perspektife sahip değildir”. Marx’ın “üretici güçlerin sınırsız gelişimi kavramına” Löwy “optimist, ‘Prometheusçu’” yakıştırmasında bulunur ve bu kavramın “bugün savunulamaz” olduğunu ileri sürer.[4] Frankfurt Okulu son kuşağından Axel Honneth, Marx’ın toplum-doğa ilişkisini kavramsallaştırmasını problemli bulduğunu ifade eder. Honneth’e göre Marx, toplumun doğaya mutlak hakimiyetine hizmet eden teknolojik bir determinizm ilkesini benimsemiş ve tüm insanlığın gelişimini bu ilkeden hareketle düz bir tarihsel çizgi üzerinden kurgulamıştır.[5]

Yukarıdaki isimlerden kısmen farklı olarak ekoloji kuramcısı Salvatore Engel-Di Mauro, Marx’ın güncel ekolojik düşünce için taşıdığı önemin altını çizmekle beraber, Marx’ın yazınından olgun bir ekolojik düşünce çıkarma çabasının boşuna olduğunu yazar. Marksist ekososyalistler, Engel-Di Mauro’ya göre, Marx’ın “ekolojik dinamikler haricindeki konulara yöneldiği metinlerdeki kısa ve muğlak göz gezdirmelerinden” abartılı çıkarsamalara varmaktadır.[6] Engel-Di Mauro, Marx ve Engels’in insan-doğa ilişkisini dikkate aldığını ve çevresel sorunların her iki düşünür için önem arz ettiğini belirtir, ancak Marx’ın kuramsal katkılarının da altını çizer. Aslında doğa olgusuyla sistematik olarak ilgilenen, diye devam eder Engel-Di Mauro, Marx’tan ziyade Engels’tir. Ama Engels’in özellikle Doğanın Diyalektiği’ndeki temel kaygısı ekolojik bir doğa kavrayışından ziyade “doğa bilimlerine diyalektik bir yaklaşım geliştirmekten” ibarettir. Engels’in yazınında bir “ekosistem veya toplum-çevre ilişkileri çalışması” aramak boşunadır.[7]

ENGELS’İN DOĞANIN DİYALEKTİĞİ TARTIŞMASI

Engel-Di Mauro’nun Marx ve Engels’in ekoloji konusunda yaptıkları çalışmaların sınırlılığı ve Marx’tan ziyade Engels’in doğa olgusuna sistematik bir yaklaşım geliştirme çabası içinde olduğunu söylemesi, başka bir tartışmanın kapılarını aralar: Doğanın Diyalektiği tartışması. Marx’ın “Prometheusçuluğu” ile Engels’in diyalektiği tartışmaları arasında şöyle bir bağ bulunmaktadır: Marx’ın ekolojik çalışmalarının eksikliğini ya da tutarsızlıklarını ileri sürenlerin azımsanamaz bir kısmı, Engels’in diyalektik doğa kavrayışını da mekanik bir dünya görüşü şeklinde yansıtır ve doğanın diyalektiğinin Marx’ın kendi felsefesiyle bağdaşmadığını vurgularlar. Engels’in diyalektiğine yönelik eleştiriler, Marx’ın ekolojisi tartışmasından daha eski ve köklüdür, ama Marksist ekolojide noksan arayanlar için bir başvuru kaynağı işlevi görür.

Daha genel ve kuramsal bir çerçeveden bakmak gerekirse, Marx’ın ekolojisi ile Engels’in diyalektiği arasındaki ilişki şu şekilde ele alınabilir: ekolojik sorunlara çözüm arayışı kapsayıcı bir doğa kavramına sahip olmayı gerektiriyorsa ve doğanın toplumsal tahribatı ve sömürüsü çelişkili bir şekilde yine insan hayatını ve toplumsal yaşamı erozyona uğratma eğilimine sahip olduğuna göre, neden diyalektik olmayan bir doğa kavramını benimseyelim? Ekolojik krizlerin gözler önüne serdiği toplum-doğa çelişkilerini neden sahip oldukları diyalektik dinamikten bağımsız bir şekilde kavramaya mahkum olalım? Bu sorulara cevap vermeden önce, kısaca Engels’in diyalektiği ve Marx-Engels “problemi” tartışmalarına değinmekte fayda var.

Engels’in doğanın diyalektiğinin bir “problem” olarak görülmesi aşağı yukarı Georg Lukacs’ın 1923 tarihli Tarih ve Sınıf Bilinci kitabına kadar uzanır. Lukacs burada, “Engels –Hegel’in hatalı ipucunu izleyerek– [diyalektik] yöntemi doğanın bilgisine de doğru genişletmiştir” şeklinde bir iddiada bulunur.[8] Diyalektik yöntemin uygulama alanı Lukács’a göre, “tarihsel-toplumsal gerçeklikle” sınırlıdır. “Doğa bilgisi”, “özne ve nesne, kuram ve eylem arasındaki karşılıklı etkileşim” ve “düşüncedeki değişimlerinin temeli olarak kategoriler tabakasının tarihsel değişimi” gibi “mühim diyalektik belirlenimler”den uzaktır.[9] Bu iddiayı biraz daha ileri taşıyan Kolakowski, Engels’in dünya görüşünün “sahte bilim ve pozitivizme” yamandığını ve “felsefeye yönelik bir güvensizlikten” beslendiğini savunur.[10] Frankfurt Okulu öğrencilerinden Alfred Schmidt, Marx’tan ziyade Engels’in “insan öncesi ve dışı doğal alanı saf bir nesnel diyalektik şeklinde yorumladığını” ve bunun “bağnaz bir metafizik”le eşdeğer olduğunu savunur. Halbuki Marx’a göre “insandan bağımsız, dış doğanın diyalektiği gibi bir unsur yoktur”. Bunun tersini iddia etmek “tam bir saçmalıktır”, çünkü “doğa, üreten insan tarafından diyalektik hale gelir”.[11] Diğer yandan Sidney Hook şöyle yazar: “Natüralist çıkış noktasıyla tutarsız olması itibariyle diyalektiği doğaya uygulama girişimi bertaraf edilmek zorundadır. Marx hiçbir zaman bir Natur-Dialektik’ten [doğa diyalektiği] bahsetmez.” Marx’ın diyalektiği “tarih bilinci ve sınıf faaliyetinin mantığını ifade eder.” Doğa “sadece toplumsal ve tarihsel etkinliği koşullandırdığı” zaman dikkate değerdir.[12] Maurice Merleau-Ponty’ye göre, eğer doğa “diyalektikse, biz doğayla onu insanın algıladığı şekliyle ve insan ediminden koparılmaz bir şey olarak ele aldığımız için diyalektiktir.” “Engels’in Hegel’den aldığı” şekliyle “doğanın diyalektiği gibi bir maceracı fikir” terk edilmelidir.[13]

Bu iddialar, genel olarak, nesnel gerçekliğin sadece toplumsal hayatla bağıntısı olduğu sürece bilinebileceği, insan eli değmemiş bir gerçekliğin bilinemezliği iddiası çevresinde toplanırlar.[14] Engels’in diyalektik yasaları veya doğanın tarihsel evrim süreci gibi insanın doğaya toplumsal nüfuzunun görece sınırlı olduğu alanlar bu iddiaya göre hem bilinemezdir hem de Marx’ın diyalektiğine aykırıdır. Marx’ın ekolojisi sorusuna birazdan geri döneceğiz, ama önce hızlıca Engels’in diyalektiği ve bunun Marx’la olan ilişkisine dair yukarıda değinilen birkaç çarpık görüşü ifşa etmekte fayda var. Hem Marksist kuramsal bütünün ve Marx ve Engels’in ortak dünya görüşünün çeşitli bileşenlerini birbirinden koparma girişimiyle karşı karşıya olduğumuz, hem de bu bütünlüğün muhafaza edilmesinin kuramsal ifadesinin Engels’in diyalektiğinde karşılığını bulduğu için Doğanın Diyalektiği ve Marx-Engels “problemini” görmezden gelme lüksüne maalesef sahip değiliz.

MARX-ENGELS “PROBLEMİ”

Kuramsal doğa bilimleri konusunda Marx’ın Engels’e “her zaman senin ayak izlerini takip ediyorum” dediği bilinir.[15] Diyalektik bir doğa kavramının geliştirildiği Anti-Dühring’in yazılmasını teşvik eden ve hatta bu kitaba bir bölüm yazan yine Marx’tır. Engels, kendi düşüncelerini Marx’la sürdürdüğü mektuplaşmalarında uzun yıllar boyunca daimi surette paylaşır. Engels, Marx’a yolladığı Mayıs 1873 tarihli bir mektubunda aklını kurcalayan, “doğa bilimleri hakkında diyalektik unsurları” paylaşır. Fizik, kimya ve biyoloji alanlarında madde ve hareket olgularında ilişkisellik, karşılıklı etkileşim, dönüşüm, gelişim ve süreçsellik ilkelerinin altını çizer. Marx, Engels’in mektubunu dönemin bilindik kimyacılarından ve sosyalist Carl Schorlemmer’le paylaşır ve Schorlemmer’in Engels’le hemfikir olduğunu kendisine iletir.[16]

Marx ve Engels’in fikir paslaşmalarına başka bir örnek Kapital’in birinci cildi henüz basılmadan önce geçen bir yazışmadır. Engels, Marx’ın dikkatini Alman kimyacı August W. Hofmann’ın Modern Kimyaya Giriş kitabına çeker ve Hofmann’ın “maddenin en ufak tanecikleri olarak moleküllerin kendi başlarına varolabildiklerini” ortaya koyduğunu söyler. Hofmann’ın molekül kavramı sonsuz bölünme dizgesinde “son derece rasyonel bir kategori, Hegel’in tabiriyle bir ‘düğüm noktası’”dır, çünkü Hofmann molekülü sonsuz bir doğal devinim zinciri ve niteliksel dönüşüm sürecinin temel unsuru olarak kavramaktadır.[17] Marx, Engels’in bu gözlemini doğrulayarak şöyle söyler: “işçi başının kapitaliste dönüşümünün gösterildiği [Kapital, Cilt 1] 3. bölümümün sonunda da orada metinde Hegel’in nicel değişimin nitel olana dönüşme yasasıyla ilgili yaptığı keşfi alıntıladığımı ve bunun tarih ve doğa biliminde muhafaza edildiğini göreceksin.”[18] Marx Kapital’in Artı Değerin Oranı ve Kütlesi bölümünden bahsetmektedir ve orada da şöyle yazmaktadır: “Hegel’in Mantık’ında keşfetmiş olduğu yasa, doğruluğunu, doğa bilimlerinde olduğu gibi, burada da gösterir: sırf nicel değişiklikler, belli bir noktada, nitel farklılıklara dönüşür.”[19]

Marx ve Engels’in doğa bilimleri ve felsefe konularında birbirlerinden beslendikleri, birbirlerini etkiledikleri ve destekledikleri yerler kolayca çoğaltılabilir. Bizim için önem arz eden mesele, genel felsefi hatlarıyla her iki düşünürün de doğayı dinamik bir devinime tabi karmaşıklık, ilişkisellik ve süreçsellik gibi diyalektik-ontolojik ilkeler temelinde ele alıyor olmalarıdır. Engels’in bunu Kant-Hegel özelinde felsefi bir çerçeveden ve kendi zamanında nükseden çeşitli tikel doğa bilimsel kuramlar bazında mercek altına aldığı, Marx’ın ise bilim-teknolojik devrimlerin sermayenin kendine yeni hareket ve nüfuz imkanları yaratmak konusunda aracılaştırma sürecine yoğunlaştığını söylemek doğru olacaktır. Her iki düşünür, doğa olgusunun farklı bileşenlerine farklı perspektifler açısından çeşitli yaklaşımlar geliştirmiştir. Ama bu yaklaşımlar birbirleriyle çelişmez, daha ziyade birbirlerini tamamlar.

Marx ve Engels’in çeşitli doğal bilimsel konulara yoğunlaşmış olmaları, birbirlerinden kopuk iki dünya görüşüne değil, daha ziyade Marx’ın tabiriyle her iki düşünür arasında kararlaştırılmış bir “işbölümüne” işaret eder. Nasıl Marx doğadaki diyalektik çelişkileri dikkate almış ve buna bazı yazılarında yer vermiş ise[20], Engels de ekolojik konulara eğilmiş ve Doğanın Diyalektiği’nde bazı kuramsal formülasyonlar ortaya koymuştur. Örneğin Doğanın Diyalektiği’ndeki Maymundan İnsana Geçişte Emeğin Rolü makalesinde Engels şöyle bir tespitte bulunur:

“… hayvan dış doğadan yalnızca yararlanır ve salt varlığı ile onda değişiklikler meydana getirir; insan onda değişiklikler meydana getirerek, amaçlarına yarar duruma sokar, ona egemen olur. İnsanın öteki hayvanlardan son ve temel farkı budur, bu farkı meydana getiren de gene emektir. … doğa üzerinde kazandığımız zaferlerden dolayı kendimizi pek fazla övmeyelim. Böyle her zafer için doğa bizden öcünü alır. Her zaferin beklediğimiz sonuçları ilk planda sağladığı doğrudur, ama ikinci ve üçüncü planda da büyük çoğunlukla ilk sonuçları ortadan kaldıran, bambaşka, önceden görülmeyen etkileri vardır. Mezopotamya, Yunanistan, Küçük Asya ve başka yerlerde işlenecek toprak elde etmek için ormanları yok eden insanlar, ormanlarla birlikte nem koruyan ve biriktiren merkezlerin ellerinden gittiğini, bu ülkelerin şimdiki çölleşmiş durumuna zemin hazırladıklarını akıllarına hiç getirmiyorlardı. Alpler’deki İtalyanlar, dağların kuzey yamaçlarında dikkatle korunan çam ormanlarını güney yamaçlarında yok ederken, bölgelerinde sütçülük sanayiinin köklerini kazıdıklarını sezemiyorlardı. Böylece, yılın büyük kısmında, dağlardaki kaynakların suyunu kuruttuklarını, aynı zamanda da yağmur mevsiminde azgın sel yığınlarının ovaları basmasına neden olduklarını hiç bilemiyorlardı. Avrupa’da patatesi yayanlar, nişastalı yumrularla birlikte, sıraca hastalığını yaydıklarını bilmiyorlardı. İşte böylece her adımda anımsıyoruz ki, hiçbir zaman, başka topluluğa egemen olan bir fatih, doğa dışında bulunan bir kişi gibi, doğaya egemen değiliz; tersine, etimiz, kanımız ve beynimizle ondan bir parçayız, onun tam ortasındayız, onun üzerinde kurduğumuz bütün egemenlik, başka bütün yaratıklardan önce onun yasalarını tanıma ve doğru olarak uygulayabilme üstünlüğüne sahip olmamızdan öte gitmez.”[21]

Burada Engels’in diyalektik doğa kavrayışı açısından önem arz eden unsur, toplumsal bir faaliyet olarak insan emeğinin doğayı dönüştürmesi, daha doğrusu doğal kaynakları kurutma pahasına sömürmesi sonucu insanın toplumsal yaşam döngüsünü olanaklı kılan doğal-maddi koşulları erozyona uğratması çelişkisidir. Yukarıda Marx’la özdeşleştirilen Prometheusçuluk söyleminin Engels’te söz konusu olmadığını bu pasajda görmek mümkün. Nitekim insanın doğaya mutlak hakimiyeti iddiasını Engels, toplumsal müdahaleler sonucu meydana gelen doğal felaketler örneğinde çürütmektedir. Doğa-toplum ilişkisini emek aracılığıyla kuramsal bir çerçeveye oturtan Engels, bu ilişkinin her iki tarafının karşılıklı etkileşimi ve dönüşümü diyalektiğinin sadece pozitif değil, negatif bir seyir de izlediğinin altını çizer.

Az önce bahsi geçen üç tartışmayı hatırlamak gerekirse, Engels’in diyalektiğinin tutarsızlığı iddiası eğer doğru olsaydı, Engels’in ekoloji özelinde yaptığı diyalektik çelişki tespitinin tutarsız olması gerekirdi. Yani bu iddia Engels’in bir Prometheusçu olmasını gerektirirdi ki, demin alıntıladığımız pasajda Prometheusçuluğun tam tersi söz konusu. Yine Engels’in ekolojik felaketi tarihsel-toplumsal üretim tarzına bağlı bir diyalektik çelişki olarak ele alması, onun doğaya yönelik diyalektik bir kavrayışa sahip olmasının bir ürünü olduğuna göre, bir yanda Engels’in ekolojik düşünü ve diğer yanda Engels’in doğanın diyalektiği onun çevre sorunlarına duyarsızlığını değil, aksine sistematik bir ilgi duyduğunu gözler önüne sermektedir. Dolayısıyla tartışmaların odak noktasını oluşturan Prometheusçuluk, Engels’in sözüm ona pozitivist ve sahte bilimsel diyalektiği vb. iddiaların çöktüğünü söylemek abartı olmayacaktır. Ama bu henüz Marx’ın da aynı düşünce çizgisini takip ettiğini henüz kanıtlamıyor. Şu ana kadar Marx-Engels ilişkisiyle ilgili değindiğimiz noktalar, daha ziyade doğanın diyalektik felsefi bir açıdan nasıl ele alındığı ve Marx ve Engels’in birbirlerinden felsefi ve doğa bilimsel konularda nasıl olumlu anlamda etkilendikleriyle sınırlıydı. Şimdi Marx’ın kendi ekoloji çalışmalarında nasıl bir kuramsal çerçeveden hareket ettiğine daha yakından bakabiliriz.

MARX’IN EKOLOJİ ÇALIŞMALARI

Tıpkı Engels gibi, Marx da, nesnel gerçekliğin ve doğadaki nesnel diyalektiğin bilinebilirliğini elbette savunur. Ancak Marx’ın ekolojisi özelinde diyalektik bir doğa kavramı, doğa-toplum arasındaki diyalektik karşılıklı etkileşim olgusunda belirginlik kazanır. Bu bağlamda Marx’ın “madde alışverişi” (Stoffwechsel) kavramı kilit bir öneme sahiptir. John Bellamy Foster’ın da belirttiği gibi, Marx’ın madde alışverişi kavramı felsefi bir problem çözümlemesinin ilerisine giderek, politik ekonominin eleştirisinin bir bileşenini oluşturur.[22] Marx madde alışverişi kavramından hareketle, kendi ekolojik eleştirisinin bel kemiğini oluşturan “onarılamaz çatlak” (unheilbarer Riss) kavramını formüle edecektir. Söz gelimi Marx, Kapital’in üçüncü cildinde şöyle yazar:

“… büyük toprak mülkiyeti, tarımsal nüfusu sürekli olarak düşen bir asgariye indirir ve onun karşısında büyük kentlerde bir araya toplanan, sürekli olarak büyüyen bir sınai nüfus [mevcuttur]. Böylece yaşamın doğal yasalarının emrettiği toplumsal alışveriş bütünlüğünde onarılmaz bir çatlağa neden olan koşulları yaratır. Bunun bir sonucu olarak, toprağın canlılığı boş yere harcanır ve bu israf, ticaretle, belli bir devletin sınırlarının çok ötesine taşınır (Liebig).”[23]

Marx’ın bu gözlemi, modern tarım sanayisinin ekim alanlarındaki çevre koşullarına yönelik etkisine eleştirel bir açıdan ve politik ekonominin eleştirisi çerçevesinden bakmasının bir ürünüdür. Alıntının sonunda parantez içinde belirtilen isim, 19. yüzyılda kıta Avrupa’sının meşhur tarım kimyacısı Justus von Liebig’dir.

Marx, Liebig’in çalışmalarına 1850’lerin başından beri aşinadır ve Liebig’in eserleri yanında Britanyalı tarım kimyacısı James Johnston’ın da çalışmalarından faydalanmıştır. Liebig ve Johnston, kapitalist tarım sisteminin doğaya ve özel olarak ekim alanlarında kullanılan toprağa yaptığı tahribata dair önemli çalışmalar yürütmüştür. Örneğin Liebig, 1840 tarihli Organik Kimya ve bunun Tarım ve Fizyolojiye Uygulanması kitabında toprağın tarım kaynaklı tahribatının nedeninin topraktaki nitrojen, fosfor ve potasyum azalmasında yattığını belirtir.[24]

Kapital’in yayınlanmasından bir yıl önce Engels’le yaptığı bir yazışmada Marx, Almanya’daki en güncel tarım kimyası literatürünü incelediğini, özellikle de Liebig ve Schönbein’la ilgilendiğini yazar. Marx’a göre, tarım kimyasında yaşanan gelişmeler “tüm iktisatçıların toplamından çok daha önemli”dir.[25] Marx bu dönemde “toprağın üst tabakalarının daha derin olanlara kıyasla her zaman daha çok amonyak” içermesi olgusuyla ilgilenmektedir. “Bu gerçek her kimyacı tarafından teslim ediliyordu. Sadece bunun nedeni bilinmiyordu.” Topraktaki “çürümenin, amonyak oluşumunun yegane kaynağı olduğu düşünülüyordu. (Liebig dahil olmak üzere) tüm kimyacılar havadaki nitrojenin bitkilere besin görevi gördüğünü yalanladılar. Schönbein deney sonucu havada yanan her alevin belirli bir miktar nitrojeni amonyum nitrata dönüştürdüğünü, her çözülme sürecinin nitrik asit ve amonyağın ortaya çıkmasına neden olduğunu, suyun yalın buharlaşmasının her iki bitki besininin oluşumuna yol açtığını kanıtladı.”[26]

Endüstriyel tarım ve toprağın tabiatı arasındaki madde değişiminin yıkıcı sonuçlarından Kapital’in birinci cildinde de bahseder Marx:

“Kapitalist üretim tarzı, büyük merkezlerde toplanmasına yol açtığı şehirli nüfusun toplam nüfus içindeki ağırlığını durmadan artırması ile birlikte, bir yandan, toplumun tarihsel hareket gücünün yoğunlaşmasını sağlarken, diğer yandan, insanla toprak arasındaki madde alışverişini, yani insanın topraktan alıp besin maddesive giyim eşyası olarak yararlandığı unsurların toprağa dönüşünü ve dolayısıyla topraktaki verim gücünün devamı için gerekli olan ebedi koşulu ihlal eder. Böylece, kapitalist üretim tarzı, aynı zamanda, kentli işçinin fiziksel sağlığını ve toprak işçisinin zihinsel hayatını tahrip eder. Ne var ki, kapitalist üretim tarzı sözü edilen madde alışverişinin sürekliliğini sağlayan ve kendiliğinden ortaya çıkan koşulları tahrip etmekle, aynı zamanda, bu madde alışverişinin, bir sistem, toplumsal üretimi yöneten bir yasa olarak ve insanlığın tam anlamıyla gelişimine uygun bir biçim içinde tekrar kurulmasını zorunlu kılar. … Ayrıca, kapitalist tarımdaki her ilerleme, sadece işçiyi soyma sanatında bir ilerlemeden ibaret olmayıp, aynı zamanda toprağı soyma sanatında da bir ilerlemedir; belli bir zaman aralığı için toprağın verimliliğinin yükseltilmesinde kaydedilen her ilerleme, aynı zamanda, bu verimliliğin sürekli kaynaklarının mahvedilmesi yolunda da bir ilerlemedir.”[27]

Marx, toprak tahribatının ulusal değil, aynı zamanda uluslararası bir sorun olduğunu İngiltere-İrlanda örneğinde ortaya koyar: İngiltere’nin son bir buçuk yüzyıldan beri “onun için çiftçilik yapanlara toprağın tükenen unsurlarını yerine koymaları için gereken araçları bile çok görerek, İrlanda toprağını dolaylı olarak ihraç ettiğini unutmamak gerekir.”[28]

Kapital’in birinci cildinde eleştirel bir açıdan ele aldığı doğa-toplum arasındaki madde değişimi olgusuna pozitif bir çözüm önerisini üçüncü ciltte şu şekilde kurgular: ekolojik olarak sürdürülebilir türden bir doğa-toplum ilişkisi “hemen kâr elde etme amacı güden kapitalist üretimin ruhu”yla değil, toplumsal “kuşaklardan oluşan bir zincir”in çabasıyla sağlanabilir.[29]

“… özgürlük ancak toplumsal insanın, ortak üreticilerin insan metabolizmasının doğayla olan etkileşimini rasyonel bir şekilde idare etmesi sayesinde, kör bir güç olarak doğanın egemenliğine tabi olarak değil, doğayı kendi kolektif kontrolü altına alması sonucu can kazanır…”[30]

Toparlamak gerekirse, Marx’ın ekolojisinin üç ana başlık altında ele alınabileceği söylenebilir. Bunlardan birisi doğanın metabolik döngüsünde doğaya toplumsal müdahale sonucu ortaya çıkan “maddi bir yarılma” (örneğin toprak verimliliğinin kullanılan kimyasal maddelerden ötürü düşmesi), bir diğeri kent-kır arasındaki antagonizmayla bağıntılı bir “uzamsal yarılma” ve son olarak sermayenin kendisini yenileme ve değerlendirme hızı ile toplumsal üretim süreci tarafından sömürülen doğal kaynakların kendilerini yenileme hızı arasında giderek açılan farkı ifade eden “zamansal bir yarılma”dan söz etmek mümkün.[31]

MARX’IN EKOLOJİ DEFTERLERİ

Marx’ın ekoloji sorunlarına nasıl eğildiğini özetlerken Kapital ve Marx-Engels yazışmaları gibi bilindik kaynaklara başvurduk. Marx’ın daha az bilinen ve literatürde bazen Marx’ın “Ekoloji Notları” veya “Ekoloji Defterleri” şeklinde de geçen diğer kaynaklar, Marx’ın ekolojik sorunları son dereceye ciddiye aldığına daha iyi ışık tutmaktadır. Bu bağlamda Marx’ın Anderson, Liebig, Johnston ve Fraas okumaları kilit bir öneme sahiptir.

Marx araştırmacısı Kohei Saito’nun gözlemlerine göre, Marx, Liebig’in Tarım Kimyası kitabını Kapital üzerine çalışırken değil, henüz 1851’de okumuş ve buradan notlar almıştır. Ama Marx’ın Liebig notları Kapital’in üçüncü cildinin ilk elyazmasını yazdığı 1865 yılına kadar sistematik bir hal almamıştır. Saito’ya göre, Marx, ilk Liebig okumalarının hemen ardından bir ekoloji eleştirisi ortaya koyma gayesine sahip değildir. Marx’ın erken dönem yaptığı Liebig okumalarında Liebig –kendi geç dönem çalışmalarının aksine– doğal koşullar-toplumsal üretim ilişkisinde daha iyimser bir tablo çizmektedir ve Marx’ın erken döneminde karşısına çıkan, bu iyimser Liebig’dir. Liebig, Marx’ın 1851’de okuduğu Tarım Kimyası kitabının dördüncü baskısında, tarım alanlarının kullanılan kimyasal maddeler sonucu tahribata uğramasının bilimsel planlama ve sentetik gübre kullanımı sonucu önüne geçilebileceğine inanmaktadır. Marx’ın Liebig’in iyimser tezine dair duyduğu yakın ilgiye ek bir motivasyon, Saito’ya göre, Marx’ın 1845 yılında Manchester Defterleri’nde yaptığı James Anderson okumalarıdır. Marx’ın kullandığı kaynaklarda, Anderson, toprak verimliliğinin arttırılmasının olanaklılığını ve su sistemleriyle gübre kullanımının toprak verimliliğine ve hasat kalitesine olumlu etkilerini araştırmıştır. Marx’ın 1845’te yaptığı Anderson okumaları, onun, 1850’lerde Londra Defterleri’ni yazdığı sırada Liebig ve Johnston’ın ekolojik sorunlara iyimser yaklaşımlarını ciddiye almasına vesile olduğu izlenimi vermektedir.[32]

Doğa bilimsel literatürün Marx’ın ekoloji okumalarının bir parçası olduğu aşikardır. Marx’ın ekoloji konusunda doğa bilimlerine yönelik ilgisini tetikleyen, Ricardo tarafından yaygınlaştırılan azalan getiri yasasıdır. Ricardo, bu yasayı, kendi diferansiyel rant kuramını temellendirmek için kullanır. Ricardo’ya göre, en iyi ekim alanları sınırlı miktarda mevcut olduğu için, giderek daha çok sermaye sahibi kaçınılmaz olarak daha verimsiz topraklara yatırım yapmak zorunda kalacaktır. Ricardo’ya göre, tarım ürünü fiyatları daha az verimli topraklarda ekim yapılması sonucu artacak ve daha verimli arazilerde yatırım yapan kapitalistlere toprak rantı üzerinden artı kâr getirecektir. Saito’ya göre, Marx, Ricardo’nun diferansiyel rant kuramına olmasa da, azalan getiri yasasına karşı son derece şüpheyle yaklaşmakta ve ilk ekoloji okumalarını bu yasanın eleştirisi çerçevesinden yapmaktadır. Örneğin, 1845’te James Anderson’ın Britanya’da Gıda Kıtlığı araştırmasından ve 1851’de yine Anderson’ın Avrupa’da Tarımın Geliştirilmesi kitabından aldığı notlarda toprağın doğal verimliliğinin arttırılması olanaklarıyla ilgilenmiştir. 1861-1863 elyazmalarında bu aldığı notları, Marx, Ricardo’nun diferansiyel rant kuramının dayandığı azalan getiri yasasını çürütmek için kullanır. Saito’ya göre, Marx –Ricardo’nun aksine– Anderson’ın sulama sistemi ve gübre kullanımının ekim arazilerindeki toprak kalitesinin arttırılabileceği ve dolayısıyla artan nüfusun gıda talebine uygun bir tarım sisteminin yürürlüğe konulabileceği fikrine değer vermektedir.[33]

Keza Marx ilerleyen yıllarda bu iyimser tezi de sorgulamaya başlayacaktır. Söz gelimi, Marx’ın dördüncü baskısını (1842) 1850’lerde okuduğu Liebig’in Tarım Kimyası kitabının aksine, Marx’ın 1860’larda okuduğu aynı kitabın yedinci baskısında (1862) Liebig daha karamsar bir ekolojik tablo çizer. Liebig burada, doğa-toplum arasındaki madde değişiminin metabolik bir yarılmaya evrilmesini ve tarım faaliyetleri sonucu vuku bulan ekolojik felaketleri “talan kültürü” (Raubbau) terimiyle ifade eder.[34]

Marx’ın Kapital’in üçüncü cildinde kullandığı “onarılamaz çatlak” kavramı da Liebig’in kitabının yedinci baskısından alınmıştır ve geç dönem Marx, geç dönem Liebig’in ekolojik kötümserliğini paylaşmaktadır. Ama karamsar bir ekoloji, Marx’ın geç dönem Liebig okumalarıyla başlamaz. Mesela 1850’li yıllarda Londra Defterleri’nde Marx, John Morton’un Toprakların Doğası ve Özelliği (1838) kitabını ve Henry C. Carey’in Geçmiş, Bugün ve Gelecek (1848) kitaplarını çalışmıştır. Morton, kitabında ekim arazilerindeki toprak verimliliğini bölgenin coğrafik kompozisyonu üzerinden açıklamaya çalışır. Morton’a göre, ekim sırasında kullanılan inorganik maddeler toprağın kimyasını değil, sadece dokusunu değiştirir ve bitkilerin çevrelerindeki nemi ve ısıyı emmesi ve topraktaki organik maddeleri tüketmesiyle toprağın verimliliğini arttırdığını ileri sürer. Sonuç olarak, sebze üretiminin toprağa asla zarar vermediği fikrine varır.[35] Morton’un tezine karşı Carey, Kuzey Amerika’da tarım faaliyetinin ekim arazilerine kalıcı zararlar verdiğini, toprağın kendisini yenilemesinin önüne geçildiğini, topraktan istifade edildiğini, ama toprağa hiçbir şeyin geri iade edilmediğini yazar.[36]

Kapital’in birinci cildi yayınlandıktan sonra, Marx, ekoloji çalışmalarına devam edecek ve yine Liebig’e başvuracaktır. 1868’de Engels’e yazdığı bir mektupta Schorlemmer’le temasa geçmesini ve Liebig’in kitabı etrafında dönen tartışmalar hakkında kaynak sormasını rica eder:

“Schorlemmer’den tarım kimyası hakkında en yeni ve en iyi kitabın (Almanca) ne olduğunu öğrenmek istiyorum. Dahası, mineral gübreyi savunanlar ve nitrojen gübreyi savunanlar arasındaki tartışmanın güncel durumu ne? (En son baktığımdan bu yana Almanya’da her çeşit yeni şey yayınlanmış.) Schorlemmer, Liebig’in toprak yorgunluğu kuramına karşı yazılmış en güncel Almanlar hakkında bir şey biliyor mu? Münihli tarım bilimci Fraas’ın (Münih Üniversitesi) alüvyon kuramıyla ilgili herhangi bir şey biliyor mu? Toprak rantıyla ilgili bölümde bu sorunun en güncel durumuyla ilgili bilgi sahibi olmam gerekiyor, en azından bir nebzeye kadar.”[37]

Schorlemmer, Marx’a Fraas konusunda herhangi bir kaynak önerisi iletmez, ama Marx, 1867 sonu ve 1868 başında ilk Fraas okumalarını yapacaktır. Bu dönemde örneğin Fraas’ın 1866 tarihli Tarım Krizleri ve Bunların Çözümleri kitabını çalışır. Fraas bu kitapta Liebig’in toprak yorgunluğu kuramına eleştirel bir açıdan yaklaşır. Fraas’a göre, Liebig tarihteki farklı tarım pratiklerini dikkate almamaktadır ve bazı bölgelerdeki tarım faaliyetlerinin toprak yorgunluğuna değil toprak verimliliğine yol açtığını belirtir. Fraas’a göre, Liebig’in karamsarlığı Liebig’in topraktan alınanın insanlar tarafından suni gübre yoluyla geri verilmesi gerektiği önvarsayımından kaynaklanmaktadır. Buna karşın Fraas kendi alüvyon teorisini ortaya koyar. Bu kuram, daha az masraflı bir yöntem olarak doğanın kendi güç ve kapasitesini kullanarak toprak verimliliğini idame ettirdiğini savunur.[38] Bu doğrultuda tarım alanlarında geçici baraj ve kuyular inşa ederek, ekim arazisindeki su kanallarını kontrol altına alarak suni bir alüvyon sistemi geliştirilmesini önerir. Marx, Fraas’ın bu kuramını dikkate alsa da, onun için asıl önem arz eden nokta, Fraas’ta sezdiği “kendisinin farkında olmadığı sosyalist bir eğilim”dir. Engels’e 1868’de yazdığı bir mektupta Marx şöyle der:

“Fraas’ın şu kitabı çok ilginç: Klima und Pflanzenwelt in der Zeit, eine Geschichte beider [Zaman İçinde İklim ve Bitki Dünyası, Her İkisinin Tarihi], çünkü iklim ve bitki örtüsünün tarihsel zaman içinde değiştiğini kanıtlıyor. Kendisi Darwin’den önce bir Darwinci, ve türlerin tarihsel zaman içinde gelişimini teslim ediyor. Ama aynı zamanda bir tarım uzmanı. Toprağın işlenmesiyle birlikte –derecesine bağlı olarak– köylüler tarafından pek sevilen ‘nemin’ kaybolduğunu (dolayısıyla bitkilerin güneyden kuzeye göç ettiğini) ve en nihayetinde step oluşumunun vuku bulduğunu iddia ediyor. Toprağın işlenmesinin ilk etkisi faydalı, ama en sonrasında ormanların tahrip edilmesi sonucu yıkıcı. … Buradan çıkan sonuç, toprağın işlenmesinin –doğal büyüme yoluyla ve bilinçli şekilde kontrol edilmemesi halinde (bir burjuva olarak haliyle Fraas bu noktaya varmıyor)– ardında çöller bırakması şeklinde, İran, Mezopotamya, vs. Yunanistan. Yani yine kendisinin farkında olmadığı sosyalist bir eğilim!”[39]

Fraas okuması sonucu Marx, Avrupa’daki orman tahribatını dikkate almaya başlar ve Fraas’la ilgili aldığı notlar arasında şu ibare bulunmaktadır: “Fransa bugün, önceden sahip olduğu ormanlık arazinin on ikide birinden daha fazlasına şu an sahiptir; 69 orman arasından İngiltere’nin sadece dört büyük ormanı var; İtalya’da ve güney-batı Avrupa yarımadasında eskiden düz arazide de yaygın olan ağaçlık alan bugün dağlarda bile bulunmamaktadır.”[40] Fraas orman tahribatının bir nedenini ormancılık sanayinde yaşanan teknolojik gelişimle açıklamaktadır. Marx, Liebig’de tarım sanayisinin toprak tahribatına dair ve Fraas’ta orman tahribatına dair notlar almıştır. Saito’nun dikkat çektiği üzere, Marx’ın ekolojik sorunları mercek altına alması, kapitalist politik ekonominin eleştirisinin bir parçasıdır, ama bunun da ötesine geçer. Fraas’la ilgili yaptığı “sosyalist eğilim” gözlemi belli etmektedir ki, Marx doğa ve toplum arasındaki metabolik ilişkiyi onarmayı sosyalist bir toplumun ve politik programın bir parçası saymaktadır.[41]

SONUÇ

Yazının başında değindiğimiz üç tartışmada ortaya atılan iddialar konusunda sanırız ki nasıl bir pozisyon belirlenmesi gerektiğini az çok açıklığa kavuşturduk. Marx’ın hem Kapital ciltlerinden ve Marx-Engels yazışmalarından hem de daha az bilinen Ekoloji Defterleri’nden ortaya çıkmaktadır ki, Marx ekolojik sorunlara kendi politik ekonominin eleştirisi perspektifinden yaklaşmış ve ekolojik felaketlere –Prometheusçuluk iddiasının aksine– özel bir önem atfetmiştir. Marx ve Engels yazışmaları göstermektedir ki, her iki düşünür karşılıklı bilgi, fikir ve kaynak paylaşımları yanında ortak bir dünya görüşünün inşasında birbirlerine destek olmuşlardır. Diyalektik bir doğa kavramı Engels’te daha felsefi bir çerçeveden ve özel olarak kuramsal doğa bilimleri bağlamında ele alınırken, Marx’ta bu kavrayış kendisini toplum-doğa çelişkisi arasında göstermektedir. Kısacası Marx ve Engels’in aynı kavramdan bahsettikleri değil, ama aynı olgunun farklı bileşenlerini kendi çalışmalarında mercek altına aldıkları söylenebilir. Dolayısıyla Marx ve Engels’in, ekoloji ve doğa olgularında birbirlerinden ayrı düştüklerini ileri sürmek doğru olmayacaktır.


[1] Kolakowski, L. (1978) Main Currents of Marxism, New York, Oxford University Press, sf. 413.

[2] Giddens, A (1981) A Contemporary Critique of Historical Materialism, Berkeley, University of California Press, sf. 59.

[3] Lichtheim, G. (1961) Marxism: An Historical and Critical Study, New York, Praeger, sf. 245.

[4] Löwy, M. (1997) “For a Critical Marxism”, Against the Current, No. 71, November/December 1997, https://againstthecurrent.org/atc071/p832/.

[5] Honneth, A (2017) The Idea of Socialism: Towards a Renewal, Cambridge, Polity Press, sf. 45.

[6] Engel-Di Mauro, S. (2014) Ecology, Soils, and the Left: An Eco-social Approach, Basingstoke, Palgrave Macmillan sf. 137.

[7] Engel-Di Mauro, age.

[8] Lukács, G. (1971) History and Class Consciousness: Studies in Marxist Dialectics, Cambridge, MIT, sf. 24, n. 6.

[9] Lukács, age. Ayrıca bkz. Kangal, K. (2021) Engels ve Diyalektik, İstanbul, Kor Kitap, sf. 38-42, 54-61.

[10] Kolakowski, Main Currents of Marxism, sf. 399.

[11] Schmidt, A. (1971) The Concept of Nature in Marx, London, NLB, sf. 59, 51, 61.

[12] Hook, S. (1962) From Hegel to Marx. Studies in the Intellectual Development of Karl Marx, Michigan, University of Michigan Press, sf. 75, 76.

[13] Merleau-Ponty, M (1947) “Marxism and Philosophy”, Politics, 4, sf. 173.

[14] Bkz. Kolakowski, Main Currents of Marxism, sf. 400-401; Kolakowski, L. (1968) Toward a Marxist Humanism. Essays on the Left Today, New York, Grove Press, sf. 43-44; Avineri, S. (1968) The Social and Political Thought of Karl Marx, London, Cambridge University Press, sf. 65.

[15] Marx, K. (1985) “Marx to Engels, 4 July 1864”, Karl Marx and Frederick Engels, Collected Works (MECW), vol. 41, Moscow, Progress Publishers, sf. 546.

[16] Engels, F. (1989) “Engels to Marx, 30 May 1873”, MECW, vol. 44, sf. 500-501; Marx, K. (1989) “Marx to Engels, 31 May 1873”, MECW, vol. 44, sf. 500-503.

[17] Engels, F. (1987) “Engels to Marx, 16 June 1867”, MECW, vol. 42, sf. 382.

[18] Marx, K. (1987) “Marx to Engels, 22 June 1867”, MECW, vol. 42, sf. 385.

[19] Marx, K. (1983) “Das Kapital. Kritik der politischen Ökonomie. Erster Band. Hamburg 1867”, Marx-Engels-Gesamtausgabe, Band II/5, Berlin, Dietz, sf. 246; Marx, K. (2010) Kapital, Cilt 1, çev. M. Selik, N. Satlıgan, İstanbul, Yordam, sf. 299; Marx, K. (2011) Kapital, Cilt 1, çev. A. Bilgi, Ankara, Sol, sf. 299.

[20] Marx’ın doğadaki diyalektik çelişki kavramıyla ilgili detaylı bir çalışma için bkz. Weston, T. (2021) “Marx: Eliptik Hareketin Diyalektiği Üzerine”, Engels’te Doğanın Diyalektiği içinde, ed. K. Kangal, çev. Murat Havzalı, İstanbul, Kor Kitap, sf. 211-260.

[21] Engels, F. (1977) Doğanın Diyalektiği, çev. A. Gelen, Ankara, Sol Yayınları, sf. 228-229.

[22] Foster, J. B. (2013) “Marx and the Rift in the Universal Metabolism of Nature”, Monthly Review, https://monthlyreview.org/2013/12/01/marx-rift-universal-metabolism-nature/.

[23] Marx, K. (1997) Kapital, Üçüncü Cilt, Ankara, Sol Yayınları, sf. 713.

[24] Foster, age.

[25] Marx, K. (1987) “Marx to Engels, 13 February 1866”, MECW, vol. 42, sf. 227.

[26] Marx, K. (1987) “Marx to Engels, 20 February 1866”, MECW, vol. 42, sf. 232.

[27] Marx Kapital, Cilt 1, sf. 481-482.

[28] Marx, age, sf. 676, n. 196.

[29] Marx, age, sf. 546, n. 27 (kısmen değiştirilmiş çeviri).

[30] Marx, age, sf. 720 (kısmen değiştirilmiş çeviri).

[31] Saito, K. (2020) “Marx’s Theory of Metabolism in the Age of Global Ecological Crisis”, Historical Materialism, 28.2, sf. 12-14.

[32] Saito, K. (2017) Karl Marx’s Ecosocialism. Capitalism, Nature, and the Unfinished Critique of Political Economy, New York, Monthly Review Press, sf. 179-181.

[33] Saito, K. (2014) “The Emergence of Marx’s Critique of Modern Agriculture Ecological Insights from His Excerpt Notebooks”, Monthly Review, 66.5, sf. 28-29.

[34] Saito, Karl Marx’s Ecosocialism, sf. 178.

[35] Saito (2014) “The Emergence of Marx’s Critique of Modern Agriculture Ecological Insights from His Excerpt Notebooks”, sf. 30.

[36] Saito, age, sf. 30.

[37] Marx, K. (1987) “Marx to Engels, 3 January 1868“, MECW, vol. 42, sf. 507-508.

[38] Saito, K. (2016) “Marx’s Ecological Notebooks”, Monthly Review, 67.9, sf. 34.

[39] Marx, K. (1987) “Marx to Engels, 25 March 1868”, MECW, vol. 42, sf. 558-559.

[40] Marx’ın not defterinden aktaran Saito, age, sf. 36-37.

[41] Saito, age, sf. 37.

Warning: A non-numeric value encountered in /home/teoriveeylem/public_html/wp-content/themes/Newspaper/includes/wp_booster/td_block.php on line 353