Doğanın talanı, pandemi ve kapitalizm

Cavit Işık Yavuz

Krizler çağında yaşıyoruz. Pandeminin ortaya çıktığı tarihsel süreçteki ekonomik, sosyal, siyasal koşullar ve sağlığı etkileyen etmenler birçok krizin bir arada ve çoklu etki gösterdiği bir döneme işaret ediyor. 2008 yılı ile üçüncü büyük krizini yaşayan kapitalizm bir yandan açlık krizi, su krizi gibi “olağanlaşan” krizlerle, öte yandan “ekolojik kriz” gibi şu ana kadar karşılaşmadığı bir boyuttaki gerçeği ile yüz yüze. Kendi eseri ile karşı karşıya. Hayvanlardan insanlara geçen ve zoonotik hastalıklar olarak adlandırılan hastalıkların insandan insana bulaşır hale gelmesi ile pandemilere yol açan etkenler başta olmak üzere bulaşıcı hastalıkların arttığı ve bu durumun temelinde yatan olumsuz faktörlerin önüne geçilemediği bir yol ayrımındayız artık.  Bu yazıda bu yol ayrımında nedensel faktörleri irdelemeye çalışacağız.

Salgın” karşılığı olarak dilimize de yerleşmiş olan “epidemi”, 2500 yaşında bir sözcük. İlk olarak Homeros’un Odysseia’sında kullanıldığı, sonrasında tıbbi terim olarak Hipokrat’ın sözcüğü ele aldığı ve Ortaçağ’dan itibaren özellikle kolera salgınları sonrası bugünkü anlamının güçlendiği ve 19. Yüzyıl’dan itibaren de mikrobiyolojik kullanımının kökleştiği dikkati çekiyor[1]. Günümüzde ise enfeksiyon hastalıklarının yanı sıra enfeksiyon hastalığı olmayan durumlar için de sık kullanılmaya başlanmış durumda: Hipertansiyon epidemisi, küresel iklim krizinin etkilerine bağlı ortaya çıkan ve artması beklenen nefropati (böbrek sorunları) epidemisi, alerji ve astım epidemisi vb. sorunun yaygınlığını vurgulamak için “epidemi” yani “salgın” sözcüğü tercih ediliyor. Hatta “pandemi” de bu anlamda kullanılıyor: “Obesite pandemisi.” Bunun nedeni de kilo sorununun “tüm dünyayı” sarması. Dünyada 2 milyara yakın insan fazla kilolu ve 650 milyondan fazlası şişman ve her yıl en az 2.8 milyon kişi fazla kilolu ya da şişman olmaktan kaynaklanan sorunlar nedeniyle ölüyor.[2] Bu yaklaşımı genişletebilir, dünyada bulaşıcı hastalık pandemileri dışında farklı pandemileri rahatlıkla vurgulayabiliriz: Açlık pandemisi, ekolojik yıkım pandemisi, kötü yönetim pandemisi, eşitsizlik pandemisi, yoksulluk pandemisi, ayrımcılık pandemisi, iklim değişikliğinin yol açtığı sorunlar pandemisi…

Dünyanın “zengin” ülkeleri için artık bitti gözüyle bakılan bulaşıcı hastalıklar geri döndü. Yirminci Yüzyılın son çeyreğinden itibaren daha çok hissedilen bu durum yeni önlemleri ve yaklaşımları gerektiriyor. Bu önlem ve yaklaşımların ulusal düzeyde olması da yetmiyor, bu nedenle Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) tarafından 2005 yılında gözden geçirilen “Uluslararası Sağlık Tüzüğü” gibi, özellikle salgın hastalıklar ve halk sağlığı acil durumlarına karşı düzenlemeler hayata geçiriliyor.[3] Bu hastalıkların bir kısmı da özel bir izlemenin konusu. “Öncelikli hastalıklar listesi” adıyla 2015 yılında gruplanan bu hastalıklar, şu anda dünyanın farklı bölgelerinde farklı çaplarda salgınlara neden olan ve DSÖ’nün Ar-Ge araştırmaları kapsamında öncelik verdiği hastalıklar. COVID-19’un da eklendiği bu listede, Kırım Kongo Kanamalı ateşi, Ebola, Lassa ateşi, Zika gibi hastalıkların yanında bir başka hastalık grubu daha var: “X Hastalığı.” Bilim kurguyu çağrıştırsa da hazırlanılması gerektiği vurgulanan ve yeni bir tehdit ortaya çıkmasına karşı bu “bilinmeyen tehdidin” listeye alınabilmesi için oluşturulan bir kategori “X Hastalığı.[4],[5],[6]

Bu kapsamda giderek büyüyen salgın hastalıklar ve pandemi tehditlerinin altında yatan birçok faktör sıralanabilir. Bu faktörleri iki ana eksen üzerinde incelememiz olanaklı görünüyor. Bu eksenlerden birini ekosistemlerin dönüşümünün etkileri, diğerini ise artan küresel hareketlilik, kentsel nüfus yoğunluğu vb. faktörler olarak belirleyebiliriz. Bu iki ana eksenin etkilerini irdelemeden önce pandemilerin ortaya çıkma koşullarını kolaylaştıran başlıkları gözden geçirelim.

Yapılan değerlendirme ve incelemeler, 1940 yılından bu yana saptanan yeni enfeksiyonların %60’ının zoonotik enfeksiyonlar (hayvanlardan insanlara geçen hastalıklar) olduğunu ve bu yeni enfeksiyon hastalıklarına neden olan mikro organizmaların %72’sinin yabanıl yaşam  kaynaklı olduğunu gösteriyor.[7] Bu yeni enfeksiyonların mikrobik dağılımında virüsler %25’lik bir yer tutsa da, özellikle RNA virüsleri çok sayıda konakçı türünde çoğalabilmeleri ve konakçı bağışıklık yanıtlarından kaçmasına neden olan enzimler sayesinde yüksek değişkenlik göstermeleri açısından pandemilerin odağında bulunuyor.[8] Bu virüsler, insanları etkileyen zoonotik virüslerin %94’ünü oluşturuyor. Artan zoonotik hastalıklar, özellikle virüsün insandan insana bulaşabilir hale gelmesiyle pandemi potansiyelini artırıyor.

Dolayısıyla pandemiler zoonotik hastalıkların da gözden geçirilmesini gerektiriyor. Bugün için virüslerin %80’i, bakterilerin %50’si, mantarların %40’ı, protozoaların %70’i ve insanları enfekte eden helmintlerin %95’i zoonotik. Bu etkenlerin rezervuarlarının %80’i memeliler. Çiftlik hayvanları ve evcil hayvanlarında görülen kabaca 1000 civarında patojenin %50’si de zoonotiktir.[9]

PANDEMİLERİN LÖKOMOTİFİ

Özellikle zoonotik hastalıkların yaygınlaşması ile birlikte pandemilerin gerek sayıca gerekse de etkiler bakımından daha çok gündemde olduğu ve olacağı bu dönemde, pandemileri kolaylaştıran faktörler genel hatlarıyla dört başlıkta toplanabilir. Bu dört başlık; ekosistemlerin dönüşümü, et tüketimi, kentsel nüfus yoğunluğu ve ulusal ve uluslararası bağlantılar olarak sıralanabilir.[10]

Ekosistemlerin Dönüşümü

Ekosistem, “bir bölgede canlı organizmalar ve cansız ögeleri aralarındaki ilişkilerle birlikte içeren, ekolojinin temel birimidir” ve “çevresiyle (abiyotik) etkileşime giren canlı organizmaların (biyotik) topluluğudur.[11] Ekosistemler insan sağlığı açısından önemli ögeler içerir ve insan merkezli bir bakış açısıyla bu durum “ekosistem hizmetleri” olarak adlandırılır. Bu hizmetler ekosistem fonksiyonlarıyla ilişkilendirilir. Bu fonksiyonlar da dört başlığa ayrılır. Bu teknik çerçeve, insan açısından hava, su, besin, yakıt, enerji, hammadde vb. gereksinimlerin, bunların yanında farklı kültürel, ruhsal, rekreasyon karşılıkları da içermektedir.

Ekosistem bozulması ya da tahribi, özellikle insan etkinlikleri açısından tehdit altındaki bir ekosistemin aslında etkileri doğal süreçleri içerisinde belirlemenin zor olduğu karmaşık bir değerlendirmeyi gerektirir. Ayrıca birden fazla ekosistemin etkilenmesi de yıkıcı etkileri bir çarpan etkisiyle artırabilir.[12] Ekosistemlerin tahribi, pandemiler açısından birkaç yönüyle kritik etkiler gösteriyor. Bunlardan ilki “biyoçeşitlilik kaybı”dır.

Bugün gelinen noktada canlı türlerinin hem sayısında hem de çeşitliliğindeki azalma, dünyayı “kitlesel yok oluş” tehlikesi ile altıncı kez yüz yüze getirmiş durumda. Son 450 milyon yıl içinde, her biri daha önce var olan bitki, hayvan ve mikroorganizma türlerinin %70-95’ini yok eden beş kitlesel yok oluş yaşandı ve 1800’lü yıllardan bu yana başlayan yeni bir kitlesel yok oluş sürecinin içerisinde olduğumuz belirtiliyor. Bu değerlendirmelere göre, bugün türlerin yok olma hızları, son on milyonlarca yıllık düzeyinden yüzlerce hatta binlerce kat daha fazla. Yok olmanın eşiğindeki 77 memeli ve kuş türü popülasyonunun yaklaşık %94’ü geçen yüzyılda kayboldu ve yeni bir Birleşmiş Milletler raporu, türlerin dörtte birinin, çoğu on yıllar içinde yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu vurguluyor.[13]

Yok oluş tehdidi büyürken biyolojik çeşitlilik kaybı “şeytan üçlüsü” olarak adlandırılan bir duruma yol açarak pandemi risklerini artırıyor. Türlerin aşırı istismarı ve habitat parçalanması ve tahribiyle yabancı türlerin istilasını içeren “şeytan üçlüsü”, uluslararası seyahat, küreselleşme ve iklim değişikliği ile birlikte “Vahşi Altılı” olarak adlandırılıyor.[14] [15] Bu durumun özellikle hayvanlardan insanlara geçen ve insandan insana bulaşır hale gelebilen bulaşıcı hastalıklar ve bunların küresel ölçekte yayılımı –yani pandemi– açısından kolaylaştırıcı bir zemin oluşturduğu görülüyor.

Bütün bu manzara yaşanan tahribatın sonuçları olarak karşımızda:[16],[17]

Ilıman ve tropik iklimdeki ormanların neredeyse yarısı yok oldu. Dünya üzerinde her 3 saniyede bir futbol sahası büyüklüğünde orman çeşitli sebeplerle yok ediliyor.

  • Geçen yüzyıl boyunca sulak alanların yarısı tahrip edildi.
  • Buz alanları ya da çöller dışındaki karasal alanın neredeyse yarısı ekili alanlara veya meralara dönüştürüldü.
  • Dünya nehirlerinin %60’ından fazlasının akışını engelleyen 800 binden fazla baraj yapıldı.
  • Mercan kayalıklarının %50’si şimdiden yok olmuş durumda ve küresel sıcaklık artışı 1,5 C’de tutulsa bile 2050’ye kadar mercan kayalıklarının %90’ının kaybedilebileceği öngörülüyor.
  • Ekosistem kaybı, iklim değişikliğinin yıkıcı etkilerini sınırlayabilecek karbon yutaklarının da kaybı anlamına geliyor.

Tüm bunlar ve insan-yaban hayatı etkileşimlerini değiştiren arazi kullanımı değişiklikleri, zoonotik hastalıkların önemli bir kaynağı ve pandemilerin sıklaşmasını kolaylaştıran ana etkenlerden biri.[18]

Ekolojik tahribatın ve biyolojik çeşitlilik kaybının oluşturduğu tehlikeleri gören kapitalistler de risk olarak tanımlıyor bu manzarayı. Pandemi öncesinde Davos’da 2020 yılında bir araya gelen Dünya Ekonomik Forumu “Küresel Riskler Raporu” ile bu risklerin altını çizmişti. Pandemiden hemen önce yayımlanan raporda önümüzdeki 10 yılın 10 küresel risk başlığının beşi çevresel risklerdi: İklim eylemi başarısızlığı, biyoçeşitlilik kaybı, aşırı hava olayları, doğal afetler, insan eliyle ortaya çıkan çevresel afetler. Bu başlıklara “sosyal” kategorisinde su krizi ve enfeksiyon hastalıkları da eklenmişti.[19]

Kapitalizmin temelinde yatan ana dinamiğin kâr maksimizasyonu olması, onun üretim süreçlerini bu eksende sürekli bir dinamizm ile ele almasını, maliyeti sınırlandırarak bir yandan pazarda rekabet gücünü artıracak teknolojik ve yönetimsel gelişmeleri uygularken, bir yandan da bu alanda bir gelişimin sürekli tetiklenişini gerektirir. Kâr maksimizasyonunun “sürdürülebilirliği” büyümenin ve tüketimin de sürdürülebilir olmasını zorunlu kılar, ancak bu kolay değildir. “Sürdürülebilirlik” sözcüğünün uluslararası kuruluşlar tarafından çevre ve ekoloji için kullanımının 1980’li yıllarda başlamış olması da bu anlamda bir tesadüf değildir.[20] Neoliberal politikalarla küreselleşen kapitalizmin çevresel ve ekolojik sorunları da küreselleştirdiği bir zaman diliminin yeni terimlerine “sürdürülebilirlik” de eklenmiştir böylece. Kapitalizm yapısı gereği barındırdığı rekabet ve piyasa dinamikleri çevreyi hesaba katmaz. Maliyeti çevreye ve doğaya dışsallaştırır ve “kapitalizm gezegenimizi koruyamaz”.[21]

Arazi kullanımının, ormansızlaşmanın ve biyolojik çeşitlilik kaybının etkileriyle zoonotik hastalıkların ve pandemilerin artan etkisi ekolojik tahribatın sağlık açısından doğurduğu sonuçların bir kısmını oluşturuyor. İklim krizi ve diğer etkilerle birlikte ele alındığında durum daha da ağırlaşan bir sürece gireceğimizi gösteriyor. Bu noktada da bu sürecin “insan etkinlikleri” boyutu ile ilgili bir tartışma yürütmek gerekiyor.

Genel olarak “yeni bir dünya zamanı” olarak tanımlanan ve canlı türlerinin yaşamsal tehdidiyle atmosferdeki geri dönüşümsüz etkiler gibi sorunlara yol açması nedeniyle bu yeni zamanın “insan etkinlikleri çağı” olarak adlandırıldığı “Antroposen” terimi daha sık kullanılıyor. Hatta Uluslararası Jeoloji Bilimleri Birliği (IUGS) 2016’da Antroposen çağına girildiğini resmen açıkladı.[22]  Buna karşılık meselenin “insani etkinliklerin” ötesinde olduğunu, sorunun politik yanı olmadan açıklanması çabasının eksik kalacağını savunanlar “kapitalosen” terimini ve bakışını geliştirdiler. Buna göre, başlangıcı konusunda farklı görüşler olan Antroposen çağı, tarihsel olarak kapitalizmin gelişimi ile özellikle doğa ile ilişkisi anlamında doğrudan ilişkilidir ve “Kapitalosen” daha doğru bir terimdir.[23]

Pandemi olasılığını artıran zoonotik hastalıklar özellikle yaban yaşam alanlarının tahribi ya da yaban yaşamı ile insan temasının arttığı durumlarda yayılım riskini artırmaktadır. Ayrıca hayvancılık faaliyetleri ve hayvan hareketleri ve teması da ek risklerdir. Bu duruma ilişkin yaşanan örnekler de bulunmaktadır. 1997’de Malezya’da Nipah virüsü, virüsün doğal rezervuarı olan meyve yarasalarının uğrak yeri olan bir bölgede büyük domuz çiftlikleri ve meyve bahçeleri inşa edildikten sonra ortaya çıkmıştır.[24] 6 kıtada yaklaşık 6.800 “ekolojik topluluğun” analizi, insani gelişimdeki eğilimlerin ve biyoçeşitlilik kaybının, salgınlarla bağını güçlendiren kanıtlar ortaya koyuyor. Stanford Üniversitesi’ndeki araştırmacılar tarafından yayınlanan bir araştırmaya göre, Uganda’daki ormansızlaşma ve habitat parçalanmasıyla primatlar ve insanlar arasındaki doğrudan karşılaşmalar artıyor.[25]

İnsan etkinlikleri kırsal sınırları aştıkça zoonotik patojen havuzunun arttığı yönünde veriler ve bulgular da güçleniyor. Biyoçeşitlilikteki bir kayıp, genellikle birçok türün yerini birkaç türün almasıyla sonuçlanıyor ve bu türler, insanlara yayılabilen patojenlere ev sahipliği yapan türler olma eğiliminde. Dünyanın farklı alanlarında (yerel ormanlardan ekili alanlara ve şehirlere kadar) yüzlerce ekolojik çalışmadan 3,2 milyondan fazla kaydın incelendiği bir analizde; biyoçeşitlilik genel olarak azaldıkça insanlara bulaşan hastalıklara ev sahipliği yaptığı bilinen türlerin popülasyonlarının arttığı, 143 memeli türünün de bu gruba dahil olduğu (yarasa, kemirgenler, primatlar) ve kentsel alanlarda da artışın dikkat çekici olduğu söyleniyor. Kongo’da 2018’de başlayan son Ebola salgınının köklerinin sadece hastalıkta değil, aynı zamanda ormansızlaşma, madencilik, siyasi istikrarsızlıkta da aranması gerektiği belirtiliyor.[26] Diğer yandan hayvancılık faaliyetleri de birçok zoonotic hastalık için yaban hayatı ve insan enfeksiyonları arasında epidemiyolojik bir köprü işlevi üstleniyor.[27] Endüstriyel hayvancılık faaliyetleri yeni pandemilere zemin hazırlayabilen bir etken olarak karşımıza çıkıyor. 2009 Domuz Gribi pandemisinin bir domuz çiftliğinden dünyaya yayıldığı düşünüldüğünde; bu durumu ABD’nin fabrika domuz çiftliklerini “emek gücü ucuz, çevre yasaları gevşek” Meksika’ya taşımasının bir sonucu olarak okumak olanaklı. Bütün bu gelişmelerin iklim krizi ile birlikte ele alındığında oluşturacağı tehdidin boyutu da açık. Artan kanıtlar, iklim değişmeye devam ettikçe salgınların veya salgın hastalıkların daha sık olabileceğini gösteriyor.

PANDEMİ NASIL YÖNETİLDİ?

Yirmi birinci yüzyılın ikinci pandemisi olan COVID-19 pandemisi, DSÖ verilerine göre, 2022 yılı Ocak ayı sonu itibarıyla pandemi nedenli olarak tespit edilebilen 5,6 milyon kişinin ölümüne neden oldu.[28] Gerçekte ölümlerin bu sayının en az 2-3 katı olduğu tahmin ediliyor.

Genelde pandemiye karşı verilecek yanıt, bireysel önlemlerden halk sağlığı önlemlerine, sınır kontrollerinden hastalığa karşı aşı ve ilaç, elde varsa “farmakolojik” önlemlere kadar bütünlüklü ve aşamalı bir önlemler bütününü içeriyor. Temel amaç, yayılımı önlemek; ancak yanıtın düzeyine ve stratejinin ele alınma biçimine göre baskılamayı da hedef olarak seçebiliyor ülkeler, hafifletmeyi de.

DSÖ’nün resmi ilanından sonra ikinci yılını doldurmak üzere bu süreçte yaklaşım ve stratejilerin pandeminin çeşitli dönemlerine göre farklılaştığını gördük. Nüfusun bütünüyle enfeksiyona duyarlı olduğu dönemlerde –üretim sürdürülerek fabrikalarda işçiler pandeminin “insafına” terk edilirken– daha baskılayıcı önlemler ön plandayken ve “kapanma” adıyla ifade edilen geniş çaplı kısıtlayıcı önlemler gündeme gelmişken, aşılamanın devreye girmesi ve dünyanın “zenginlerinin” hızla aşı oranlarını koruyuculuğu yüksek aşılarla artırmaları alınan önlemlerin kapsamını ve içeriğini de farklılaştırdı. Ancak pandemiye yol açan SARS CoV-2 virüsünün varyantları süreci ve durumu değiştirdi ve değiştirmeye devam ediyor.

Dünya genelinde pandemi yönetiminin, tıpkı pandemi öncesinde olduğu gibi, herkesin kendi başının çaresine bakması olarak şekillendiğini söyleyebiliriz. Bunun en simgesel halini de “aşı” meselesinde görüyoruz. 2022 Ocak ayı sonu itibarıyla dünya genelinde 184 ülkede 10 milyar dozdan fazla aşı yapıldı. “Gelişmiş” kapitalist ülkeler, bağımlı -ve görece geri- ülkelere göre 10 kat daha hızlı aşılama yaptılar.[29] Dünya nüfusunun yaklaşık %63’ü tek doz aşılandı. Bölgeler arasında aşı oranları arasındaki fark durumu açık bir şekilde gösteriyor. ABD ve Kanada’da tek doz aşı oranları %80’lere Avrupa’da %70’e yaklaşırken Afrika’da %15.[30] Pandemi seyrinde varyantları etkisiyle artık kaç doz aşının ne kadar süre koruyacağı, ek hatırlatma dozlarına gereksinim duyulacağı, hatta belki varyanta özel bir aşıya gereksinim duyulabileceği gündemde iken yoksul ülkelere aşı temini bir “hayır” işine dönmüş durumda.

Özellikle merkez ülkelerin aşı oranlarını olabildiğince hızlı artırması koruyuculuğu yüksek aşıları kendi vatandaşları için rezerve etmesi, pandeminin etkilerini kendileri açısından daha yönetebilir hale getirmelerinin bir yolu olarak görülebilir. Kapitalist sistem açısından ulusal ve uluslararası tekellerin hüküm sürdüğü üretim, ticaret ve seyahat ağlarının pandemi ve pandemi önlemlerinden olumsuz etkilenmelerini giderebilmenin yollarının aranmasının en öncelikle konu başlığı olduğunu görüyoruz.

2008 yılında başlayan ekonomik kriz zemininde gelişen koşullarda bu krizin üstüne ikinci pandemiyle karşılaşan dünya, pandeminin eşitsizlikleri derinleştirdiği bir süreç yaşıyor. Bu, Dünya Bankası’nın aşağıdaki rakamlarıyla da görülüyor:[31]

  • Gelir dağılımında alttaki %40’lık nüfus pandemi öncesine göre gelir kaybının yarısını bile giderebilmiş değil.
  • Pandemi nedeniyle dünya genelinde 100 milyon insan aşırı yoksulluğa sürüklenmiş durumda.
  •  Pandeminin dünya genelinde erken bulgulara göre 272 milyon kişinin gıda güvencesinden yoksun kalmasına neden olduğu tahmin ediliyor. Bu durum, halihazırda 2020 yılı için 720-811 milyon kişinin açlıkla karşı karşıya bulunduğu ya da farklı kriterler kullanıldığında dünya nüfusunun %30’unun yıl boyunca yeterli gıdaya erişemediği bir ortamda ortaya çıkıyor.[32]

Pandeminin doğrudan ve dolaylı etkilerini ortaya koyabilecek çok sayıda parametreden söz etmek olanaklı. Nüfus yapısı, gelir dağılımı, sağlık sistemlerinin yapısı, sağlık insan gücü, toplumsal yapı, risk algısı, risk iletişimi, hazırlık düzeyi gibi çok sayıda alt başlık incelenebilir. Ancak bu alt başlıklardaki farklılıklar ne olursa olsun, küresel düzeyde COVID-19 pandemisinin oluşturduğu halk sağlığı krizinin bir sosyal ve ekonomik krize dönüştüğü ve küresel kapitalizmin de bu krize yanıt veremediği açık. Üstelik bu kriz ekonomik kriz, açlık krizi, iklim krizi vb. krizler zemininde gelişmiş durumda. Stevano ve arkadaşlarının deyişiyle, pandemi, “temelde doğanın ve küresel işçi sınıflarının cinsiyetçi ve ırksallaştırılmış bir biçimde- maddi sömürüsü üzerine inşa edilmiş bir sistem olarak küresel kapitalizmin başarısızlıklarını” bariz biçimde ortaya çıkardı, öte yandan da devletin neoliberal söylemle değiştirilen rolünün yeniden sorgulanmasına neden oldu[33] Böyle bir zeminde pandemi yönetiminin de gel-gitler halinde süregittiğini söyleyebiliriz.

TÜRKİYE’YE DAİR

Türkiye yarıdan fazlası özel sektörde bulunan sınırlı sağlık ve  test kapasitesiyle bile 2022 Ocak ayı sonu itibariyle tespit edilebilen vaka sayısında 11,2 milyon vaka ile dünyada 7. sırada. Ölüm sayılarında ise 90 bini bulan “açıklanan” ölümlerle daha geride yer alıyor.[34] İki yıla yaklaşan salgın sürecinde 12 Şubat 2022 tarihli resmi rakamlara göre, toplam ölüm sayısı 89.994.

Salgın süresince Türkiye aralıklı olarak bazı önlemler alan ve bu önlemlerin olumlu etkilerini de yer yer gören, ancak dalgalı şekilde seyreden pandemide salgını tam anlamıyla baskılayamayan bir strateji izledi. Pandemi yönetiminin üç ana unsuru da (vakaların yönetimi, yayılımın önlenmesi, alınan önlemlerin değerlendirilmesi) sorunlarla doluydu. Bu sorunları aşağıdaki başlıklarda ele alabiliriz:

  • Vaka yönetiminde etkisi kanıtlanmamış ilaçların kullanımı uzun süre sürdürüldü, hatta bunlardan bazılarının ciddi yan etkileri dünyada çok erken dönemde ortaya konmasına rağmen Türkiye’de kullanımına devam edildi ve bu durum pandemi yönetimi tarafından bir “başarı” olarak yansıtıldı.
  • Pandeminin başından itibaren en sorunlu alanlardan biri test stratejisi ve test olanaklarıydı. Vakaların ülke geneline yayılımının engellenmesinin kritik olduğu pandeminin ilk günlerinde uzun süre Türkiye’de tek merkezde test yapıldı, sayılar çok uzun dönemde ancak üçer beşer arttırılabildi.
  • Kamudaki test merkezi sayısı yetersiz kaldı. Ocak 2022 rakamları ülke genelinde toplam 521 yetkilendirilmiş test merkezi olduğunu gösteriyor. Bunun ancak %43’ü kamu sağlık kurumlarında.
  • Vakalar tespit edilerek çevrelerine bulaşmasının engellenmesi amacıyla izolasyona gidilmesi açısından önemli olan test stratejisinde sadece belirtileri olanlara test yapılması tercih edildi. Vakalarla temas eden ve virüsü taşıma riski bulunan kişilere uzun süre test yapılmadı. Kısa bir dönem aşısız olanlara test zorunluluğu getirildi ve sonrasında bu zorunluluk da kaldırıldı.
  • Vakalarla temas eden kişilerin belirlenerek karantinaya alınması işlerini kapsayan sistematik bir temaslı takibi çalışması geç başlatıldı. Vaka tespitiyle izolasyon, temaslı tespitiyle karantina uygulamaları ve bu faaliyetlerde görev alan ekiplerle ilgili farklı sorunlar yaşandı.
  • Kısıtlama önlemleri ile ilgili kararlar ve uygulamaları her dönemde farklı tartışmalar oluşturdu. Bu önlemlerin sosyal ve ekonomik desteklerle birlikte yürütülmemesi, toplumda sosyal ve ekonomik sorunların derinleşmesine neden oldu.
  • Veriler salgının her döneminde tartışma yarattı. Gerek verilerin kapsamı, gerekse de açıklanma biçimi sorunlarla doluydu. Açıklanan verilerin türleri ve kapsamları sürekli değiştirildi. Bunun yanında “her hasta vaka değildir” söylemi ile açıklanan verilerin vakaların tümünü kapsamadığı anlaşıldı. Dönem dönem bazı verilerin açıklanmasına son verildi, bazı yeni veriler açıklandı. Bu durum salgının dönemlerini karşılaştırma ve epidemiyolojik bir değerlendirmeyi olanaksız kıldı.
  • Salgın süresinde önemli tartışma konularından biri de aşı ve aşılama başlığıydı. Tercih edilen aşının aşırı övgüsü ve yeni teknolojili aşılar hakkında bizzat Sağlık Bakanı’nın ağzından kurulan cümleler, toplumda aşı kararsızlığının oluşumunda etkili bir faktör olarak öne çıktı. Sağlık Bakanlığı’nın aşılamanın yaygınlaştırılması ve arttırılması ile ilgili çabaları yetersiz kaldı. Varyantlarla değişen salgın dinamiklerine karşın aşılı nüfusun hızla arttırılmasına ilişkin bir yanıt geliştirilemedi.
  • Sağlık Bakanlığı salgınla ilgili tüm kararları Bilim Kurulu tavsiyeleriyle alınıyor izlenimi vermesine karşın bunun böyle olmadığı görüldü ve Bilim Kurulu sık sık tartışıldı. Salgın verilerinin kurul üyeleriyle bile paylaşılmadığı, alınan tavsiye kararlarının ne kadarına uyulduğunun bilinmediği anlaşıldı. Sağlık Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığı’nın bazı uygulamalarından Bilim Kurulu üyelerinin de haberi olmadığı kamuoyuna yansıdı.
  • Salgın yönetiminde katılım mekanizmaları hiç kullanılmadı. Sağlık meslek örgütleri, sendikalar süreçten dışlandı. Toplum katılımı mekanizmaları da kararlarda kullanılmadı.
  • Salgın yönetiminde merkeziyetçilik öne geçti. Yerel koşullar ve öncelikler göz önüne alınmadan merkezden gelen kararlar her yerde uygulanmaya çalışıldı. İl pandemi kurulları adıyla oluşturulan kurulların işlevsel bir etkisinin olmadığı görüldü.
  • Pandemi, COVID-19 hastalığı dışındaki sağlık sorunlarını da yoğun olarak etkiledi. Farklı dönemlerde farklı etkiler olsa da, COVID-19 dışındaki sağlık sorunlarının ya da sağlık hizmeti gereksinimlerinin ertelenmesine, ötelenmesine neden oldu. Pandemi yönetiminin bu duruma dair çözümler üretemediğini gördük ve bu etkilerin kısa, orta ve uzun vadede toplum sağlığı açısından birçok sorun ortaya çıkaracağını biliyoruz.
  • Salgınla ilgili iletişimde “bireysel önlemlerin” ana iletişim stratejisi olduğu giderek belirginleşti. Halk sağlığı önlemlerinden ziyade “kendinizi koruyun, korunun” mesajlarına giderek daha çok ağırlık verildi. Özellikle 1 Temmuz 2020’deki serbestleşmeden sonra bu durum daha da belirginleşti, hatta günlük ölüm sayıları 150-200 arasında seyrediyorken “virüs artık eski gücünde değil, salgın bitiyor” mesajları yoğunlaştı. Pandemi yönetimi her fırsatta bir “başarı hikayesi” yazıyor, ancak insanlar hasta olmaya ve ölmeye devam ediyordu.
  • Pandemi ve kısıtlamaların etkisiyle toplumda büyük bir ekonomik ve sosyal parçalanma ortaya çıktı, eşitsizlik derinleşti ve salgının maliyeti çalışanlara yansıtıldı. Bu etkiyi Korkut Boratav şu cümlelerle ifade ediyordu: “Korona virüsü krizinin hafifletilmesine yönelik bütün yöntemler burjuvazi lehine uygulandı. Dolayısıyla gelir dağılımı, özellikle ücretli emek kesiminin aleyhine bozuldu. TÜİK verilerine göre milli gelirde ücretlilerin payı 2019-2020 arasında 2 puan, 2021’in ilk altı ayında da, önceki yılın ilk altı ayına göre 4 puan düştü. Bu ne biçim gaddar bölüşüm politikasıdır ki, ekonomi büyüyor, fakat yoksulluk artıyor! … IMF istatistikleri gösteriyor ki, salgın döneminde Türkiye’de bütçe, emekçilerden esirgendi. Ücretliler lehine mecburi transferler bütçeden değil, zaten birikmiş olan İşsizlik Sigorta Fonu’ndan karşılandı.[35]

Sonuç olarak SARS CoV-2 pandemisi bu yüzyılın, kapitalizmin üçüncü büyük krizi olarak adlandırılan 2008 krizi sonrasında ikinci pandemisi olarak iki yıla yaklaşan bir sürede çok sayıda ölüme, hastalık nedenli tıbbi soruna, sosyal ve ekonomik parçalanmaya neden olmuştur. Ekolojik yıkım, biyoçeşitlilik kaybı, ormansızlaşma ve arazi kullanımı ile ilgili etkiler, pandemi olasılığı ve sıklığını artırmaktadır. Hayvanlardan geçen hastalıkların pandemiye neden olma potansiyeli bu hastalıkların önemini artırmakta ve özellikle 2009 domuz gribi pandemisi örneğinde de görüldüğü gibi, endüstriyel hayvancılık, üretim sistemlerinin ve yaban hayvan kaçakçılığının risk oluşturduğunu ortaya koymaktadır. Bu durum, pandemilere hazırlık planları ve erken uyarı sistemleriyle “tek sağlık” yaklaşımının önemini ortaya koymasına karşın hemen hiçbir ülkenin yeterli düzeyde hazırlığı olmadığı görülmektedir. Pandeminin etkileri sağlık hizmetlerinde yaşanan neoliberal düzenlemelerin sorgulanmasına neden olsa da, özellikle merkez kapitalist ülkeler koruyuculuk düzeyi yüksek aşıları deyim yerindeyse tekellerine alarak, süreci kendileri açısından yönetilebilir kılmaya çalışmaktadırlar. Dünyanın iklim krizi, açlık krizi, su krizi, ekonomik ve siyasal krizler gibi birçok başlıkta krizler yaşadığı bir dönemde ortaya çıkan pandemi, “yönetilebilir kriz” ya da “yeni normal” kabulü ile sınıfsal çelişkileri derinleştiren etkiler ortaya çıkarmıştır. Türkiye’de de kısa, orta ve uzun vadeli derin etkiler oluşturan pandeminin yönetimi “başarı hikayeleri” ile süslenmeye çalışılsa da, salgını baskılayamayan ve oluşturduğu sosyal ve ekonomik gereksinimleri karşılayamayan bir eksende sürmektedir. Varyantları etkisiyle iki yıla yaklaşan sürecin son döneminde kayıplar ve vaka sayısı artmış, resmi rakamlara göre ölümlerin %43’ü, vakaların da %55’i 1 Temmuz 2021 sonrasında ortaya çıkmıştır. Buna karşılık son Omikron varyantı döneminde pandemi yönetiminin söylemi “virüs gücünü kaybediyor, salgın hafifliyor” biçiminde özetlenebilecek bir “stratejisizlik” noktasına gelmiştir. Hastalığa yönelik geliştirilen aşılar temin edilmesine karşın aşılama oranları istenen seviyede değildir ve duyarlı nüfus azaltılamamıştır.

Kapitalizm özü gereği doğayı ve ekosistemleri bir girdi olarak görmekte, ortaya çıkan sorunları kendi önceliklerini minimum düzeyde etkileneceği sürdürülebilir kâr maksimizasyonları ekseninde ele almaktadır. Ancak artık gezegen yaşam savaşı vermektedir ve pandemiler de bu yaşam savaşında açılan yeni cephelerden biridir.


[1] Martin PMV Martin-Granel E. (2006) “2,500-year Evolution of the Term Epidemic”, Emerg Infect Dis, 12(6): 976–980

[2] The Lancet Gastroenterology & Hepatology (2021) “Obesity: another ongoing pandemic”, The Lancet Gastroenterology & Hepatology, DOI: https://doi.org/10.1016/S2468-1253(21)00143-6

[3] WHO (n.d.) “International Health Regulations”, https://www.who.int/health-topics/international-health-regulations#tab=tab_1

[4] Infection Control & Hospital Epidemiology (2021), 1–2

[5] WHO (n.d.) “Epidemic and pandemic-prone diseases”,

http://www.emro.who.int/pandemic-epidemic-diseases/news/list-of-blueprint-priority-diseases.html

[6] WHO (n.d.) “Prioritizing diseases for research and development in emergency contexts”, https://www.who.int/activities/prioritizing-diseases-for-research-and-development-in-emergency-contexts

[7] Jones, K. E. ve ark. (2008) “Global trends in emerging infectious diseases”, Nature, 451, 990–993

[8] Simpson S. ve ark. (2020) “Disease X: accelerating the development of medical countermeasures for the next pandemic”, The Lancet Infectious Disease, DOI: https://doi.org/10.1016/S1473-3099(20)30123-7

[9] Morse, S. S. ve ark. (2012) “Prediction and prevention of the next pandemic zoonosis”, Lancet, 380(9857):1956-1965.

[10] Wu, T. (2021) “The socioeconomic and environmental drivers of the COVID-19 pandemic: A review”, Ambio, 50: 822–833.

[11] Güler, Ç. (2013) “Büyük çevre sözlüğü”, Yazıt Yayıncılık, Ankara.

[12] Ecosystem degradation, https://www.eionet.europa.eu/gemet/en/concept/2522

[13] Ceballos, G., P. R. Ehrlich, P. H. Raven (2020) “Vertebrates on the brink as indicators of biological annihilation and the sixth mass extinction”, PNAS, 117(24), 13596-13602.

[14] Wingard, J., S. Belajcic, M. Samal, K. Rock, M. L. Custodio, M. Heise, S. Fiennes,C. Machalaba, A.A. Aguirre (2020) Legal Atlas, LLC, https://www.onehealthcommission.org/index.cfm/38050/48243/wildlife_trade_pandemics_and_the_law_fighting_this_years_virus_with_last_years_law

[15] Aguirre, A. A. (2009) “Biodiversity and Human Health”, EcoHealth, 6, 153–156.

[16] Beyazıt, Ü. A., C. I. Yavuz (2021) “Dünya Çevre Günü-HÜTF Halk Sağlığı AD Toplum İçin Bilgilendirme Serisi”, http://www.halksagligi.hacettepe.edu.tr/duyurular/halkayonelik/cevregunu2021.html

[17] Myers, S. S. ve ark. (2013) “Human health impacts of ecosystem alteration”, PNAS, 110(47), 18753-18760.

[18] Myers, age.

[19] World Economic Forum (2020) “Shareable Infographics”, http://reports.weforum.org/global-risks-report-2020/shareable-infographics/

[20] The University of Nottingnham (n.d.) “Sustainability – A Brief History”, https://rdmc.nottingham.ac.uk/bitstream/handle/internal/86/Business_edit/15_sustainability__a_brief_history.html

[21] Movahed, M. (2016) “Does capitalism have to be bad for the environment?”, https://www.weforum.org/agenda/2016/02/does-capitalism-have-to-be-bad-for-the-environment/

[22] Tufan. T. (2017) “Antroposen Çağı, ‘İnsan Cehennemi’ mi?”, Gazete Duvar, https://www.gazeteduvar.com.tr/dunya-forum/2017/07/30/antroposen-cagi-insanlar-cehennemi-mi

[23] Kunkel, B. (2020) “Kapitalosen”, https://www.polenekoloji.org/kapitalosen/

[24] Morse, age.

[25] Tollefson, J. (2020) “Why deforestation and extinctions make pandemics more likely”, Nature, https://www.nature.com/articles/d41586-020-02341-1

[26] Tollefson, age.

[27] UNEP (2020) “Six nature facts related to coronaviruses”, https://www.unenvironment.org/news-and-stories/story/six-nature-facts-related-coronaviruses

[28] WHO (n.d.) https://covid19.who.int/

[29] Bloomberg (2022) “More Than 10.2 Billion Shots Given: Covid-19 Tracker”, https://www.bloomberg.com/graphics/covid-vaccine-tracker-global-distribution/

[30] New York Times (2022) “Tracking Coronavirus Vaccinations Around the World”, https://www.nytimes.com/interactive/2021/world/covid-vaccinations-tracker.html

[31] World Bank Blogs (2021) “COVID-19 leaves a legacy of rising poverty and widening inequality”, https://blogs.worldbank.org/developmenttalk/covid-19-leaves-legacy-rising-poverty-and-widening-inequality

[32] Worl Bank (2022) “Food Security and COVID-19”, https://www.worldbank.org/en/topic/agriculture/brief/food-security-and-covid-19

[33] Stevano, S. ve ark. (2021) “COVID-19 and crises of capitalism: intensifying inequalities and global responses”, Canadian Journal of Development Studies, 42(1-2), 1-7.

[34] WHO (2022) https://covid19.who.int/table

[35] Aktan, İ. (2021) “Korkut Boratav: Ekonomik kriz yok, yoksuldan alıp zengine veriyorlar”, Gazete Duvar, https://www.gazeteduvar.com.tr/korkut-boratav-ekonomik-kriz-yok-yoksuldan-alip-zengine-veriyorlar-makale-1536232