Yunanistan’da faşizm ve Albaylar Cuntası

Seyit Aldoğan

1917 Ekim Devrimiyle birlikte sosyalizmin dünya proletaryası ve ezilen halklar nezdinde kazanımlara dönüşen bir süreci başlatması ve ekonomik, politik, askeri, kültürel vb. alanlarda itibar kazanması karşısında, emperyalist-kapitalist sistem, daha saldırgan ve gerici politikalara yöneldi. Bir yandan emperyalist sistemin kendi içindeki çelişkiler ve pazar paylaşım kavgaları, diğer yandan iktidar talep eden proletaryanın mücadelesi bu sürecin niteliğini belirledi. Burjuvazinin sosyalizmden duyduğu korkuyla birlikte, proletarya ve ezilen halkların mücadelesini engelleme ve egemenliğini sürdürme kaygısı birçok ülkede burjuva diktatörlüğünün en gerici biçimi olan faşist diktatörlüklerin gündeme gelmesine yol açtı.

Ekim Devriminin yarattığı devrimci dalganın etkili olduğu ülkelerden biri de Yunanistan’dı. Birinci Dünya Savaşının bitmesinin hemen ardından Yunanistan’da başlayan işçi-emekçi halk hareketi, önce 1936 yılında Metaksas faşizmiyle, arkasından Nazi işgali ve iç savaşla karşı karşıya kaldı. 1950’li yılların başından 1967’ye kadar olan gerici diktatörlük dönemi dışında, ülke albaylar cuntasının yıkıldığı 1973 yılına kadar faşist diktatörlükle yönetildi.

KOMÜNİST PARTİSİNİN KURULUŞU VE HALK HAREKETİ

17-23 Kasım 1918’de Yunanistan Sosyalist İşçi Partisi adıyla kurulan Yunanistan Komünist Partisi (KKE) ile Yunanistan İşçi Sendikaları Konfederasyonu (GSEE) aynı süreçte, hatta aynı günlerde kurulmuştu. 1929-1932 yılları dünyanın diğer ülkelerinde olduğu gibi Yunanistan’ı da etkisi altına alan kapitalist krizin derin bir yoksulluk ve sefalete yol açması, işçi sınıfının örgütlü tepkiler göstermesine, grevlerin yaygınlaşmasına, ekonomik ve demokratik taleplerin yüksek seslerle dile getirilmesine zemin oluşturdu.

Hakim sınıflar, bu süreçte Keynes tarafından teorileştirilerek birçok ülkede uygulamaya konan “kapitalist ekonomide devlet reformları” adı verilen bir dizi işçi-emekçi karşıtı “reformu” Yunanistan’da da gündeme getirmişlerdi. Amaç 1929’da başlayan kapitalizmin krizinin faturasını halka, işçi ve emekçilere kesmekti. Tekelci burjuvazi “kalkınma için güçlü ekonomik müdahale” formülünün tek alternatif olduğunu söylüyor, arka arkaya ekonomik önlem paketleriyle ihtiyaç duydukları “reformları” gündeme getiriyordu. İşçi emekçi hareketi ise tam tersine başta 8 saatlik işgünü ve sosyal güvenlik olmak üzere bir dizi talep etrafında gelişiyor ve ciddi bir potansiyel güç olmaya doğru gidiyordu.

Tam da bu süreçte başta Atina, Selanik ve Kavala olmak üzere ülke genelinde tütün emekçilerinin grevi patlak verdi. Direnişler uzun sürdü, işçilere ve komünistlere karşı barbarca saldırılar gerçekleştirilmesine rağmen durdurulamayan direnişler, tersine başka sektörlere de sıçradı. Dönemin gerici hükümeti işçilerin taleplerini kabul etmek zorunda kaldı, böylece ülke tarihinde grev ve direnişle sağlanan ilk ciddi kazanımlar elde edilmiş oldu: Ücretler artırıldı, günlük çalışma süresi 8 saat olarak kabul edildi, kadınlarla erkek işçilerin ücretleri ve çalışma süreleri eşitlendi, işçilere parasız sağlık hizmeti verilmesi kararlaştırıldı. Ayrıca dönemin işçi sendikalarının bağlı olduğu konfederasyon olan Kavala İşçi Merkezi’yle, Tütün İşçileri Sendikası’nın özgürce faaliyet sürdürmesi de kazanımlar arasındaydı.

1930 yılında KKE Merkez Komitesi 3. Genel Toplantısında genel grev ve sovyet iktidarı çağrısı yaptı. Hükümet ise devrimci hareketin önüne geçmek için arka arkaya gerici yasalar çıkarmaktaydı. 1932 yılında “Birleşik İşçi Köylü Cephesi” ile seçimlere giren KKE, 10 milletvekili ile Meclise girmeyi başarmıştı. 1936 yılında ise “Genel Halk Cephesi” ile girilen seçimlerde milletvekili sayısı on beşe çıkarıldı. Seçimler sonucunda Kral Georgios hükümet kurma görevini Konstantinos Demerci’ye verdi. Demerci Hükümetinin Silahlı Kuvvetler Bakanlığı’na asker kökenli olan ve gerici faşist tutumlarıyla bilinen Ioannis Metaksas getirildi. Demerci’nin 13 Nisan’da ölmesi üzerine Kral Georgios hükümet kurma görevini Metaksas’a verdi. Metaksas, 4 Ağustos 1936’da Kral Georgios ile yaptığı toplantı sonrası “komünizm tehlikesine” karşı anayasanın bazı maddelerinin iptal edileceğini, Meclisin dağıtılacağını ve ülkede sıkıyönetim ilan edileceğini açıkladı. Metaksas bir gün sonra, yani 5 Ağustos’ta İşçi Sendikaları Konfederasyonu’nun ilan ettiği genel grevi gerekçe olarak kullanmakta olduğu “komünizm tehlikesinin” kanıtı olarak gösterdi. Kriz politikalarının sürdürülebilmesi ve halk hareketinin önüne geçilmesi mevcut parlamenter sistemle mümkün görülmüyordu.

Devrimci hareketin ülke genelinde yükselişe geçtiği, işçi ve emekçi hareketinin gösteri ve grevlerle burjuvazinin egemenliğini tehdit eder boyutlara doğru ilerlediği bu süreç hâkim sınıfları korkutmuştu. Genel grev ve direniş olanakları gün geçtikçe artıyordu. Hakim sınıflar genel bir halk ayaklanmasından çekinmekteydi. Kavala’dan sonra Selanik’te başlayan tütün işçilerinin grev ve direnişi kısa sürede Volo şehrine de sıçradı ve kolluk kuvvetlerinin estirdiği teröre rağmen işçiler geri adım atmadı. Selanik’teki gösteriler, 1935 yılı sonbaharında başlayıp Ocak ayı sonuna kadar sürdü. Çok sayıda gösterici katledildi ve binlerce kişi tutuklandı. İkinci dalga gösteriler ise, 1 Mayıs 1936’da başladı ve gene günlerce sürdü. Bu gösteriler sırasında da 12 kişi öldü ve çok sayıda tutuklama oldu.

Metaksas’ın faşist diktatörlüğünün ilk icraatı “komünizm tehlikesi” propagandasıyla öncelikle KKE’yi yasadışı ilan etmek oldu. Partinin Genel Sekreteri olan Zahariadis tutuklandı ve yöneticileri yaşam olmayan adalarda yapılan hapishanelere atıldı. Binlerce parti üyesi ve taraftarıyla birlikte en az 50 bin kişi tutuklanıp değişik cezaevlerine gönderilirken, muhalif olarak görülen diğer burjuva partiler de yasaklamalarla etkisiz duruma getirildi.

Metaksas yönetimi iş başına geldikten iki hafta sonra “İngiltere bankalarından 1935 ve 1936 yılında alınan borçların taksitlerinin %40 hemen %40’ının da 1937’de ödeneceğini” açıklamıştı[1].

 İngiliz bankalarından alınan borçlar ekonomik kalkınma planları doğrultusunda Yunan sermayesine hibe edilmiş, arkasından halktan, işçi ve emekçilerden toplanacak paralarla ödeme yapılacağı açıklanmıştı. İşçi ve emekçilerin ücreti Üretimin büyümesi ve ekonomik kalkınmaya rağmen 1929 yılı ücretlerinin seviyesine gerilemişti Burjuvazi ve temsilcileri faşizmi getirmek ve desteklemekle de kalmayarak, yürütmenin içinde yer aldılar. Örneğin inşaat ve inşaat malzemeleri alanında en büyük şirket olan AGET’in sahibi ulusal ekonomi bakanı olmuştu. Ulusal Bankanın Müdürü Dimitris Maksimos İçişleri, Ulusal Bankanın Genel Müdürü Konstantınos Zavitanos Kalkınma Bakanı yapılmıştı.[2] Metaksas faşizmi boyunca dış borçlar artmış ve bütçe açığı devasa boyutlara ulaşmış yoksulluk ve işsizlik görülmemiş seviyelere çıkmıştı. “1930 Ekiminden 1940 Şubatına kadar işten atılanların sayısı 135.000 bindir.”[3]

Metaksas faşizmi ekonomik olarak daha çok İngiltere, Fransa ve Amerika’ya bağlıydı. İngiltere bölgede deniz taşımacılığında oldukça ciddi bir etkinlik sahibiydi. Dolayısıyla Yunanistan İngiltere açısından büyük önem taşımaktaydı. Metaksas yönetimi iktidarı ele geçirdikten kısa bir süre sonra İngiliz emperyalizmine bağlılığını dile getirdi ve bir dizi ekonomik anlaşma imzaladı. İkinci Dünya Savaşının başlamasından bir yıl önce Metaksas yönetimi Elefteros Venizelos döneminde imzalanan Yunanistan-İtalya dostluk anlaşmasını geçersiz duruma getirerek, Yunanistan’ın İngiliz emperyalizmine olan bağımlılığı iyice pekiştirdi. Yunanistan pazarı Alman emperyalizmi için de önem taşıyordu, ama Almanlar henüz İngiliz emperyalizmi kadar güçlü bir etkinlik yaratamamışlardı. İngiliz, Fransız ve Amerikan sermayesi ülkedeki yatırım ve sermayenin yüzde 70’ini oluştururken, Alman sermayesi yüzde 5, İtalyan sermayesi yüzde 4,5 oranındaydı.[4]

NAZİ İŞGALİ VE İÇ SAVAŞ DÖNEMİ

Metaksas’ın faşist yönetimi 6 Nisan 1941 Alman Nazi işgaline kadar sürdü, işgalin başlamasıyla Nazi uşağı Georgios Çolakoğlu yönetiminde kukla bir hükümet kuruldu.

Metaksas yönetimi süresince illegal bir mücadele yürüten KKE, 1941 yılında Nazi işgalinin başlamasıyla yeni bir direniş sürecini başlattı. KKE Merkez Komitesi’nin 1-3 Temmuz genel oturumunda Nazi işgaline karşı Ulusal Kurtuluş Cephesi kurulması kararı alınmış ve anti faşist güçlere çağrılar yapılmıştı. Cephe, “Ulusal Kurtuluş Cephesi” (EAM) adıyla komünistlerin ve diğer anti faşistlerin katılımıyla Eylül 1941’de kuruldu. Arkasından da Nazi işgaline karşı efsanevi bir direniş verecek olan “Yunanistan Ulusal Kurtuluş Ordusu” (ELAS) kuruldu. Komünist Enternasyonalin faşizme karşı aldığı kararlar doğrultusunda kurulan cephe ve ordu, ulusal kurtuluş savaşını tüm ülkeye yayarak ciddi başarılar elde etti ve birçok bölgeyi Nazi işgalinden kurtardı. ELAS’ın başında kararlı ve komünist tutumlarıyla bilinen komutan Aris Velihiotis vardı. 

EAM ve ELAS ulusal kurtuluş yılları boyunca yüz binleri harekete geçirdi ve Yunanistanlı komünistler iktidarı kıl payı kaçırdı. Ulusal kurtuluş savaşının sonlarında KKE’nin 500 bine yaklaşan üyesi vardı.[5] Komünist Partisi ve Yunan gericiliği arasında 12 Şubat 1944’te imzalanan Varkiza Anlaşması ve bu anlaşmanın gereği olarak ELAS’ın silah bırakmasından hemen sonra komünistlere ve genel olarak halk hareketine karşı katliamlar ve tutuklamalar başlatıldı.1946 yılında Yunan gericiliğinin emperyalistlerin desteğini de arkasına alarak komünistlere ve halka karşı sürek avı başlatması iç savaş çıkmasına neden oldu.

İÇ SAVAŞ SONRASI DÖNEM

1950’li yılların başında parti yeni bir toparlanma dönemine girdi, kısa sürede ülke genelinde yeni parti örgütleri kuruldu ve yeniden günlük faaliyetler başlatıldı. Bu dönemde “Birleşik Demokratik Sol” (EDA) adında legal bir cephe hareketi kurmaya yönelen KKE, ülkedeki anti faşist hareketleri, demokrat, aydın ve ilerici güçleri bir araya getirmeyi başardı ve güçlü bir çıkış yapma olanağı yakaladı. 1951’de kurulan EDA içinde 6 politik hareket vardı. Yönetim ve parti örgütleri içinde ağırlıklı olan KKE’ydi. KKE, EDA’nın kısa zamanda kitleselleşmesiyle beraber 1958 yılında bütün örgütlerini dağıtarak, EDA’ya katıldı. EDA, 1960’lı yılların başında kitlesel bir parti olmuş ve 1965 yılında üye sayısı 92 bine ulaşmıştı.

Uzun yılların deney ve tecrübelerini yaşamış olan KKE’nin var olan örgütlenmesini dağıtarak EDA’ya katılması, ittifaklar politikası vb. taktik yanlışlıklardan değil politik çizgisindeki değişimlerden kaynaklanıyordu. Krusçev-Brejnevci revizyonist çizginin parti içinde hakim duruma geldiği ve Marksist-Leninist kadroların tasfiyesinin tamamlandığı bir sürece girilmişti. Parti’nin 8. Kongresi’nde “Demokratik yollardan sosyalizme geçişi” savunan bir çizgi giderek hakim duruma gelmiş ve sosyalist iktidar perspektifi kaybolmuştu. Kısacası, EDA’nın başlangıçtaki kuruluş amacı ile geldiği nokta arasında temelden bir farklılık vardı. Sosyalist programdan uzaklaşılmış, EDA’nın anti faşist anti emperyalist programı alternatif olarak görülmeye başlanmış, sonuç olarak 1968 yılında parti “KKE İç” ve “KKE dış” olarak büyük bir bölünme yaşamıştı.

Bu yıllar boyunca Meclis’te tek muhalif parti olan EDA, 1951 yılında yapılan seçimlerde 10 milletvekili çıkardı. Bu süreçte EDA milletvekilleri hükümetin izlediği politikalara karşı açık ve net tutumlar aldı, halk hareketi Meclis’te temsil edilir oldu. EDA Yunanistan’ın NATO’ya katılmasına karşı red oyu verdi ve sert bir muhalefet yürüttü. Monarşist yönetim 1952 yılında EDA’nın yeniden Meclis’e girmemesi için salt çoğunluğu elde eden parti dışında hiçbir partinin milletvekili çıkarmasına olanak tanımayan bir seçim yasasını yürürlüğe koydu ve aynı yıl yapılan seçimde EDA bu kez tek milletvekili bile çıkaramadı.

Bu arada Konstantinos Karamanlis’in 1955 yılında kurduğu “Radikal Ulusal Birlik“e (ERE) karşı içlerinde EDA’nın da bulunduğu tüm muhalefet partiler bir araya geldi ve “Demokratik Birlik” adı altında bir ittifak kurdular. Amaç salt çoğunluğu elde ederek, hükümet kurmaktı. Salt çoğunluğu kaybetmekten korkan Karamanlis seçim sistemini yeniden değiştirdi. Böylece muhalefet partilerinin Meclis’e girmesinin önü yeniden açıldı. 1958 yılında yapılan seçimlerde EDA yüzde 24,4 oranında oy alarak 78 milletvekili çıkarmış ve ana muhalefet partisi olarak Meclis’e girmişti. Bir yandan halk hareketi, diğer yandan da eskiden beri ordu içinde yuvalanmış faşist subaylar ve burjuva partiler arasındaki sürtüşmeler iktidar cephesinde aralıksız bir istikrarsızlığa neden oluyordu. 1961 yılında yeniden seçimlere gidildi. Hedef giderek büyüyen halk hareketini devlet terörü aracılığıyla etkisiz bir konuma getirmek ve başta komünistler olmak üzere muhalif örgütlenmeleri dağıtmaktı.

Devrimci harekete yönelen azgın teröre rağmen ezilen tüm halk kesimleri hareketlendi ve ülke genelinde büyük bir kin ve muhalefet birikti. 1963’te yapılan barış gösterilerine yüz binler destek verdi. Diktatörlüğün yürüttüğü terörü hiçe sayarak barış yürüyüşlerine devam eden EDA Milletvekili Grigoris Lambrakis’in kontrgerilla tarafından katledilmesinin ardından başlayan kitlesel gösteriler bu süreçte gerçekleşti. Konstantinos Karamanlis tarafından kurulan ve 1956, 1958 ve 1961 yıllarında yapılan seçimleri kazanan ERE partisi hükümetleri döneminde ABD ve NATO ile arka arkaya yapılan anlaşmalar ülkeyi emperyalistlerinin arka bahçesine çevirdi. Başında Georgios Papandreou’nun bulunduğu “Merkezler Birliği Partisi” ise bu dönemde ciddi bir halk desteği buldu. Merkezler Birliği birçok faşist yasayı ortadan kaldırma sözü verdi ve bunların yerine demokratik hak ve özgürlüklere alan açacak yasalar çıkaracağını vaat etti. Geniş kitleleri arkasına alan olası bir Merkezler Birliği hükümetinin ordunun ve sarayın hükümetler üzerinde hiç eksik olmayan baskısını sınırlandırabileceği kuşkusu, ordu ve sarayı harekete geçirdi.

Sermayenin ayakbağı istemediği bir süreçti bu. Sanayi üretiminin artışı yoğun sömürü ve hak gaspları anlamına geliyordu. Ülkede %20’lik orana karşılık gelen 864 bin işsiz vardı.İşsizler ordusu ve teşvik tedbirleri sanayicilere yoğun bir sömürü olanağı sağlıyordu, ama diğer yandan yoksulluk, işsizlik ve yoğun sömürünün neden olduğu tepkiler de sokaklara taşıyordu. Sermaye sendikal hareketten ve genel olarak kitlelerin ekonomik ve politik taleplerinden oldukça rahatsızdı.

İç savaş geride kalmıştı ve sermaye günün şartlarına uygun bir yeniden yapılanma talep ediyordu. İç savaş sürecinin devleti ile monarşi-ordu ilişkisi ve müdahaleleri kapitalist gelişme taleplerine ters düşmekteydi. Karamanlis’in ERE’si sermayenin bu taleplerine denk düşen bir politika izliyordu, ama diğer yandan da “Merkezler Birliği” halkın demokratik hak ve özgürlükler alanındaki taleplerini yansıtan bir program ile ortaya çıkmış ve ciddi bir kitle desteği bulmuştu. Bütün bu gelişmeler hakim sınıfları yeni arayışlara itiyordu.

1963 yılında yapılan seçimlerde Merkezler Birliği oyların yüzde 42,4’ünü alarak birinci parti oldu. EDA ise 28 milletvekili çıkardı. Merkezler Birliği, EDA’nın desteğiyle hükümeti kurdu. Merkezler Birliği 1964 yılında yeniden seçimlere giderek, bu kez oy oranını yüzde 52,8’e çıkardı. Partinin yeniden seçime gitme amaçlarından biri, EDA’nın desteğinden kurtulmak ve tek başına hükümet olma isteğiydi.

80.000 işçinin 6.4.1964’te gerçekleştirdiği büyük gösteriler, 115 sendikal örgütün işveren ve hükümete karşı başlattığı hareket, kitlesel Maratona yürüyüşü, Lambrakis Gençliği adı altında örgütlenen geniş gençlik kitleleri ve arkasından 1964 yılında yapılan mahalli seçimlerde EDA’nın elde ettiği başarılar hakim sınıfları rahatsız ediyordu. Hareketin yükselişe geçmesi hakim sınıflar arasındaki ayrılıkları daha da derinleştiriyordu.[6]Seçim geleneksel dengeleri alt üst etmekteydi. İç savaştan beri ilk kez saray ve ordudan bağımsız bir hükümet kuruluyordu. Dolayısıyla seçimlerden bir süre sonra Papandreou ve saray arasında sorunlar ortaya çıktı.

Kral Konstantinos Savunma Bakanı Petros Garufalyas’ın değiştirilmesine şiddetle karşı çıkıyor ve hükümet ortağı gibi hareket ediyordu. Dolayısıyla hükümet üzerindeki baskılar artırıldı. ABD açıkça hükümeti hedefe koyan politikalarla orduya ve saraya destek veriyordu. Baskılara dayanamayan hükümet 1965 yılında istifa etmek zorunda kaldı. Merkezler Birliği, kısa hükümet süresince köylülerin borçlarını hafifletmiş, parasız eğitim doğrultusunda adımlar atmış, hakimlerin aylık ücretlerini iki katına çıkarmış, politik tutuklu ve mahkumlar serbest bırakılmış, ordu ve polis üzerinde kontrol sağlayacak adımları programına almış, “derin devlet” ve faşist örgütlenmeleri törpüleyecek yasa tasarıları üzerinde çalışmalar başlatmıştı. İstifa, kitlelerin sokağa dökülmesine ve demokratik hak ve özgürlükler konusundaki ısrarın daha geniş kitlelerce dile getirilmesine neden oldu. Örneğin giderek faşist örgütlenmelerin dağıtılması, sendikal hak ve özgürlükler tanınması, monarşinin kaldırılması vb. talepler gündeme geldi.

Diğer yandan ise, Merkezler Birliği’nden ayrılan 48 milletvekilinin desteğiyle, saray ve ordunun direktifleri doğrultusunda geçici bir hükümet kuruldu ve hemen arkasından ülke genelinde yeni bir terör ve baskı süreci başlatıldı. Ancak diktatörlüğün terörü, yasaklamalar, tutuklamalar vb. halk hareketinin önünü alamadı.

1964 Seçimlerinde EDA yüzde 11,8 oy aldı. EDA günlük mücadelede yüz binlerle buluşuyor ve giderek bir çekim merkezi durumuna geliyordu. Merkezler Birliği ile birlikte düşünüldüğünde bu oran var olan potansiyelin boyutlarını da kanıtlıyordu. Gelişmelerin, Yunan gericiliğini ve bölgede “istikrar” isteyen emperyalistleri korkutan bir süreci başlatma eğilimi taşıdığı belliydi. Oluşan “istikrarsızlığı” engellemek amacıyla Kral Konstantinos, ERE ve Merkezler Birliği yeni bir seçim yapılması üzerinde uzlaştı ve 28 Mayıs 1967’de seçime gitme kararı alındı.

ALBAYLAR CUNTASI

Artık Albaylar Cuntasının ayak seslerinin duyulduğu bir sürece girilmiş, “Yunan Subayların Kutsal Birliği” (İDEA) adlı faşist örgütlenme, darbe hazırlıklarına başlamıştı. Kontracı bu örgütlenmenin varlığı iç savaş yıllarına kadar uzanmaktaydı. Oldukça etkili bir örgütlenmeydi ve ordu bu örgütlenme üzerinden yönetimleri denetliyordu. Ordunun etkili olmadığı yönetimlerin işbaşına gelmesi olanaksız gibiydi. İDEA doğrudan CIA’dan direktif alıyor, örgüt içi belgelerde temel görevi “komünist örgütlenmeleri dağıtmak” olarak tanımlanıyordu.[7]

İDEA’nın en yetkili kişisi ise, albay rütbeli Yorgos Papadopulos’tu.

Gelişmeler herhangi bir uzlaşmayla çözülemeyecek bir aşamaya gelmişti. Ya ordu ve sarayın egemenliğini sınırlayacak, geniş haklarla yetkilendirilmiş bir Meclis ile demokratik bir çıkış yapılacaktı ya da 1963 yılında açılmış olan parantezi kapatacak askeri bir müdahale gündeme gelecekti.

Mayıs 1967’de yapılması kararlaştırılan seçim yapılsaydı sol hareket ve Papandreou seçimden güçlenmiş olarak çıkacaklardı. Bu ordunun yetki ve egemenliğinin sınırlandırılması, iç savaş sonrası kurulan politik sistemin sarsılması anlamına gelecekti. Ordunun böyle bir şeyi kabul etmesi ve iktidar üzerindeki egemenliğinden vazgeçmesi mümkün değildi.[8]Darbe 21 Nisan’da gerçekleştirildi ve adına “21 Nisan Devrimi” denildi. Darbenin “komünizm tehlikesinin önlenmesi” amacıyla yapıldığı propaganda edildi.

Ordunun iç savaştan sonra kazandığı güç ve oynadığı rol Nisan darbesiyle pekiştirildi. Papandreou’nun programı hiçbir noktada mevcut burjuva devletin sınırlarını aşmıyordu. Dolayısıyla albayların öne sürdüğü gerekçeler geçerli olmaktan uzaktı. Hâkim sınıfları korkutan esas neden toplumsal direniş ve mücadelelerin kontrolden çıkma olasılığının güçlenmiş olmasıydı.[9]

Bu yıllarda birçok ülkede NATO’nun “Prometheus” adı verilen planı uygulanıyordu. NATO “komünizm tehlikesi karşısında” silahlı kuvvetlerin nasıl harekete geçirileceğini, stratejik noktaların nereler olduğunu ve nasıl işgal edileceklerini, devrimci hareketlerin üye ve yöneticilerinin nasıl etkisiz hale getirileceklerini söz konusu plan dahilinde tüm üye ülkelere iletmişti. Albaylar Cuntası daha ilk günden itibaren bütünüyle bu plana sadık kalarak devrimci harekete ve önderlerine karşı büyük bir operasyon başlattı, tutuklamalara girişti. Kısa süre içinde on binlerce tutuklama yapıldı ve içlerinde EDA önderlerinin de bulunduğu çok sayda komünist, devrimci ve ilerici katledildi.

Krallık sisteminin kitleler nezdinde teşhir olması, yeniden yapılandırma taleplerine ve günün koşullarına uyum gösterememesi, iç savaş yıllarından kalma yönetim biçimi, hâkim sınıfların devleti yeniden yapılandırma talebini karşılamıyordu. Ayrıca Monarşinin ordu içindeki etkinliği de dönem dönem istenmeyen sorunlara neden oluyor, ordu, saray ve hükümetler arasındaki sürtüşmeler NATO ve ABD’ye bağlı politikaların istikrarlı bir biçimde uygulanması önünde ayak bağı oluyordu.

ABD ve NATO 60’lı yıllarda Balkanlar’da ve Doğu Akdeniz’de tuttuğu mevzileri güçlendirme ve yeni mevziler kazanma çabasına hız vermişti. Bölge, aynı zamanda, iki farklı güç ekseninin kesiştiği bir alan durumundaydı. Aynı dönemde Sovyetler Birliği’nin kapitalist restorasyon sürecine girmiş ve bu yönde önemli ilerlemeler kat etmiş olması, bu gerçeği değiştirmiyordu. Her iki eksenin çıkarları çakışmıyor, karşıtlık sertleşiyordu. Kısacası, bölgede Sovyetler Birliği yanlısı yönetimlerin işbaşına gelmesi ya da bu yönde mevziler kazanması ve “Doğu Bloku” denen eksenin güçlenmesi, ABD-NATO politikalarının zayıflaması demekti.

Albaylar Cuntasının ABD ve NATO planının bir parçası olarak gündeme gelmesinin çok yönlü nedenlerinden biri de Kıbrıs sorunuydu. Batmayan bir uçak gemisi gibi görülen Kıbrıs’ta Başpiskopos Makarios yönetimi işbaşındaydı. Makarios Zürih anlaşmasını geçersiz kılacak adımlar atmış, anayasanın uygulanamaz olduğunu söylemiş ve arkasından 13 maddesini değiştirmişti. İki toplumlu Kıbrıs Cumhuriyeti’ni savunan Makarios’un bu tutumu ABD-NATO’nun bölge stratejisi ve izlediği politikalara ters düşüyordu. Daha sonraki yıllarda Albaylar Cuntasını ABD desteğiyle deviren ve kendi cuntasını işbaşına getiren General İoannidis konuya ilişkin şu açıklamayı yapmıştı: “Kıbrıs, ya yavaş yavaş Akdeniz’in Küba’sı olur ya da yüzde 80’i Yunanistan ile birleşir.[10]

 Makarios, Albaylar Cuntasının başı Georgios Papadopulos tarafından “ulusal hain” ilan edilmişti. Makarios’un Sovyetler Birliği’ni ziyaret etmesi ve ABD- NATO politikalarıyla çakışmayan politikalardan yana tutumlar içine girmesi karşısında kontrgerillacı güçler devreye sokulmuştu.

1960 ve 1970’li yıllar “soğuk savaş”ın tüm hızıyla yaşandığı yıllardı. Bu yıllar boyunca ABD ve NATO birçok ülkede ya hükümet değişikliklerine ya da cuntacı yönetimlere “mühendislik” yapmıştı. Yunanistan, Şili, Arjantin, İspanya, Portekiz, Türkiye CIA merkezli planlarla darbeci yönetimlerin eline verilmişti. Aynı “mühendislik”, Ortadoğu, Latin Amerika, Afrika ve Asya ülkelerinde de devreye sokulmuştu.

Aynı sürecin karakteristiklerinden biri de anti emperyalist hareketlerin güçlü çıkışlarıydı: Tayland halkının ve gençliğinin ayaklanması, Vietnam direnişinin zafer kazanması, Afrika ülkelerinde anti emperyalist hareketlerin ortaya çıkması, Filistin halkının Siyonizme karşı direnişinin genişlemesi ve direnişin dünya halkları nezdinde büyük bir sempatiyle karşılanması, ’68 Gençlik Hareketi vb. Gene aynı süreçte kapitalist krizlerin yaşandığını belirtmek gerekir.

Cunta esas olarak sermayenin en güçlü kesimleri tarafından desteklendi. Bu kesimin başında armatörler geliyordu. ABD işbirlikçiliğinden yana olan sermaye sahipleri asıl palazlanan kesim oldu. Armatörler cunta öncesinde Saray, ordu ve politik kurumlar ararsındaki çekişmelerden dolayı rahatsızlıklarını dile getiriyorlardı. Avrupa Ekonomik Topluluğu’ndan (AET) yana olan kesim ise, cuntanın ilk dönemlerinde temkinliymiş gibi dursa da sendikal faaliyetlerin durması, emekçilerin ekonomik kazanımlarının rafa kaldırılması, yatırım reformları yoluyla vergilerin düşürülmesi vb. sonrasında açıkça cuntaya destek verdiler. Aynı zamanda AET dışında bir ekonomik kalkınmanın olamayacağını savunuyorlardı. Merkezler Birliği esas olarak bu kesimi temsil ediyordu.

Albaylar Cuntası iktidarda olduğu 7 yıl boyunca terörü, yasaklamaları, işkence ve tutuklamaları günlük uygulamalar durumuna getirirken, tekelci burjuvazi cuntanın izlediği ekonomik politikalar dolayısıyla büyük kârlar ve vurgunlar yapma olanağı elde etti. Albaylar işe, aylık ücretlerini ikiye, üçe katlayarak başladılar. Cunta işbaşına geldiği yıl, halktan, küçük esnaftan, kamu kuruluşlarından varlık fonu adıyla 453,3 milyon drahmi (Yunanistanın avro önce para birimi) topladı. 1974 yılında yapılan denetimlerde fonda sadece 47,3 milyon kaldığı tespit edildi.

Dışa bağımlılık had safhaya ulaşırken, 1966’da 32 milyar drahmi düzeyinde olan kamu borcu, cunta yıkıldığında 114 milyar olmuştu. Ticari açık ise dörde katlanmıştı. Halktan, işçi ve emekçilerden toplanan vergiler toplam vergilerin yüzde 91’ini oluşturuyordu. Sadece 1970’li yılların başında her şeye yüzde 40-45 arası zamlar yapılmıştı.

Yunanistan 1950’li yıllardan sonra daha çok ABD emperyalizmine bağımlı duruma gelmişti. Cunta yıllarında bu bağımlılık en yüksek seviyelere ulaştı. Tarım ve sanayi üretimi ABD tekellerinin emrine verildi. Coca Cola üretimine izin verilmesi, dönemin parasıyla inşaat sektörü için ABD şirketlerine milyonlarca dolar ödenmesi, yabancı sermaye girişine yasal güvenceler verilmesi ve genel olarak ülkenin büyük borç batağına saplanması bu dönemde oldu.

Yunanistan’ın 1821 yılından cuntanın iş başına geldiği yıl olan 1963 yılına kadar yani 145 yılda biriken borçları cuntanın 6 yılında 1.5 kat arttı.[11] Söz konusu süreçte Yunanistan’da köylüler genel nüfusun %44’ünü oluşturuyordu. 5 yıllık ekonomik kalkınma planı %5.2 oranında bir kalkınmayı öngörüyordu. Bu hedef % 1,8 olarak gerçekleşti. Oysa cuntadan hemen önce 1963-1966 yıllarında %4.2 olarak gerçekleşmişti. Tarım ürünlerinin ihracatı 1972 de %48 azalmıştı. Vergiler 1972 yılına kadar gayri safi milli hasılanın %29,2’sine denk düşer duruma gelmişti.[12]

Yunanistan ekonomisinde önemli bir yer tutan deniz taşımacılığı ciddi bir artış gösterirken armatörlerin verdikleri vergilerde büyük bir düşüş olmuştu. “1968 yılında deniz taşımacılığından gelen vergi 109 milyon drahmiydi. 1972 yılında ise %73 gerilemeyle 29 milyona düşmüştü.[13]

REFORM” ALDATMACASIDA TUTMADI

1973 yılına gelindiğinde halk hareketindeki mayalanma artık önüne geçilemez bir sürece girdi. Cunta önce tankları sokaklara çıkardı, arkasından genel bir terör dalgası başlattı, ama hareketin önüne geçemeyeceğini görünce, seçim ve demokrasi vaadinde bulundu. Elbette cuntayı zor durumda bırakan başka nedenler de vardı: yönetim içindeki klik çekişmeleri, dünyayı etkisi altına alan kapitalist kriz, enflasyon, üretimin düşmesi, devasa boyutlara varan dış borçlanma türünden yaratığı etkiler, Avrupa Ekonomik Topluluğu’na giriş sürecinin askıya alınması, Kıbrıs sorununun yarattığı sonuçlar vb. ABD’nin gidişata yönelik kaygıları ve Papadopulos ve kliğini gözden çıkarmaya yönelik tutumları da albaylar cuntasını zor durumda bıraktı.

Diğer yandan ciddi bir kitle tabanına sahip olan Konstantinos Karamanlis’in partisi ERE cuntaya “liberalleşme politikaları” doğrultusunda baskılar yaparken, gene güçlü bir taban yaratmış olan Andreas Papandreu’nun başında olduğu sosyal demokrat hareket (Tüm Yunanistan Diktatörlük Karşıtı Hareket: “PAK”. Hareket cuntanın yıkılmasından sonra Tüm Yunanistan Sosyalist Hareketi, “PASOK” adını aldı) ise batı Avrupa ülkelerinin sosyal demokrat partilerinin programları doğrultusunda talepler gündeme getiriyordu. Papandreu, halkın demokrasi ve özgürlük taleplerine denk düşen bir program savunurken NATO’dan çıkılacağını bile vaat ediyordu. Yasaklı durumda olan bu partiler AET tarafından da destek görüyorlardı.

Çok güçlü olmasa da işçi direnişleri ve grevlerin önüne geçilemiyordu. Cuntanın yıkılmasından kısa bir süre önce zamlara, işsizliğe ve emekli sandıklarında biriken paraların yağma edilmesine karşı eylemler ortaya çıktı. Cuntanın işçi sendikaları konfederasyonlarını kapatmayıp kayyum ataması bir işe yaramamıştı. Kayyumlar işçi kitleleri üzerinde cuntanın beklediği etkiyi gösterememiş, kısa zamanda teşhir olmuşlardı. İşçi hareketi yanında köylü hareketi de gelişme gösterdi, özellikle Teselya Ovası kentlerinde ve kırsalında taban fiyatlarına ilişkin güçlü eylemler yapıldı. Gene mesleki örgütlere bağlı doktorlar, mühendisler, teknisyenler, aydınlar, gazeteciler vb. demokrasi mücadelesinden yana daha güçlü duruşlar sergilemeye başladı, direnişlerin birer parçası oldular.

Ordu içinde anti faşist subayların olduğu bir hareketin varlığı duyuldu. 31 ordu mensubu üst ve alt rütbeli subay gittikleri NATO tatbikatı sonrasında ülkeye dönmeyerek, İtalya makamlarından politik iltica talebinde bulundular. Papadopulos’a suikast hazırlığı yapan subaylar planlarını uygulamaya koyamadan açığa çıkmışlardı. Bu olay sonrası Avrupa’da cunta karşıtı büyük bir kamuoyu oluştu.

Bu şartlar altında cunta, genel olarak halk hareketini ve oluşan muhalefeti etkisiz duruma getirecek alternatiflere yönelmek zorunda kaldı. 29 Temmuz 1973 günü seçim yapılacak; seçimlerde monarşinin kaldırılması, Papadopulos’un cumhurbaşkanlığının devam edip etmeyeceği oylanacaktı. Bu tarihte yapılan seçimlerde büyük hileler yapıldı ve azgın bir terör estirildi. Yunanistan tarihinde ilk defa seçmen listesinin olmadığı bir seçim gerçekleştirildi. Papadopulos bir taşla iki kuş vurma niyetindeydi. Monarşinin kaldırılması adı altında kendisine karşı direnen egemen sınıf kliklerini tasfiye edecek, faşist yönetimden uzaklaştığı ve liberalizm politikalarına yöneldiği propagandasını güçlendirmiş olacaktı. Monarşi Yunan halkı ve işçi-emekçileri nezdinde teşhir olmuş bir devlet biçiminin sembolü durumundaydı. Bu durumda monarşinin kaldırılması albaylar cuntasının elini güçlendirebilirdi.

Öncesi bir yana sadece cunta yıllarında binlerce devrimci ve demokratın katlinin, uzun mahkumiyet yılları içeren binlerce mahkeme kararının, yasakların, işkencelerin, on binlerce Yunanlının vatandaşlıktan çıkarılmasının, kamuda çalışan on binlerce Yunanlının işten atılmasının, emperyalizmle yapılan kölelik anlaşmalarının, ABD’ye verilen üslerin vb. altında kral Konstantinos’un da mührü ve imzası bulunuyordu.

Albaylar cuntasının kontrolünde yapılan seçimlerde halkın monarşiyi istemediği açıklanmıştı. Ancak gerçek anlamda monarşiye ilişkin referandum 8 Aralık 1974’de yapıldı. Halkın %69,18’i kaldırılmasından, %30,82’si devamından yana oy kullandı ve monarşi kaldırıldı.

20 Ağustos 1973’te, Papadopulos, “seçim sonuçları” doğrultusunda yemin ederek cumhurbaşkanlığı görevine başlarken yeni bir “reform paketi” açıkladı. Sıkıyönetim kaldırılacak, siyasi tutuklulara af getirilecek, sansür kaldırılacak ve Anayasa Mahkemesi’nin çalışmaları yeniden başlatılacaktı. Aynı doğrultuda 1967’den beri işbaşında olan atamayla kurulmuş Nikolaos Makarezos Hükümetinin görevine son veriliyor ve yerine 8 Ekim’de Spiros Markezinis Hükümeti kuruluyordu. Markezinis’inki, Yunancada çok kullanılan bir deyimle “kestaneyi ateşten çıkaracak” kukla bir hükümetti. Öte yandan cuntanın reform vaadiyle propaganda ve demagojisi halkta bir beklenti yaratmadı.

CUNTANIN YIKILMASI VE İOANNİDİS CUNTASININ GELİŞİ

Politeknik’te başlayan ve tüm ülkeye yayılan direniş, Papadopulos Cuntasını ve sözde “liberalleşme” politikalarının ilk adımı olarak kurulan Markezinis Hükümetini zor durumda bıraktı. Tank ve top gücüyle sokaklarda kurulan hâkimiyet, kitlelerin özgürlük ve demokrasi talepleri karşısında çatırdamaktaydı. Gençliğin isyanı fabrikalardan, inşaatlardan ve yoksul mahallelerden kopup gelen kitlelerle birleşince, “yüzyıl sürer” denen cunta yönetimi kontrolü kaybetme noktasına geldi ve paniğe kapıldı. Politeknik Direnişi, halk hareketinin içine girdiği yeni bir dönemi işaret ediyordu. Kitlelerin sokaklara çıkarak emperyalizm ve özel olarak da cunta, NATO ve ABD karşıtı sloganlarla özgürlük ve demokrasi talep ederek tehdit durumuna gelmesi, iç ve dış dengeleri belirleyen tüm merkezleri yeni alternatifler aramaya zorladı. Kaldı ki, gelinen noktada Papadopulos vazgeçilmez olmaktan çıkmıştı.

NATO ve ABD cephesinin “soğuk savaş”ın tüm yoğunluğu ile sürdüğü bir dönemde Balkanların bu önemli ülkesinde yarılması, ciddi bir sorunların ortaya çıkması demekti. “At” değiştirmenin zamanı gelmişti!

Politeknik ile başlayan halkın direnişinden bir hafta sonra 25 Kasım’da tanklar yeniden sokaklara çıktı. Meclis, devlet kurumları, Genelkurmay Başkanlığı ve Papadopulos’un Atina yakınlarındaki Lagonisi adlı sahil kasabasındaki yazlığı abluka altına alındı. Darbecilere karşı darbe yapılıyordu. Cunta içinde cunta!

Darbecilere karşı darbe örgütleyen Dimitrios İoannidis’ti. Albaylar Cuntasının örgütlenmesinde ve yönetimi yıllarında aktif rol oynayan ve halka karşı işlenen katliamlarla düzenlenen operasyonların emrini veren kişilerden biriydi. General Fedon Gizikis’i Cumhurbaşkanı, Adamantios Andrucopulos’u ise Başbakan olarak atadı. İoannidis, Papadopoulos cuntasının “1967 Devriminin [21 Nisan Albaylar Cuntası] hedeflerinden saptığını savunuyordu. İoannidis’e göre, ülkenin komünizm tehlikesinden kurtulması ve tehditten arındırılması için en az yirmi yıla ihtiyaç vardı.

Darbe içinde darbe yapıldığında, dönemin ABD’nin Atina Büyükelçisi Henri Taska, State Department’e şu raporu göndermişti:

İoannidis, Kasım 73’te yaşanan Politeknik olayları sonrasında oluşan politik istikrarsızlığı, Papadopulos tarafından başlatılan liberalizm sürecinin önünü kesmek için fırsat olarak değerlendirdi ve darbe girişimini başlattı. İoannidis’in 1974’te yapılacak seçimler sırasında harekete geçmesi bekleniyordu. İoannidis ve Papadopulos arasındaki anlaşmazlık 1968 yılında yapılan referandum sırasında ortaya çıkmıştı. İoannidis, anayasa için yapılan referanduma karşı çıkmıştı. O günden bu yana Papadopulos yönetimini eleştiriyor ve skandallarla suçluyor. Ayrıca yönetim dışındaki politikacıların ülkenin geleceğine yönelik sürece dâhil olmasını 1967 Devriminden uzaklaşma olarak değerlendiriyor.[14]

Belge, ordu içindeki cuntacı rekabetle beraber kuşkusuz Politeknik ile başlayan ve tüm Yunanistan’ı saran halk hareketi ve direnişinin ABD menşeli Papadopulos yönetimini tehdit ettiğini ve Papadopulos ile yola devam etmenin olanaksızlığını ortaya koyuyor.Halkın nezdinde teşhir olmuş ve halk desteğini bütünüyle kaybetmiş cuntayı, yeni bir cunta ile değiştirmek. Seçenek buydu.

Henri Taska, 1971 yılında Amerikan Kongresi’ne gönderdiği raporda, Yunanistaniçin başka bir yönetimin mümkün olmadığını anlatmıştı: “Yunanistan’da izlediğimiz politika dışında başka bir politika izlenemeyeceğinden eminim. Sanırım bu politika hayati önemdeki ulusal çıkarlarımızla tam olarak örtüşmektedir.[15] Bütün kanıtlar İoannidis Cuntasının mühendisliğinin de CIA tarafından yapıldığını gösteriyor.

İOANNİDİS CUNTASININ SONU 

23 Temmuz 1974 tarihinde, Papadopulos cuntasının devamı olan İoannidis cuntası da yıkıldı. Kaçınılmaz sonu hazırlayan iki belirleyici etken vardı. Bunlardan biri cuntaları kabul etmeyen ve özgürlük ve demokrasi talebini yükselten Yunan işçi ve emekçilerinin, genel olarak Yunan halkının mücadelesiydi –ki Politeknik Direnişi’yle birlikte artık açık bir tehdit durumuna gelmişti–, diğeri ise faşist yönetimin saldırgan, milliyetçi propagandalar eşliğinde başlattığı dış politika serüveninin Kıbrıs’ta duvara çarpmasıydı. Halk nezdinde yıllarca dile getirilen “ulusal çıkarlar” propagandasının Amerikan çıkarlarını ifade ettiği ortaya çıkmıştı. Hem Kıbrıs’ta hem Yunanistan’da tam bir kaos ortamı vardı. 21 Temmuz’da Kıbrıs’taki gelişmeler ve halktan duyulan korku nedeniyle seferberlik ilan edildi. Ordu içinde kaos vardı. İoannidis’in, Andrucopulos başbakanlığındaki kukla hükümeti kararlar alıp uygulayacak durumda değildi. Paçavraya dönen cuntanın dikiş tutacak yanı kalmadı. Diğer yandan toplumsal patlama an meselesiydi. Cunta yönetemez duruma gelmişti. İoannis cuntasının yıkılmasından bir gün sonra 24 Temmuz’da, Fransa Hükümetine bağlı özel uçakla Yunanistan’a gelen sürgündeki sağcı lider Konstantinos Karamanlis, aynı gün yemin ederek, geçici ulusal hükümetin başbakanı oldu. 

Ulusal hükümetin kurulduğu gün Yunanistan tarihinde görülmemiş bir kitlesellikle milyonlar sokaklara çıktı. Aynı yıl yapılan referandumla Yunanistan yönetimi, parlamenter sistemli cumhuriyet olarak kabul edildi. Aynı yıl Yunanistan Komünist Partisi (KKE) yasallaşırken, Andreas Papandreu Tüm Yunanistan Sosyalist Hareketi Partisi’ni (PASOK), Konstantinos Karamanlis ise Yeni Demokrasi (ND) Partisi’ni kurdular.

Süreç günümüze kadar geliyor.

Uzun yıllar boyunca faşist ve gerici yönetimler altında yaşayan Yunan halkının, işçi ve emekçilerinin güçlü antifaşist ve anti emperyalist tutuma sahip olması hiç kuşkusuz yaşanan deney ve tecrübelerden dolayıdır. Gerici diktatörlükler, işgal, iç savaş ve faşist yönetimler nedeniyle ödenen fatura bu günkü mücadele açısından itici bir rol oynamaktadır.

Son yıllarda çeşitli ülkelerde tanık olunan ve hakim sınıflarca kol-kanat gerilen faşist hareketlerden biri de Yunanistan’da ortaya çıktı. Yunan işçi ve emekçilerinin yoğun tepki ve teşhiri karşısında bu Altın Şafak adlı Nazi hareketi yasaklanmak zorunda kaldı ve ileri kadroları cezaevine atıldı.

Altın Şafak’ın yasaklanmasının da gösterdiği gibi, Yunan halkının güçlü anti emperyalist, anti faşist duruşunun arkasında sınıf mücadelesinin zengin tarihsel deney ve tecrübelerinin de olduğunu belirtmek gerekir.


[1] Georgios, M. (2011) “Gnomes To Vima”, https://www.tovima.gr/2011/08/03/opinions/75-xronia-meta-xreos-kai-4i-aygoystoy-1936/

[2] Arvanitaki, D. (2012) “Ιωάννης Μεταξάς και κοινωνικό κράτος” (Metaksas ve Toplumsal Devlet), Politiki, https://www.rizospastis.gr/story.do?id=7111069

[3] Linardatos, S. (1988) Από τον εμφύλιο στη χούντα (İç Savaştan Cuntaya), Temelio Yayınevi, Atina.

[4] News Break (2019) “4 Ağustos Cuntası”, https://www.newsbreak.gr/stories/17129/i-diktatoria-tis-4is-aygoystoy/

[5] Bernardakis, X. (1991) Eda kaı Kke, (EDA ve KKE), Eksandas Yayınevi, Atina.

[6] İstoria, L. M. (2007) “Η πολιτική κρίση του Ιούλη 1965” (Haziran 1965 Politik Krizi), Rizospastis, https://www.rizospastis.gr/story.do?id=4124941

[7] Linardatos, S. (1988) “Από τον εμφύλιο στη χούντα” (İç Savaştan Cuntaya), 1. Baskı, Temelio Yayınevi, Atina.

[8] Dafermos, O. (2009) Fitites kaı diktatoria (Öğrenciler ve Diktatörlük), 1. Baskı, Gavriilidis Yayınları, Atina.

[9] Dafermos, Fitites kaı diktatoria.

[10] Papahelas, A. (2008) Τι έλεγε η CIA για τον Ιωαννίδη (CIA İoannidis İçin Ne Diyordu?), https://www.tovima.gr/2008/11/24/archive/ti-elege-i-cia-gia-ton-iwannidi/

[11] Trasos, A. (2018) “Η αθέατη πλευρά της 7ετίας. Σκάνδαλα, διαφθορά και…’θαύματα’”, Lesvos News, https://www.lesvosnews.net/articles/news-categories/afieromata/i-atheati-pleyra-tis-7etias-skandala-diafthora-kaithaymata

[12] Trasos, age

[13] Karifi, V. (1975) “Elliniki Oıkonomıa 1967-1974” (1967-1974 arası Diktatörlük Yıllarında Yunan Ekonomisi), http://greekjunda.blogspot.com/

[14] Papahelas, Τι έλεγε η CIA για τον Ιωαννίδη

[15] Bicika, P. (2008) “Οι αμερικανοί πρεσβευτές στην Αθήνα” (ABD’nin Yunanistan Büyükelçileri), https://www.tovima.gr/2008/11/24/culture/oi-amerikanoi-presbeytes-stin-athina/