Arjantin’de faşizm

Ayhan Aydoğan

Arjantin, İspanyol sömürü sisteminin yerlilikten arındırma politikaların en başarılı olduğu ülkelerden biridir. Bu sebeple bölgenin kuzeyindeki ülkelerde etkili bir siyasal güç olan “yerli kimliği” Arjantin için, diğerlerine kıyasla önemli bir faktör değildir. Arjantin, İspanya ve İtalya kökenli göçmenlerin nüfusun ağırlığını oluşturduğu bir ülkedir.

Bölgenin diğer ülkelerine kıyasla Arjantin’de toprak sahipliği politik güç kazanma konusunda geri kalmıştır. Ülkenin bağımsızlık sonrası federatif örgütlenmesi de bu duruma işaret eder. Üniter devlet yanlısı toprak sahipleri ile federatif ve üretim yanlısı tefeci-tüccar burjuvazi arasındaki siyasi ve askeri çatışma, İngiltere ile sömürge döneminden beri ilişkide bulunan burjuvazi lehine sonuçlanır.

Arjantin sömürge döneminde ticaret burjuvazisi üzerinden Büyük Britanya’ya hızlıca eklemlenir. Arjantin’in tarım ürünleri bakımından zengin olması, İngiltere’nin bütün dondurulmuş gıda ihtiyacını tek başına karşılamasına olanak yaratır. Bu sebeple Arjantin’de dondurulmuş gıda üreten birçok fabrika kurulur. Bu gıdaların limana hızlıca ulaşabilmesi için ise demiryolu hatları oluşturulur. İngiltere’ye bağımlı bu sanayileşme hamleleri Arjantin’de kapitalizmi bölgenin diğer ülkelerine göre çok daha hızla geliştirir. Arjantin ayrıca yeraltı kaynakları bakımından da oldukça zengin bir ülkedir. İspanyolların Latin Amerika’yı sömürgeleştirme sürecinde ülkeye Latince “gümüş” demek olan “Argentina” ismini vermeleri de bu zenginliğin göstergelerindendir diyebiliriz.

Arjantin ekonomisi Birinci ve İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşları arasında, hızlıca gelişir. 1935 yılına gelindiğinde, Arjantin dünyanın en büyük 8. ekonomisi haline gelir. Şunu da belirtmemiz gerekir ki, Arjantin’de büyük toprak sahipleri ve oluşturulan gıda sanayi genel olarak aynı insanların elinde biriktiği için büyük toprak sahipleriyle, sanayi burjuvazisi arasında çok büyük gerilimler ortaya çıkmaz. Ülkenin tarihsel kökeni bakımından köylülüğün çok gelişmiş olmaması da diğer Latin Amerika ülkelerinin aksine sınıf savaşımının çok daha net bir şekilde görülmesine olanak sağlamaktadır.

Arjantin’in toplumsal yapısını irdelerken kilisenin özgül koşullarına da değinmek gerekir. Arjantin’de kilise, sömürgeciliğe karşı verilen mücadelede birçok Latin Amerika ülkesinde olduğu gibi burada da ön plana çıkar. Ama Arjantin’ de kilisenin konumunu diğer Latin Amerika ülkelerinden ayıran şey, özellikle 1966-1975 faşizm sürecinde, kilisenin merkezi yapısı askeri darbecileri desteklerken, tüm tabanının işçilerden, sol Peronizmden yana taraf olmasıdır. Bu taraf olma hali sadece söylem düzeyinde de kalmamıştır. İşçi sendikaları için para toplama, işçileri bağımsız sendikalarda örgütleme çalışmalarına katılma, yer altı örgütleri için lojistik oluşturma gibi faaliyetlerle halkın faşist sistemden olabildiğince az zararla çıkması için çaba göstermişlerdir. 1965 askeri darbesiyle oluşan faşist koşullarda Üçüncü Dünya İçin Rahipler Hareketi (MSTM) gibi rejim karşıtı ve sol eğilimli bir örgütlenmeye gidip yeraltı faaliyeti örgütlemeye de başlarlar.

Arjantin’in bir diğer özgül koşulu ise Nazi Almanya’sının yenilgisi kesinleştikten sonra yaklaşık 11 bin Nazi subayının Arjantin’e kaçıp hayatlarının sonuna kadar orada yaşamalarıdır. Peron hükümetinin Nazilerle olan yakınlığı, devlet örgütlenmesinde Nazilerin tecrübesinden faydalanma isteği, Nazilerin Arjantin’de barınabilmelerine olanak yaratır. Nazi subaylarının ciddi bir bölümü, 1950 yılından sonraki tüm darbelerde, deneyim aktarma ve istihbarat konusunda oldukça etkin bir faaliyet yürütür. “Gerçek Odessa: Peron Nazileri Arjantin’e nasıl getirdi” adlı eserde yakalanan Nazi subayların Arjantin hakkındaki ifadelerine birçok yerde rastlanmaktadır. Örnek verecek olursak,“1962 yılında yakalanıp İsrail’de yargılanan, Holokost’un en büyük sorumlularından olan SS subayı Adolf Eichmann, 1955 darbesinden önce sendikaları işlevsizleştirme ve istihbarat desteklerini anlatır. Sadece darbe öncesi değil, sonraki devlet örgütlenmesinde de oldukça etkin rol oynarlar. Eichmann mahkeme kayıtlarında, darbe sonrası Dünya Bankası’yla yapılan anlaşmada aldıkları rolden ve Arjantin sanayini ABD’ye bağımlı hale getirebilmek için Arjantin Burjuvazisi ve ABD gizli servisleriyle olan ilişkilerinden bahseder.[1]

Arjantin’in toplumsal özgüllüklerinden bu şekilde kısaca bahsettikten sonra, faşizmi oluşturan koşulları İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’ndan başlayarak tartışmaya başlayabiliriz.

Arjantin askeri darbelere en aşina Güney Amerika ülkelerinden diyebiliriz. Arjantin’de 1930, 1943, 1955, 1962, 1966 ve 1976 yıllarında altı askeri darbe meydana gelir. 1966 ve 1976 Arjantin askeri darbeleri, 1964 Brezilya askeri darbesi, 1973 Şili askeri darbesi ve çok uzaklarda olsa da ülkemizdeki 1980 askeri darbesiyle çok fazla benzerlik içermektedir. Darbelerden önceki işçi sınıfının yüksek örgütlülük düzeyi, bu örgütlülüğün sosyalizmle olan güçlü bağları, burjuvazinin ekonomik planlarını zor gücü olmaksızın hayata geçirme ihtimalinin kolay olmaması, tüm bu faşist sürecin yaratılma sebeplerindendir. Şili’deki 1973 darbesinden önce burjuvazinin ilan ettiği piyasacı ekonomik uygulamaların, Brezilya’daki serbest piyasacı rejimin, Türkiye’deki 24 Ocak Kararlarının, Arjantin’deki kamu harcamalarının daraltılıp, ülkeyi yabancı sermayeye açma politikalarının, işçi sınıfının rızası alınarak yapılabilmesi oldukça zordu. Bu ekonomik planların uygulanması için gerekli olan zor gücü tüm bu saydığımız ülkelerde hayata geçirilir. Arjantinli siyaset bilimi uzmanı O’Donnell’ın da iddia ettiği üzere “1966 ve 1976 askeri darbeleri, ithal ikameci sanayileşme politikalarının krize girmesi ve bu krizden çıkış yolu için düşündükleri ekonomi politik uygulamaları işçileri ikna ederek hayata geçirmelerinin imkânsız olduğu bilmeleri ve bunu ancak zor gücü kullanarak yapabileceklerini düşündükleri için ortaya çıkmıştır.[2] 

Konu Arjantin olunca, Peronizmin işçi sınıfı ve toplumla olan ilişkisi ele alınmadan 1966 ve 1976 darbesi ve sonrasındaki faşist dönem tam olarak açıklanamaz. Bu nedenle Arjantin’in toplumsal ve siyasi tarihinde büyük öneme sahip olan Peronizmi ayrıca ele alacağız.

PERONİZM

Arjantin’den Avrupa’ya çeşitli görevlerle gönderilen genç ordu mensupları özellikle İkinci Dünya Savaşı öncesindeki, Musolini İtalya’sının devlet örgütlenmesi ve seferberlik havasına hayran kalırlar. Arjantin savaş sırasında açıktan mihver ülkelerinin yanında yer almaz. Arjantin’in İkinci Paylaşım Savaşı öncesi nesnel ve iktisadi koşulları ordu ve burjuvazide faşizm ve Nazizm yanlılarını arttırır. “Bu durumu üç sebep üzerinden açıklayabiliriz: Faşizmin, sanayileşen dünyada işçi sınıfının, sınıf olarak hareket etmesini önleyebilen bir sistem olduğunu düşünmeleri, ordudaki anti-komünist damar ve İngiltere tarafından sömürülmelerinden dolayı Anglo-Sakson dünyaya karşı biriken öfke.[3]  Arjantin’in sermaye sahipleri, Sovyetler Birliği’nin savaştan güçlenerek çıkmasından ve bu durumun büyüyen Arjantin işçi sınıfına güven vereceğinden kuşku duymazlar. İşçi sınıfı büyürken, işçileri sınıfının değil de büyük Arjantin milletinin bir parçasıymış gibi konumlandırabilmek için uğraşırlar.

İtalya’daki farklı toplumsal sınıfların faşist ideoloji etrafında birleştirilme çabası ve toplumun ordu örgütlenmesi disipliniyle yeniden inşası, Peron gibi askerler ve burjuvazi için, Arjantin’e de uygulanabilir görünür. Bütün bunları anlatırken şunu da belirtmek gerekir ki Avrupa örneklerinde olduğu gibi emperyalist saldırganlıkla beslenen milliyetçilik, Peronizm’in bir unsuru olmaz. Peronist milliyetçilik damarının, ekonomik bağımsızlık ve ülkenin savunulması sorunu üzerinden şekillendiğini söyleyebiliriz.

Peron 1943’teki darbe sonucu oluşan yönetimde hızla inisiyatif almayı başarır. Peron’un iktidarının başlangıcının ve ilk döneminin büyük bir çoğunluğunun, Sovyetler Birliği’nin faşizmi yenilgiye uğrattığı, demokratik halk cumhuriyetlerinin kurulduğu, güçlü bir işçi devletinin varlığının baskısıyla sosyal devlet anlayışının oldukça güçlenmeye başladığı döneme denk geldiğini aklımızda tutalım. Bu durumu göz ardı etmek Peron’un ilk dönemindeki işçi yanlısı gibi görünen konumunun, bütünden kopuk sadece kendinden menkul olarak algılanmasına yol açabilir.

Peron konjonktür gereği, komünizmi önlemenin tek koşulunun işçi sınıfının yaşama koşullarını iyileştirmek olduğunu düşünür. İşçileri devlet kontrolüne almak üzerine yoğunlaşan Peron, işçi sendikalarını tek bir konfederal yapı altında birleştirmeyi planlar. Bu planın aslı amacı, işçilerle patronların pazarlık zeminini devletin kontrolüne almak ve böylece kontrolsüz grev ve işçi eylemlerinin önüne geçmektir.

Çok kısa bir süre içerisinde kendisine bağlı büyük bir işçi konfederasyonu oluşturur (CGT: Genel İşçiler Konfederasyonu). Bu hamlesiyle hem işçi sınıfının geniş kesimini kendi kontrolüne alır hem de CGT konfederasyonuna girmeyi reddeden çeşitli sol örgütlerin etkin olduğu sendikaları marjinalize eder. Bu hamlesinin hemen ardından grevi yasaklar. Çıkan tepkileri dengelemek adına bir yandan da işçi sınıfının ücret ve çalışma koşullarında belirgin bir iyileşme yapar. 

İş yasasında ilerici denilebilecek düzenlemelerin olması, işçilerin yaşam seviyelerinde iyileştirmeler yapılması, merkez bankasının devletleştirilmesi, ekonomide devletin rolünü daha da arttıracak sinyaller vermesi egemen sınıfların azımsanmayacak bir kısmını Peron hükümetiyle karşı karşıya getirir. Yukarıda da belirtildiği gibi, Peron’a göre ülkenin sömürge geçmişi, düzene oturmayan siyasi sistemi, giderek güçlenen sol hareket, yoğunlaşan grevler ve hareketli genç işçi sınıfı düşünüldüğünde, sosyalizme sapmadan emperyalizme bağımlılıktan kurtulmanın tek koşulu işçi sınıfına geçici imtiyazlar vermektir. Ancak egemen sınıfı buna ikna etmek oldukça zor olur.

Peron işçi örgütlerini kendine bağlı çatı örgütlerinde topladığı gibi, patron örgütlerini de bir çatı altında toplayıp, tüm ekonomik kararları devletin gözetiminde aldırmaya çalışır. Peron hükümetinin aklında emek ve sermaye cephesinin temsil edileceği korporasyonlar kurmak vardır. Fakat Peron büyük sanayicilerin desteğini tam olarak alamaz. Büyük toprak sahipleri, Peron’un fiyat kontrolleri ve topraktaki kiracılar lehine çıkardığı yasalardan şikâyetçidir. İktidar, sadece devletin desteğine ve kredisine muhtaç küçük sanayici ve toprak sahiplerinin desteğini almayı başarır. “Sonuç olarak, Peron’un kafasındaki emek ve sermaye cephelerinin devletin organik uzantıları haline geldiği ve böylece bir sınıfsal çatışmanın engellenebilirliğini düşündüren model, kadük bir biçimde de olsa geçmiş olur. Yalnızca işçiler ve patronlar için değil, aydınlar, sanatçılar, beyaz yakalılar, üniversite öğrencileri gibi farklı toplumsal kesimleri için de devlet ideolojisi çerçevesinde ve belirli toplumsal hedefler etrafında çalışan çatı örgütler kurulur.[4]

Peron’un ideolojik zeminini Türkçeye “sosyal adaletçilik” olarak çevirebiliriz. “Oldukça eklektik bir yapıya sahip olan bu ideoloji sosyalizmin işçi sınıfının çıkarlarını merkeze alan kolektivizmini de kapitalist bireyciliği de reddeder.[5] Bunun yerine sınıf çıkarlarının ulusun ortak iyiliği için devlet kontrolünde törpülendiği ve devletin toplumu belli ortak hedefler için seferber ettiği bir korporatist bir rejim önerilir.

Peronist hükümet işçi sınıfın değiştirici gücünün farkında olup, bu değiştirici gücün korporatist sistemde dondurulabileceğini düşünüyordu. Fakat akıllarındaki işçi sınıfını hareketsiz kılabilecek sistemi inşa edene kadar, işçilerin istencine kısa süreliğine de olsa boyun eğmek durumunda kalır. Peronizm işçi sınıfının yaşam koşullarına dair birçok iyileştirme yapar. “İşgücünün ulusal gelirden aldığı pay 1946 ile 1950 yılları arasında %25 oranında yükselir. Asgari ücret sistemini yeniden canlandırır. İş mahkemeleri kurulur. İşçi konutları yapılır ve 60 yaşını dolduran işçilere emeklilik hakkı verilir.[6] Peron bütün bunları yaparken bu durumun sürekli kılınamayacağını bildiği için kendi uzvu gibi düşündüğü Peronist CGT Konfederasyonu dışında kalan tüm bağımsız sendikaların üzerine gider. Peron’un aldığı ikinci bir önlem ise kendisine bağlı askerlerin alanlarını genişletmek olur. Büyük bir askeri sanayi yaratır. Ordunun anayasal halklarını genişletir. 1949 anayasasıyla kendi lehine de yasalar çıkararak kendi pozisyonunu güvenceye alır. 1949 senesine gelindiğinde işçilerin ciddi bir bölümünü Peronist sendikada örgütlemiş, askeriye üzerinde hâkimiyet kurmuş, kendini anayasal güvenceye almış Peron’la karşılaşırız. 

Arjantin ekonomisinde 1950’ye doğru sorunlar tekrar baş gösterir. Özellikle enerji, alt yapı ve demiryolu sektörlerinde sanayileşme tıkanma noktasına gelir. Burjuvazi, işçilerin haklarındaki kesintiler talep eder ve bunlar hayata geçer. Alım gücü azalan, özlük hakları tırpanlanmaya başlanan işçi sınıfı demiryolları ve alt yapı sektörlerinde büyük grevler örgütler. Peron işçi sınıfının desteğini büyük ölçüde kaybeder. Öğrenci hareketi ise askeri alanının genişleyip kamusal özgürlük alanlarının daraltılmasından şikâyetçidir. Burjuvazi, kendi alanını yeterince genişletmediğini düşünen Peron’un yerine, yabancı sermayeyi de ülke içine sokabilecek bir hükümetle çalışmak ister. Peron halk desteğini de kaybedince 1955 senesinde askeri bir darbeyle devrilir. İşçi sınıfını kendisine bağladığını düşünen, askeri kendi yanına çeken hamleler yapan, kendisini anayasal güvence altına alan Peron, kısa bir süre içerisinde devrik başkan konumuna gelir.

1955 ASKERİ DARBESİ

1955 Darbesinden sonra gelen hükümet Dünya Bankası’yla anlaşma yapar ve hızlıca uygulamalara başlar. Bu raporun ne anlama geldiğini anlatabilmek açısından şunu söylemekte fayda var: “1961 senesine gelindiğinde sadece altı yılda ülkedeki demiryolları işçilerinin üçte biri işten çıkarılır. 1961 senesine gelindiğinde ülkede kişi başına düşen kamu görevlisi sayısı dörtte birine düşer.[7]

Peron’a karşı düzenlenen 1955 darbesi ekonomik buhranın da etkisiyle, geniş bir destekle gerçekleşir. Fakat işler halkın, özellikle işçi sınıfının istediği gibi gitmez. “Bu süreçte Arjantin giderek ABD’ye daha bağımlı hale gelir, yük işçi sınıfının üzerine bindirilir. Peron sonrası dönemde devletin giderek daha da baskıcı hale gelmesi ile hayal kırıklığına uğrayan işçiler, öğrenciler, proleterleşen orta sınıflar, Peron dönemindeki teşvik ve kredilerden mahrum kalan küçük yerel sanayiciler de tekrardan Peronist hareketin parçası haline gelmeye başlar.” [8]

Ekonomik durumdan hoşnut olmayan işçi sınıfı tepkilerini ufak çaplı grevlerle dile getirmeye başlar fakat bu grevler yeterince etkili olmayınca Arjantin’in en büyük sektörlerinden olan gıda sektöründe de büyük grevler başlar. Askeri hükümet işçilerin bu tepkisini yatıştırmak için seçim kararı alır.

1958’deki seçime, Peronistler içinde radikal kanadı temsil eden, başında Arturo Frondizi’nin bulunduğu UCRI (Union Civica Radical Intransigente); diğeri ise darbeci askerlerin desteklediği, Ricorado Balbin’in başkanlığında UCRP’nin (Union Civica Radical de Pueblo) olduğu iki adayla gidilir. Askerler Peron’un sürgünde olup seçimlere etkisinin çok olamayacağını düşündüğü için kendi adaylarının olduğu UCRP’nin seçimleri kazanacağı konusunda oldukça emindirler. Fakat Peron başkanlığındaki yaşam seviyesine tekrar çıkmak isteyen işçi sınıfı, baskın, merkezi bir yönlendirici olmadan, sendikal hareketlerin yürüttüğü tabandan çalışmayla Arturo Frondizi’nin başkan olmasını sağlar.

1962 DARBESİ

Frondozi başkan olsa da askerler tarafından benimsenmez. Askerler kendi adayları bile kazanmış olsa hükümeti tekrar devralmayı düşünüyordu. Hal böyleyken, radikal Peronist sendikalarının adayı olarak gördükleri Frondozi’ye müdahale etmemeleri çok mümkün değildi.

Frondizi hükümeti, işçi sınıfıyla yol yürümektense, asker korkusuna ve burjuvazinin ihtiyaçlarına göre bir siyasi hat belirlemeye karar verir. Seçimleri işçi sınıfı sayesinde kazanmış olsa da geleceğini garanti altına almayı, askerler ve burjuvaziyle ortaklık yapmakta görür. Yabancı kredi kuruluşlarının acı reçetesini kabul eder. “1958 yılından 1962 darbesine kadar geçen dört yılda ülkeye sokulan yabancı yatırımcı sayısı, 1912-1975 yılları arasındaki yabancı yatırımcıların üçte biri oranındadır. Kamu harcamalarını fazlasıyla keser, maaşlar dörtte bir oranında azaltılır ve sabitlenir. Kişi başına düşen kamu çalışanı hızla geriler. İşçi sınıfında artan huzursuzluk grevlere yol açar. Nisan, Mayıs ve Eylül 1959’da geniş çaplı grevler yapılır. Burjuvazi ve askerlerin beklentilerini fazlaca karşılamış olsa da işçi sınıfının eylemliliği her ikisine de şunları düşündür: ‘Eğer seçimlere gidersek bu şartlarda çıkan sonuç hiç istediğimiz gibi olmayacak o yüzden ekonomi politikalarının hızının kesilmemesi için askeri bir darbe gerekmektedir’[9]

1962 Yılında askeri darbe yapılır. Askeri darbe yapılmasına rağmen grevler hız kesmeden devam eder. İşçi eylemlerinin önünü kesmek için beş kez çalışma bakanı değiştirilir. Çıkan öğrenci ayaklanmalarını bastırmak için ise üç kez de eğitim bakanı değiştirilir. Askerlerin ayaklanmaları kendi kullanışlı aparatlarını değiştirerek savuşturma işi, ne işçi sınıfında ne de öğrenci hareketi üzerinde etkili olur. Grevlere dayanamayan darbe hükümeti yıkılır. İşçi sınıfı, bir önceki grev dalgasından öğrendiği doğrultuda hareket eder. Bir darbe hükümetini başka bir darbe hükümetine tercih etmenin hata olduğunu düşünür ve demokratik seçimleri zorlayarak 1963 yılında istediğini alır.

1963 seçiminde Arturo Illia başkan olarak seçilir. İşçi sınıfı bir adım daha ileri giderek kendi destekledikleri hükümete karşı da grevlere başlar. Bu grev dalgasıyla, Illia yabancı sermayeye mesafe koymak durumunda kalır. Yabancı petrol şirketlerinin üretim izinleri kaldırılır. Kamu harcamalarını eski seviyesine çeker. Temel gıda fiyatlarının artışına sınırlandırma getirilir.

İşçi sınıfının 60’lı yıllarda sosyalist örgütlerle bağlantıları artar. Sosyalist örgütlerin işçi sınıfı üzerinde etkili olmasıyla işçiler demokratik talepler için de mücadele etmeye başlar. Sürgündeki Komünist Parti üyelerini ve Peronistlerin ülkeye dönmeleri için kampanya başlatılır.

Yapılan kampanyalar sonucunda sol peronistler ülkeye dönerler. Sol peronistlerin ve Komünist Parti’nin de dahil olduğu yasaklı bulunan tüm partilerin 1965’te yapılacak olan ara seçimlere katılmalarının önündeki engel kaldırılır. Mart’ta yapılan seçimlere Halkçı Birlik altında katılan Peronistler oyların %30,9’unu alıp seçimden birinci parti olarak çıkar. Peronistler seçimleri kazandıktan sonra, işçi sendikaları ve öğrencilerle birlikte sürgündeki diğer Peronistler için kampanya düzenlemeye hız kesmeden devam eder. İşçi sınıfı ve öğrenci hareketinin ivmelenmesi, burjuvazinin kamusal alanı daraltma, özel sermayeyi genişletme planlarının karşısında engel teşkil edeceğinden, büyük burjuvazi askerden hükümete el koymasını talep eder. General Julio Alsogaray, ordu adına 28 Haziran 1966’da Illia’ya istifa etmesi için çağrıda bulunur. Illia ilk başta direndiyse de akşamına başkanlık makamından çekildiğini açıklar. Yeni Devlet Başkanı Genelkurmay Başkanı Juan Carlos Ongania olur.

1966 DARBESİ

1966 ve 1976 darbesi Arjantin tarihinde farklı bir yerde durur. 1966 darbesine götüren koşullar dikkatle incelendiğinde, sosyalizmle tanışmış, ekonomik taleplerin yanı sıra demokratik taleplerin peşine de düşebilen bir işçi sınıfından bahsedilebilir. Darbe öncesinde işçiler, devletin uzvu gibi hareket eden CGT konfederasyonundan ayrılır ve bu konfederasyona ciddi bir muhalefet örgütler. Bu süreç işçilerin görece bağımsız örgütlerini kurduğu, sosyalist fikirlere yakınlık gösterdiği bir dönemdir. Önceki darbelerdeki gibi, bir sonraki askeri rejimin şimdikinden daha adaletli olacağını düşünen ve kolayca tarafsızlaştırılabilen bir işçi sınıfı yoktur. “Burjuvazinin isteği, 1964 senesinde Brezilya’da uygulamaya koyulan, kamuyu alabildiğine daraltan, serbest piyasa ve yabancı sermayenin alanını tamamen açan, sendikal örgütlülüğü kısıtlayan bir model getirmektir. Dünya Bankasıyla yapılan anlaşma, önemli sanayi kollarının ABD himayesinde olması, tekelci çok uluslu şirketlerin hâkimiyeti, bu durumun burjuvazi ve askerler tarafından olumlu karşılanması, önceki darbelerdeki millileştirme hamlelerinin bundan sonraki askeri müdahalelerde olmayacağını da anlatır niteliktedir. İşçi sınıfının örgütlülüğünü ve yaşam koşullarını bu derece daraltan bir modeli işçi sınıfının rızasıyla hayata geçirmek ya da böyle bir hamlede işçi sınıfını tarafsızlaştırmak çok olağan görünmediği için bu işin zor yoluyla yapılması yoluna gidilir.[10] Bu darbe diğer darbelerin aksine belirli bir süre için değil, yeni ekonomik model geri dönülmez bir biçimde oturtulana kadar iktidarda kalma amacıyla planlanır.  

1966 darbesinin üç nedenini General Ongania şu şekilde ortaya koyar: “Birincisi, işçi ve patron arasında teröre ve anarşiye sebep olan uyum eksikliği; ikincisi, sivil liderlerin ulusal sorunları çözmede yetersiz kalması; üçüncüsü, siyasi partilerin ve liderlerinin toplumda kutuplaşmaya yol açan sorumsuz davranışları.[11]

Darbe hükümeti, Ulusal Kongre de dâhil olmak üzere bütün siyasi partileri ve bürokratik makamları görevden alır. Hiç vakit kaybetmeden sosyal hayata yeni bir form vermek için işe koyulur. Yeni düzende politikacıların yerine askeri liderler atanmış; ekonomik büyümeyi canlandıracak teknokratlar ve yabancı yatırımcılarla ittifaklar geliştirilmiştir.

Ordu, bu düzenlemeler yapılırken, devlet örgütlenmesinde de önemli değişikliklere gider. Hem ulusal hem de eyalet düzeyinde yasama organları ve seçilmiş makamlar dağıtılır. Eyaletlere valiler yerleştirilir. Yargı özerkliği kaldırılır. Üniversiteler ve basın üzerinde baskı ve sansür olağan hale gelir.  “Darbeden çok kısa bir süre sonra, üniversiteler üzerindeki baskıyı gösteren ‘Uzun Bastonlar Gecesi’ olarak adlandırılan bir olay yaşanır. Federal Polis, Buenos Aires Üniversitesi’ne baskın yapar. General Ongania’nın otoriter yönetiminin bir yansıması olarak çıkartmış olduğu Üniversite Reformu’na muhalefet eden öğrenciler ve hocalar ile güvenlik güçleri arasında ciddi çatışmalar yaşanır. 2000 öğrenci tutuklanır 300 civarında profesör ülke dışına yollanır.”[12]

Darbe hükümetinin aldığı önlemlerden en işlevlisi Ulusal Güvenlik Yasası’dır. Bu yasa Ulusal Güvenlik Doktrini’nin Arjantin’e uyarlanmış halidir. 1967 yılında bu kanuna göre çıkan bir kararname ise Komünizme Karşı Korunma Kanunu’dur. Bu kanun dayanak yapılarak tüm CGT dışı bağımsız sendikalar kapatılır. Fabrikadaki işyeri temsilcileri bile tutuklanır. Legal mücadele alanlarının tıkandığını düşünen ve Arjantin doğumlu Che Guevera’dan da oldukça etkilenen darbe karşıtı hareket, yeraltına çekilmeye başlar. Bunlardan önde gelenleri Sol-kanat Peronist Silahlı Kuvvetleri (FAP), Maoist Kurtuluş Silahlı Kuvvetleri (FAL), Marksist-Leninist Devrimci Silahlı Kuvvetler (FAR) idi. Sayıları az da olsa bazı Katolik rahipler bile Üçüncü Dünya İçin Rahipler Hareketi (MSTM) gibi rejim karşıtı ve sol eğilimli bir örgütlenmeye gitmişlerdir.[13] 1971 yılında gerilla birlikleri için merkezden bağımsız hızlı karar alınan federal mahkemeler kurulur. “Bu mahkemeler yakalanan ya da gerilla olduğu şüphelenilen insanları, merkezi yargı organın hantallığına bırakmadan infaz öncesi bürokratik işleri hızlandıran noter kurumu gibi çalışır.[14]

Bu süreçte Peronist hareket de çeşitli hiziplere ayrılır. İlk ayrılık, Peronsuz bir hükümeti kabul etmeyen sendika liderleriyle, darbe hükümetleriyle uzlaşmaya istekli olan neo-Peronistler arasında çıkar. Peronistler arasındaki asıl kırılma 1969’daki “Cordobazo” ayaklanmasıyla olur. “Bu bölünme geleneksel sendikacılarla, daha radikal ve militan olan genç gruplar arasında yaşanır.”[15] Üniversite reformuna tepki gösteren öğrenciler ve hak arayan işçilerin içinde bulunduğu beş kişinin polis tarafından öldürülmesi sonucunda Cordoba’da bir ayaklanma meydana gelir. “29-30 Mayıs 1969’da öğrenciler ve işçiler şehir merkezini işgal eder. Ayaklanmanın öncüsü CGT’nin yönetimle uzlaşmayan sosyalist işçilerin öncülüğünü yaptığı genç işçi kanadıdır. Binlerce işçi ve öğrenci kent merkezine iner. Olaylar kentin dört bin kişilik polisine takviye olarak gönderilen beş bin kişilik özel askeri birlik tarafından bastırılır.”[16] Cordobazo eylemlerinin oldukça önemli sonuçları olmuştur. Bu eylem işçilerin toplumun diğer kesimlerinin de taleplerinin öncüllüğünü yapabileceğini göstermiştir.

İşçi sınıfı, darbe hükümetinin üniversite reformuna karşı çıkar ve öğrencilerin de kendi kaderlerini işçilerinkiyle ortak görmesini sağlar.

Darbe hükümeti zamanında yaşanan bir başka önemli olay ise 1972 yılında gerçekleşen Trelew Katliamı’dır. 25 kişiden oluşan işçi ve öğrenci önderleri hapishaneden kaçma girişiminde bulunur. Bunun sonucunda 6’sı başarılı olur fakat 19’u yakalanır. Kaçabilenler Trelew Havaalanı’nda daha önceden gerillalarca el konulmuş bir uçakla Şili’ye gider ve dönemin başkanı Salvador Allende’den sığınma talep ederler. Darbe hükümeti kaçanlar iade edilmezse ellerindeki 19 kişiyi öldüreceklerini Allende’ye bildirirler fakat Allende kimseyi iade etmeyeceğini söyler. 19 kişi darbe hükümeti tarafından infaz edilir.[17] Trelew Katliamı’ndan sonra yabancı sermayeli petrol firmalarında grev dalgası başlar. Ardından demiryolu işçileri de greve çıkar. Öğrenci hareketi de tüm grevlere destek verirken, gerilla örgütleri de kent merkezlerindeki silahlı eylemlerini arttırır. Bu baskıya dayanamayan darbe hükümeti görevden çekilir. “Burjuvazinin farklı bir askeri vesayetle yola devam etme isteği de halk tarafından kabul görmez ve darbe hükümeti Peron’u geri çağırmayı ve seçime gitmeyi kabul eder.[18]

1973 yılında yapılan seçimde Peron’un desteklediği Campora başkan seçilir. Bir yıl geçmeden yerini Peron’a devreder. Böylelikle ikinci Peron devri de başlamış olur. Peron ilk iş olarak yine tüm sendikaları CGT konfederasyonu altında toplayarak yola koyulmak ister ama Arjantin işçi sınıfının geldiği nokta Peron’a bu sefer izin vermez. Peron ilk dönemki işçi sınıfını kontrol altında tutabilme yeteneğinden çok uzaktır. Yine grev dalgaları ve eylemler başlamışken Peron hayatını kaybeder ve yerine eşi İsabel Peron geçer.

İsabel Peron ve hükümet yetkilileri, işçi sınıfı ve yükselen öğrenci hareketini kontrol altına almak için Triple A’yı (Alianza Anticomunista Argentina: Arjantin Antikomünist İttifakı) kurar. Bu paramiliter örgüt işçi sınıfı ve muhaliflere karşı bir savaş örgütü olarak tasarlanır. “Darbe sonrası yapılan yargılamalarda Triple-A örgütü tarafından 300 işçi ve 158 öğrencinin öldürüldüğü ve yaklaşık 600 kişinin de kaybedildiği belirtilir.”[19] İsabel Peron ve hükümeti paramiliter grupların da verdiği cesaretle işçi sınıfının örgütlülüğünün kırılacağını tahmin ederek, işçi ücretlerinde %45 kesintiye gider. Fakat geri adım atmayı düşünmeyen işçilerin yaptığı grev ve eylemler sonucunda Ekonomi Bakanı Jose Lopez Rega görevden alınır. Aynı zamanda Triple-A örgütünün kurucusu olan Rega, Arjantin’den kaçmak zorunda kalır. 1975’te yapılan grev, ülkenin demir üretim tesislerini işlemez hale getirir. Bu grev her ne kadar ücretleri eski seviyeye çıkarma noktasında amacına ulaşamasa da ekonomi bakanını istifa ettirmesi ve paramiliter grubun kurucusu olan bakanı ülke dışına kaçma noktasına getirebilmesi açısından oldukça önemlidir. Hükümetin, işçilerin ücretinde iyileştirme yapmaması üzerine 1975 yılının Temmuz ayında ülke genelinde bir grev dalgası daha yaşanır. Greve 48 saat içinde 10 milyon kadar işçi katılır ve bu grev Arjantin tarihinin en büyük grevi olur. İkinci grev dalgası ise Şubat-Mart 1976’da yaşanır. Grevler, bir kez daha, işçi sınıfının talepleriyle, kapitalist ekonominin gereklerini uzlaştırmanın, imkânsız olduğunu gözler önüne serer. Sonunda ekonomik kriz, burjuvaziyi, işçilerinin yaşam standartlarının bastırıldığı, kapitalizm için sağlıklı kâr oranlarının elde edilebileceği “güçlü devlet”e yönlendirerek darbe yaptırmak zorunda bırakır.

FAŞİZMİN İKİNCİ PERDESİ: 1976 DARBESİ

Cuntanın ilk faaliyetlerinden birisi ekonomi politikalarını düzenlemek olur. Şili’de 1973 darbesinden sonra uygulanan ekonomi politikaları, Arjantin’e de yavaş yavaş uyarlanmıştır. Hayata geçirilen uygulamaları şöyle özetleyebiliriz: “Önceki 5 yıla göre reel ücretler yaklaşık %50 oranında azaltılır; kamu hizmetlerinin ücretleri artırılır ve bazı kamu hizmetlerine son verilir; dış ticarette engeller ve kısıtlamalar kaldırılır; ithal ikamecilik yerine ihracata yönelik politika izlenmeye başlanır; devlet harcamaları ve istihdam azaltılır; devlete ait işletmeler yeniden özelleştirilir.”[20]

1966 darbesinden sonra olduğu gibi askerin en büyük amacı işçi hareketini ezmektir. Sol siyasal partiler ve sendikalar yasaklanır. Bildiri, yayın vb. basımını engellemek için, kağıt fabrikalarının dağıtım güzergahına dahi nöbetçi askerler koyulur. Fakat illegalite tecrübesine de sahip Arjantin işçi sınıfı bu saldırılara yine grev ve eylemlerle karşılık verir. 1983’e gelindiğinde tüm taleplerini askeri iktidara kabul ettirememiş olsa da ücretleri darbe öncesi dönemindeki seviyeye yükselten, çoğu kamu hizmetini geri getiren ve en önemlisi askeri iktidara ülkeyi daha fazla yönetemeyeceğini göstererek seçimlere gidilmesini sağlayan bir mücadele dönemi yaşanır.

Devlet başkanlığı için yapılan seçimi Radikal Parti adayı Raul Alfonsin kazanır. Alfonsin seçilmesinin altıncı ayında demir çelik işçileri ve altyapı işçilerinin grevleriyle, öğrencilerin üniversite boykotlarıyla karşılaşır. Eylemlerin amacı bu sefer ekonomik değil, 1966 ve 1975 darbesinin sorumlularıyla hesaplaşmaktır. Alonsin işçiler ve öğrenciler tarafından bu hesaplaşmayı yapmak zorunda bırakılır. Askeri insan gücü yüzde 75 oranında azaltılır. Askeri fabrikaların başına siviller getirilir. Deniz Harp Okulu ve 1. Kolordu’nun kışlaları başkentten uzaklaştırılır. 748 eski subay yargılanır ve 110’u ömür boyu hapse mahkûm edilir.

Askeri iktidar döneminde yaşanılan kayıplarla ilgili ulusal bir komisyon oluşturulur. Komisyon “Bir Daha Asla” (Nunca Mas) adıyla yayınladığı raporda “1976-1983 yılları arasında 8.960 kişinin öldürüldüğü ya da kaybedildiğini, devletle yakın bağları olduğu bilinen Triple-A örgütü tarafından 458 kişinin katledildiğini ve yaklaşık 600 kişinin de kaybedildiğini belirtir. Askeri iktidarın 25.000 silahlı elemanının bulunduğu ve 15.000’inin öldürmeye teknik bakımdan yeterli ve ideolojik bakımdan eğitimli olduğu ifade edilmiştir.[21]

SONUÇ

Yazımızda İkinci Emperyalist Paylaşım Savaş’ı sonrası Arjantin’de yaşanılan askeri darbeleri ve 1966-1976 darbeleriyle gelen faşizmi tartışmaya açtık. Bu tartışmada Arjantin işçi sınıfının yaşanılan askeri darbelerden nasıl kendine dersler çıkardığını ve oluşan koşullara göre nasıl kendini yenileyebildiğini ele almaya çalıştık. 1955 darbesiyle bir askeri yönetimin başka bir askeri yönetimle değiştirilmesine itiraz etmeyen işçi sınıfı, buradan çıkardığı dersle, 1962 darbesi sonrasında sıkışan askeri hükümetin, başka bir askeri hükümetle yer değiştirmesini kabul etmez ve demokratik seçimleri zorlayarak bu taleplerini hayata geçirir. 1962 darbesinden önce sadece ekonomik taleplerle harekete geçen bir Arjantin işçi sınıfı varken,1962’den sonra darbe hükümetinin üniversite reformuna itiraz edebilen bir işçi sınıfıyla karşılaşırız. Marksizm-Leninizm’le tanışan işçi sınıfı artık diğer toplumsal kesimlerin demokratik taleplerini de sahiplenip onlara önderlik eder bir pozisyona gelir. 1976 Askeri darbesiyle gelen faşizmi grev ve eylemlerle sarsan, diğer toplumsal kesimleri de eylemlere katarak darbe hükümetini gönderen işçi sınıfı, bu sefer sadece askeri hükümeti gönderip demokratik seçim yapmayı da zafer saymaz ve devamında grev ve eylemlere devam ederek faşist kadroların yargılanarak ceza almalarını da sağlar.

KAYNAKLAR

Ciria, A. (1973) “Peronism Yesterday and Today”, Latin American Perspectives, Cilt 1, Londra, sf. 21-41.

Uki, G. (2015) The Real Odessa: How Perón Brought the Nazi War Criminals to Argentina, Granta Books, Washington.

Gomez, J. F. (2001) Military Rule in Argentina, 1976-1983: Suppressing the Peronists, Yayımlanmamış yüksek lisans tezi, Texas Üniversitesi, Texas.

Hedges, J. (2011) Argentina: A Modern History, Tauris Yayınları, New York.

Kılıç, M. (2013) Soğuk Savaş’tan Bugüne Darbeler ve Devrimler: 1. Cilt, Cem Yayınları, İstanbul.

Lewis P. (1990) The Crisis of Argentine Capitalism, The University of North Caroline Press, Kuzey Karolina.

Munck, R. (1985) The “Modern” Military Dictatorship in Latin America: The Case of Argenita, Latin American Perspectives, Sayı: 12, 41-74.

O’Donnell, G. A. (1979) Modernization and Bureaucratic-Authoritarianism: Studies in South American Politics, Institute of International Studies University of California, California.

Philip, G. (1985) Arjantin Ordusunun Çöküşü: Latin Amerika’da Militarizm, Devlet ve Demokrasi Dosyası, çev. R. Zarakoğlu, Ş. Akçar, Alan Yayıncılık, İstanbul.

Postacı, A. (2012) The Military Interventions of 1976 in Argentina and 1980 in Turkey: An Analysis and Comparison of the Civil-Military Relations, Yayımlanmamış doktora tezi, Yeditepe Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul.

Remmer, K. L. (1989) Military Rule in Latin America, Unwin Hyman, Boston.

Skidmore, T. E (2010) Modern Latin America, 7. Baskı, Oxford Üniversitesi Yayınları, New York.

Stepan, A. (1988) Rethinking Military Politics Brazil and Southern Cone, Princeton Universitesi Yayınları, New Jersey.

Torre, J. C., De Riz, L. (1993) “Argentina Since 1946”, in Argentina Since Independence, L. Bethell (ed.), Cambridge Universitesi Yayınları, Cambridge.


[1] Uki, G. (2015) The Real Odessa: How Perón Brought the Nazi War Criminals to Argentina, Granta Books, Washington, sf. 52.

[2] O’Donnell, G. A. (1979) Modernization and Bureaucratic-Authoritarianism: Studies in South American Politics, Institute of International Studies University of California, California, sf. 8.

[3] Remmer, K. L. (1989) Military Rule in Latin America, Unwin Hyman, Boston, sf. 12.

[4] Philip, G. (1985) Arjantin Ordusunun Çöküşü: Latin Amerika’da Militarizm, Devlet ve Demokrasi Dosyası, çev. R. Zarakoğlu, Ş. Akçar, Alan Yayıncılık, İstanbul, sf. 82.

[5] Lewis P. (1990) The Crisis of Argentine Capitalism, The University of North Caroline Press, Kuzey Karolina, sf. 167.

[6] Ciria, A. (1973) “Peronism Yesterday and Today”, Latin American Perspectives, Cilt 1, Londra, sf. 21-41.

[7] Munck, R. (1985) The “Modern” Military Dictatorship in Latin America: The Case of Argenita, Latin American Perspectives, Sayı: 12, sf 41-74.

[8] Ciria, age, sf. 28.

[9] Munck, age.

[10] Stepan, A. (1988) Rethinking Military Politics Brazil and Southern Cone, Princeton Universitesi Yayınları, New Jersey, sf. 19.

[11] O’Donnell, age, sf. 9.

[12] Kılıç, M. (2013) Soğuk Savaş’tan Bugüne Darbeler ve Devrimler: 1. Cilt, Cem Yayınları, İstanbul, sf. 260.

[13] Kılıç, age, sf. 261.

[14] Postacı, A. (2012) The Military Interventions of 1976 in Argentina and 1980 in Turkey: An Analysis and Comparison of the Civil-Military Relations, Yayımlanmamış doktora tezi, Yeditepe Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul, sf. 60.

[15] Gomez, J. F. (2001) Military Rule in Argentina, 1976-1983: Suppressing the Peronists, Yayımlanmamış yüksek lisans tezi, Texas Üniversitesi, Texas, Sf. 18.

[16] Torre, J. C., De Riz, L. (1993) “Argentina Since 1946”, in Argentina Since Independence, L. Bethell (ed.), Cambridge Universitesi Yayınları, Cambridge, sf. 306.

[17] Hedges, J. (2011) Argentina: A Modern History, Tauris Yayınları, New York, sf. 16.

[18] Skidmore, T. E (2010) Modern Latin America, 7. Baskı, Oxford Üniversitesi Yayınları, New York, sf. 54.

[19] Hedges, age, sf. 17.

[20] Munck, age.

[21] Stepan, age, sf. 20.

Warning: A non-numeric value encountered in /home/teoriveeylem/public_html/wp-content/themes/Newspaper/includes/wp_booster/td_block.php on line 353