Kayıp cennet: Kültürel iktidar

Nuray Sancar

İbni Haldun Üniversitesi Külliyesi açılış töreninde yaptığı konuşma sırasında Tayyip Erdoğan, daha önce de yakındığı kültürel alanda muktedir olamama sorununu bir kez daha gündeme getirdi ve şöyle dedi: “Hükümet olmakla muktedir olmak, muktedir olmakla iktidar olmak arasındaki farkı iyi biliyorsunuz. Gerçek iktidarın fikrî iktidar olduğunu iyi biliyoruz. Tek tek bireylerden başlayarak, toplumun tamamına uzanan fikrî iktidar yolu zor ve zahmetli bir süreçtir. Kendimi bu konuda mahzun hissediyorum. 18 yılda her alanda tarihi eserlere ve hizmetlere imza attığımız eğitim, kültürde arzu ettiğimiz ilerlemeyi sağlayamadığımızı düşünüyorum. Genç bir nüfusa sahibiz ama medeniyet tasavvurumuzu hayata geçiremiyoruz… Medyamız bizim sesimizi ve nefesimizi yansıtmıyor. İlimde, sanatta, kültürde benzer sıkıntılarla karşı karşıyayız. Dünyaya kendimizi anlatamıyoruz. Bunun için de fikri iktidarımızı da hala tesis edemediğimiz kanaatindeyim. Hiç kimsenin bu arayıştan rahatsız olmaması gerekir.[1]

Fikri iktidar sözüyle tarif ettiği problemi daha önce kültürel iktidar olarak dile getiren Erdoğan 2014’ten bu yana partisinin ve iktidarının geleceğini de tehdit eden bir yokluğun telafisinin nasıl yapılacağını iktidarının resmi gazeteleri, think tank kuruluşları başta olmak üzere kanaat açıklayan mecralarda şu veya bu şekilde tartıştırıyor.

Aslında bu tartışma Abdullah Gül döneminde Cumhurbaşkanlığı Sekreteri Mustafa İsen’in 2012 yılında yaptığı bir konuşmasında “muhafazakar sanat normu oluşturmalıyız” cümlesini kurmasından sonra başlamıştı. İsen sanatın devletin müdahaleleriyle değil sivil toplum, yerel yönetimler, üniversiteler ve sivil mekanizmalar aracılığıyla yürütülmesi gerektiğini söylemiş ve ödenekli sanat kurumlarının isimlerini sayarak, bu kuruluşların repertuvar ve sanat anlayışlarını “zaman zaman bazı başarılı idareciler elinde nispeten kaliteli bir şekilde tekrarlansa da devlet sisteminin sınırlayıcı ve bürokratik etkisi altında beklenen yaratıcı ivme kazanılamamıştır[2] diye gerekçelendirmişti.

Sanat ve edebiyat eserlerinin sürekli denetlenmesi, ağır sansür ve cezalandırma gibi yıldırıcı yöntemler Cumhuriyet tarihi boyunca bir vakadır. AKP Hükümetleri döneminde de katlanmıştır. Kitapların, dergi ve gazetelerin yasaklanması ya da toplatılmasının, yazarların, sanatçıların ve hatta çevirmenlerin cezalandırılmasının rutin bir uygulama haline geldiği bir bağlamda bizzat Erdoğan’ın Mehmet Aksoy’un Kars’ta yaptığı heykeli ucube olarak nitelemesi, sergilerden müstehcen olduğu gerekçesiyle resimlerin kaldırılması, basılmamış kitaplara el konulması, kent meydanlarındaki kadın heykellerinin sökülmesi, “tükürürüm böyle sanata” sözünün devletin sanat siyasetinin özeti olarak tarihe geçmesi bu dönemin belli başlı, en sansasyonel müdahaleleridir.

İsen’in sanatın muhatabı olarak devleti değil de sivil toplumu ve üniversiteleri göstermesi aslında önemli bir operasyonun kılıfıydı. Bundan çok kısa bir süre sonra İstanbul Şehir Tiyatrolarında başlayan tasfiyeyi Devlet Tiyatroları, Devlet Opera ve Balesi gibi ödenekli tiyatrolardaki düzenlemeler izledi. Böylece Abdullah Gül döneminde Cumhurbaşkanlığı makamından gelen eleştirinin gerçek anlamının devlet tarafından finanse edilen sanat kurumları üzerindeki ‘hami’liğin kaldırılması değil, sanat faaliyetinin de bir tür özelleştirilmesi olduğu, sanatın ve sanatçının piyasalaştırılma sürecinin başlama vuruşunun yapıldığı anlaşıldı. Aynı anda ödenekli kurumlarda istihdam edilen sanatçıları “asalak”, “elitist”, “bankamatik memurları”, “memleketin kaymağını yiyenler”, “Cihangir-Nişantaşı elitleri” olarak yaftalayan dönemin Başbakanı Erdoğan da, Genel Sekreter İsen gibi diplomatik ifadeler kullanmaya ihtiyaç duymamıştı.

Muhafazakar sanat oluşturma işi; ayrıca, devlet ödeneğinin kime hangi gruba ve kesime ne kadar ayrılacağının seçiminin Kültür Bakanlığına bırakılması anlamına geliyor ve devletin makbul görmediği repertuvarı piyasada varlık yokluk mücadelesi vermeye terk ederken ‘yandaş sanat’ın ihyasını gözetiyordu. Bu sanatın ilkeleri, İsen’in açıklamasıyla eşzamanlı olarak iktidara yakın romancı ve daha sonra oluşturulacak CB Kültür Kurulu üyesi İskender Pala tarafından yazılmıştı. “Muhafazakâr sanat (MS), geçmişiyle bağları travmatik biçimde koparılmış bir toplumun öz benliğiyle barışma çabasının estetik boyutudur[3] diye başlayan manifesto, tipik bir AKP propaganda yöntemini sürdürerek, AKP iktidarı öncesinde ödenekli kurumların köşe başlarını tutarak kast oluşturan sanat zevatının kültür sanat alanındaki yozlaşmanın nedeni, devlet nimetlerinin sömürücüsü olduğu biçimindeki parti dedikodusunu elde bir sayarak, İsen’in söylediklerini formülleştiriyordu: “MS, sivildir; devlet eliyle kontrole karşı çıkar, devletin patron değil sponsor olarak katkı sağlamasından yanadır.” Böylece Batı medeniyeti taklitçisi eserler üretip devletin sırtından geçinirken ortamı muhafazakar sanat için çölleştiren ilişkiler bütününü dağıtmak adına, ancak ödenekle altından kalkılabilecek, evrensel değerli, klasik ya da çağdaş eserlerin sahnelenmesini tehlikeye atmayı da göze alarak, hatta bunu umursamayarak, ama yerli-milli ve hakkaniyetli bir bölüşüm vaadiyle ambalajlanarak ödenekli kurumlarda yapılan sanatın piyasalaştırılması fikri satışa çıkarıldı.

Kültürle ilgili, yozlaşma, elitizm, milli dava, muhafazakar kültür-sanat, yerli-milli sözcükleriyle kurulu her devlet talebinin hızlı bir piyasalaşmayı örtmek üzere kullanıldığı aşikardır. Gelgelelim bu piyasalaştırma teknik bir işlem olmakla sınırlı değildir; aynı zamanda buna değişim değeri ideolojik müdahalelerle düşürülmüş sanat faaliyetinin ve ürünlerinin yerine, devlet eliyle yapılanmış yeni bir değer kazandırma sürecinden geçip makbulleşmiş bir sanatın ileri sürülmesi de eşlik eder. Piyasalaştırma esasen sanatın sivil topluma havale edilmesi değil aksine devlet müdahalesinin yoğunlaştığı bir sivil toplum düzenlemesidir de. Zira devlet sanat kurumları piyasada planlanan, kurgulanan, projelenen yapıtların da alıcısı haline getirildiği andan itibaren “Sivil toplum”dan gelen tekliflerin arza uygunluğu şarttır. Mekanizma hem piyasadaki rekabete açılarak ticarileştirilmiş hem de hala devlet kurumlarında sahnelenen eserlerin mümkün olduğu kadar denetlenebileceği biçimde kurulmaya çalışılmıştır. Muhafazakar kültür/sanat bu mekanizmanın örtüsüdür. Bununla birlikte AKP iktidarının bu merkezi konusu her zaman yabancı unsurlara karşı yürütülen yerli bir dava olarak yüceltilmeye çalışılmıştır.

Bugün İbni Haldun Üniversitesi Külliyesi açılış töreninde fikri iktidar kuramamaktan yakınan Cumhurbaşkanı aynı içerikli cümleleri kurmaya devam ediyor: “Sonuçta, ülke ve millet olarak kendimizi kontrolsüz bir Batılılaşma fırtınasının içinde bulduk… Her dönemde elbette bu fikri sancıyı yaşayan, tartışmayı ve arayışı sürdürmeye çalışan dava insanları çıkmıştır. Ama bunların sesi ve üretimi devlet gücünü de arkasına alan kayıtsız şartsız Batıcılığı savunan zihniyetin faşist dayatmaları karşısında yetersiz kalmıştır.[4] 

İktidarı boyunca iç ve dış tekellerin sermaye birikim, yatırım, dolaşım ve bölüşüm sistemini belirli ilkelere bağlayan eski bürokratik düzeni, devlet yapılanmasını ve kurumlarını, yasama ve yürütme işleyişini sermayenin önünde hiçbir pürüz bırakmayacak biçimde adım adım değiştiren, kamu kaynaklarını bu tekellere peşkeş çekerek önlerini açan; eski yasal mevzuatın yerine tek adamda toplanan inisiyatifi yerleştiren, aldığı oy oranının meşruiyetin de ölçüsü olarak kabul edilmesini dayatan bir iktidarın yeterince muktedir hissetmemesi ilginçtir, ama kendisini “seçimden seçime demokrasi nöbeti tutan” partilerden biri değil ulvi bir davanın mirasçısı ve taşıyıcısı olarak da gören, güneş doğduğu sürece batmayacak zannolunan bir hareket için şaşırtıcı değildir.

Bu bakımdan AKP’li belediyelerin açtığı kültür merkezlerinde düzenlenen sergiler, geziler, söyleşiler, etkinlikler, şenlikler, konserler ve eğlencelere; AKP iktidar olduğundan bu yana azımsanmayacak sayıda yayınevinin açılmasına; havuz medyası şemsiyesi altına alınan basının bizzat Erdoğan denetimindeki tekelleşmesine; sinema ve dizi sektöründe ‘teşvik’ adı altındaki yönlendirmeye; büyük kentlerde Osmanlı-Selçuklu sanatının yaşatılmasını gözeten kent mobilyalarının kurulmasına ve bütün bunlar için devletin ihya ettiği kurum ve vakıfların oluşturulmasına rağmen iktidarın bir kültür sorununun, kültürün de iktidar sorununun bulunduğunu Erdoğan neredeyse bir seferberlik ilanıyla defalarca söylemiş, ama nüfusun tamamını ikna edemeyen, kültür adına işaret edilen şemsiyenin altında yoğunlaşmak için atılan adımlar, kendisine hiçbir zaman yeterli gelmemiştir.  

Gerçekten de 18 yıldır sık sık ‘reform’dan geçirilen eğitim sistemi fabrikasyon bir Asım Nesli yaratamamış, sayısı 5 bini aşan imam hatip okullarından çıkan deist sayısı çoğalmıştı. Televizyon veya özel Youtube kanallarında dini sohbetleri yayınlanan tarikat ulemaları, dindarların din ve ahlak arasında varsaydığı organik ilişkiyi parçalayarak kafaları karıştırmaktaydı. En alttaki işçiler ve emekçiler ekonomik olarak çöküntüye uğrarken, son dönemlerde çıkarılan kısa, orta, uzun vadeli ekonomik programlarda devlet kaynaklarıyla, ücret kesintileriyle oluşan zorunlu tasarruf veya işsizlik fonlarının işveren kasalarına boşaltıldığı defalarca ortaya çıkmıştı. Giderek daha çok güvencesizleşen emekçiler en küçük hak arama eyleminin şiddetle cezalandırıldığını daha yakından deneyimliyor, aynı inancı paylaştıkları üst sınıflar ve iktidar mensuplarıyla ayrı gemilerde olduklarına ait alametlerin çoğalmasını seyrediyorlardı. Zenginliği israf ve fiyakayla sergileyenlerin alt sınıflara tavsiye ettiği tevekkül, sabır, dünya imtihanını geçme telkininin sınıfsal açıklığı örtmekte başarılı olamadığı görülüyor; anketlere de yansıyordu.

AKP partizanlığı sayesinde iktidarın eteklerine tutunup kolay ve helal ihalelerden, adrese teslim atamalardan, ikişerli üçerli maaşlardan sınıf atlama imkanı bularak ‘yeni orta sınıf’ pozisyonuna yatay geçiş yaptıktan sonra lüks konutlarda oturmaya, tesettürde trend kovalamaya başlayan ve doğal olarak piyasayla yakın ilişkinin ister istemez değiştirdiği yaşam alışkanlıklarıyla göze batan bol paralı bir kesimin, bazı ‘gelenekçi’ Yeni Şafak yazarlarını da elden giden takva adına endişelendirdiği gelişmeler mayanın tutmadığının göstergesiydi. Bu örnekler çoğaltılabilir ve bizzat iktidara yakın yayın organlarında yazanlar tarafından da her vesileyle üzerinde durulmuştur.

Muhafazakar dindar kesimlerdeki zenginleşmeye, sınıf atlamaya bağlı değişimi Ankara’da Çukurambar semtinde yaptığı saha çalışmasında gözlemleyen Aksu Akçaoğlu şöyle anlatıyor: “AKP’nin iktidara gelişinin ertesinde, kapitalist piyasa sistemine, laik devlete ve modern sosyal ilişkilere karşı geliştirilen muhafazakar eleştiriler gücünü yitirdi. Alternatif bir toplumsal düzen kayboldu ve dayanışmacı cemaat hayatının bireysel tercihler üzerindeki güçlü etkileri zayıfladı… Bu yeni koşulların somut karşılığı… hayat tarzlarının yeniden inşası… birincil ilişkilerin baskın olduğu bir muhitten anonim bir kalabalığın arasına, yeni bir muhite taşınmak oldu… Yeni muhafazakar, rüya toplum düzeninden ziyade onun insan kaynağını dönüştürmeye dayanıyor. Muhafazakar kapitalistlerden oluşan bir piyasa düzeni oluştu[5],[6]

GEZİ VE NOSTALJİ

Tekrar geriye dönersek; Mustafa İsen’in Muhafazakar Sanat’ı telaffuz ettiği 2012 yılından başlayarak İstanbul şehir Tiyatroları’ndaki, sanatçıların günlerce süren eylemleriyle karşılanan ilk operasyona gelinceye kadar bir dizi olay yaşandı. Erdoğan’ın ‘mahzun’iyetine yol açan en önemli olaylardan biri Gezi direnişidir. Yedi yıl önce ülkenin dört bir yanında ortaya çıkan eylemler sırasında popüler kültürel göndermeleri bol bol kullanan; bilgisayar oyunlarını, Hollywood ve Yeşilçam filmlerinin unutulmaz sözlerini, İkinci Yeni şiirinden dizeleri kolajlayan genç kuşağın yerli-milli-evrensel, tarihsel ve güncel kültürel birikimin aşina repliklerini slogan haline getirmesi bizzat gençler tarafından ‘orantısız zeka’nın belirimi olarak görülmekteydi. Gezi Parkı direnişine destek veren, ziyaret eden, eylemler sırasında performans sergileyen, söyleşi düzenleyen, dans eden, şarkı söyleyen sanatçılar ve aydınlar, iktidarın, bir avuç çapulcunun, dış mihrak ve lobilerin, komplocularla darbecilerin işi olarak göstermeye çalıştığı bir eylemin, üstü örtülemeyecek bir meşruiyetle genişlemesine imkan sağlamıştı. Bu direniş sanatsal söylem ve figürlerin öne çıktığı bir etkinlik olduğu kadar dayanışma esasına dayalı lojistiği, gündelik hayatın önemsiz nesnelerinin bir araya getirilmesindeki ahengi, katılımcıların alternatif ilişki temsillerini oluşturma çabaları, elbirliği, imecesi, aktif eylem çeperindeki daha esnek ilişkileri hareketin amacına kilitleyebilmesi ile daha geniş, gündelik hayat içindeki ilişkileri de düzenlemeye aday bir kültürel çerçeve içinden seslenmekteydi.

Toplumun, kendi ideolojik eksenlerine yapışık yüzde ellilik iki bloktan oluştuğunu (Gezi direnişçilerine karşı söylenen “yüzde 50’yi zor tutuyorum” cümlesini hatırlamak gerekir) varsayan ve bu bloğun devamını bir varlık yokluk sorunu olarak gören Erdoğan ve partisine sadık yazarlarla uzgörülü kadroların “bizimkiler böyle şeyler yapmıyor” diyerek yakınmaya başladıkları bir zamandı bu aynı zamanda.

2017 yılında, İstanbul’un Fethinin kutlama törenlerinden bir gün önce, adı çocuk istismarıyla kirli Ensar Vakfı’nın Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmada Erdoğan siyasi iktidar ile sosyal ve kültürel iktidar olmak arasında ilk kez sınır çiziyor ve “Biz 14 yıldır kesintisiz iktidarız. Ama hâlâ sosyal ve kültürel iktidarımız konusunda sıkıntılarımız var. Elbette sevindirici gelişmeler yaşandı. İmam hatiplere olan ilginin artması, tüm okullarda Kuran-ı Kerim, siyer-i nebi gibi derslerin okutulması çok güzel gelişmeler. Ülkemizin ihtiyacı, milletimizin talebi, bizim hayalimiz olan nesillerin yetiştirilmesi konusunda hala pek çok eksiğimiz bulunuyor. Dilimizden, tarihimize kadar birçok alanda ecdadımıza ve kültürümüze duyulan husumetin ürünü bir yaklaşımla hazırlanmış olan müfredatlar daha yeni yeni değişiyor[7] diyordu.

15 Temmuz darbesinden bir yıl sonra yapılan bu konuşmada Gezi direnişindeki gençlerle 15 Temmuz’da sokağa çıkan gençleri karşı karşıya getirmeyi de ihmal etmiyordu Erdoğan. Ona göre ikinciler birincilerden daha değerliydi ve “burada bir güzellik var”dı, ama “ellerinin altında yeterli bina, araç gereç yokken davalarına olan bağlılıkları sayesinde her şeyin üstesinden gelmiş ağabeylerimiz ve büyüklerimiz” gibi bir nesil yoktu. “Bugün hamdolsun her türlü imkan var, tek eksiğimiz bunları hizmete dönüştürecek adanmış kadrolardır. Gençler, bayrak yarışında nöbeti yakında sizler devralacaksınız. Bizden öncekiler tek parti CHP’sinin zulmüne göğüs germişlerdi. 1960 darbesi bir silindir gibi geçti. Biz 1980 darbesine maruz kalan neslin içindeydik. 28 Şubat zulmünü yaşayanlardan dinlemişsinizdir…[8]

İktidarının ilk dönemlerinde parti çeperinde konumlanan ya da partili olmayan kesimlerin hareketine duyduğu ihtiyaç yüzünden toplumsal ilişkilerinde özel terkipler deneyen AKP örgütü, kültür bakanlığını bir eski CHP’liye (Ertuğrul Günay), partinin siyasetini gerekçelendirme işini ve gönüllü danışmanlığını ise partinin tabanında olduğunu varsaydıkları demokratik reflekse hem bel bağlayan hem de bunu basın ve söyleşiler yoluyla yönlendirip şekillendirmeye çalışan liberal aydınlara bırakmıştı. 2010 referandum dönemiyle Kürt sorununun çözüm sürecine eklenen “açılımlar” zamanında gerek buluşmalar düzenleyerek gerekse akil insanlar heyetlerine yurt gezileri yaptırarak toparladığı aydınlarla hükümetin özel mesaileri oldu. Birçok aydın önerilerinin dikkate alınmadığını söyleseler de bu ‘istişare’lerin önemli bir halkla ilişkiler yöntemi olduğu parti kadroları için açıktı.  

AKP’nin Gülen Cemaatiyle dershaneler üzerinden paylaşım kapışmasına girdiği Gezi’den hemen sonraki dönem MGK’da çözüm sürecinin askıya alınmasının konuşulduğu (Çöktürme Planı), Gülen cemaatiyle bozuşmanın yol açtığı boşluğu dolduran müttefiklerle anlaşma koşullarının önümüzdeki süreci şekillendirmek üzere kabul edildiği; kartların yeniden karıldığı bir dönemdi. Liberal entelektüellerle AKP’nin arasının bozulması bu sürece denk gelir, aslında bu yeni ve keskin dönemeç geçilirken ortaya çıkan üründür.[9] Hükümet 2010 referandumu sırasında desteğini aldığı ama şimdi birer safradan farksızlarmış gibi davrandığı aydınlara sırtını dönmeye başlamıştı. Bu partinin organik entelektüelleri arasında bir öze dönüş hali olarak da yorumlandı.

Ama partinin kendi fikri kadrolarına doğru yönelişi yakın geçmişe ilişkin bir eleştiriyi de gerektiriyordu ki, AKP, ‘kalkınmacı siyaset’e öncelik vererek fikri inşayı parti kökeni dışında birilerine teslim etmiş olmasından dolayı hem sadık entelektüellerden gelen bir eleştiri hem de 1980’lerde ortaya çıkan İslamcı-entelektüel hareketin budanmasından sorumlu tutulmak gibi bir sonuçla yüzleşmeliydi. Cihan Aktaş şöyle yazıyordu: “Elbette toparlanmamız kolay olmayacak. Belki bu yüzden, İsmet Özel 2000’lerin başlarında, ‘Toparlanın, gitmiyoruz!’ başlığıyla konferanslar verdi. Derrida’nın deyişiyle ‘harf darbesi’ yaşamış bir toplumuz. Kültürel dinamiklerimizin sağlıklı bir işleyiş kazanması kolay olmayacak. Siyasette İslamcılıktan söz edilirken, çocuk ve gençlerin zihinsel eğitim araçları ve içeriğini ‘yeni’ liberalizmin faaliyetlerine terk etmek, kalkınmacı retoriğin en önemli handikabı.[10]

Bu özeleştiri/eleştiri sürecinin sonucu AKP’nin büsbütün, kendi organik aydınlarıyla yoluna devam edeceği anlamına gelmiyordu. Fikri iktidarı, itibarı toplum tarafından tescil edilmiş, muhalif tutumlarıyla kategorize edilmiş karşı mahallenin aydınlarının beğenisini alacağı, belki bir kısmının tam biat için kazanılabileceği bir noktaya gelmeden kuramayacağının farkında olan Erdoğan da daha özgül bir platform açmaya çalışıyordu. İsmet Özel’in de aralarında yer aldığı yakın zamanın, Necip Fazıl Kısakürek, Cemil Meriç, Nurettin topçu ve Sezai Karakoç ile uzayan fikri çizgideki ‘abiler ve büyükler’ silsilesinin oluşturduğu İslamcı düşüncenin modern köklerine sürekli atıfta bulunan bir iktidardan beklenen, bu türden dava adamlarını vitrinine yerleştirmesiydi ki Erdoğan bundan kaçınmadı.[11] Ama bu isimlerde sadece bir adanmışlık ve dava şuuru değil aynı zamanda sanatsal ve düşünsel bir nitelik de bulan 80’ler kuşağı için ise mevcut yokluk aynı nostaljiyi üretmeye devam etmiştir.

 Bir zamanlar her kongre ve toplantısında adı geçenler arasında bulunan şairlerden şiirler okuyan Erdoğan, 1071’den başlayarak yâd ettiği geçmiş padişahlar ve hükümdarlar aracılığıyla bu nostaljiyi daha da genişleterek kışkırtsa da, 1071’den gelen kadim bir medeniyetin Cumhuriyetle birlikte kesintiye uğrayan akışını yeniden yoluna sokma görevini ‘göklerden gelen bir karar’ doğrultusunda üstlenmiş olduğunu iddia eden iktidarın, telafi etmeye soyunduğu imkansız geriye dönüş, bir yakınma konusu olarak öylece durmaktadır.

Kürsülerden süngülü bayraklı şiirler okuyan liderin, kültür sanat işlerini toparlamak için atadığı kişiler liderin yarattığı atmosferle ilişkisiz durmaktadır. 2017’de oluşturulan Cumhurbaşkanlığı Kültür Kurulu’na alınan sanatçı ve aydınların partinin uğruna seferberlik beklediği davayı değil kendi kısa günlük çıkarlarını gütmeyi tercih ettiklerinin ortaya çıkması şaşırtıcı olmadı. ‘Dava’ söyleminin içerdiği ekonomik ilişkileri dava adına atanmış kadrolardan daha iyi kim bilebilirdi ki?

Kurulda yer alanlardan Hülya Koçyiğit[12] ve Alev Alatlı’nın[13] iktidarla yakın ilişkileri sayesinde damatlarına devlet olanakları ve ihaleleri sağladıkları; “Dünyanın burjuvazi geleneği yerleşmiş iki ülkesi hariç ödenekli tiyatro kalmamıştır. Türkiye’de hâlâ devletten maaş alarak sanat icra eden veya adı bankamatik sanatçısına çıkmış insanlar var” demiş olan ve ödenekli tiyatroların kapatılmasını isteyen İskender Pala’nın İstanbul Şehir Tiyatrolarından üç oyun için 3 milyon TL talep eden şirketin ortaklarından[14] olduğu; Daha önce Novartis Pharma, TUSİAD, Türk Reklam Ajansları Derneği ve Memorial Sağlık Grubu’nda çalışmış olan Fecir Alptekin’in[15] ise Erdoğan’ın dünürüne ait basın ve dağıtım tekeli Turkuvaz’ın Kurumsal İletişim Direktörü olduğu; Havva Hümeyra Şahin’in de “aile”yle bağları olduğu ortaya çıktı ve zaten Kültür Kurulu’nun varlığı ile yokluğu pek belli olmadı.

Erdoğan’ın geçen ay İbni Haldun Üniversitesinde yaptığı konuşmanın üzerinden çok geçmeden Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, eski Beyoğlu Belediye Başkanı ve Kültür ve Turizm Bakan Yardımcısı Ahmet Misbah Demircan, karikatürist, oyuncu ve film yapımcısı Hasan Kaçan, Arter Reklam Ajansı’nın yönetim kurulu başkanı Cevat Olçok, kamu kurumlarından aldıkları pek çok ihaleyle dikkat çeken Gürsoy Grup Yönetim Kurulu Başkanı Hasan Gürsoy, Kalyon İnşaat’ın yönetim kurulu üyesi Mehmet Kalyoncu ve dizi yapımcısı Mustafa Fener’in yönetim kurulunda yer aldığı Yeni Sanat Vakfı’nın kuruluşu Cumhuriyet gazetesinde “Kültürel iktidarı böyle kuracaklar[16] manşetiyle yer aldı.

Meslekleri birbiriyle alakalı, uğraş alanlarındaki birikimlerinin ortalaması bir hareketi yürütmeye elverişli görünmeyen yönetim kurulunun nasıl bir sanatsal faaliyet örgütleyeceği henüz açıklık kazanmış değil. Ancak bu kasıtlı belirsizliği, kural, ilke ve yöntem yokluğunun taktik esneyebilme becerisinin şartı olarak gören bir iktidar için çok da sorun teşkil etmeyeceği açıktır. Bu boşluktan dava değil de rantiye ilişkilerin yeşermesi ise belirsizliğin kesin olan çıktısıdır! Kültürel iktidar, fikrî iktidar, muhafazakar sanat ve kültür gibi kavram çeşitliliğiyle açıklanan ve yokluğu üzerinden siyaset geliştirilen bir vakıanın içeriğinin ve hedeflerinin açıkta bırakılması, bugünkü durumu tespit edememekten değil iktidarın, adına vizyon dediği bir gelecek hayali için zamana ve duruma göre kullanışlı, eğilip bükülebilen kavramlara ihtiyaç duymasındandır.

Ne var ki biri kısaca kendine özgü ilkeleri ve kuralları olan estetik üretim alanına işaret ederken, diğeri insanın geçimini, geçim araçlarını, bunları üretmek için kurduğu toplumsal ilişkileri düzenlemek için yapıp ettiği her şey ve bunları eyleme biçimini belirleyen deneyim, fikir, alışkanlık ve kuralları vb. kapsayan bir etkinliği tanımlayan kavramları birbirinin yerine kullanan siyasi iktidarın avadanlığında her şey birbirine rahatlıkla karışır. Birincisi sanat, ikincisi ise kültürdür. Kuşkusuz iktidar bağlamında kavramların anlam terkipleri de güne ve zamana göre değişir. Geçmiş birikimi günün ihtiyaçlarına uygun olacak biçimde revizyondan geçirerek öngörülebilir bir geleceğin hizmetine sokma faaliyetinin bütünü olarak kültürel alan, bu tür semantik müdahaleleri de kapsar. Üretim ilişkilerinin sürerdurumunun hem bir ürünü olan hem de bu durumu kalıcılaştırmaya hizmet etmek üzere şekillenen toplumsal ilişkiler ile, bu ilişkilerin yeniden üretim koşullarını düzenleyen normları koyan, bunların bekçiliğini yapan kurumlar ve normların kendisi olduğu gibi sabitlenmiş değildirler. Bunların her biri sınıflar mücadelesinin düzeyleridir.

AKP kadrolarının ve Erdoğan’ın dilinin sürçmediği ya da kavram karmaşası yaşamadığı tek durum da, bu, kültürel alanın bir mücadele alanı olduğu gerçeğidir. Bu nedenle cihat atmosferini devamlı yeniden üreten söylemin içinde kültürel iktidar hem bir hedef hem de seferberlik çağrısı olarak yer alır, ama kültürel iktidarın içeriği ve çerçevesi o kadar açık değildir; iktidarın diğer siyasi kadrolarının Erdoğan’ın tutumundan, bunun, üzerine düşünülüp masa başında yapılan planlarla değil, yol aldıkça, iktidar karşıtı güçlerden mevzi kazandıkça şekilleneceğinin hesap edildiği anlaşılır. Kültürel iktidar tamamlanmış bir şekilden çok, iktidarı koruma, onu gelecek zamana ilerletme mücadelesinin adıdır. Bu bakımdan da kültürel/fikri iktidarın kurulma süreci ile siyasi iktidarın mevcudu ve akıbeti arasında sıkı bir örtüşme olduğu ima edilmektedir.

Bu, bizzat rejim destekçisi entelektüellerin kültürel iktidarın müstakbel resmi üzerine kafa yormadığı anlamına gelmediği gibi, partinin siyasileri ve yandaş entelektüelleriyle tek başına yürüttüğü bir inşa faaliyeti de olmamıştır. İktidarın siyasi pratiğine bağlı olanların fikri etütleri yalıtık bir nizamda gerçekleşmez. Ana muhalefet partisinin ekseninde durduğu bloğun temsil ettiği ‘mahalle’nin entelektüellerinden gelen endişeli yorumların da biriktiği pota içinde törpülenip altı çizilerek, sağlaması yapılıp doğrulanarak, hangi retoriğin ne kadar dayanıklı olduğuna bağlı olarak şekillendirilmeye çalışılan resim ona süreç içinde süzülerek kazandırılmış bir içerikle doldurulur.

EGEMEN FİKİR EGEMEN SINIFIN FİKRİ

Egemen sınıfın her biri ayrı değerleri temsil eden, yaşam tarzları ayrışmış iki ayrı kitle tabanına hitap eden iki ana fraksiyona bölünmüş olması, siyasi çatışmaların sık sık kültürel kapışmaya ve yaşam tarzı mücadelesine dönüşmesine zemin hazırlamaktadır. Gelgelelim neoliberal soygunculuğun ve sömürünün işçi sınıfı ve emekçiler üzerinde yol açtığı tahribatı örtmek için kullanılacak ideolojik argümanlardaki farklılıklar dışında bunların ikisini de aşan makro bir fikrin örgütlenmesinde ikisini de yöneten temel ilke ortaktır.

Geçen ay yaşanan deprem felaketinin bir imtihan olarak algılanmasını telkin eden Cumhurbaşkanı başta olmak üzere iktidar sözcülerinin, neredeyse uğradıkları felaket yüzünden çürük evlerde oturmakla suçladıkları ve devletten hiçbir şey beklememelerini bekledikleri yoksulların durumu, kapitalist sistemin son birkaç on yılda kendisiyle beklentileri zaten öteleyen, vaat etmez/talep edilemez bir devlet nizamını örgütlemesiyle de ilgilidir. Devletin eğitim kültür ve sosyal hizmetlerden elini çekerek sadece sermayeyi şişiren bir aygıta dönüştürülmesinin karşılığı, bu gibi durumlarda emekçinin kendi başının çaresine bakmak zorunda kalması ya da neoliberal kavram setinden elverişli bir öğe kullanmak gerekirse, ‘devletin yerini sivil toplumun alması’dır. İster halka bunun tanrının bir imtihanı olduğunu kabullendirerek devletin yükünün azaltılmasına hizmet etmek, daha ileri giderek zorda olanlardan bir de IBAN ile para toplamak, isterse belediye eliyle yardımlaşma ağını oluşturmak arasında, birincisi diğerine göre daha insanlık dışı olmakla birlikte, neoliberalizmin hedefleri bakımından çelişen hiçbir şey yoktur. Sadaka ya da “dayanışma” gibi kültürel öğeler arasında bir tercih gerekliyse, kapitalist mantık normalde bunlardan birinin bölüşüm sisteminin işleyişini zora sokup sokmadığıyla ilgilenir ve emekçi sınıfları yatıştırma potansiyelini göz önünde bulundurur. Felaketin fıtrat olduğunu telkin eden muhafazakar iktidarın dayanışma ağlarına savaş açması ise, bunların kendi iktidarını tartışılır kılma kapasitesiyle ilgilidir.

Bu konjontürel durumlar bir yana bırakılırsa, egemen sınıfın egemen fikri bugün bu kapışmalar içinde, yeni mevziler kazanıp ikna çeperlerini genişleterek kendisini yenilemektedir. Geçmişteki sınıf mücadelelerinin evrensel ve yerel kazanımlarına da bağlı olarak emekçi sınıflar için korumacı kurumlara imkan tanıyan kapitalizmin, bu özel şartlarındaki ‘fikri hegemonya’ biçimleri, yerini, neoliberalizmin bu mekanizmaların dağıtılmasını esas alan nizamına uygun telafi yollarına bıraktı. Egemen sınıfın, içindeki fraksiyonların ne’liğinden bağımsız olarak, fikri hegemonyasının bir yanı da repertuarında emekçi kitlelere yönelebilecekleri adresleri bulundurmaksa, iki blok arasında cereyan eden kültürel mücadele de; hem şimdilik iktidarda kalması evla olan milliyetçi-dinci bloğun konsolidasyonunu sağlamakta hem de muhalefet bloğunu güçlendirmekte, ama ikisi aracılığıyla sistemin yeniden üretilmesini kolaylaştırmaktadır.

Bu kültür çatışmasının yarın nasıl bir biçim alacağıyla ilgili olarak iktidardaki gücün elbette bir tasavvuru bulunuyor. 2017’den beri devlet yönetimindeki bütün yetkileri üzerinde tekelleştiren tek adam figürünün etrafında kurulan rejimin istikameti, kendisi dışındaki hiçbir siyasi iddianın yaşama şansı bulunmadığı faşizan bir yapıya evrilmek gibi görünüyor. Siyasi iktidar seçenekleri gibi, kendisi dışındaki kültürel ve fikri odakların yaşamasına imkan tanımayacak olan böyle bir yönelim, yönetimin kültürel iktidar talebinin içeriğini de doğrudan doğruya siyasi hedefle ilişkilendirmektedir.

İKİ FRAKSİYON TEK KÜLTÜR

Erdoğan, yazının girişinde andığımız İbni Haldun Külliyesinin Açılışında yaptığı konuşmada fikri iktidarın yönsemesini, “ilhamını gelenekten alan yenilikçilik” olarak saptadı.[17]Elbette dünyanın bilimde, teknolojide, kültürde, sanatta geldiği yeri toptan reddedecek, görmezden gelecek kadar gerçeklerden kopuk değiliz… Otomobili bırakıp atı ulaşım vasıtası haline getirmek gibi bir düşüncemiz tabii ki yok. Bilgisayarın getirdiği kolaylıkları bir kenara bırakıp taşa, tahtaya, parşömene yazarak konvansiyonel yöntemlerle işlerimizi yürütmek gibi bir saplantımız da bulunmuyor. Bizim derdimiz ve arayışımız başkadır. Dünyadaki hakim fikri anlayışın ve fiili düzenin sadece ardından giderek, kendimize çok daha ileri bir medeniyet inşa edemeyeceğimize inanıyoruz. Türkiye kuru kuruya batıcılık saplantısı yanında, pek çok sapkın ideoloji ve akımın zehrine de maruz kalmış bir ülkedir… Yapmamız gereken kendi medeniyet biçimimize uygun nesiller yetiştirmektir[18] diye devam etti.

Bu paragraftaki gelenekle yenilik arasındaki ilişkinin özgün bir tarzda kurulduğu iddiasının kendisi de aslında gelenekseldir. Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde ortaya çıkan, yüzü Batı’ya dönük yenilikçi hareketi teşvik eden gelişmekte olan kapitalizmin, belirli toplumsal ilişkiler içinde ortak duyuş, zevk ve beğeniyi paylaşarak yaşayan tüketiciler topluluğu ile disiplinli emek gücü topluluğuna duyduğu ihtiyaç kültürel hamlelere de yol açmıştı. Geç kapitalistleşmiş bir ülkenin bu süreci önceden yaşamış ve toplumsal disiplin ilkelerini biriktirmiş ileri kapitalist ülkelerden devşirdiği davranış kalıpları; fikirler, nesneler, ilişkiler ile giyim kuşamdan kadın erkek ilişkilerine kadar yenilenen normlar ve ritüeller Osmanlı-Türkiye aydınını çözmek zorunda hissettiği bir ikilemle karşı karşıya bıraktı. Bu zor mevzu, gelenekle yenilik arasında kurulan ilişkinin çok katmanlılığını aşıp dönemin genç burjuva entelektüellerinde ortak bir çözüm elbette üretemedi.

Batının tekniğiyle yerelin kültürü arasında denge kurmaya çalışanlar arasında özü koruyarak Batılılaşma yanlısı Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ılımlılığı ile gelenek ile yeniliği temsilen Fatih ile Harbiye semtlerini; Fatih’deki kapalı muhafazakar hayatı öze ilişkin bir değer olarak olumlayıp Harbiye’nin sosyetik hayatını karalayarak ele alan Peyami Safa’nın hırçınlığı arasında üç Tarz’ı siyasetten değişen oranlarda İslamcılık, Milliyetçilik ve Osmanlıcılığın tesir ettiği farklı teorilerle renklenmiş geniş bir alan oluştu. Bu tartışma o zamandan beri sürmektedir. Çünkü kültürel seçimler ve sonuçları sadece o dönemin değil bütün bir Cumhuriyet tarihinin edebiyatıyla ideolojik kurulumlarının başlıca konusu oldu. Cumhuriyeti tarihin ve kültürün normal akışına bir müdahale olarak gören muhafazakar aydınların geleneksel kültürün canlandırması talebini bugün AKP iktidarının kendisi de paylaşmaktadır. AKP’nin entelektüel faaliyetin merkezi olan kurumlarda, örneğin üniversitelerde eski kadroların tasfiyesi ve yerlerine iktidar yanlılarının atanması yoluyla çalıştırdığı telafi süreci, kapitalizme sadece zihnin değil, bilim ve teknolojinin, bütün bunları üreten kurumların önceliklerinin nasıl eşlik edeceği sorununu çözmeye hazır ve bildik bir cevap vermiş gibidir. Bu kadrolar AKP davasının militanı olmalıdır.

AKP yönetimleri boyunca da yerel ve evrensel, geleneksel ve yenilik, teknoloji ile kültür birer ikilem olarak konulmaya devam etmiştir. Bunun önceki tartışmalara kattığı yeni boyut, bu iktidarın arkasındaki, İstanbul burjuvazisi denen egemen fraksiyon tarafından ana aksa dahil oluşunun engellendiğini ve devletin nezaret ettiği bölüşüm sisteminden uzak tutulduğunu iddia eden İslami burjuvazinin ‘mağduriyetiyle’ bunun seferber edebildiği kitlelerin sınıfsal dışlanmasının faturasının, aynı anda CHP’li tek parti iktidarı dönemindeki yukarıdan aşağı, dayatmacı, despot bir Batılılaşma hamlesine kesilebilmesiydi.

O halde neoliberal kapitalizmin kanallarını genişletirken zamanla hızla klasik burjuvaziyle rekabet eder hale gelen, komşu ve uzak bölgeleri sermaye birikim alanına çeviren, kamu özel işbirliği kapsamında yabancı tekellerle kurulan devlet garantili ortaklıklara abone olan bu burjuvazinin hızlı ve kolay manevra yapabilen siyasi manivelaya duyduğu ihtiyacı karşılayan AKP yönetiminin üstlendiği rol sadece siyasi değildi. AKP’nin alameti farikası emekçi kitlelerle egemen sınıfın çıkarları arasında kültürel bir bağ kurabilmesi ve iktidar avantajlarının maddi bölüşümünü partiyle bir aidiyet şerhi koyarak gerçekleştirirken sınıf atlama kanallarının açık olduğu umudunu diri ve örneklendirilmiş tutarak, normalde çatışmalı bir ilişkiden kültürel bir blok çıkarabilmesiydi.

Bunun kolaylaştırıcı faktörü din oldu. Ezilmenin AKP’nin elinde yeniden yazılan tarihine göre; tek parti döneminde camilerin ahıra dönüştürülmesi, yasaklanan Kur’an’ın gizli gizli okunması, şapka giymeyenlerin idam edilmiş olması, geçmişteki yağ kuyrukları, başörtüsünden ya da yaşam tarzından dolayı okullardan dışlanan, iş bulamayan Müslümanların hikayeleri sömürünün ve sınıfsal eziyetin eski ve güncel bütün sonuçlarını içine çekip yeniden şekillendirdi. Ezanın eski sisteme, kurtuluşun ise AKP’ye adreslendiği anlatı, sosyal hakları birer birer tasfiye edildiği sırada dindar emekçinin tevekkülünü ve takvasını, şükrünü ve mütevazılığını bir erdem haline getirerek onu yatıştırıyor, parti iktidarına yedekleyebiliyordu.

Ne var ki üst sınıfların alttakilerle aynı tevekkülü paylaşmadığı da görülüyordu. Burjuvalar daha da zenginleştikçe ve AKP kendi eteklerine yapışık yaşayan ve onsuz kaybedecek şeyleri çoğalan ikballi yeni ara ve üst sınıfları bunların düzeyine çıkmaya çalışan, yükselen yönetici ve taraftarların sayısını çoğalttıkça din artık icapları yerine getirilemeyen bir şey haline geldi. Ara sınıfların hayatındaki, her şeyin nakde çevrilebilir olduğu evrimleşme dinin ve inançların da metalaşmasını kolaylaştırdı. Dini ritüeller de bu metalaşmanın kapsamına girdi. Kuşkusuz bunda din adına herkesin kendi konumunu meşrulaştıracak söylemler geliştirerek yekpare bir inanç ve inançlılar anlayışını sarsmasının, dinin ve imanın bir istismar vesilesiyle kullanıldığını belirten emarelerin çoğalmasının da (Eğemen Bağış’ın bakara-makarası hafızadadır) rolü olmuştur.

Başlangıçta tesettürün modayla ilişkisini başlangıçta tedirginlikle karşılayan dindarlar zamanla buna alıştıkları gibi, ibadetin piyasa pazarlıklarıyla ilişkili lüks tüketim bahsine bağlanması da doğallaştı. Bunun şöyle bir sonucu da oluyordu: “Orta sınıfların laik ve muhafazakar fraksiyonlarının bedene, mekana ve eşyaya sosyal ilişkilere ve serbest zamana dair beğenilerinin metalaşma ekseninde buluşması, farklı fraksiyonların tüketim kalıpları arasında benzerlik kurmuş ve böylelikle gündelik hayat pratikleri birbirine benzeyen farklı gruplar arasındaki karşılaşmalar çatışma ekseninden uzaklaşmıştır.[19]

Piyasayla dinin bu türden temasının çeşitli sonuçlarından birisi de gündelik hayatı bir antikacı dükkanına çeviren meta ve nesne yığınağının kültürel davayı kolaja indirgeyecek şekilde kullanılmasıdır. Yabancı konukları Yeniçeri kıyafetleriyle karşılayan hükümet korumaları, saraydaki altın bezemeler ve mefruşat, kentlerde, en kötü örneğini Melih Gökçek’in Ankara’sının oluşturduğu Selçuklu, Osmanlı kültür yapılarının maketlerinin sergilendiği alanlar; gelenekle yeninin kültür ve tarihin katmanlarının anakronik bir biçimde piyasaya aşılanmasıyla kurulmaya çalışılan bir alternatifin görünümleridir. Geçmiş üretim tarzları ve ilişkileri içinde üretilmiş nesne ve yapılar bağlamlarından koparılır ama fetih, hilafet, sultanlık rejimi, haçlı seferleri, yerli milli inşa vb. gibi yeni siyasi hedeflere ilişkin görsel söylemin bir parçası halinde yeniden üretilir. Böylece ‘modernleşme’ tarihin seçici bir animasyonuna kültürün “Disneyleştirilme”sine dönüşür. Büyük kentlerin ‘kamusal mekanlar’ı manzaralı camiler, kent oyuncakları, bezemeler, süslemeler, pazarlar, panayırlar, miniatürkler ve minyatürler, Feshane şenlikleri, mahyalar, Ferhat Göçer, Demet Akalınlar, altın kaplama tuvaletler, tesettür defileleri, helal tatil mekanları ve rezidanslar tarihle gerekçelendirip dinle kutsanan sermaye dünyalığının çapsız ve köksüz unsurları olarak bu “Disneyland”da konumlanır.

Nostaljiyi paraya çeviren bir muhafazakarlık karşısında muhafazakar entelektüelin, piyasaya yapılan semantik müdahaleden tatmin olmayan nostaljisi yeniden yapılanmayı beklemektedir. Yeni Şafak yazarı Yusuf Kaplan şöyle ifade eder: “Daha kalıcı ve köklü olanın izini sürmemiz lazım. Fikirler üzerine yoğunlaşmamız lazım. Sezai Karakoç’ların devamı olacak bir fikriyatın tohumlarının ekilmesi lazım. Batı düşüncesiyle verimli ilişkiye geçebilecek, Kant’ı, Nietzsche’yi, Goetheyi, Schiller’i, Picasso’yu okuyarak, semantik müdahaleyle beslenebilecek adamlar olması lazım. Bu sürece giriyoruz…[20] Oysa AKP iktidarının “semantik müdahaleyle” içerdiği gelenek, Cemil Meriç soyundan gelen, hayalperest muhafazakar entelektüelin umduğu gibi Itri’li, Dede Efendili külliyata Beethoven aşısı değil, tarikat ulemalarının düzeysiz din yorumlarının iliştirildiği metalaşmanın estetiğidir.[21]

Medyanın etkisiyle geleneksel eğitim öğretimin gücü azalırken yenisi konulamamıştır. Zihinler popüler kültür ve sapkın hezeyanlarla doldurulmuştur. Önceliğimiz aileden başlayarak çocuklarımızı hakkıyla yetiştirmek şarttır” diyen Erdoğan, çok az kısmı yönetimin denetimi dışında kalan medyayı sapkın hezeyanların sorumlusu ilan etmekte haklıdır! Medeni kanundaki kadın, çocuk ve aileye ilişkin kazanımları tasfiye etmek için tarikat ulemalarının aile içi ilişkilere dair yorumlarıyla yeniden canlandırmaya çalıştığı 7. yüzyıldaki dini yasalara sığınan zihniyetin, kız çocuklarının erken evlenmesinden nafaka sisteminin kaldırılmasına kadar birçok konuda meşrulaştırıcı ve araçsal kıldığı sapkınlık en kolay akla gelenidir. Ve bunlar tekel medyasının yayın ilkeleri arasında yer alır.

AKP’nin yeniden anlamlandırma müdahalesinin güncel siyasetinin ihtiyaçlarını gözetmeyen hiçbir alanı yoktur. Tarihi, şimdiki zaferleri müjdelediği iddiasını kanıtlamak üzere geçmiş zaferlerin birbirine bağlandığı bir zincir haline getiren bir müdahale şimdiyi ve geleceği de aynı kurallarla oluşturmaya çalışırken, her hedefine, neredeyse işaret ettiği her nesneye kutsiyet yüklemekte, yıktığını veya inşa ettiğini davaya bağlayabilmektedir.

Feodalizmden çıkarken insanlığın en büyük kazanımı olan nedenler ve sonuçlar arasında ilişki kurma becerisi, iki durum arasındaki bağıntıyı nesnellikten çıkaran ama nesneleştiren bir zihinsel faaliyet ile örselendikten sonra, tarihin ve geleceğin, üzerine anlam yüklenmiş imajlara hapsedildiği bir kültürel evren dolaşıma sokulabilmekte; tamamen tekelci sermayenin çıkarlarını gözeten buz gibi soğuk hedefler, seçilmiş bir literatürle süslenmiş, düşmanla girilen bir maneviyat kavgası olarak sunulabilmektedir.

Batıcılığın sapkın ideolojisini ve zehrini almayacağız” teranesini yineleyenlerin muradı; bu “sapkın” ideolojilerin uzak diyarlarda üretilmediğini kapitalizmin bizzat bu ülkenin bir gerçekliği olduğunu, emperyalizmi emperyalizm yapanın da tek başına ismi Hans ya da David, Macron ya da Biden olanların değil Cengiz’miş, Mustafa’ymış, adı özbeöz yerli-milli olanların yönettiği tekellerin örtüşen çıkarları olduğunu gizlemektir. Elitist, devlet asalağı, bankamatik memuru değilseler de hortumcu olanlar da bunlardır. Bunlar Batı’nın otomobilini, bilgisayarını alalım ama kültürünü almayalım derken samanı, sığır etini, buğdayı, peyniri ithal edecek kadar tarımı kapitalistleştirirken geleneksel tarımı şirketlerin ayaklarına serdiler. Bunun da gayet kökü dışarıda, Batılı bir ‘sapkınlık’ olduğu, insanın ülkesini bile bile sömürtmesinin başka bir anlama gelmediği söylenebilir.

Otomobil satın almak; yol yapmak, benzin istasyonları kurmak, otoparklar yapmak, trafik kuralları gibi bir disiplini hayata geçirmek ve hayatın bu gerçekliğe göre örgütlenmesi demektir. Daha fazla yol yapmak, havaalanı inşa etmek daha fazla otomobil anlamına gelir ve bu, uzar. Kapitalist ilişkileri, kentleri, zihniyeti düzenleyen mistik güç ile, toplumun metalarla kurduğu ilişki kapitalizmi her gün yeniden üretir. Ve maalesef (!) ilk ortaya çıktığı coğrafya olması itibarıyla AKP iktidarının varlık koşulu olan kapitalizmin de kökü dışarıdadır.

KÜLTÜREL İKTİDAR, NE ZAMAN?

Tek adam yönetiminin kültürel iktidar hedefi bir kısım yazar ve muhalif siyasetçi tarafından gerçekleşemez görülüyor. Kültürün bir zihinsel olgunluk ve gelişkinlik gerektirdiği düşüncesinden hareketle ancak muhalif olanın, solcu olanın kültürel bir birikim oluşturabileceği, sağın bu alanda varlık gösterebilecek bir yeteneğe sahip olmadığı düşüncesi yaygındır. AKP iktidarı boyunca yapılan restorasyon, bezeme, kentsel dönüşüm vb. örneklerdeki ucubelikler de bu tezin kolay kanıtları arasında yer alıyor.

Bu iddianın AKP sözcülerinin yaşadığı kavram kargaşasına benzer bir kaynaktan beslendiği, kültür/sanat/fikir gibi kavramları birbirinin yerine kullanmak gibi bir problem içerdiği açıktır. Zaten AKP’nin kast ettiği kültürel ya da fikri iktidar; özel (geleneksel-tarihi) bezeme sitillerinin hakimiyetini sağlamak ve buna olanak tanıyan estetik beğeni ve zevkte ortaklaşmış bir nüfus yaratmakla ilgili olsa da, subjektif deneyimleri genelleştirmeye açık olan böyle bir alanda hakimiyet kurmaktan ibaret değildir. AKP’li entelektüellerin çoğu da bunun devlet müdahalesiyle oluşturulamayacağı konusunda hemfikirler.

Asıl sorun, kültürel kurumların bir kitle eğitim fabrikasına dönüştürülmesinde yaşanan sorunları giderecek merkezi bir mekanizmanın oluşturulamamasıdır. Eğitimdeki özelleştirme sürecinin çoklu yapısı; bir yanda imam hatiplerin de dahil olduğu devlet okulları ile ‘laik kesim’deki ara sınıfları ihya eden özel okulların varlığı yapısal çelişkiyi derinleştirmekten başka bir işe yaramamıştır ve iktidarın yeni bir ‘reform’ peşinde olduğu anlaşılmaktadır.

Öte yandan tekelleşmiş medya, üniversiteler vb. iktidar siyasetinin estetik gerekçelendirilmesini beklenildiği derinlikte başaramamakta, trol ordusu elini attığı her şeyi yüzüne gözüne bulaştırmaya devam etmektedir.

Erdoğan’ın öteden beri tesis etmekte zorlandığı itaati ve bağlılığı kültürel iktidar şartına bağlaması, sorunun, kendi tespit ettiği gibi kültürel olduğunu göstermez, ama kapitalist sömürünün ve siyasi kararların zor durumda bıraktığı emekçileri, üstelik karşıtlarından gelen eleştirileri püskürtmeyi kolaylaştıracak bir bölüşüm sisteminin sarsıldığı durumda ikna edecek, günübirlik fikirlerin üretebileceği maddi zeminler ve kadrolar aşınmaktadır. Mevcut ekonomik kriz ve pandemiyle mücadele edememe/etmek istememe halinin de katkısıyla Erdoğan yönetimi, kurduğu siyasi sistemi ve dayandığı toplumsal ilişkileri yeniden üretmekte zorlanmaktadır. Bu, bütün kültürel iddiaların da gitgide eskisi gibi güçlü duramamasının da nedenidir. 

Partiye bağlılığı eskiden kolaylıkla üretebilen retoriğin gücünü yitirmesi, ne olursa olsun iktidarda olmaya odaklanmış hırslı ve hınçlı sermaye siyasetinin, hegemonyasını korumak için elindeki imkanları şiddet başlığında toplamasına yol açıyor. Dini, geleneği, muhafazakarlığı vb. bir ‘kültürel sermaye’ olarak tedavüle sokan siyasi gücün söylemiyle üstü artık kapatılamayan sosyal ve ekonomik kriz hali, kitlelerin iktidar tarafından öngörülemez bir hareketlilik içine girme ihtimalini artırmakta ve bu, sorunu büyütmektedir.

Bu durumda gücünü şiddetin teminatına bırakmaya hazırlanan ve bunun için yasakları ve baskıları çoğaltan bir erkin, emekçi sınıflar ve muhalefet üzerindeki ezici hegemonyası siyasal ve kültürel arasında varsayılan ayrımı da zaten üzerinde konuşmayı anlamsızlaştıracak kadar silmeye adaydır.

Tek adam rejiminin bugün kendini yeniden üretme sürecindeki zorlanmasına çare olarak gördüğü faşizan önlemler, egemen sınıfın, sınıf mücadelesinin dip akıntısında çözülen değerlerini kurtarmaya yönelik olmakla birlikte, bir paradoks olarak fikri ve kültürel hegemonya için ayrıca mücadele vermeyi gerektirmeyecek bir düzeni güvence altına almaya çalışmaktadır.

Egemen sınıfların fikrinin egemen olmasının koşulunun kitlelerin gönüllü itaati, bu sınıfların becerisi ya da fikirlerin her şeye cevap veren kuvvetli bir içeriğe sahip olmasından kaynaklandığı bir efsanedir. Tersine, egemen sınıfı kültürel talebi tatmin etmeye zorlayan, işçi sınıfı ve emekçilerin yönetici kast ya da kadrolardan henüz kopuş yaşamadığı ekonomik ve siyasi koşullardır. Burjuva demokrasisi bu sorunu bir hükümetin diğerini takip ettiği parlamenter sistemin işleyişiyle çözmeye çalışmıştır. Ama bu işleyişin kendisi bir sorun kaynağı olarak görülmeye başladığında elbette, “kültür deyince cebimdeki silaha sarılasım geliyor” diyen eski faşizmlerin propagandistlerinin kazandırdığı bir çözüm tarihte hazır bulunmaktadır.

Kendi iktidarının has malı, onu temsil eden yegane bütünlük olarak gördüğü bir kültürü kendi siyasi ihtiyaçlarına gelenekten ve modern dünyadan alınmış elverişli parçalarla kolajlayarak oluşturan rejimin sözcüsü İbrahim Kalın’ın bahsettiği “kendi hikayemizi yazma” mücadelesi siyasal iktidarı koruma mücadelesidir. Bu bakımdan işçi ve emekçi sınıflar için kültür gündelik siyasi mücadeleyle az çok iç içe germiş durumdadır.

Geçmiş kuşakların yarattığı evrensel birikimi ‘başkalarının hikayesi’ olarak yaftaladıktan sonra reddeden; hukuku ve kazanılmış hakları olduğu gibi insan ilişkilerindeki dayanışma, elbirliği, yardımlaşma vb. bütün iyilik hallerini nakdi ilişkiler uğruna tasfiye eden; tarihi yaz boz tahtasına çeviren; ulusal ve evrensel birikim kapsamındaki bütün ilerici değerleri tahrif etmeye kalkan bir müdahale kültürel çöllükten başka bir şey vaat etmiyor. İnsanları, birbirlerine düşmanlaştıracak kadar yaşam tarzlarına göre ayrıştıran böyle bir müdahalenin yıllar içinde işçi sınıfı ve emekçiler arasında yol açtığı tahrifat oldukça ağırdır. Sömürünün gerçek kaynağının, yönetimin iç ve dış politikasına yön veren sınıf saiklerinin üstünü örtmeye yaradığı ölçüde de bu ayrışma sürekli kışkırtılmıştır. Sınıf mücadelesi sınıfın kendi içindeki yaşam tarzı mücadelesine indirgendiği ölçüde bundan elbette egemen sınıfın fikri iktidarı yarar sağlamıştır.

Bugün ezilenlerin kültürel mücadelesinin alanı AKP yönetimlerinin serdiği minderin dışındadır. Bu mücadele işçi sınıfının öznesi ve öncüsü olduğu toplumsal mücadelenin organik bir parçası, sınıfı ayrıştıran değil onun hedefleri doğrultusunda birleştiren tamamlayıcısıdır. Devasa bir birikimi sürekli tahrif eden bir müdahaleye karşı durabilmek için, her kışkırtmaya yanıt niteliğindeki gündelik refleksler yetmeyecektir. İşçi sınıfının kültürel mücadelesi de nihai olarak onun iktidar mücadelesine bağlanır; çünkü tarih boyunca kültürü şekillendiren şey büyük ölçüde, sınıf mücadelesinin konjonktürel ve uzun vadeli galiplerinin dünyaya ilişkin tasarımları ile ilişkili olmuştur; bundan sonra da öyle olacaktır.


[1] https://www.tccb.gov.tr/haberler/410/122413/cumhurbaskani-erdogan-ibn-haldun-universitesi-kulliyesi-acilis-toreni-ne-katildi

[2] https://www.milliyet.com.tr/gundem/muhafazak-r-sanat-normu-olusturmaliyiz-1519894

[3] https://t24.com.tr/haber/iskender-paladan-muhafazakar-sanat-protestosu,201406

[4] https://www.tccb.gov.tr/haberler/410/122413/cumhurbaskani-erdogan-ibn-haldun-universitesi-kulliyesi-acilis-toreni-ne-katildi

[5]  Akçaoğlu, Aksu; Zarif ve Dinen Makbul-Muhafazakar Üst-Orta Sınıf Habitusu, 3. Baskı, İletişim Yayınları, 2019, İstanbul, sf. 83, 85.

[6] AKP tabanındaki yaşam tarzı, algı ve kültürel davranışlarla ilgili değişiklikleri araştıran çok sayıda yayın vardır. Bunlardan BBC’nin hazırladığı Burası Bağcılar (https://www.youtube.com/watch?v=7WqM5Z7695s) ile Başakşehir: Beyaz Muhafazakarlar ve Siyaset (https://www.youtube.com/watch?v=0K6BSU1IqS0) başlıklı belgeseller dikkat çekicidir. 

[7] https://www.cnnturk.com/turkiye/cumhurbaskani-erdogan-14-yildir-kesintisiz-iktidariz-ama

[8] Aynı yer…

[9] AKP literatürü arasında yer alan, ‘merkez’de, sola yakın, muhafazakar vb. yazarların buluşma platformu Hece dergisi de genel yayın yönetmeninin kaleminden, karşılıklı alışverişte artık işlevsel olmayan bazı yazarlarıyla yolunu ayırdığını duyurdu.

[10] http://www.aljazeera.com.tr/gorus/ak-partinin-kulturelliginin-sorunlari

[11] Erdoğan Fazıl Say ile girdiği polemiği Say’ın, onu konserine davet etmesiyle kazanmış saydı. Bu arada Sabah gazetesinin Günaydın ekinde yayınlanan eski kuşaktan solcu yazar, şair, müzisyenlerle röportajlarda çanak sorulara antrenmansız yanıtlar veren ‘konuklar’ın sözleri AKP söylemine kolaylıkla eklemlenebildiler.

[12] http://www.diken.com.tr/sanatci-hulya-kocyigitin-damadi-akpli-belediyeden-ihale-aldi/

[13] https://t24.com.tr/haber/turk-telekomcular-dernegi-alev-alatlinin-damadi-tt-net-genel-mudur-vekilligine-getirildi,279852

[14] https://odatv.com/iskender-palanin-parayla-imtihani-2805121200.html

[15] https://www.gidahatti.com/cumhurbaskanligindan-dikkat-ceken-atama-135068/

[16] https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/kulturel-iktidari-boyle-kuracaklar-1788936

[17] İbni Haldun Üniversitesi Rektörü Recep Şentürk şöyle düşünür: “Gelenekli yaklaşıma göre İslamiyet sabit ve değişken hükümler üzerine kurulmuştur. Zaruriyyat denilen sabit hükümler kat’i hükümlerdir. Değişken hükümler ise içtihada dayalı olan zanni hükümlerdir… Zaruri ve kat’i hükümler söz konusu ise sosyal şartları onlara göre değiştirmek gerekir. Çünkü zaruri ve kat’i olan hükümler zaman ve mekan üstüdür. İnsanlar ve toplumlar bu hükümlere uymak ve kendi şartlarını onlara uydurmak zorundadır. Zanni hükümlerin değişen sosyal ve ekonomik şartlara göre hatta iklimlere göre değiştirilmesi veya güncellenmesi mümkündür hatta zorunludur. Bu değişim müçtehit alimler eliyle usul-i fıkıh metodu kullanılarak yapılır. Dolayısıyla çözüm bizden önceki nesillerin ve selef-i salihinin asırlar boyu başarıyla uyguladığı usul-i fıkıh ile nelerin sabit nelerin değişken olduğunu belirleyip ona göre ilerlemektir. İşte bizim gelenekli yenilikçilik dediğimiz de budur…”  (Recep şentürk, Gelenekli Yenilikçilik: Taklitten ve Tahriften Uzak Bir Yenilenme Stratejisi, https://kriterdergi.com/dosya-orgutlu-dini-gruplar/gelenekli-yenilikcilik-taklitten-ve-tahriften-uzak-bir-yenilenme-stratejisi) Şentürk’ün usul-i fıkhın öznesi olarak işaret ettiği selef-i salihin bir din adamları topluluğu değildir kuşkusuz. Değişken dini hükümlerin değişen dünyaya göre yenilenmesi siyasal ve iktisadi bir dizi gelişmeyle ilişkilendirilir. Bunlarla ilgili kararlar eninde sonunda siyasal olduğundan, günümüzde tek adam rejimi altında neyin değişken neyin kalıcı hüküm olduğunu belirleyen, tekellerin ihtiyaçlarına göre kanun ve kural oluşturan, esnekliğin güvencesi siyasi iktidardır. 

[18] https://www.tccb.gov.tr/haberler/410/122413/cumhurbaskani-erdogan-ibn-haldun-universitesi-kulliyesi-acilis-toreni-ne-katildi

[19] Akçaoğlu, Zarif ve Dinen Makbul-Muhafazakar Üst-Orta Sınıf Habitusu, sf. 159.

[20]  Yusuf Kaplan, Indepent Türkçe, AKP ‘Kültürel İktidar’ını Neden Kuramadı’- Bölüm 1  https://www.indyturk.com/node/31161/k%C3%BClt%C3%BCr/b%C3%B6l%C3%BCm-i-ak-parti-k%C3%BClt%C3%BCr-iktidar%C4%B1n%C4%B1-neden-kuramad%C4%B1-yusuf-kaplan-k%C3%BClt%C3%BCrel-iktidar

[21]Şimdiye kadar hep başkalarının hikayelerini dinledik, kendi hikayemizi yazmamız gerekir” diyen İbrahim Kalın, malumattan hikmete ulaşmak için manayı ortaya çıkarmak gerektiğine değinir. Hikmet bütün soruların yanıtıdır. Kalın bu hikmeti çıkarmak için başka bir akıla ihtiyaç olduğunu söylemektedir ama kendi bulunduğu konum yani CB danışmanlığı, sözcülüğü itibarıyla düşünüldüğünde malumatı hikmete çevirme ilminin öznesi siyasetten azade görünmüyor. Bilgi parçacıklarını uygun sınıflandırma, tarihselleştirme, onları terkip etme işi yine siyasi aklın işidir (Türkiye Yazarlar Birliği, Kültür Sohbetleri – 7: https://www.youtube.com/watch?v=GTHbp5N_1Ho). Oysa işçi sınıfı ve emekçiler için, başkalarının diye tabir edilen hikaye aslında kendi hikayesidir. Çünkü dünyanın her yerinde kapitalizm aynı mekanizmayla işler ve emekçiler aynı biçimde sömürülür. Bu sömürü, ulusal sınırlar içinde aldığı biçimler, bunun kültürel telafileri farklı olsa da özü aynıdır.  Hiçbir semantik müdahale ile bunun üstü örtülemez.

Warning: A non-numeric value encountered in /home/teoriveeylem/public_html/wp-content/themes/Newspaper/includes/wp_booster/td_block.php on line 353