Kamulaştırma tartışmaları ve büyük sermayenin sınıfsal refleksi

Yusuf Akdağ

Kamulaştırma talep ve tartışmalarının yeniden gündeme gelmesinin aktüel nedenlerinden biri Kovid-19 salgını (pandemi) oldu. Sağlık sorununun hemen tüm kapitalist dünyada toplumsal bir sorun olarak acil durum alarmıyla öne çıkması, sağlık ve eğitim başta olmak üzere önceki dönemlerde birçok ülkede olduğu gibi, Türkiye’de de kamu hizmeti kapsamında olan ve fakat neoliberal ekonomi politikalarla özelleştirilen kurumların kamulaştırılması talebini gündeme getirdi. Sağlık alanında çalışanlar dahil bazı akademisyenler ve politikacılar bu talebi dile getirerek özelleştirilmiş sağlık kurumları ve hastanelerin yeniden kamu hizmetine açılmasını istediler. Salgının hızla yayılması üzerine, özel hastanelerin hasta bakım masrafları karşılanarak bu hastanelerin bir kısmı “devlet hastanesi gibi çalışmaya zorunlu tutuldu. Bu bir kamulaştırma uygulaması değildi; mülkiyet özel olmaya devam etti, ancak hizmet satın alınması yoluyla bu kurumlar görünürde ve geçici bir süreyle de olsa kamusal kurum biçimiyle kullanıldılar.

Kamulaştırma üzerine tartışmanın denebilir ki daha ilgi çekici hale gelmesi ise, başlıca iki açıklama (bir bildiri ve bir açıklama) dolayısıyla gerçekleşti. İlki, bir grup aydının, Kovid-19 salgını nedeniyle sağlık sistemindeki sorunların ağırlaşarak su yüzüne vurmasından hareketle, sağlık ve eğitim başta olmak üzere çeşitli sektörlerdeki işletmelerin kamulaştırılması talebini gündeme getirmesi; daha yakın bir dönemde ise, CHP Genel Sekreteri Selin Sayek Böke’nin hükümet ihaleleriyle palazlanan bazı şirketlerin adını da vererek, iktidara gelirlerse, bu şirketleri kamulaştırılacaklarını açıklaması, kamulaştırma tartışmalarını yeniden aktüelleştirdi.

İlkinde, adres nispeten soyuttu; aralarında Korkut Boratav ve Taner Timur gibi Türkiye’nin saygın iktisatçı, sosyolog ve tarihçilerinin de bulunduğu aydınlar, salgın boyunca doğal gaz, elektrik, su ve internetin ücretsiz sağlanması, özel hastanelerin ve zora giren sivil havacılık, enerji, finans vb.gibi “stratejik önemdeki” sektörlerde faaliyet gösteren firmaların kamulaştırılmasını önermekteydiler.[1] Bu öneri,  kamulaştırılacak şirketlerin adresleri ima edilip ismen açıklanmamış olması da bir etken olmak üzere, burjuvazi cephesinden, üstüne alınmaksızın ve duymazdan gelinerek geçiştirildi.

Selin Sayek Böke ise, sistemin en önemli partilerinden birinin genel sekreteri kimliğiyle ve ad vererek Saray rejimi ile organik ilişki içinde ihale zengini bazı şirketlerin kamulaştırılmasından sözediyordu. Açıklaması, iktidar kanadından salvo atışlarıyla karşılanmakla kalmadı, büyük sermaye örgütleri yöneticilerini de deyiş yerinde ise, harekete geçirdi. Böke, katıldığı bir televizyon programında, Erdoğan iktidarının sağladığı devlet olanaklarını kullanarak tekelci büyük işletmeler sıralamasına yükselen sermaye şirketlerini söz konusu ederek “Türkiye’deki bütün kaynakları rantla yemiş olan 5 şirketten bahsediyorum. Ne müzakeresi yapacağız? Müzakere falan yok. ‘Bunlar artık kamunundur’ diyeceğiz ve devam edeceğiz demişti.[2] 

Kamu-özel sektör işbirliğiyle yapıldığı belirtilen  büyük projelerin halk kitleleri açısından getirdiği yükün büyüklüğüne rağmen bunun “ticari sır” denilerek halktan ve halkın temsilcilerinden gizlendiğini belirten Böke’nin bu açıklaması, büyük sermaye patronlarından politikacılara, Saray oligarşisinin sözcülerinden sermaye basınının paramiliter kafalı köşe yazarlarına dek geniş bir cephe tarafından, özel mülkiyet hakkına saldırıldığı iddiasıyla karşı propagandanın malzemesine dönüştürüldü.             

İktidar basını, Böke’yi ve onun üzerinden CHP’ni hedefe koydu. Kendileri de birer sermaye kuruluşu olan ve Erdoğan yönetiminin oluşturduğu ‘havuz’dan kasalarına para akan Sabah, Yeni Şafak gibi gazetelerde, “özel sektörün tehdit edildiği” başlıkları atılarak büyük sermaye kuruluşlarının yöneticileri, “milli sermayenin korunması” için harekete geçmeye çağrıldılar. Oysa ne Böke, ne de CHP, özel sermaye şirketlerinin topyekün kamulaştırılmasından sözetmekteydi ve ne de böylesine bir program veya hedefe sahipti. Böke, üstelik hemen anında ‘kendi söylemini düzeltme’ ihtiyacı duymuş ve sadece beş şirketin[3], o da hukuk çerçevesinde ve eğer öyle bir gereklilik doğarsa, karşılığı ödenerek kamulaştırma yapılabileceğini söylemişti.

TÜSİAD’IN SINIFSAL REFLEKSİ

Selin Sayek Böke ne “Kamu Özel Ortaklığı” kapsamındaki tüm işletmeleri söz konusu etmişti, ne de özelleştirilmiş kamu işletlemelerinin yeniden devletleştirilmelerini. Açıklamasında sermaye tekellerinin bütünü ya da genel olarak kapitalistler açısından tehdit oluşturacak bir unsur da bulunmuyordu. Buna ve CHP’nin böylesi bir politikayı gerçekte uygulamaya koyup koymayacağından bağımsız olarak henüz bunu yapabilecek bir mevzide de olmamasına rağmen, isim verilerek birkaç şirketin kamulaştırılacağından sözedilmiş olması, büyük sermaye örgütleri ve temsilcilerini, burjuva çıkar duyarlılığıyla ve sermaye partilerinin politikalarına ayar vermek üzere harekete geçirdi. TÜSİAD’ın “klasik kapitalist aile şirketleri” ya da “aile holdingleri” ile yine kimilerince “İslami sermaye tekelleri” olarak nitelenen ve son on yıllarda devlet yönetimini elinde bulunduran parti fraksiyonlarıyla organik bağlara sahip şirketler arasında, devlet-hükümet ihalelerinden, vergi indirimi ve ihracat kolaylığından yararlanma başta olmak üzere çeşitli konularda süren çekişme ve saray yönetimine duyulan güvensizlik nedeniyle anlaşmazlık sürmesine rağmen, TÜSİAD Başkanı, büyük burjuvazinin sınıfsal refleksiyle kürsüye çıktı ve devletin ekonomideki varlığına getirdiği itirazlarla birlikte “kamulaştırma”dan söz eden Sayek ve CHP’yi de “uyardı”!

Salgın nedeniyle yapılan geçici düzenlemelerin ve “serbest piyasa ilkeleriyle çelişen uygulamaların son bulmasını isteyen TÜSİAD Yönetim Kurulu Başkanı Simone Kaslowski, “Kamu’nun son zamanlarda özel sektörün hâlihazırda aktif olduğu alanlarda ağırlığını artırması ve bu piyasalarda aynı zamanda kural koyucu olmasıyla adil rekabet ortamını bozmakta olduğunu belirterek buna itiraz ediyor ve  büyük sermayenin ihtiyaçlarıyla bağlı istemleri sıralayarakpiyasada adil rekabetin sağlanması, düzenleme ve denetlemenin bağımsızca ve serbest piyasa ilkeleri doğrultusunda uygulanması gerekmektedir diyordu. Devletin, özel sektörün tabi olduğu kurallardan muaf bir şekilde aynı piyasada yer alması hakkaniyetli değildir diye devam eden Kaslowski’ye göre,Stratejik bazı sektörlerde devletin özel sektörle işbirliği içerisinde yatırım ve teknolojik gelişimde ön ayak olması son derece faydalı olabilir”di; ancak bunun sınırları net bir şekilde belirlenmeli ve “adil rekabet ortamının bozulmaması”na özen gösterilmeliydi![4]

Burada, bir büyük sermaye kuruluşu yöneticisinin adil rekabet üzerine söyleminin kapitalist piyasa açısından anlamsızlığı üzerinde etraflıca durmaya gerek bulunmuyor. Kurt kanununun geçerli olduğu bu piyasada büyük ve güçlü olanların diğerlerini yutmaları/yemeleri ve piyasadan silmeleri, rekabetin kuralı olarak işlerlik gösterir. Üstüne üstlük tekelci sermayenin egemenliği koşullarında tekeller arası rekabet uluslararası kapsama genişlemiş ve daha da acımasız hale gelmiştir.

Kaslowski, Erdoğan yönetiminin, kendi iktidarıyla organik ilişkilere sahip sermaye gruplarının palazlanmasını sağlayan KÖİ ortaklıkları”nı işaretle bunu, devletin piyasaya adil olmayan müdahalesi olarak nitelemekte ve enerji, yapı-yol, inşaat, silah sektörü gibi alanlardaki ihale uygulamalarındaki “aslan payı” yağmasının yol açtığı devlet desteği nedenli “rekabet adaletsizliği”nden duyulan rahatsızlığı dile getirerek kendi grupları aleyhine olan bu durumun düzeltilmesini istemekteydi. Bu istem, kapitalist kâr için pazarda birbirleriyle rekabet halindeki sermaye kesimleri açısından herhangi aykırılık ya da olağandışılık göstermiyor. Devletin, ekonomideki varlığının, “stratejik bazı sektörlerle sınırlı kalması ve özel sektöre yatırım kolaylıkları sağlaması, büyük sermayenin daha da büyümesine hizmet edecektir. 

Kaslowski’nin açıklamalarının ikinci bölümü ise aktüel tartışma konusu olan kamulaştırma ile ilişkiliydi. TÜSİAD yetkilisi, sözü, CHP Genel Sekreteri Böke’nin açıklamasına getirerek Son zamanlarda maalesef mülkiyet haklarını ihlal edecek türde bazı açıklamaların farklı siyasi partilerce dile getirildiğine şahit oluyoruz. (…) Herhangi bir özel şirketin mülkiyet haklarını çiğneyecek bir şekilde kamulaştırılması asla söz konusu olmamalıdır. Haksızlıklarla mücadele edilmek isteniyorsa izlenecek yol hukuk kuralları içerisinde olmalıdır uyarısında bulunuyordu.

Kaslowski’nin, büyük servet ve sermaye sahibi tekelci burjuvazi adına, anında çizdiği hat üzerinden bir kez daha ilan ettiği, kapitalist özel mülkiyetin “kutsallığı” söylemiyle savunulan sömürü “hakkı”ydı! TÜSİAD da örgütlü büyük sermaye sözcüsüne göre, sermaye çıkarlarına şu ya da bu şekilde ve oranda zarar verecek bir yolun açılmaması ve buradan yürünebileceği yönünde bir düşüncenin oluşmaması için, kamulaştırmanın sözü dahi edilmemeliydi!

Kamulaştırma açıklamasıyla Böke’nin isim vererek işaret ettiği şirketlerin rakip sermaye gruplarından olmaları, sınıfsal çıkar ve mevzilenme ile bağlı sınıfsal refleksin ortaya konmasına engel olamazdı/olmadı. Bu sınıfsal refleks, rekabete kurban edilemez şekilde gösterilmiş oldu.

Büyük sermaye sözcüsü, işçi sınıfı ve emekçileri üretim araçlarından yoksun bırakarak ücretli emek gücüne dönüştüren mülksüzleştirici kapitalist gelişmenin sağladığı sömürü olanaklarının devam etmesi için özel sermaye şirketlerinin herhangi biçimde zarar görecekleri uygulamalardan uzak durulmasını istiyor; CHP’yi “böylesine tehlikeli sulara taş atmayın” mealinde uyarıyordu. Böylesi sorunların toplum gündemine girmesi ve özellikle de halk kitleleri içinde “akıllara düşürülmüş olması”, çünkü, Böke ya da CHP’nin bu türden politikalara sahip olup olmamalarından bağımsız olarak bu yönlü talepler için yol açıcı olabilirdi! Sağlık ve eğitimin kamu görevi olarak parasız gerçekleştirilmesi; enerji (doğalgaz ve elektrik), su ve toplu taşımın işçi ve emekçiler için karşılığı devlet gelirlerinden sağlanarak yerine getirilmesi çünkü, sadece kamu kaynaklarının sermaye yararına talanına karşı bir duyarlılık oluşumuna yol açmayacak, tüm üretimin sermaye kârları için değil toplum hizmeti ve ihtiyaçlarının karşılanması için yapılması yönünde bir düşüncenin toplum bünyesinde karşılık bulması gibi, kapitalistler açısından tehlikeli sayılacak bir gelişmeye de kapı aralayabilecektir.

MHP destekli AKP-Erdoğan yönetiminin izlediği politikaların neden olduğu tepki birikiminin farkında olan TÜSİAD’ın büyük patronları bu açıklamadaki vurgularla bir yandan Erdoğan yönetimini sermayenin uzun erimli çıkarları için daha akılcı politikalar izleme çizgisine çekme; diğer yandan, bu yönetime burjuva muhalefet merkezli alternatifler oluşturma politikasının başarısızlığa uğramaması için muhalefetin bölünmesine neden olabilecek çıkışları engelleme ve CHP’yi, “kamulaştırma” gibi pürüzlü ve tehlikeli sorunlardan uzak durarak büyük sermayenin çıkarlarına bağlılıkta kusur etmeyecek şekilde disipline etme hedefiyle bağlıydı. Kamulaştırmanın kısmi ya da nispeten daha geniş bir uygulanması özel sektör faaliyet alanlarını sınırlayacağı için, olasılık olarak dahi söz konusu edilmemesi isteniyordu. “Herhangi özel şirketin mülkiyet hakkının çiğnenmesi”ne karşı ilan edilen bu reddiye oysa, hem kapitalist rekabet yasası dolayımıyla geçersizleşiyor hem de burjuva hükümetlerin zor alımlarıyla sık sık çiğneniyordu!

BURJUVA HÜKÜMETLERİNİN ZORALIM VE “KAMULAŞTIRMA” POLİTİKALARI

Kamulaştırma politikalarının tarihsel “serüveni”nin ayrıntılı bir irdelemesi bu makalenin konusunu oluşturmuyor. Buna rağmen, burjuva hükümetleri ve devlet iktidarınca gerek zoralım yoluyla gerekse istimlak ederek yani belirli bir ödemede bulunarak gerçekleştirilmiş çok sayıda devletleştirme örneğinden söz etmek mümkündür. Cumhuriyet tarihinin çeşitli dönemlerinde arazi, toprak, gayrı-menkul kamulaştırılmalarına baş vurulmuştur. Rum ve Ermeni varlıklarına el konması ya da yağmalanmasına olanak tanınması; Kürt mücadelesi içinde yer alan ya da destekleyen veya desteklediği varsayılan toprak ağaları-beylerinin topraklarına el konması, 12 Eylül cunta yönetiminin sendikaların, siyasal partilerin, derneklerin ve siyasal kimliği olan bireylerin “maddi varlıkları”nı gaspetmesi, zoralım örnekleri arasındadır. Sermaye hükümetleri yakın dönemde, önce, işçi ve kamu emekçilerini yasal mecburiyetle ödemeye yöneltip ardından oluşturulan “fon”larda biriken yüz milyonlarca ve milyarlarca tutardaki bu birikimlere, tekelci sermayenin çıkarları yönünde kullanmak üzere el koydular. İşsizlik ve emeklilik fonlarındaki birikimler, sermayeye peşkeş çekildi.

Mevcut burjuva yasaları çerçevesinde ve “ülke güvenliği, savaş, kıtlık, doğal affet vb. gibi durumlarda, özel mülklere, arazi ve diğer varlıklara devletçe el konabilmekte; kamulaştırma uygulamalarına başvurulabilmektedir.[5] Bu yasaların devlet iktidarı ve hükümetlerce istismar edilerek keyfi biçimde ve hedefe konan kişi ya da gruplara ait varlıklara el konması yönünde uygulandığının çok sayıda örneği vardır. AKP hükümetleri döneminde ve 2004-2020 yılları aralığında 1609 “acele kamulaştırma yapılmış ve çoğu köylü arazisi durumundaki varlıklara el konmuştur. Bu tür el koyma-kamulaştırma uygulamaları “yurt savunması gerekçeli yasaya dayandırılmasına karşın, büyük bir kesimi, saray oligarşisiyle içiçe ve destekçisi olan şirketler yararına gerçekleştirilmiştir.[6] Erdoğan yönetimi tarafından devlet şirketi durumundaki tüm şirketler Türkiye Varlık Fonu’na (TVF) devredilerek AKP’nin yönetimine verildi. 2016 yılında kurulan Varlık Fonu, 12 Eylül 2018’de Cumhurbaşkanlığı’na bağlandı. Fon’un yönetim kurulu başkanı Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, başkan vekili ise damadı da olan Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’tır.[7]FETÖ” soruşturması dolayısıyla onlarca şirkete el konarak hükümet konrolündeki TMS’ye devredildi.

Devletin burjuva sınıf egemenliğinin aracı ve aygıtı olması, sadece “kamu-özel ortaklığı” adı altında hükümetlerle iş yapan sermaye gruplarının devlet olanaklarından da yararlanarak sermayelerini büyütmesini sağlamıyor; devlet bürokrasisinin palazlanmasını da olanaklı kılıyor. Devlet olanaklarının özel sermaye gruplarının hizmetine sunulması yeni bir uygulama olmamakla birlikte, özellikle de Özal döneminden başlayarak artış trendi göstermiş ve AKP-Erdoğan hükümetlerinin kendi sermayelerini/sermaye tekellerini yaratma politikası sonucu, amiyane deyişle devasa boyutlara ulaşmıştır. Böke’nin sözünü ettiği şirketler ise, özellikle yapı-yol-köprü vs. ihaleleriyle ve teşvik kredileri-vergi kolaylıklarının yanısıra dış piyasadaki bağlantılarının devlet üzerinden sağlanmasıyla ülkenin en büyük sermaye grupları arasına girmişlerdir.[8] Enerji (HES ve doğalgaz), silah sanayi ve yol-konut inşaatçılığı alanında faaliyet yürüten sermaye şirketleri için arazi ve kaynak sağlanması ve vergi kolaylıkları getirilmesi; özel tekelci şirketler yararına “devletçilik uygulaması”nın bir türü olmuş; büyük sermaye temsilcileri, yurttaşlardan alınan vergilerin en büyük kaynağını oluşturduğu devlet gelirlerinin iflas eden ya da batmaya yüz tutan kapitalist işletmeler, bankalar ve diğer finans kuruluşları için kullanılmasına itiraz etmek bir yana bunu istemiş ve dayatmışlar; devlet yöneticileri de bu doğrultuda hareket etmişlerdir.[9] Özelleştirmelerle birlikte kazanılmış sosyal hakların gaspına girişilmiş, sosyal güvenlik sistemi alabora edilmiş, “iş güvencesi” lafızda dahi gereksiz görülmüş, emeklilik hakkı, pratikte gerçekleştirilemez şekilde esnek çalışma ve sirkülasyonuyla koşullu hale getirilmiştir. Kamulaştırma sözcüğünden dahi rahatsız olan büyük sermaye sözcülerinin karşı çıktıkları, devlet ve hükümetlerin tekeller yararına giriştikleri zoralım ve devletleştirme ya da -devlet-özel sektör ortaklığı değil, emekçilerin şu ya da bu biçimiyle yararlanabilecekleri türden kamulaştırmalardır.

KAMULAŞTIRMA, İŞÇİ SINIFI VE SINIF BİLİNÇLİ İŞÇİLERİN TUTUMU

Kapitalizm tarihsel olarak üretimin ve sermayenin merkezileşmesine, küçük işletmelerin büyükler tarafından pazardan silinmesine, sermaye tekelinin oluşumuna; anonim şirketleşme ve devlet tekellerinin ortaya çıkışına dek çeşitli biçimler alan bir gelişme gösterir. Tarihsel gelişme eğilimi bu yöndedir. Bu, aykırı durumların hiçbir zaman ve hiçbir biçimde ortaya çıkmayacağı; geçici şekillenmelerin olmayacağı anlamına gelmez. Maddi yaşamlarının üretiminde insanların geliştirdikleri ilişkilerin ve sınıf mücadelesinin seyri, geriye düşüşleri, ara biçimleri, sıçramalı yükselişleri mümkün kılar. Burjuvazi ve proletaryanın uzlaşmaz karşıtlık içinde ve sınıfsal çıkarlarıyla bağlı mücadelesi ve devlet müdahalelerinin ekonomik süreç üzerindeki etkisiyle de bağlı olarak şu ya da bu sermaye kesiminin diğerleri karşısındaki konumu farklılaşabilir, tekeller arası rekabette devletin üstlendiği rol değişkenlik gösterebilir, devletleştirme ya da özelleştirme uygulamaları gündeme gelebilir vb. Bir dönemler Keynesyen politikaların sermaye çıkarlarıyla bağlı ve işçi sınıfıyla ezilen halk kitlelerinin burjuvaziye karşı mücadelesine barikat örme hedefli olarak gündeme gelmesi, kapitalist koşullarda ve burjuvazinin egemen konumunun sürdürülmesine hizmet edebildi. Proleter ve emekçi kitlelerinin sosyalizme yönelişine karşı önlem kapsamında sosyal hakların kabulü, sağlık ve eğitim hizmetinin kamu görevi olarak üstlenilmesi sınıf mücadelesinin ürünü olarak gündeme geldi. Sermayenin yoğunlaşması ve merkezileşmesinin özel tekellerin oluşumuna yol açması, tekel, PTT, demiryolları, demirçelik gibi devlet işletmelerinin kuruluşuyla bir arada gerçekleşti.

Büsbütün yeni bir uygulama ya da gelişme olmamasına, çeşitli tekil örnekleri önceki süreçlerde de görülmesine ve ülkeden ülkeye farklılık göstermesine karşın, özelleştirmenin 80’li yıllarda uluslararası bir ekonomi politika olarak gündeme getirilmesi ve kamu işletmelerinin tasfiye edilerek özel sermaye şirketlerine peşkeş çekilmesi, yaygınlığı ve kapsam genişliğiyle devletin ekonomiye, işçi ve emekçiler aleyhine müdahalesinin adı oldu. Merkezileşme ve yoğunlaşma devam etmesine; anonim şirketlerin kurulmasında artış görülmesine karşın, çok sayıdaki devlet işletmesinin özel kapitalist tekellere peşkeş çekilmesi aynı zamanda merkezi büyük ve kimilerinde ülkeyi ağ şeklinde saran devlet işletmelerinin önemlice bir kesiminin darmadağın edilmesine de yol açtı. Devlet işletmeleri tasfiye edilirken bu işletmelerde çalışan işçi ve emekçilerin büyük çoğunluğu, kazanılmış sosyal haklarından yoksunlaştırılarak işsizliğe itildiler. Sendikal-sosyal haklar yönünden “daha korunaklı” durumdaki emekçi kesimleri sadece haklarını değil, bu şirketlerin parçalanması ve tasfiyesiyle sermaye karşıtı mücadele yönünden bu kuruluşlarda “birikmiş” emekçi deneyimi ve fiziki güç de tasfiye edildi.[10] Bununla da kalınmadı, sağlık ve eğitim gibi ‘kamu görevi’ ve hizmeti kapsamındaki toplumsal gereklilikler de parayla alınır-satılır kılındı.

Özelleştirme karşıtlığı hem bu işletmelerde çalışan emekçilerin haklarının savunusunu içermekteydi, hem de devlet işletmesi veya “hizmet kurumu” (eğitim ve sağlık) şeklinde merkezileşmiş işletme ve kurumlardaki sosyal sınıf birikiminin korunmasını. Kapitalist mülkiyet biçimleri arası bir tercihi değil ama işçi ve emekçi kitlelerinin hak ve çıkarlarının savunusunu esas alan bu politika, kamulaştırma açısından da geçerlidir.

Devlet tekeli dahil tekelci kapitalizm, kapitalizmin, sosyalizmden önceki son aşaması olarak başkaca birçok değişimin yanısıra, sosyalizm için maddi toplumsal ön koşulların olgunluğu yönünden kapitalizmin bütün öteki biçimlerine kıyasla daha uygun hale gelmesini de sağlar.  

Lenin, kapitalizmin 19. yüzyıl sonları, 20.yüzyıl başı itibarıyla gelişme düzeyinden bahisle bunun, sosyalizmin maddi toplumsal koşullarının olgunlaşması için doğurduğu imkânlara dikkat çekmiş; kapitalizmin işçilerin birleşmeleri, örgütlenmeleri ve birlikte eğitim görmelerinin koşullarını kaçınılmazlıkla yaratmasına işaret etmişti.

Kapitalizm koşullarında bütün kapitalist şirketlerin devlet tekeli haline gelmesi ya da diyelim el koymalar ve kamulaştırma politikalarıyla devlet tekeline dönüştürülmesi mümkün olmamakla birlikte (kapitalist rekabet buna olanak tanımaz), küçük ve dağınık kapitalist işletmelerle kıyaslandığında büyük kapitalist işletmeler ve merkezileşmiş üretim kompleksleri, işçi sınıfı güçlerinin birarada oluşu dolayımıyla birleşik mücadele ve örgütlenme açısından daha uygun koşulların oluşmasını sağlarlar.  

Ne ki, kapitalist gelişmenin sermayenin merkezileşmesi ve yoğunlaşmasını kaçınılmazlıkla doğurması ve özel ya da devlet tekeli olmasından bağımsız olarak tekellerin ortaya çıkması, özelleştirmeyi veya kamulaştırmayı doğrusal bir devamlılık ve kaçınılmazlık olarak gündeme getirmez. Burjuva devlet iktidarları ve hükümetler sermayenin çıkarlarını esas alarak kamulaştırmalara giriştikleri gibi, pratik örneklerine son on yıllarda çok sayıda ve sık sık rastlandığı üzere özelleştirmelere de girişirler ve her iki durumda da tekelci konum eninde sonunda kendini gösterir. Bu da, kamulaştırma sorunu ve talebine işçi sınıfı ve emekçilerin çalışma ve yaşam koşullarının iyileştirilmesi, sosyal hakların tanınması ve yürürlükte olması koşuluyla yaklaşılmasını gerektirir. Başka bir deyişle, kapitalizm koşullarında kamulaştırma istemi, kapitalist mülkiyet biçimleri arası bir tercihle değil ama proleter ve emekçi halk kitlelerinin çıkar ve talepleriyle bağlı bir istem olarak, örnek olsun sağlık ve eğitimin kamu görevi olarak devlet tarafından parasız üstlenilmesi kapsamında savunulabilirdir ve savunulmalıdır. Bu talep doğrultusunda yapılacak değişimlerin halk kitleleri yararına işlerliğinin güvenceye alınması ise, ancak sözkonusu kurumların emekçileri ve örgütlerinin denetiminde olmalarıyla mümkün olabilir.

Bu talebin gündeme getirilmesi ve savunulması, özel ya da devlet tekeli olsun üretim araçlarının özel kapitalist mülkiyetine ve emek gücü sömürüsüne dayanan üretim tarzı ve ilişkilerinin tasfiyesi için işçi sınıfının sürdüreceği mücadelenin engeli olmak bir yana, sömürü ilişkilerinin köleleştirici boyunduruğundan kurtuluş için sürdürülen mücadelede, mevzileri daha ileriden kurmaya hizmet edecektir.

Üretimin toplumsal karakteriyle mülk edinmenin özel kapitalist biçimi arasındaki çelişkinin bir devrim aracıyla çözüme bağlanması ve süreç içinde tüm sömürü ilişkilerinin tasfiyesi, üretim araçları mülkiyetinin tüm toplumun kolektif mülkiyetine dönüştürülmesi de demek olan toplumsallaştırılması, tüm üretim araçlarının ilkin egemen sınıf olarak örgütlenmiş proletaryanın elinde yoğunlaştırılması ve üretici güçlerin hızla artırılmasıyla sosyalizmin inşaası, proletarya devrimi aracıyla ulaşılacak hedeftir. Yöneliş sömürüsüz-sınıfsız komünist toplumadır. Bunun için maddi toplumsal koşullar ve sosyal güçler kapitalist gelişme tarafından kaçınılmazlıkla oluşturulur ve üretilirler.

Hisse senetli ve anonim şirketler, tekeller ve devlet tekeli, sermayenin yoğunlaması ve merkezileşmesinin belirli bir düzeyinde ortaya çıkan sermayenin denebilirse kurumsal şekillenmeleridir. Anonim ve hisse senetli şirketlerin bireysel kapitalist olmayan ancak kapitalist temelde faaliyet gösteren toplumsallık göstermesi, kapitalist bireysel mülkiyetin kapitalist toplum koşullarındaki ve kapitalist üretim tarzının kendi sınırları içindeki yadsınmasının kaçınılmazlıkla ortaya çıkan bir biçimidir.[11] Kapitalizm, gelişmesinin bu daha ileri düzeyinde, kendi yıkımının maddi temelleri ve güçlerini de yaratmış olarak üretim araçlarına toplum tarafından elkonulmasına doğru bir gelişme aşamasına kaçınılmazlıkla yol alır. Kapitalist üretim sadece doğrudan üreticileri bireysel üretim araçlarından yoksun kılarak değil, sermayenin yoğunlaşması ve merkezileşmesi sonucu iflasa sürüklenen veya büyük ‘köpek balıkları’nca yutulan kapitalistlerin de mülksüzleştirilenlerin safına doğru itilmesiyle işçi sınıfının saflarının büyümesini kaçınılmazlıkla sağlarken, onun kendi mücadelelerinin deneyimiyle eğitim görmesine de yol açar.

Marx ve Engels -ve sonraları Lenin- bu gelişmeyi aynı zamanda yeni bir üretim biçimine (sosyalizm) geçiş için maddi toplumsal ön koşulların oluşması (üretimin ve emeğin yoğunluğu ve toplumsallaşmasının daha ileri bir düzeyi) olarak işaret ettiler.

Engels, “tüm sanayi kolu”nun “tek bir büyük hisse senetli şirket durumuna” dönüşmesinden, iç rekabetin yerini bu tekele bırakmasından söz eder ve “Ne olursa olsun, tröstlerle ya da tröstlersiz, sonunda kapitalist toplumun resmi temsilcisinin, devletin, üretimin yönetimini eline alması gerekir. Devlet mülkiyeti durumuna dönüşüm zorunluluğu, kendini önce posta, telgraf, demiryolları gibi büyük ulaştırma örgenliklerinde gösterir” diye devam eder. Ardından da “gerekir” sözcüğünü niçin kullandığını uzunca bir dipnotta açıklar. Bu dipnotun ilk iki cümlesi şöyledir: “Gerekir diyorum. Çünkü ancak üretim ve ulaştırma araçları gerçekten hisse senetli şirketler tarafından yönetilemeyecek kadar büyük oldukları, bunun sonucu devletleştirme ekonomik bir zorunluluk durumuna geldiği durumda, ancak bu durumda, hatta bu işi yapan bugünkü devlet de olsa, devletleştirme ekonomik bir ilerleme anlamına, tüm üretici güçlere toplum tarafından elkonulmasına öngelen yeni bir aşamaya erişildiği anlamına gelir.[12]

Bu gelişmeye, tekellerin ortaya çıkması ve kapitalizmin en üst aşamasına, emperyalist aşamaya varmasıyla birlikte daha ileri düzeyde olmak üzere tanık olundu. Sermayenin yoğunlaşması ve merkezileşmesiyle bağlı olarak hisse senetli, anonim ve kooperatif türden şirketler, tröstler ve karteller şeklindeki oluşumlar, “devlet sermayesi”ni de kapsamak ya da devlet tekeli de dahil olmak üzere ortaya çıktılar. Birçok gelişmiş kapitalist ülkede, devlet (ve hükümetler) madenlerde, demiryollarında ve örnek olsun bizde Sümerbank, Etibank, Tekel işletmeleri, demirçelik işletmeleri vb. gibi dolaysızca üretken emek gücü kullanımıyla bir tür sanayici kapitalist olarak da işlev gördü ve kapitalist devlet tekeli konumundaki işletmeler burjuvazinin sözcüsü çeşitli politikacı ve ideologlarca “komünizmin örnekleri” gösterilerek bir an önce özelleştirilmeleri istendi.

Kapitalist gelişmenin belirli bir sürecinde ortaya çıkan tekeller ister özel sermaye tekeli biçimiyle olsun isterse devlet tekeli, daha gelişkin bir ekonomik düzeyi temsil ederler. Bu durum, tekelin yıkıcılığı, gericiliği temsil etmesinden, ekonomik-siyasal anlamda hakim olmayı ifade etmesinden, serbest rekabet ve siyasal demokrasi karşıtlığından bağımsız olarak kapitalizmin tepe noktasını, zirvesini oluşturması ve kapitalizm koşullarında kalındığı sürece dahasının olmadığı bir düzeyi işaret eder.  Proletarya devrimi ve üretici güçlere toplum tarafından elkonulması için ekonomik-toplumsal koşulların daha fazla olgunlaştığı bir gelişme düzeyidir bu.

Bu düzeyin kapitalist karakteri gözardı edilerek burjuva devletince başvurulan devletleştirmeler burjuvazinin devrimciliğine yorumlanamaz. Ancak burjuva devletten, “toplum karşısındaki yükümlülükleri” gereği, sağlık, eğitim, altyapı, toplu ulaşım, enerji ve su gibi temel gereksinimleri halk için, giderini devlet gelirlerinden karşılayarak parasız yerine getirmesi istenebilir ve istenmelidir!

Kamulaştırma, toplumsallaştırma, devletleştirme kavramları aracıyla işaret edilen, ancak işaret edenin bu kavramlar aracıyla bağlandığı hedef üzerinden ayrıştığı bir tartışmada, sosyalistleri, çeşitli burjuva fraksiyonlarından, burjuva liberalleriyle reformcu siyasal parti ve gruplardan ayıran kıstas, kamulaştırmanın hangi sınıfa ve nasıl hizmet ettiğidir.

Kamulaştırma tartışması, tekelci devlet kapitalizmi mi, özel kapitalist tekeller mi ikilemine daraltılamaz. Sosyalist politika, toplumsal ölçekli her sorunu, işçi sınıfının mücadelesi açısından ele alır ve bu mücadelenin gerekleri bakımından en elverişli/en yararlı olanın ne olduğundan hareket eder; kapitalist mülkiyet biçimleri arasında tercih yapmayı değil, kapitalizmin tasfiyesini öngörür. Hedefinde sömürünün bütün biçimleriyle tasfiye edilmesi vardır.

Kapitalizm bir sömürü sistemidir ve üretim araçları mülkiyetinin burjuva kapitalist devletin ya da özel kapitalist birey ve şirketlerin elinde olması emek gücünün sömürülmesi olgusunu ortadan kaldırmaz. Diğer yandan ama, burjuva devletin kapitalist sınıf çıkarlarıyla bağlanmışlığı, onun, egemen sınıfın diktötürlüğü olarak tesis olunması ve işlev görmesini kaçınılmaz kılmasına karşın, devlet, görünürde “üstünde yer alarak” toplumu ve “düzenini sürdürmek” için belirli “kamusal görevler”le yükümlü oluşunu da, burjuvazinin sözcülüğüyle ilan etmiştir. Burjuva devlet iktidarı bu konumuyla özel kapitalist tekellere peşkeş çektiği ya da kiminde bu iç ve dış tekellerle birlikte işlettiği şirketleri kamulaştırma olanağına da sahiptir. Sağlık ve eğitim başta olmak üzere sosyal alandaki işler kamu hizmeti olarak görülmeli; hastaneler ve okullar parasız olmalı; su, yol, köprü, metro, doğalgaz, elektrik vb. alanlardaki ihtiyaçlar için işçi ve emekçilerden herhangi ödemede bulunmaları istenmemelidir. Tüm sağlık hizmetleri kamu eliyle gerçekleştirilmeli; özelleştirilmiş ve özel olan tüm sağlık kuruluşları, medikal malzeme ve ilaç üretimi fabrika ve işyerleriyle birlikte kamu hizmetine sunulmalı, sağlık işletmelerinin yönetimi ve denetimi, sağlık meslek örgütleri, dernekleri ve sağlık çalışanlarının temsilcilerine verilmelidir.[13] Eğitim her düzeyde ve herkes için parasız ulaşılabilir olmalı; dinin ve tarikatların etkisinden çıkarılmalı, bilimselliğe dayalı yeniden örgütlenmelidir.

Bütün bunlar, açık olmalıdır ki ne kapitalist piyasaya dışsal bir alana geçişi, ne de kapitalist mülkiyet ilişkilerinin işlevsiz kılınmasını ifade ederler. Bu istemlerin, tekelci sermayenin en saldırgan politik-askeri temsilcilerinin dümeninde oldukları devlete kabul ettirilmesi, bir mücadele sorunudur ve bu mücadelenin kazanılması durumunda işçi sınıfıyla kent-kır emekçileri, mevzilerini daha ileriden kurarak talepleri doğrultusundaki mücadelelerini daha cesaretle sürdürecek ve bileceklerdir ki, asıl sorun emek gücü sömürüsüne dayanan kapitalist üretim sistemi ve ilişkilerinin tasfiyesini mümkün kılacak bir mücadelenin sürdürülmesidir. Buna rağmen ama yine bileceklerdir ki, bu hedefe ulaşıncaya dek kesintisizce sürdürülecek mücadele sürecinde, yukarıdaki türden taleplerin de içinde yer aldığı, çalışma ve yaşam koşullarının iyileştirilmesine hizmet edecek istemleri için dövüşmekten de bir an olsun vazgeçmemek gerekir.  

İşçi sınıfı ve emekçiler, acil talepleri için yürüttükleri mücadeleyi, belirli toplumsal gereksinimlerin devlet tarafından ve yurttaşlar bir ödemeye mecbur tutulmaksızın karşılanması talebini içerecek şekilde genişletme olanak ve gücüne sahiptirler. Eğitim ve sağlığın kapitalist rekabete açıldığı; emekçilerin okul araçları, ilaç ve hastane masraflarını karşılayamadıkları; elektrik, su ve doğalgaz fiyatlarının sürekli arttığı bir piyasa işlerliği, sömürü ilişkilerinin insan bedeni ve zihni dahil yaşamın tüm alanlarını sarıp esir aldığının göstergesidir ve bu değişmelidir. Bu ihtiyaçların halk için parasız olarak ve devlet tarafından üstlenilmesi, yaşam koşullarında nispi bir iyileşme sağlayacaktır ve buna da acil ihtiyaç vardır. Diğer yandan ama bir talebin elde edilebilirliğini belirleyecek olan eninde-sonunda mücadele halindeki sosyal sınıfların güç ilişkisi olacaktır. Mücadelenin düzeyi ve etkisi, reformcu değişimlerin sınırlarını da belirleyecektir.

Proletarya ve kent-kır emekçileri açısından sorun şimdi ve hemen elde edilebilir olup olmamasından bağımsız olarak haklı talepleri için mücadelenin yükseltilmesi ve bu mücadele içinde dost-düşman güçlerin tanınmasıyla daha ileriye doğru yürünmesidir.

Kamulaştırma talebi, devletin, yukarıda sözü edilen ihtiyaç alanlarında sorumluluk üstlenip bu hizmetleri, giderlerini devlet gelirlerinden karşılayarak yerine getirmesini; bu alanların kâr amaçlı özel kapitalist işletme konumundan çıkarılarak kamusal hizmet kurumları durumuna getirilmesini içerir.

İşçi ve kent-kır emekçilerinin sömürünün olmadığı koşullarda yaşamaları için mücadele eden sosyalistlerin ve devrimcilerin öngördüğü işçi sınıfı iktidarı, kuşkusuz, bütün tekelci işletmeleri ve uluslararası sermaye kuruluşlarının elindeki işletmeleri toplum hizmetine alacak, kâr için değil toplum hizmeti için çalışacak şekilde yeniden düzenleyecektir. Ancak bugünkü koşulları göz ardı ederek sorunu, özel kapitalist işletmecilik mi/devlet işletmeciliği mi; özel kapitalizm mi devlet kapitalizmi mi ikilemine alarak mülkiyet biçimleri arasında tercih yapmaya daraltmak, bu hizmetlerin devletçe ve parasız karşılanması gibi somut bir talebi atlamak olacaktır.


[1] https://www.gazeteduvar.com.tr/gundem/2020/03/29/sosyal-bilimcilerden-bildiri-stratejik-sektorlerde-kamulastirma-yapilsin

[2] https://onedio.com/haber/selin-sayek-boke-turkiye-nin-kaynaklarini-rantla-yiyen-5-sirketi-kamulastiracagiz-920147

[3] Cengiz, Limak, Kolin, Kalyon ve Makyol şirketlerinin “dünyanın en çok devlet ihalesi alan şirketleri içinde ilk on sırada yer aldıkları” belirtiliyor. Bu şirketlerin yabancı tekellerle birlikte üstlendikleri havalimanı, otoyol, köprü, baraj, şehir hastanesi gibi projeler hazine garantisine sahiptir. Örneğin otoyolda belirli bir miktarda araç geçişi garantisi verilmekte; geçen araç miktarının belirlenenden düşük olması durumunda, aradaki fark hazineden karşılanmaktadır. Belirli sayıda hasta garantisi verilen “şehir hastaneleri” için de benzer bir durum sözkonusudur. Böylece bu şirketler hem müteahhitlik kârı elde ediyor, hem de onlarca yıl (çoğunlukla 49 yıllık anlaşmalar yapılıyor) devletin hazine gelirlerinden para çekiyorlar.

[4] https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/tusiaddan-kamulastirma-tepkisi-1768687

[5] “Kamu Yararının Zorunlu Kıldığı Hallerde, Kamu Hizmeti Niteliği Taşıyan Özel Teşebbüslerin Devletleştirilebilmesi Usul ve Esasları Hakkında Kanun” (3082 sayılı kanun) gibi yürürlükte olan bir kanun da bulunuyor. Bu kanun, çeşitli işletmelerin büyük kârlar sağlayarak yerine getirdikleri “hizmetler“in devletleştirilmesine olanak tanımakta ve buna dayanılarak çeşitli kamulaştırmalar, ya da daha doğru ifadeyle zorla el koymalara baş vurulmaktadır. Buna göre, “Kanun; kamu yararının gerektirdiği hallerde gerçek ve özel hukuk tüzel kişilerinin mülkiyetinde bulunan taşınmaz malların, devlet ve kamu tüzel kişilerince kamulaştırılmasında yapılacak işlemleri, kamulaştırma bedelinin hesaplanmasını, taşınmaz malın ve irtifak hakkının idare adına tescilini, kullanılmayan taşınmaz malın geri alınmasını, idareler arasında taşınmaz malların devir işlemlerini, karşılıklı hak ve yükümlülükler ile bunlara dayalı uyuşmazlıkların çözüm usul ve yöntemlerini düzenler. Özel kanunlarına dayanılarak gerçek ve özel hukuk tüzel kişileri adına yapılacak kamulaştırmalarda da, bu Kanun hükümleri uygulanır…”

[6]  https://www.evrensel.net/haber/415994/akp-16-yilda-1609-acele-kamulastirma-karari-cikarmis

[7] TVF’nin 2019 yılı kârının 8 milyar 854 milyon TL olduğu, buna karşın aynı yıl itibarıyle borcunun 284,2 milyar TL’ye yükseldiği açıklandı. https://www.cumhuriyet.com.tr /08 Ekim 2020 Perşembe, 09:43

[8] “Cumhurbaşkanlığı Strateji Bütçe Başkanlığı” örnek olsun, Kamu-Özel İşletmelerinin yapacağı yatırımların “sözleşmeye dayalı olarak, yatırım ve hizmetlerin, projeye yönelik maliyet, risk ve getirilerinin, kamu ve özel sektör arasında dengeli bir şekilde paylaşılması yoluyla”  gerçekleştirileceğini iddia etmesine karşın, “yap-işlet-devret” uygulamasıyla ve ihaleler verildikten sonra özel şirketler yararına “kamu kaynaklarının kullanımı”nda sınır tanınmamakta, ihale yolsuzlukları ve çeşitli entrikalarla ‘kişilerin zenginleştirilmesi’ sağlanmaktadır. Sadece iktidarla içiçe “yerli“ tekellere değil, İtalyan, Japon, Alman, Güney Kore şirketlerine de büyük miktarda paralar akıtılmaktadır. Yapılan anlaşmalara göre, bu şirketlere, köprülerden geçiş olsun olmasın; enerji sarfı verilen miktarı bulsun bulmasın, belirlenmiş miktardaki ödeme devletçe garanti edilmiştir. Bu ödemelerin, doviz-kur değişimi nedenli olarak TL karşılığı bazında sürekli artış göstermesi, işin bir diğer boyutudur. Sadece köprü-otoyol garanti ödemelerinin sadece 2020 yılı için miktarı 8,3 milyar TL’dir. Sadece 2018 yılında ve sadece 8 “şehir hastanesi “ne 1,3 milyar TL kira bedeli ödenmiş, bu miktar 2020 yılı için 16 milyarTL’ne yükselmiştir. Bu miktarın şehir hastaneleri için toplum olarak 81,2 milyar dolar; ulaştırma projeleri garantileri için 37,4 milyar dolar olmak üzere 153,8 milyar dolarlık bir büyüklük oluşturduğu belirtilmektedir. (Gazete Duvar, 02 Ekim Cuma 2020)

[9] Burjuva hükümetleri, 2008 krizinde çarpıcı örnekleriyle görüldüğü üzere trilyonlarca dolar-sterlin ya da euro ayırarak batmaya yüz tutmuş tekelci şirketleri ve büyük bankaları “kurtarma” operasyonları düzenlediler. Pandemi dolayısıyla da toplamında trilyonları bulan miktarda para özel sermaye şirketlerine aktarıldı.

[10] TEKEL, SEKA, Petro-Kimya, Demirçelik işletmeleri ve Alimünyum tesislerinin, Etibank ve Sümerbank kuruluşlarının birer devlet işletmesi olarak çalıştıkları, Sağlık Ocaklarının da faal olduğu sağlığın devlet hizmeti olarak alındığı işleyiş, ilk ve ortaöğretimin parasız devlet hizmeti kapsamında yer aldığı bir dönem oldu. Eğitim ve sağlık başta olmak üzere tüm sosyal hizmet alanlarının ticari işletme haline getirildiği dönemde ise işçi ve emekçiler sadece sosyal haklarından yoksunlaştırılmadılar, bu gerekli toplumsal işlevlerden yararlanamayacak ya da ancak paraları varsa-ve oranında-yararlanabilecekleri duruma düşürüldüler.

[11] Marx, Karl, Kapital Üçüncü Cilt, Sol Yayınları, İkinci Baskı, çev, Alaattin Bilgi, s.387-389, abç.

[12] Engels, F. Anti Duhring, Sol Yayınları, çev. Kenan somer, Dördüncü Baskı-Ankara 2003, s.396-397, vurgular Engels’e ait.

[13] EMEP (2020) “Bu Köhne Düzeni Sırtımızda Taşımayalım”, Basın Bülteni, 5 Nisan 2020,  https://www.emep.org/tr/bu-kohne-duzeni-sirtimizda-tasimayalim/

Warning: A non-numeric value encountered in /home/teoriveeylem/public_html/wp-content/themes/Newspaper/includes/wp_booster/td_block.php on line 353