Demokratik haklar mücadelesi ve Demirtaş’ın ‘ittifak’ metni üzerine

Yusuf Akdağ

Erdoğan yönetiminin buyruğu doğrultusunda burjuva hukuku, yasa ve anayasası çiğnenerek imal edilmiş suçlamalarla Edirne Cezaevi’nde tutulan HDP eski Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, iktidarın “çok büyük yönetim hatalarına, kendisi ve yakın çevresi dışında hiçbir kesimi düşünmemesine ve ekonominin geldiği duruma rağmen” kendiliğinden çekip gitmesinin beklenemeyeceğini; onun güç kaybetmesinin emekçilerin, halkın dolaysızca kazanması demek olmadığını doğru bir biçimde dile getirerek halkın kazanması için “geniş tabanlı bir demokrasi ittifakı kurulması” ihtiyacına işaretle öngördüğü “ittifak modeli” ve bunun üzerinde yükseleceği-esas alacağı “öncelikler”e ilişkin görüşlerini Twitter hesabından kamuoyuna açıkladı.

Ülkemizi, toplumumuzu mevcut durumdan kurtarmak ve düze çıkarmak için geniş tabanlı bir demokrasi ittifakı kurulması gerektiğini düşünüyorum. Bu demokrasi ittifakını salt bir seçim ittifakı olarak değerlendirmek doğru olmaz. Asıl amaç, toplumu temel demokrasi ilkeleri ve ortak bir gelecek fikriyatı etrafında bir araya getirmek olmalıdır. Hiçbir parti dışlanmadan bir araya gelinmeli” diyen Demirtaş, böylesi bir ittifakın “Çağdaş bir anayasanın toplumsal sözleşme ruhuna uygun olarak yapılması; güçlendirilmiş parlamenter sisteme geçilmesi; toplumsal barışımızın kalıcı olarak sağlanması için siyasi inisiyatif geliştirilmesi; yargı bağımsızlığının sağlanması gibi amaç ve hedefler temelinde oluşturulabileceğini”belirtmektedir.

Demokrasi için toplumsal birlik derken” diyor Demirtaş; “sadece siyasi partilerin yan yana gelmesini kast etmiyorum. Tabii ki demokrasi ittifakının öncüsü siyasi partiler olmalı. Ancak sendikalardan meslek odalarına, kadın örgütlerinden ekoloji hareketlerine ve gençlere, odalardan derneklere ve vakıflara, sanatçılardan edebiyatçılara ve herhangi bir kuruluş bağı olmayan bireylere kadar bütün toplumsal kesimlere açık bir ittifak olmalı ve ittifakın temel ilkelerini kabul eden herkesi, her kesimi bünyesine katarak sürekli büyümelidir.

Bunun için, öncelikle siyasi partilerin kendi aralarında görüşerek netleşmeleri; “hiçbir parti dışlanmadan bir araya” gelerek “üzerinde uzlaşacakları temel ilkelerini, amaçlarını ve hedeflerini ortak bir deklarasyonla kamuoyuyla paylaş”maları gerektiğini belirten Demirtaş, böylesi bir uzlaşı için, kendisinin temel ilkeler, amaçlar ve hedefler başlığı altında sıraladığı öneri ve düşüncelerini de açıklamış bulunuyor.

Derinleşen toplumsal kamplaşmanın önüne geçilerek Türkiye toplumunu oluşturan her inançtan, her kimlikten yurttaşımızı ortak bir demokratik gelecek hedefi etrafında birleştirmek”ten, “toplumsal birliği demokrasi ilkeleri çerçevesinde güçlendirmek ve kalıcı kılmak”tan; “içeriden çöküş yaşayan kurumları toplumun tüm kesimlerinin katılımıyla demokratik çerçevede inşa etmek”ten; “ekonomik yıkımının önüne geçmek” için, “üretim ve istihdam odaklı ekonomiyi hayata geçirmek” ve “artan işsizliği ve yoksulluğu hızla ortadan kaldırmak”tan söz eden Demirtaş, “demokrasinin tüm ilkelerini eksiksiz uygulayan kamu yönetimi ve kamusal alan” inşa edilmesi, “diyalogu, müzakereyi ekonomik ilişkileri ve yapıcı barışçıl politikaları esas alan dış siyaset çizgisi”nin geliştirilmesi ihtiyacına dikkat çekiyor. “Bu ilke ve amaçları benimseyen her siyasi oluşum, sivil toplum kuruluşu ve bireyle birlikte en geniş tabanlı demokrasi ittifakını kurma”nın önemli olduğunu ifade eden Demirtaş’a göre, bu ittifak aracıyla “ortak bir demokrasi dili, kültürü ve savunusu geliştirmek”; “mevcut gidişatın yol açtığı tahribatı önleyebilmek için paneller, konferanslar, forumlar, mitingler, televizyon programları organize etmek, daha da önemlisi siyaseti toplumsallaştırarak bizzat halkı siyasetin öznesi yapmak”; “siyaset kurumuna ve siyasetçiye olan sarsılan güveni daha güçlü bir şekilde yeniden sağlamak”ve böylece “bütün bu süreçlerin sonunda demokratik bir cumhuriyet ve demokratik toplumun asgari koşullarını ve zeminini ortaya çıkarma” olanağı doğacak; “Ülke yönetimini devralacak en geniş katılımlı ve temsil kabiliyeti en yüksek siyasi kadroları ortaya çıkarmak, bu süreci halkla birlikte ve şeffaf şekilde yürütmek” mümkün hale gelecektir.

Selahattin Demirtaş, böylesi bir ön zemin ve “demokrasi ittifakı”nın “bu ilkelere, amaçlara ve hedeflere inanan kim varsa” bu ittifakı desteklemesi açısından da olanak sağladığını ve ittifakın “giderek büyüyen, toplumsallaşan büyük bir ülke ittifakına dönüş”mesinin yolunun da açılacağını belirtmekte ve “bu başarılırsa”, “ortaya, iktidara gelebilecek güçlü bir seçenek”in çıkabileceğini söylemektedir. Böylece diyor Demirtaş, “sadece siyasi partiler değil, sözünü ettiğim bu geniş katılımlı demokrasi ittifakı iktidara gelir. Böylece gerçek bir demokratik kültür de oluşur, halk kendi emeğiyle kurduğu demokrasiye çok daha fazla sahip çıkar ve sonuçta herkesin devlete olan aidiyet bağı da güçlenerek toplumsal birlik sağlanır.[1]

Selahattin Demirtaş, mensubu bulunduğu HDP’nin tüzel temsili yönünden mevcut durumdaki konumu ne olursa olsun, son on yıllarda Türkiye’deki siyasal hak ve özgürlük mücadelesi ve bunun da bir unsuru olmak üzere Kürt ulusal hareketinin yürüttüğü mücadeledeki yeri ve tutumuyla bir ’siyasal kişilik’ olarak da görüşleri önemsenen ve tartışılan biridir. Cezaevinde tutulması, gündeme getirdiği görüşlerinin irdelenmesi açısından ek bir duyarlılık nedenidir. Ancak bir “demokrasi ittifakı” için açıkladığı ve temel ilkeler, amaçlar ve hedefler şeklinde ayrıştırarak bir tür program bütünlüğü kapsamında sunduğu görüşleri, daha önceki yıllarda gerek HDP’nin gerekse EMEP başta olmak üzere devrimci demokrat ve sosyalist parti, çevre ve örgütlerce dile getirilip “üzerinde birleşmek” üzere ilan edilen platform ve programların da bir hayli gerisinde bulunmakta; işçi sınıfı, kent ve kır emekçileri, kadın kitleleri ve Kürt halkının taleplerinin karşılanması açısından yetersizlik kavramının karşılayamayacağı darlık, sınırlılık ve muğlaklık göstermektedir.

Demirtaş’ın ilkeler, amaç ve hedefler şeklinde bir tür programatik metin halinde sunduğu önerilerin bir bölümünü de kapsayan, ancak acil taleplerin somutluğu ve bağlamı yönünden daha zengin bir içeriğe sahip ittifak platformları, daha önceki dönemlerde birçok kez gündeme geldi ve belirli biçimleriyle “demokrasi” hedefli ittifaklar ya gerçekleştirildi ya da gerçekleştirilmeye çalışıldı. Erdoğan hükümetleri ve Saray iktidarının baskı ve saldırılarına karşı ekonomik-sosyal talepler ve politik özgürlükler için mücadele birlikleri sağlanması amacıyla bağlı olarak sadece çok sayıda açıklama yapılmadı. Bu doğrultudaki somut girişimlerle bağlı olarak şekillenen ittifaklardan biri “Emek ve Demokrasi Bloku” idi.[2] EMEP ve HDP’nin gerçekleştirdiği ittifak dışında, DİB (Demokrasi İçin birlik) gibi, kuruluşunda ve bünyesinde kimi sol siyasi çevrelerin, aydınların, bazı CHP mensuplarının, bazı demokratik kitle örgütü temsilcilerinin yer aldığı bir oluşum da bulunuyor.

Nisan 2020’de ise, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, “cumhuriyet ve demokrasiyi taçlandırma” ve “sorunları çözmeye çalışma” iddiasıyla 16 maddelik bir metin açıkladı. Kılıçdaroğlu’nun on altı maddesi’nde de, “omurgasını yeni ve güçlü bir demokratik parlamenter sistem”in oluşturduğu “yeni bir anayasa”nın yapılması, “yargı kurumunun bağımsızlığı”nın sağlanması; “yeni bir seçim sistemi”nin ve “yeni bir siyasi ahlak yasası”nın çıkarılması; “yürütme”nin denetime açık olması, Sayıştay’ın “tüm kamu kurum ve kuruluşlarını” denetlemesi; yerel yönetimlerin rant kurumları olmaktan çıkarılması; “liyakata dayalı istihdam politikaları” izlenmesi; vatandaşlara “asgari bir gelir güvencesi” sağlanması; “adaletli bir kamu ihalesi sistemine geçilme”si; kayıt dışı istihdamla mücadele edilmesi; “ekolojik üretim politikaları” izlenmesi; sağlık hizmetlerinin ücretsiz olması, tarımın “temel stratejik sektörlerden biri olarak ele alınma”sı ve eğitimin “kalkınma stratejisinin en önemli parçası olarak yeniden planlan”ması şeklinde talepler yer almaktaydı.[3]

Kılıçdaroğlu’nun “bütün demokratların birleşmesi” çağrısıyla sıraladığı maddeler, işçi sınıfı ve kent-kır emekçilerinin taleplerinin karşılanması bir yana, burjuva demokratik siyasal hakların elde edilmesi ve az çok demokratik bir burjuva siyasal sistemin gerçekleştirilmesi açısından dahi, halk kitlelerinin üzerinde birleşebileceği taleplere denk düşmeyen, biraz zorlanırsa AKP gibi partilerin de ikiyüzlüce benimsediklerini söyleyip bir kısmını olsun savunmaktan kaçınamayacakları düzenlemeler kapsamındaydı ve sosyal reformcu-sosyal demokrat bir platforma dahi denk düşmemekteydi. Böyle olmasında, CHP’nin hemen her zaman kendisini “devlet partisi” olarak görmesi ve bu anlayış doğrultusunda hareket etmeye özen göstermesinin rolü olduğu gibi, işçi sınıfı ve çalışan halkın diğer kesimlerinin talep ve çıkarlarıyla tekelci kesimi dahil olmak üzere burjuvazinin çıkarlarını uzlaştırma politikası da rol oynamaktaydı.

Demokratikleşme” gerekçeli ve “hedefli”(!) bu on altı madde, görünürde de, gerçek içerikleriyle de demokratik bir siyasal sistem hedefinden uzak olup bütün yönetim yetkilerinin Saray oligarşisinin elinde toplandığı şimdiki devlet işleyişinin burjuva parlamenter sisteme dönüş yönünde değişimini ve iç işleyişinde daha kurallı olmasını sağlamaya yönelik düzenlemeler ağırlıklıydı.

Omurgasını yeni ve güçlü bir demokratik parlamenter sistem”e dönüşün oluşturduğu bu “cumhuriyeti ve demokrasiyi taçlandırma” programında düşünce ve örgütlenme özgürlüğü önündeki engellerin kaldırılması, grev ve genel grev hakkı, Kürt sorununun eşit haklara dayalı olarak çözümü gibi talepler değil, Sayıştay denetimi, liyakata göre kamu görevi, “adaletli kamu ihale sistemi” vb. düzen işleyişinin kurumsal iyileştirilmesi talepleri yer alıyordu.[4]

Şimdi soru şudur: Demirtaş tarafından çağrısı yapılan “birlik platformu”, bu daha öncekilerden farklı olarak ne getiriyor; toplumun farklı sınıf ve kesimleri açısından ne ifade ediyor? Bu soruya genel bir yanıt açısından hemen söylenebilir ki, ileri sürülen bu “yeni” öneriler paketi, başlıca olarak EMEP ve HDP’nin gerek birlikte gerekse ayrı ayrı ve yine HDK’nin bir dönem açıkladığı, içeriklerinin de farklılık gösterdiği mücadele birliği programı ya da platformundan daha geri düzeyde soyut genellemeler şeklinde formüle edilen bir metinden ibarettir. Demirtaş halkın katılımından, halkın kendi emeğiyle kurduğu demokrasiden, demokratik cumhuriyetten de söz etmekte ve bunun kazandıracağı kültürün önemine dikkat çekmektedir. Bu kuşkusuz Kılıçdaroğlu’nun, sermayenin geleneksel en önemli partilerinden birinin genel başkanı olarak gündeme getirdiği “platform” ile bazı farkıllıkları işaret eder. Ancak bu farklılıklara rağmen, “güçlendirilmiş parlamenter sisteme geçme” merkezli platform ve bunun nasıl gerçekleştirileceğine dair yapılan açıklamalar göz önüne alındığında;“tabandan katılım”, “bizzat halkı siyasetin öznesi yapmak”vb. ifadelerle işaret edilen değişim beklentileri, beklenti yaratmaya yönelik vurguların ötesinde fazla bir şey ifade etmiyor.

Demirtaş, AKP-MHP dışındaki “tüm partiler”in üzerinde birleşebileceği bir metin hazırlama kaygısı gütmüş[5]; sistem içi düzenlemeler ağırlıklı talepler etrafında “siyasetçi”ye (burada bir ayrıştırmaya dahi ihtiyaç duyulmamıştır ve burjuva politikasına, burjuva politikacılarına güvensizliğin giderilmesi ihtiyaç olarak belirlenmiştir) yeniden güven duyulacak yeni bir “demokratik kültür” oluşturulması ve halkın “kendi emeğiyle kurduğu demokrasiye güven” ile “devlete olan aidiyet bağı”nın da güçlenmesini sağlayan “toplumsal birlik”e hizmet edeceğini ileri sürdüğü, belirsizlik ve karmaşıklıkla örülü bir metin açıklamıştır.

Demirtaş’ın “gerçekleşmesi için” ya da gerçekleşmesini sağlayacağı iddiasıyla ileri sürdüğü taleplerin gerçekleşmesiyle varılacak yer, “güçlendirilmiş parlamenter sistem”i olan bir burjuva devletidir. Bu devlet, emperyalist ve işbirlikçi tekelci burjuvazi başta olmak üzere sömürücü egemen sınıfın işçi sınıfı ve emekçiler üzerindeki baskı ve egemenlik aygıtı olma işlevini yerine getirmeye devam edecektir. Emperyalizm ile işbirliği içindeki mali sermaye ve tekellerin oligarşik yönetiminin başlıca özelliğini oluşturduğu bir devlet iktidarı, işçi sınıfı ve emekçilerin mücadelesiyle tasfiye edilmeden, öngörülen “güçlendirilmiş parlamenter sistem”, bir halk yönetimini değil, “sol-sosyalist, demokrat vs.” siyasal parti ve hareketlerin de monte edileceği tekelci burjuvazinin eğemenliğindeki bir devlet iktidarı olacaktır.

Halkın egemenliğindeki bir devlet iktidarı için oysa, “Tek adam yönetimi”nin bütün kurumları ve kuruluşlarıyla birlikte tasfiye edilmesi, bütün iktidarın ülke düzeyinde doğrudan halkın seçtiği temsilcilerden oluşan ve yasama-yürütme işlevini üstlenen bir meclisin elinde toplanması; bu meclisin en üst ve yetkili organ olması ve bu işlevi başkaca herhangi kurum ve organla paylaşmaması; bugünkü sistemle merkezden atanmış vali, kaymakam vb. bürokratik burjuva mercilerin kaldırılarak yerel düzeyde halkın seçtiği meclislerin yönetimi eline alması; halkın kendi iradesiyle seçtiği ve görevlendirdiği bu kişilerin, kendilerini görevlendirenlerin çoğunluğunun istemi doğrultusunda gerektiğinde görevden alınması; halkın çeşitli araç ve yöntemlerle yönetime katılımı ve yönetimi denetiminin sağlanması gerekir.

Anti-demokratik şoven-milliyetci bir temelde şekillenmiş ve AKP ve “Cumhur ittifakı” adıyla bir araya gelen güçlerin eline ve denetimine girmesiyle oligarşik ve faşizan özelliği daha güçlenmiş olan militarist-bürokratik aygıt korunarak halkın acil talepleri ve bunun bir unsuru olan demokratik hak ve özgürlüklerin elde edilmesi ve güvenceye alınmasına dair söylenenler, bir yanılgıdan kaynaklanmıyorsa eğer, yanıltmaya yönelik sözler olmaktan öteye geçmezler. Demirtaş, örnek olsun, emekçilerin iktisadi sosyal acil taleplerini -bir iki unsurdan söz etme dışta tutulursa-geçiştirmekte ve devlet aygıtının tarikatçı, darbeci ve ırkçı-faşist örgütlenmelerden arındırılarak “demokratik temelde yeniden örgütlenmesi”nden ve bunun için yapılması gerekenlerden dahi söz etmemektedir.

Demirtaş’ın “içeriden çöküş yaşayan kurumları toplumun tüm kesimlerinin katılımıyla demokratik çerçevede inşa etme” yönündeki açıklaması, ilkin tekelcisi ve emekçisiyle “toplumun tüm kesimleri”nin katılması gibi temel önemdeki bir açmazı nedeniyle ve ikinci olarak burjuva devlet iktidarının temel kurumlarını oluşturan militarist-bürokratik kurumlarına karşı, bir etkisizleştirme-işlevsiz kılma-tasfiye etme vb.’den de söz etmeyerek, aksine“devlete aidiyet bağı”ndan da söz ederek oligarşik tekelci aygıtın işlevini sürdürmesine, en hafif deyişle kapıyı açık tutmaktadır. Aksi yönde söylenen bir şey ise, yoktur.

Bu bir yana, ne Demirtaş ne de Kılıçdaroğlu, bugün halk üzerindeki baskının yoğunlaştırılmasında özel bir rol oynayan ırkçı-faşist örgütlenmelerin ve onların denetimi altına girmiş devletin temel kurumlarının bunlardan arındırılması, “Tek adam yönetimi”nin denetimindeki silahlı özel milis örgütlenmelerinin; kontrgerilla ve özel kuvvetler gibi “nizami-gayrı nizami” güçlerin dağıtılması, halka ve ülkeye karşı işlenen suçların soruşturulması, yargılanması ve suçluların cezalandırılması vb. “demokratikleşme” talepleri olarak gündeme bile getirmemektedirler.

Demirtaş’ın -ve de Kılıçdaroğlu’nun “yargı bağımsızlığı”na bakış açıları da temelden sorunludur: Burjuva yargı sistemi ve işleyişi çok açıktır ki, toplumun çok büyük kesimi karşısındaki konumu ve “Cumhur ittifakı”na bağlılığıyla sadece aktüel durumda değil ama aktüel olarak da çok büyük bir sorun haline gelmiştir. Kadınlara ve çocuklara yönelik istismar, şiddet ve kadın ölümleri, mafya çetelerinin faaliyeti, militarist-bürokratik aygıtın yetkili ve yakınlarının suçları, boğazlara dek içine batılmış yolsuzluklar vb. karşısında yargı kurumlarının durumu, bu durumun değişmesini acil bir sorun olarak toplumun geniş kesimlerinin gündemine sokmuştur.

Ancak, kapitalizm ve tekellerin egemenliği koşullarında, isterse “kuvvetler ayrılığı” ve “parlamenter sistem” yürürlükte olsun, bu egemenlikten bağımsız bir yargının mümkünsüzlüğü, “güçlendirilmiş parlamenter sistem”e dönüş ya da onun tesisi ile “yargı bağımsızlığı” arasında dolaysız ilişki kuran ve bu ikinci durumda yargının bağımsız olabileceğini vazeden düşünceleri, açmaza düşürür. Gerek Demirtaş’ın gerekse Kılıçdaroğlu’nun soruna yaklaşımı sadece böylesine bir boş beklenticiliğe bağlanmıyor, halk kitlelerince gündeme getirilen ve acil olarak çözülmesi istenen bu talebin karışlanmasından da uzaktır.

Oysa, bu istem ve mevcut durum yargının halkın denetimine açılması, halk tarafından seçilen ve temsilcilerince yerine getirilen bir yargı görevi ve mekanizmasının oluşmasını gerektirir. Yargının kurumsal ve işleyiş olarak oligarşik kastın denetimine girdiği, tarikatların cirit attığı ve ceza kestiği bir mekanizmaya dönüştüğü, ırkçı-faşist örgütlenmelerce emekçi ve aydın muhalefetine, demokratik karakterli talep ve mücadeleye karşı bir silah olarak kullanıldığı mevcut durumdan çıkması için tarikatçı, ırkçı-faşist, darbeci tüm unsurlardan arındırılarak yukarda belirtilen temelde yeniden örgütlenmesi gerekir. Demirtaş’ın konu üzerine söyledikleri ise soyut bir istem sınırlarının ötesine geçmemektedir.

RESTERASYON SINIRLARINI AŞMAYAN BİR “DEMOKRASİ” METNİ!

Demirtaş’ın ve bir ölçüde de Kılıçdaroğlu’nun işaret ettiği sorunların varlığı, faşizmi inşaya bağlanan koyu baskı ve yoğun şiddet, yasaklar ve burjuva kurumların partizanca kullanılması veya parti kurumlarına dönüştürülmeleri, liyakatsızlık ve muhaliflerin işsizliğe itilmesi, yargı kurumlarının Saray’dan verilen talimatlara göre çalışması, üniversitelerin AKP-MHP militanlarının istihdam şirketlerine dönüştürülmeleri, yağma, yolsuzluk ve rüşvet siyaseti vb. tüm bunlar birer gerçekliktir ve karşı çıkışı, karşı mücadeleyi gerekli kılıyor. Tekelci sermayenin çıkarlarıyla bağlanmış ve emperyalist büyük güçlerle işbirliği içinde, ancak kendi bölgesinde güç mücadelesi de yürüten ve yayılmacı politikalar izleyen zorba ve baskıcı bir iktidarın şoven milliyetçi ve saldırgan politikalarına karşı, sömürülen ve ezilen sınıf ve kesimlerin acil iktisadi-sosyal talepler ve siyasal özgürlükler için mücadelesini ilerletecek bir mücadele birliğine ihtiyaç vardır. Kriz ve ‘pandemi’ koşullarının giderek ağırlaştırdığı çalışma ve yaşam koşulları, artan işsizlik ve yoksulluk, ücret ve maaşlardaki erime, sağlıkta ve eğitimde giderek derinleşen açmaz ve emekçilerin yaşam hakkının dolaysızca tehdit altına girmesi, binlerce-onbinlerce küçük işletmenin iflasa sürüklenmesiyle ortaya çıkan ve çözüm bekleyen sorunlar, “Tek adam yönetimi”nin, kitle desteğindeki düşüşü engellemeye yönelik baskı politikasındaki yoğunlaşma, birleşik bir mücadeleye duyulan ihtiyacı artırmakla kalmıyor, böylesi bir mücadelenin üzerinde yükseleceği platformun olanakları ve güçlerine de işaret ediyor. Bunun için işçi sınıfı başta olmak üzere emekçi halk kitlelerinin ekonomik-sosyal ve politik talepleri üzerinden yükselen bir mücadele platformuna ihtiyaç vardır. Bugün gerekli olan halkın acil talepleri temelinde gelişen mücadelenin örgütlenmesi ve kazanımlarının genişletilmesidir.

Ancak bu sorunlar “hiçbir partiyi dışlamayan”, “tüm partiler”in katılacağı bir “demokratik birlik” platformuyla çözülemez. Demirtaş’ın öngördüğü ve gerçekleşmesi için sunduğu birlik ve mücadele perspektifi ve platformu ise “ehven-i şer”i esas almaktadır. Demirtaş, “Ülkemizi, toplumumuzu mevcut durumdan kurtarmak ve düze çıkarmak” gibi iddialı bir amaçla yola çıkıyor, ama bunun platformuna da yoluna da yaklaşmıyor bile. Bağımlılık ilişkilerinin sona erdirilmesini, tekelci burjuvazinin ve egemenliğinin tasfiye edilmesini, halkın tam egemenliğini ve ülkenin kaderine el koymasını, emperyalizme, işbirlikçi tekelci burjuvaziye ve onlar adına ülkeyi yönetenlere karşı ezilen ve sömürülen sınıfların kitlesel ve kararlı mücadelesini değil, mevcut toplumsal düzen ve bağımlılık ilişkilerine, emperyalizmin ve tekelci burjuvazinin egemenliğine dokunmaksızın, politik düzeyde sınırlı düzenlemeleri ve düzen partilerinin bir bölümüyle işbirliği ve parlamenter yolu, seçimleri temel alıyor. Oysa, “ülkemizi, toplumumuzu mevcut durumdan kurtarmak ve düze çıkarma”nın yolu; her şeyden önce, emperyalizme ve içteki temel toplumsal dayanağı işbirlikçi tekelci burjuvaziye karşı mücadeleden ve onların egemenliğinin yıkılmasından geçiyor. Bugünün acil görevi ise sivri ucu tek adam yönetimine yönelen, pandemi ve kriz koşullarında ezilen ve sömürülen sınıfların birleşik mücadelesini ilerletecek bir birliğin oluşturulmasıdır.

Demirtaş’ın formüle ettiği “demokrasi için birlikte mücadele” metni ve içerdiği öneriler yukarıda işaret edilen farklı unsurlarına karşın, CHP gibi sistem partilerinin, devlet kurumlarının işleyişini yeniden düzenleme ağırlıklı platformuyla önemli oranda benzerlik göstermektedir. Demirtaş, “temel demokrasi ilkeleri”nden soyut genellemeler düzeyinde söz etmekle birlikte işçi sınıfı ve emekçilerin temel demokratik taleplerini esas alan bir metin ortaya koymamıştır. İşçilerin ve emekçilerin yaşam ve çalışma koşullarının düzeltilmesi, grev, genel grev, dayanışma grevi ve toplu sözleşme hakkı, başta sendikalar olmak üzere işçi ve emekçilerin kitlesel örgütlenmesi ve sermayeye karşı mücadelesine yönelik baskı ve yasakların kaldırılması, lokavtın yasaklanması, asgari ücretin vergi dışı tutulması, gelirlerle oranlı vergi uygulaması ve büyük sermaye ve servet sahiplerinden servet vergisi alınması vb. gibi talepler bu platformun konusu olmamıştır.

Demirtaş, “toplumsal sözleşme”den, “güçlendirilmiş parlamenter sistem”den; “kalıcı toplumsal barış”tan, “yargı bağımsızlığı”ndan; “israfın, yolsuzluğun ve rüşvetin tümüyle önüne geçilmesi”nden, “adil bir vergi sistemi”nden, “kamu atamalarında kayırmacılığa ve partizanlığa son verilerek liyakatin esas alınması”ndan söz etmekte ve bunları gerçekleştirme hedefi olan “demokratik bir birlik” ihtiyacına işaret etmektedir. Demirtaş tarafından “temel ilkeler” başlığıyla önerilen bu düzenlemelerin CHP, İyi Parti, Deva Partisi, Gelecek Partisi, Saadet Partisi gibi düzen partileri tarafından da -burjuva ikiyüzlülüğü bir yana bırakıldığında- dile getirildiği ya da savunulmasının önünde engel olmadığından pekâla söz edilebilir. Yakın kanıt, Kılıçdaroğlu’nun “16 madde”sidir.

Bu metinde sıralanan düzenlemelerin yapılması durumunda, Saray oligarşisinin koyu baskı ve yasak zincirinin oluşturduğu mengeneden “daha yumuşak” burjuva koşulların oluşmasından bir olasılık olarak söz etmek mümkündür.Burjuva parlamenter sistemin, bütün yönetim kararları ve yetkilerinin “Tek adam rejimi de denen ve muhalefete yönelik saldırıları kolaylaştırıcı işlev gören işleyişe tercihi de pekâla mümkündür.Ancak, “temel demokrasi ilkeleri” başlığı altında sıralanan söz konusu düzenlemeler yapılarak toplumun sömürülen ve ezilen kesimlerinin çalışma ve yaşam koşullarında önemli sayılabilir bir değişim gerçekleştirilemeyeceği gibi, bu düzenlemeler genel olarak halkın özel olarak Kürt halkının mücadelesini ilerleten bir işlev de görmeyecektir. Bu platformun, mevcut toplumsal sistemin birtakım düzenlemelerle birlikte sürmesi/sürdürülmesine itirazı olmadığı gibi, emperyalizmi ve tekelleri, onların egemenliğini hedef alması gibi bir iddiası da yoktur. Demirtaş, “tüm siyasi partiler”in de, “toplumun tüm kesimleri”nin de katılımıyla “demokratik çerçevede” inşa edilecek bir birlik tarifi ile, içinde tekelci burjuvazi ve partileriyle halk ve halkın farklı kesimlerinin çeşitli örgütlerinin yer aldığı ‘garip’ bir oluşum aracıyla halkın birliği ve mücadelesinin ilerletilebileceğini ileri sürmekte ya da ima etmektedir ki, böylesi bir “birlik” “demokratik bir cumhuriyet”i gündeme alsa da emperyalizm ve işbirlikçi tekelci burjuvazinin hakimiyetini sürdürmesine yarayacaktır.

Demirtaş’ın “demokratik bir cumhuriyet ve demokratik toplumun asgari koşulları”nın ortaya çıkması için ön gereklilikler kapsamında önerdikleri, burjuva partileriyle uzlaşıyı esas alan reformist düzenlemelerden ibarettir. Parlamenter rejimi savunan sermaye partileriyle ittifakı “geniş katılımlı demokrasi ittifakı”nın öncelikli bir gerekliliği olarak gören, toplumun uzlaşmaz sınıf karşıtlıklarına bölündüğünü yadsıyan bu yaklaşımda, “ilke”sel istemler kapsamında gündeme getirilen sorunların kapitalizm koşullarında, kapitalist üretim ve toplumsal ilişkiler nedenli olarak sürekli yeniden üretilmesi görmezden gelinerek-bu sorunların mevcut toplumsal ilişkiler dahilinde, “toplumsal uzlaşı”yla, “toplumsal barış” gerçekleştirilerek, “toplumsal sözleşme” yapılarak çözüleceği ileri sürülmektedir.

Sınıflı toplum gerçekliğini gözetmeyerek sermaye partilerinin bir bölümünü de kapsayacak şekilde gerçekleştirilebilirliği ileri sürülen bu “geniş katılımlı demokrasi ittifakı” anlayışının şekillendirdiği metnin, halkın temel talepleri üzerinde yükselmemesi, sömürülen ve ezilen halk kitlelerinin mücadelesinin ilerletilmesinin burjuva partileriyle uzlaşı içinde ve hatta onlarla birlikte gerçekleştirilebilir gösterilmesi nedeniyle sorunludur. İçinde “tüm partiler”in yer alacağı “toplumsal uzlaşı”ya dayalı “demokrasi ilkeleri” ve platformu tesisiyle ancak sistem kurumlarının ve kurumlar arası ilişkilerin sınırlı bir düzenlenmesi başarılabilinir ki, halkın taleplerini bu sınıra çekmek ve biçimsel düzenlemeleri halkın ihtiyacı olarak göstermek, emekçi halk kitlelerini aldatmak olur. Karşı karşıya bulunulan baskı ve zorbalık koşullarının sömüren ve sömürülen sınıflar arası uzlaşı ve “hiçbir partiyi dışta bırakmayacak” bir ittifak aracıyla demokratik toplum yönünde aşılabileceği varsayımı, yanılgıdan kaynaklanmıyorsa, bir aldatıya eşlik eder. “Toplumsal sözleşme” söylemi ve isteminin bugünkü koşullardaki karşılığı, tekelci burjuvazi ve temsilcilerinin kabulleneceği ve olanaklarıyla gücüne dayanarak istediğinde ihlal edip geçersiz saymaktan da geri durmayacağı biçimsel bir düzenlemeden öteye geçmez. Asgari demokratik esaslara dayalı bir burjuva anayasası için bile, proleter ve emekçi kitlelerinin baskı ve yasak engeline takılmayan propaganda ve örgütlenme özgürlüğüne ve mücadelesine ihtiyaç vardır. Egemen sınıfa geri adım attıracak, onu tavize ve boyun eğmeye zorlayacak bir mücadele olmaksızın, içinde tekelci gericiliğin çıkarlarıyla bağlanan düzen partilerinin de yer alacağı uzlaşıyla böylesi bir anayasa ve ona dayanan yasal düzenlemelerin gerçekleştirilmesi beklenemez.

Barışçıl dış politika evet bir ihtiyaçtır ve komşu devletler arası ilişkileri geren savaşçı-yayılmacı dış siyaset son bulmalıdır. Çeşitli siyasal çevrelerce farklı içeriklerle kullanılan “toplumsal barış” söylemi, sınıf uzlaşmazlığı ve sınıf mücadelesini karartan içeriği saklı tutulursa, özellikle Kürt sorununun çözümü ve bu temelde ortaya çıkan çatışmanın sona erdirilmesi bağlamıyla aktüel bir kullanım özelliği de kazanmıştır. Devletin baskı ve saldırı politikası, yol açtığı çatışmalarla birlikte çok yönlü tahribatlara yol açmıştır ve son bulmalıdır. Bu yıkım ve çatışmalara neden gösterilen Kürt sorununun ulusal tam hak eşitliği tanınarak ve çatışma olmaksızın çözümü, işçi sınıfı ve emekçilerin yararınadır. Demirtaş’ın, “kalıcı toplumsal barış” söylemiyle daha çok ve esas olarak kastettiği bu olmakla birlikte o, “kalıcı toplumsal barış”ı, “toplumsal birlik”in “ilkeleri”inden biri gösterirken toplumun uzlaşmaz sınıf karşıtlıklarıyla bölünmüş olması gerçekliğini göz ardı etmiş ve karartmış olmaktadır. Oysa, burjuvaziyle işçi sınıfı, toplumun bu iki temel sınıfı arasındaki mücadele sözkonusu olduğunda, bu mücadelenin kesintisizliği, güç ilişkileriyle de bağlı olmak üzere barışçıl ve şiddete dayalı biçimleri içererek gelişir ve sürer. Gelgelelim bu sınıflar arası ilişkilerde “kalıcı toplumsal barış”ın mümkün ve sürdürülebilir olduğu iddiası, ya da “çatışmasızlık” ve “savaşsızlık” adına savunusu, ezen-ezilen, sömüren-sömürülen arası ilişkilerin devamına hizmet edecek, bu ilişkilerin üstünü örtme işlevi görecektir.

Ne var ki, işçi sınıfı ve emekçiler ve yanı sıra “iyi niyetli” aydınlar, sorunların “barışçıl yöntemlerle çözülmesini” isteseler dahi, kapitalizm koşullarında kalındığı sürece, burjuva anlamında isterse en demokratik olsun hiçbir ülkede “kalıcı toplumsal barış” sağlanamaz ve “barışçıl politika” içeride ve dışarıda kesintisizce sürdürülemez. Bunun için İsviçre, Norveç, Almanya, ABD, Kanada vb. burjuva demokratik sayılan ülkelerin pratiği açıklayıcı olmalıdır. Kapitalist sömürü, rekabete dayanan kapitalist iktisadi ilişkiler ve onlar üzerinden şekillenen toplumsal ilişkilerin mevcudiyeti (varlığı) karşıt çıkarlara sahip sınıflar arası çelişki ve çatışmaları kaçınılmazlıkla doğurup çeşitli biçimleriyle sürmesini sağlarken bu durum, sadece sömüren-sömürülen sınıf uzlaşmazlığını doğurmakla kalmaz, egemen sınıf içi rekabete ve güç ilişkilerine dayanan çatışmaları da gündeme getirir. Bundandır ki, burjuvazinin egemenliği altında “kalıcı toplumsal barış” beklentisi, toplumsal gerçekliğe aykırı düşer ve ilhakçı-yayılmacı ve emperyalist savaş politikalarına son verilmesi, ancak kitlelerin barış için yürütecekleri inatçı ve kararlı bir mücadeleyle mümkün olabilir.

Liyakata dayalı” ve “partizanca olmayan” görevlendirmeler, yargı “bağımsızlığı”, “İsrafın, yolsuzluğun ve rüşvetin tümüyle önüne geçilmesi”, “adil vergilendirme” vb. gibi burjuva kapitalist koşullarda istenebilir, savunulabilinir, ancak gerçekleşmesi ya olanaksız veya görece mümkün talepler, “demokrasi ittifakı”nın “temel ilkeleri”yle ilişkilendirilerek bu kapsamda gündeme getiriliyor. Yetki gaspının, emekçileri canından bezdiren rüşvet ve yolsuzluğun; ülke kaynaklarının belirli bir azınlık yararına yağmasını içeren israf ve yandaş kayırmacılığının son bulması, kuşkusuz istenebilir düzenlemelerdir. Bu yönde yürütülecek siyasal teşhir ve ajitasyona da ihtiyaç vardır. Ancak bunların mevcut burjuva toplum koşullarında yok edilebileceği varsayımı, bir beklentiden öteye geçemez.

Burjuva devlet iktidarı, “kuvvetler ayrılığı” görünümü altında tüm yönetim yetkilerinin tekelci oligarşik bir azınlığın denetiminde merkezileşmesini mümkün kılar ve “yargı bağımsızlığı” iddiası, mali-ekonomik bağımlılık ve siyasal erkin yaptırımları nedeniyle biçimsel görünüm ötesinde, gerçekte hiçbir zaman mümkün olmaz. Bu durum, temsilcileri halk tarafından seçilen ve denetlenen bir yargıyı ihtiyaç haline getirir. Kapitalizm ve burjuva sınıf iktidarı koşullarında “vergi adaleti” ya da “adil vergilendirme” söylem ve talebi, emek gücü sömürüsü üzerinde yükselen sistemin “adil olabileceği” varsayımına dayanır ve fakat bu “adalet”, bu koşullarda hiçbir zaman gerçekleşemez. Bundandır ki böylesi koşullarda az çok demokratik bir savunu için hiç değilse asgari ücretin vergi dışı tutulması, gelire göre vergilendirme ve toplumun en üst zengin kesiminden servet vergisi alınması gerekir. Demirtaş’ın önerisinde bu kadarına dahi yer olmamıştır.

Kaynağı ne olursa olsun her türlü şiddetin nihai olarak sona erdirilmesi” istemi ise, şiddete dayalı devlet politikalarıyla halk kitlelerinin çalışma ve yaşam koşullarının iyileştirilmesi mücadelesine olumlu herhangi katkıda bulunmayan, aksine bu mücadelenin baskı ve zor yolu ve araçlarıyla bastırılması politikalarına gerekçeler oluşturan bireysel-grupsal şiddet eylemlerinin toplum bünyesinde yarattığı bıkkınlık ve tepkiler nedeniyle toplumun çok geniş kesimleri tarafından olumlu olarak karşılık görecek olmasına rağmen, şiddetin kaynağı ve nedenleri gözönünde tutulmaksızın, bürokratik militarist devlet aygıtının zor ve baskı dayatması ile şiddetin başkaca türleri ayırt edilmeksizin formüle edilmiştir. Şiddetsiz bir toplumsal yaşam istenen-arzulanan bir şeydir. İşçi ve emekçiler, emperyalizmin, işbirlikçi tekelci burjuvazinin, burjuva şiddetinin son bulması; şiddet kurumları ve araçlarının ortadan kalkması; halka karşı şiddete başvuran suçluların cezalandırılması için mücadele etmelidirler. Ancak şiddetin büsbütün ortadan kalkması için şiddeti doğuran kaynakların ve nedenlerin ortadan kaldırılması gerekir ve bu da işçi sınıfı ve emekçilerin zaferiyle mümkün olacaktır.

Şiddet sorunu salt iradi bir sorun olarak da görülemez. Şiddetin kimi biçimlerinin uygulanmasında iradi etken rol oynamış olsa bile, örnek olsun burjuva sınıf egemenliğinin şiddetten bağışık olabileceği varsayılamaz. Bu egemenlik, dişinden tırnağına silahlı birlikleri ve özel şiddet örgütlenmesiyle techiz edilmiştir ve kapitalizm koşullarında başka türlüsü mümkün değildir. Sınıf mücadelesinin kaçınılmazlığı ve başka devletlerle rekabet ve güç çatışması gibi olgusal neden ve etkenler dolayımıyla bu durum devam edeceği gibi, diktatörlüğün şiddet araç ve aygıtlarının tahkimi, militarizmin güçlendirilmesi, daha çok ve daha yıkıcı silahlanma, işçi sınıfına ve emekçilere; burjuvazi ve kapitalizme karşı mücadele eden devrimci sınıf partileriyle demokratik örgütlere ve çevrelere yönelik şiddet ve baskıyı da besler. Bundandır ki şiddetsiz bir burjuva düzeni ve sınıf egemenliği tasavvuru, kapitalist gerçeklikle bağdaşmazdır. Bu da şiddetin nihai olarak sona erdirilmesini onun kapitalist kaynağının ortadan kaldırılmasıyla koşullu hale getirir.

Diğer yandan kesin şekilde bilinmesi gereken, şiddetin sömürücü egemen sınıf(lar) tarafından kendi egemenliklerini sürdürmek için örgütlendirilmiş bir mekanizma aracıyla dayatıldığıdır. Bu durum kapitalizm ve burjuva sınıf egemenliği koşullarında çok daha mükemmel şekilde çeşitlendirilmiş ve teknolojik gelişmelerden de yararlanılarak sistematize edilmiştir.

Tekelci kesimi başta olmak üzere burjuvazi, seçimler yoluyla “gelip-gitme”den çokça söz etmesine rağmen (bunun burjuva kapitalist parti fraksiyonlarından biri ya da birkaçının hükümet kurmaları ve koşullara göre değişkenlik göstermesi anlamına geldiği bilinir), sınıf iktidarından asla barışçıl bir biçimde vazgeçmiş değildir ve vazgeçmeyecektir. İktidarını, şiddeti en azgın biçimiyle kullanarak koruma kararlılığını daha Fransız burjuva devriminden başlayarak, işçi sınıfının 1831 Lyon protestolarında, 1848 Avrupa devriminde, 1871 Paris Komünü döneminde ve sonraki tüm tarihsel süreçte gösteren burjuvazinin, şiddet ve şiddet araç ve güçleri olmaksızın sınıf diktatörlüğünü sürdürmesi imkansızdır ve aksi yöndeki beklentiler yanılgı ürünüdür.

Buna rağmen ama diktatörlüğün baskı ve terörünün son bulması, işçi ve emekçilerin mücadelesine zarar veren ve sabote eden terörist eylemlerin reddi, düşüncelerin serbestçe dile getirilmesi ve yaygınlaştırılmasının önündeki engellerin kaldırılması, sendikal ve örgütlenme özgürlüğü, grev ve toplusözleşme hakkı vb. haklara yönelik baskı ve şiddetin son bulması, kadına yönelik şiddetin her türünün kesin yaptırımlara tabi tutulması ve sona erdirilmesi mutlak gereklilikler arasındadır ve bu taleplerin gerçekleştirilmesi için birlikte mücadeleyi kabullenen güçlerin ittifakı önemli bir direnç oluşturacaktır. Ne ki bu mücadelenin başlıca gücünü ancak işçi ve emekçiler oluştururlar.

Demirtaş’ın “demokrasi ittifakı” aracıyla yürütülecek mücadelenin talepleri kapsamında gündeme getirdiği ve denebilir ki işçi ve emekçilerin somut sorunlarıyla bağı kapsamında sözünü ettiği en genel talep “işsizlik ve yoksulluğun sona erdirilmesi”dir. Bu talep işçi ve emekçilerin en genel ve en çok destek bulan taleplerinden biridir. Ne var ki işsizlik ve yoksulluk, emek gücü sömürüsüne dayanan ve kâr amaçlı kapitalist üretimin kaçınılmazlıkla doğurduğu sonuçlar arasındadır ve bu kaynağa, bu üretim tarzı ve ilişkilerine karşı mücadele yürütülmeksizin bütünüyle ortadan kaldırılmaları olanaksızdır. Kapitalist üretim tarzında, teknolojik gelişmelerle bağlı olarak yedek bir işsizler ordusu, ucuz işgücü kaynağı olarak var olur. Bilim ve teknolojideki gelişmelerin de sağladığı olanaklarla çalışabilir durumdaki herkese insanca yaşayabileceği çalışma ve yaşam koşullarına elverişli bir ücretlendirmeyle iş sağlama olanağından söz etmek mümkün olsa bile, kapitalistlerin sorunu, işsize iş bulma/iş olanağı yaratma değil, artı-değer üretimi ve ona el konulmasıdır. Canlı emek gücüne duyulan ihtiyacı belirleyecek olan işsizlerin miktarı değil, kâr olanağıdır. Bu ise, burjuvazi ve burjuva partileri açısından işsizliğin giderilmesini öncelikli bir sorun haline getirmez. İşsizlik ve yoksulluğa karşı mücadele bu gerçeklikler bilinerek sürdürülmelidir. Çocuklar, yaşlılar ve hastalar dışında çalışabilir durumdaki herkese, yaşı ve sağlığıyla uygun çalışma olanağı yaratılmalı, kadın-erkek ayrımı yapılmaksızın işçi ve ailesinin tüm temel gereksinmelerini karşılayacakları ücret ve maaş sağlanmalı, angarya çalıştırmaya, kadın ve çocukların sağlıklarına aykırı işlerde çalıştırılmalarına son verilmelidir. Demirtaş’ın “demokrasi ittifakı”nın güçleri arasında gösterdiği sermaye partilerinin böylesi bir hedefi yoktur.

Demirtaş, “demokrasinin tüm ilkelerini eksiksiz uygulayan kamu yönetimi ve kamusal alan” inşa edilmesini, soyut ve içeriği belirsiz biçimde bir istem olarak ifade ediyor, ancak sözünü ettiği “demokrasinin tüm ilkeleri”nin örnek olsun, Davutoğlu, Babacan gibilerinin “demokrasi” anlayışıyla farklılığını ortaya koymuyor. Bu biçimiyle söz konusu “ilke”ye itiraz edecek parti olmayacaktır. Ama “demokrasinin tüm ilkeleri” kapsamına diyelim Kürtere yönelik şoven milliyetçi ve ayrımcı baskının son bulması, ulusların ve dillerin tam hak eşitliği gibi somut demokratik bir talep alındığında, ittifak etmeleri öngörülen düzen partilerinin hemen tamamının kılıç-kalkan kuşanarak saldırıya geçecekleri, Akşener’in bir kez daha seslendirdiği üzere, tecrübeyle sabittir. “Halkın kendi emeğiyle kurduğu demokrasi” ise “hiçbir partiyi dışlamayan” bir ittifak anlayışıyla değil, ama ancak sermaye partilerinin kitleler üzerindeki etkisini de kıracak bir mücadele hattı izlenerek gerçekleştirilebilir.

Geriye, “güçlendirilmiş parlamenter sistem”e dönüş, Sayıştay denetimi, seçim ve siyasi partiler yasasının değiştirilmesi, istihdam hedefli ekonomi politika vb. düzenlemeler kalır ki, halkın temel demokratik talepleri bunlara indirgenemez. Demirtaş’ın “ilke, amaç ve hedefler” ara başlıklarıyla sunduğu metnin, mevcut koşullarda mümkün bir çıkış için “gerçeklikle uygun ve bağdaşır” bir görüş açısından hazırlandığı ileri sürülebilir olsa da, bu metinde öngörülen ve önerilenlerin temel karakteristiği, bir yandan burjuva platformuyla emekçi platformu arasındaki bir yerde, diğer yandan ve asıl olarak burjuva düzeniçi platformda durması ya da buna denk düşmesidir. “Tüm partileri” kapsayan demokrasi ittifakı” söylemi, Erdoğan yönetiminin ülke dışına asker çıkarması, komşu ülkelerin topraklarında yayılmacı askeri eylemlere girişmesi politikalarına, “ulusal çıkarların savunulması” gerekçesiyle destek veren CHP ve İyi Parti gibi burjuva partilerinin politikalarını göz ardı eden formalist bir yaklaşımı işaret ediyor. “Geniş tabanlı demokratik ittifak” oluşturma adına, demokratik haklar mücadelesini bir bölüm sermaye partisinin platformuyla bağlanmış sınırlara çekerek uzlaşmaz karşıt konumundaki sosyal sınıf güçleri arasındaki çelişkiyi önemsiz bir ayrıntıya indirgeyen bu yaklaşım, söz konusu metinde, halkın devlet yönetimine katılımından da söz edilmiş olmasına rağmen, böylesi bir perspektife ve hedefe sahip değildir. Burjuva düzen içi -ve esas olarak da politik üst kurumlar arası ilişkileri- düzenlemeyi temel alan bu platformda, anti emperyalist ve tekelci gericilik karşıtı taleplerin sözü dahi edilmemiştir. Burjuva partileriyle ittifakı merkezine alan bu platform üzerinden halkın “kendi kuracağı”, kendi egemenliğine dayanan bir demokrasiye ulaşılamaz ve işçi ve emekçilerin mücadelesi bu yönde geliştirilemez.

TEMEL TALEPLER İÇİN MÜCADELE BİRLİĞİ İHTİYACI

Türkiye’de kapitalist gelişmenin seyriyle de bağlı olarak burjuva devriminin klasik olandan farklı özgünlükleriyle gelişmesi, Türk siyasal sisteminin askeri darbelerle de destekli anti demokratik ve faşist dayatmalarla belirgin karakteri, demokratik siyasal özgürlükler için ortak mücadele sorununu yüzyıla lakın süredir “demokrasi güçleri”nin; demokrat devrimci ve sosyalist kişi, grup ve partilerin, ilerici aydınlarla mücadeleci sendikacıların önüne pratik politik bir ihtiyaç olarak getirmiş; bu doğrultuda birçok platform oluşturulmuş, girişimlerde bulunulmuş, kimi zaman nispeten geniş kesimleri kapsayan somut güç birlikleri de gerçekleştirilmiştir.

Demokrasi için güç birliği ihtiyacı”, 12 Eylül cuntasıyla girilen dönemden itibaren daha acil ve özgün bir sorun olmuş; işçi-emekçi kitlelerinin baskı ve sömürüye karşı mücadelesini geliştirmeye hizmet edecek ortak mücadele platform ve birliklerinin oluşturulması yönündeki girişimler çeşitli biçimlerde devam etmiştir.

Ancak son dönemde, özellikle burjuva demokrasisinin başlıca göstergelerinden biri sayılan parlamenter sistemi işlevsiz kılan ve yasama-yürütme-yargı şeklinde kurumsal farklılıklarıyla yetki alanlarının kimi özgün yönleri üzerinden şekillenen devlet kurumlarının tüm yetkilerinin de mali-askeri ve politik bir merkezin elinde toplanmasını sağlayan “Tek adam rejimi”ne karşı “güçlendirilmiş parlamenter sisteme dönüş” merkezli ittifak arayışı, ve bu amaçlı olarak halk hareketini yedeklemeye yönelik “demokratikleştirme” söylemi, burjuva, burjuva liberal siyasal çevreler tarafından, bağımsız devrimci demokratik mücadele cephesi ihtiyacını muğlaklaştırıp karartacak şekilde öne çıkarılmıştır. Erdoğan yönetimindeki burjuva devlet iktidarının yoğunlaştırılmış baskı ve şiddet yoluyla ve yasal-anayasal bağlayıcılık da tanımaksızın sürdürdüğü politikalar, içeride ve dışarıda savaşçı, provokatif ve militarist dayatmalar, “millet iradesinin belirlenmesi”nin tek biçimi olarak gösterilen seçimlerle iş başına gelen belediye yönetimlerine, HDP’nin varlığı ve faaliyetine; “muhalif milletvekilleri”ne yönelik sistematize baskı siyaseti ve pratiği, birbirine benzer ya da birbirinden farklı “demokratikleştirme“ tasarıları veya platformlarının gündeme getirilmesinin güncel başlıca başlıca etkenidir. Yukarıdaki bölümlerde işaret edildiği üzere sermaye ve hükümetlerinin saldırılarına karşı halk muhalefetinin birleşik bir kitle mücadelesi halinde ilerlemesini hedefleyen girişimler neredeyse yüzyıla yakındır olagelmiştir ve günümüzde de bu ihtiyaç devam etmektedir.

Nitekim günümüzde “demokrasi için ortak mücadele”den söz edildiğinde neredeyse hemen akla ilk gelen CHP-HDP; CHP-İYİ Parti-Saadet Partisi ve dolaylı olarak HDP ittifakı olabilmektedir. Buna rağmen ve sözcüğün belirli bir anlamında buna da karşı, başlıca gücünü işçi sınıfı, kent-kır emekçilerinin, ulusal ve dini-mezhepsel ayrımcı politikaların hedefindeki Kürt ve Alevi halk kitlelerinin, “emek örgütleri” (sendikalar, dernekler, partiler), ilerici aydın ve mücadeleci sendikacıların oluşturduğu/oluşturacağı bir “demokrasi cephesi”nin gerçekleştirilmesi çabaları da devam ediyor.

Bazı sol liberal çevreler, ittifaklar sorununu CHP-HDP merkezli seçim ittifakına daraltırken, bazı başkaları da AKP-MHP dışındaki tüm partilerin böylesi bir ittifak içinde yer almasını esas alan bir “demokrasi mücadelesi” kurgusuyla hareket etmektedirler. Sorunu “Cumhur İttifakı” ve “Millet İttifakı” şeklindeki burjuva “cepheler” etrafında oluşan bir “saflaşma”nın tarafı olmaya indirgeyen yaklaşım(lar)da, burjuva saldırıların yoğunluğu ve saray oligarşisinin bütün yönetim yetkilerini gasp etmesi gibi çarpıcı gelişmeler dayanak edinilerek demokrasi mücadelesinin “bu gerçekliği” asıl hareket noktası olarak alması gerektiği vazedilmektedir. Siyasal sistemin bu özgünlüklerini söz konusu ederek bu yaklaşımı benimseyen ya da “şerh koyarak” kabul eden burjuva ve reformist yaklaşımların başlıca açmazı, geniş işçi ve emekçi halk kitlelerinin acil talepleri üzerinden yükselen bir mücadele platformunu değil ama parlamento odaklı düzenlemelerin en önemli maddesini ve hedefini oluşturduğu düzen kurumlarının işleyiş bozukluklarının “tamiri” de demek olan bir “iyileştirme”yi esas almasıdır.

Çeşitli siyasal parti ve örgütlerin, sendikal kuruluş ya da toplumun çeşitli kesimlerince görüşleri ve tutumu önemsenen politikacı, aydın ve yazarın, ülkenin durumu ve halkın karşı karşıya bulunduğu sorunlardan hareketle bu sorunların çözümü amaçlı olarak önerilerde bulunması, ortak mücadele çağrısı yapması, bu sorunların varlığını ve çözüm ihtiyacını veri ve dayanak almaktadırlar. Tüm devlet makinesinin (ordu, polis, bürokrasi) dar bir burjuva-tekelci azınlığın elinde ve burjuva muhalefetini de baskılayan ve işçi-emekçi kitleleriyle örgütlü kesimlerine ‘nefes aldırmama’ politikasının yürürlükte olduğu koşullarda, buna karşı çeşitli mücadele birlikleri ve farklı biçimleriyle ittifakların ya da bu yönlü çağrı ve girişimlerin gündeme gelmesi, amiyane tabirle işin doğası gereğidir. Diğer yandan, işçi sınıfı ve emekçi halk kitlelerine karşı bir bastırma gücü ve aygıtı olan devlet iktidarının başta ordu ve polis gibi silahlı güçlerinin yönetimi olmak üzere yargı ve diğer bürokratik kurumların da mali-sınai tekellerin, bankaların ve silah ve enerji, yol-yapı ve konut başta olmak üzere en önemli kaynakların devlet partisi ve onun bir kast teşkil eden oligarşik yönetiminin elinde olduğu somut durumda, buna karşı çıkan kesimlerin ittifakının toplumda karşılık bulması ve ilgi görmesi, ‘olağan dışı’ bir durum değildir. Burjuva muhalefet cephesinden gündeme getirilen ittifak çağrı ve girişimleriyle bu doğrultuda hazırlanan “talepler manzumesi” metinleri de verili durumdan güç almakta ve bu durumu, sistem kanallarında daha fazla mevzi edinmek üzere kullanmaktadır. “Güçlendirilmiş parlamenter sisteme dönüş”ün temel bir kriter ve istem olarak yer aldığı Kılıçdaroğlu’nun on altı maddesiyle Demirtaş’ın “demokratik barış”, tüm partileri kapsayacak “geniş tabanlı demokratik birlik” önerileri de bu mevcut “gerçekliği” kalkış noktası almaktadır.

Bu durum da dahil olmak üzere ülkenin içinde bulunduğu koşullar ve burjuva siyasal iktidarın antidemokratik faşizan politikaları-faşizmi inşa politikası-, buna karşı halkın mücadelesini geliştirme ve güçlendirme ihtiyacını öne çıkarmıştır. Bu ihtiyacı karşılayacak ve mücadeleyi ilerletici işlev görecek bir ittifak ancak bu zeminde, işçi sınıfı başta olmak üzere emekçi halk kitlelerinin temel taleplerini savunmayı esas alarak gelişebilir ve ilerleyebilir. Demokrasi sorunu çünkü seçimler ve siyasi partiler yasası, parlamenter sistemin yürürlükte olması, “yargı bağımsızlığı”, “adil vergilendirme” vb. düzenlemeler sınırlarına daraltılacak bir sorun değildir. Bu sınırlardaki bir “demokratikleşme”ye çekildiğinde, halk kitlelerinin acil ekonomik-sosyal ve politik talepleri, düzen kurumlarının işleyiş biçimleriyle yeniden düzenlenmeleri sınırlarına çekilmiş; sermayeden bağımsız ve ona karşı politik ve sendikal örgütlenmesinin önündeki engellerin kaldırılması gerekliliği atlanmış olur. İşçi sınıfı ve emekçi halk kitlelerinin böylesi bir “demokrasi platformu”yla yetinmesi ise, burjuva diktatörlüğünün parlamenter kurumlarıyla devamını kabullenme sınırlarına çekilmesi olacaktır. Burjuva düzen partileri tarafından etki altına alınan emekçi kitlelerinin uyanışına yardımcı olacak somut talepler etrafında, sivri ucu burjuva iktidar gücüne yöneltilmiş bir mücadelenin örgütlenmesi ile çeşitli sermaye partilerinin merkezinde durduğu “demokrasi ittifakı” tasarım ve girişimi, açık olmalıdır ki birbirinden temel önemde farklılıklara sahiptir.

Koşullara bağlı ve içinde bulunulan durumdan hareketle kimi zaman bir tek talep etrafında dahi gerçekleşmesinde yarar görülen ittifaklar gerçekleştirilebilir; diyelim faşist biçimiyle burjuva diktatörlüğün sona erdirilerek az-çok demokratik bir yönetime geçilmesi vb. için mücadele birlikleri oluşturulabilir. İşçi sınıfının, kent-kır emekçilerinin yanı sıra küçük ve alt orta toplum kesimleriyle ve varsa onların partileriyle belirli talepler etrafında gerçekleştireceği mücadele birliği, sermayenin saldırılarının püskürtülmesi, ekonomik-sosyal ve politik talepler etrafında birleşerek ilerleyecek bir halk seçeneğinin geliştirilmesi açısından önem taşır. Sermaye partilerinin bir kesimi arasındaki “ittifak”ın merkezinde yer alacağı “geniş tabanlı demokratik birlik” formülasyonuyla tarif edilen ittifak böylesi bir işleve sahip değildir ve olamaz.

Demokrasi mücadelesini, “hiçbir partiyi dışlamayan” bir anlayışla kurgulayarak düzen kurumlarının düzenlenmesinin yeni biçimleri ya da örnek olsun burjuva parlamenter sistem savunusuna daraltan bir anlayış, işçi sınıfı ve emekçileri düzen kulvarına çekmeye çalışan burjuva partilerinin politikalarına güç verecek; işçi ve emekçilerin burjuva parti fraksiyonları karşısında mevzilerini güçlendirme yönündeki çabalara darbe vuracaktır. Böylesi bir platform temel alınarak “tabanda demokratik örgütlenmelerin geliştirilmesi” başarılamaz ve “demokratik bir toplum” inşa edilemez. İşçi sınıfı ve emekçilerin çok büyük kesimleriyle farklı ve çoğunlukla burjuva siyasetinin etkisi altında olmak üzere politik bölünmüşlüğü ve mücadelenin geri düzeyi, bu tür anlayışları haklı çıkarır görünse de, demokrasi mücadelesi düzen kurumlarının kurallı işleyişi sınırlarına çekilemez.

Yığın eylemlerinin ve yığınların devrimci girişkenliğinin yükseliş halinde olduğu koşullarla hareketin dağınık, mücadelenin düşük düzeyde seyrettiği koşullarda güç ve eylem birlikleriyle ittifak platformu ve biçimlerinin farklılık göstermesi kaçınılmaz olmakla birlikte, “demokrasi için mücadele platformu”, “demokrasi için birlik”, “geniş tabanlı bir demokrasi ittifakı” sorunu, kitle mücadelesinin ve işçilerin devrimci örgütlenmesinin geri düzeyi dolayımında burjuva düzen içi biçimsel bazı düzenlemeler esas alınarak doğru biçimde ortaya konamaz ve bu doğrultuda ilerletici bir hat izlenemez.

Türkiye, sınıfsal, ulusal, dini-mezhepsel çok çeşitli maddi nesnel ve bağlantılı etkenler nedeniyle bölünmüş toplumun çok farklı kesimlerinin bir biçimde kendilerini ifade etme, sorunlarını dile getirme, bu sorunlar etrafında örgütlenme ve taleplerini elde etmek için şu ya da bu biçimde mücadele etmeye yöneldikleri bir ülkedir ve bu durum, emperyalizm, tekelci burjuvazi ve büyük toprak sahiplerinin baskısına hedef olan tüm bu toplumsal kesimlerin çeşitli mücadele birlikleri oluşturmalarının ve ittifak içinde hareket etmelerinin maddi zemini ve dayanağıdır. Çeşitli burjuva partilerinin bu durumu istismar ederek işçi ve emekçi kesimlerini yedekleme politikalarını da boşa çıkarmak üzere, halkın bu çok farklı kesimlerinin somut ekonomik-sosyal ve politik talepler etrafında birleştirilmesi gerekir.

Sorun toplumun sömürülen ve baskı altında bulunan kesimlerini ve onların farklı türden örgütlerini (sendika, parti, dernek, siyasal parti vb.) birleştirecek bir mücadele platformu aracıyla mücadelenin ilerlemesi, emekçi kitlelerin burjuvazinin ideolojik-politik etkisinden kurtulmasına yardımcı olacak, kendi talepleri için mücadelenin öz deneyimleriyle kendi iktidarını kurmaya doğru ilerleyecek bir hat üzerinden hareket etmesini sağlayacak biçimler, formlar, platformlar oluşturmaktır. Bu ise, ancak baskıya hedef olan, hakları gasp edilen, ayrımcılığa uğrayan toplumsal kesimlerin somut taleplerinin savunusu zemininde gerçekleştirilebilir.

Bugün işçi ve emekçi kitlelerin örgütlülüğü geri bir düzeyde olmakla birlikte, onlar harekete geçmeden elde edilemeyecek ve ancak onların ellerinde yaşam olanağı bulacak olan bu demokrasi için, kitlelerin tekelci oligarşik tiranlığa karşı örgütlenmesini geliştirecek bir mücadele ve ittifaklar anlayışına ihtiyaç vardır.

İşçi sınıfı ve emekçi halk kitlelerinin acil talepler için mücadelesi, emperyalizme karşı ve burjuva sınıf egemenliğine son verme hedefli mücadeleden kopuk değildir. Şu ya da bu tekil talep için mücadele birlikleri dahil “demokratik mücadele”nin güçlerini birleştirme amacıyla farklı ittifaklar mümkün olmakla birlikte, bu ittifaklar burjuva düzen partilerini değil, ezilen ve sömürülen toplum kesimlerinin birliğini ve mücadelesini merkezine alır. Özgürlükler mücadelesinin başarıyla sürdürülmesinin temel koşulu, geniş işçi-emekçi yığınlarını kapsamasıdır.

Halkın çeşitli kesimleriyle ilişkide bulunan demokrat devrimci örgütlerin, CHP gibi sermaye partilerinin tabanındaki emekçilerle gençlik kesimlerinin, tekil aydın, yazar ve sanatçıların katılacağı ve somut ekonomik-sosyal ve politik talepler üzerinden şekillenen mücadele birliklerinin oluşturulması için çaba göstermek, emekçilere karşı duyulan sorumluluk gereğidir. Kuşkusuz, her ittifak ya da güç birliği, taraflar arası bir uzlaşıyı, karşılıklı taviz vermeyi, belirli istemlerle sınırlı bir platformda olmayı ifade eder. Ancak her durumda, emekçi halk kitlelerinin çıkarları temel alınmalı; işçi sınıfını ve emekçileri sınıf düşmanı olan burjuvazinin yedeğine düşürecek ve kapitalist parti fraksiyonlarından biri ya da birden fazlasının kurduğu yönetim yerine bazı başkalarının kuracakları hükümet ve devlet kurumlarını yönetme politikasına güç verecek bağlaşıklıklara yedeklenmeye götürecek politikalardan kaçınılmalıdır. Örnek olsun, bir işçi direnişini destekleme eyleminde birden fazla parti ve örgütün bir araya gelmesi; bir dizi sendika ve kitle örgütünün özelleştirme politikalarına ve işsizliğe karşı eylem birliği yapması, emekçilerin mücadelesini güçlendirici işlev gösterir. İşçi sınıfı ve emekçilerin ve örgütlerinin, emperyalist müdahale ve saldırganlığa karşı küçük ve alt orta burjuva kesimlerle geçici ya da gelişmelere bağlı olarak nispeten daha uzun süreli güç birliği yapması bir ihtiyaç olarak gündeme gelebilir ve bu mücadeleyi güçlendirici rol oynar. Anadilinde eğitim hakkı ve anadillerin kamusal yaşamın tüm alanlarında serbestçe kullanılması, ulusların ve dillerin tam hak eşitliğini teminat altına alan düzenlemeler, bir dönemler “söz-düşünce-yazın faaliyeti” üzerinde ‘demokles kılıcı’ işlevi gören 141-142 ve siyasal nedenli idamları içeren 146. madde türünden faşist yasaların kaldırılması vb. iyileştirmeler için yapılan ittifaklar ile “liyakata dayalı görevlendirme” ya da Sayıştay denetimini aynı kategoride mücadele ve ittifak konuları olarak görülemezler.

Halkın temel talepleri üzerinden gelişecek bir demokrasi mücadelesi ve halk egemenliğine hizmet edecek bir ilerleme için, işçi sınıfı ve kent-kır yoksulları başta olmak üzere toplumun sömürülen ve baskı altında tutulan büyük kesimlerinin söz düşünce ve örgütlenme özgürlüğünü teminat altına alan yasal-anayasal düzenlemelerin yapılmasına; sendikal ve siyasal örgütlenme özgürlüğüne barikat kuran yasal ve fiili engellerin kaldırılmasına; ulusların ve dillerin tam hak eşitliği kabul edilerek ulusal ayrımcı politikalara son verilmesine; kadına yönelik cinsiyetçi anlayış ve uygulamalara karşı yasal, eğitsel ve hukuki önlemlerin geliştirilmesine; sağlık, eğitim ve konut hakkının yaşam ve sosyal hak kapsamına alınmasına; temel ihtiyaçların karşılanmasını sağlayacak bir ücret ve maaş uygulamasına, asgari ücret vergi dışı tutularak büyük sermaye ve servet sahiplerinden servet vergisi alınmasına ve gelirlere orantılı bir vergi sisteminin uygulanmasına, kaynakların militarizme ve polisiye uygulamalara değil halkın ihtiyaçları yönünde kullanılmasına, komşu ülkelere yönelik yayılmacı askeri faaliyetlere son verilmesine, emperyalist ittifaklardan çıkılması, emperyalist askeri anlaşmaların lağvı ve yabancı askeri birliklerin çekilmesi ve onlara sağlanan üslerin kapatılmasına ihtiyaç vardır. Halkın egemen olduğu bir demokratik yaşam ancak bu ve eklenebilecek talepler doğrultusunda şekillenecek bir mücadele ittifakıyla ilerleyecek kurulabilecektir.

Bütün bunlar, Demirtaş’ın açıkladığı “birlik platformu” metninin işçi sınıfı ve emekçilerin, Kürt halk kitlelerinin birleşik örgütlü mücadelesini ilerletme kapasitesine sahip olmadığını; temel ekonomik-sosyal ve politik talepleri değil ama çeşitli düzen partileriyle birlikte yapılabilir bazı reformist düzenlemeleri esas aldığını ya da içerdiğini gösterir.


[1] Gazete Duvar, https://www.gazeteduvar.com.tr/politika/2020/08/20/selahattin-demirtastan-ittifak-modeli-onerisi/

[2] Emek Partisi (EMEP) mücadele birliği sorununu uzun süredir gündemde tutuyor. 7. Kongresi’nde ve yine EMEP MYK’sınca 14 Haziran 2020’de bir kez daha, EMEP yönetimi, Türkiye’nin iç ve dış siyasal koşullar bakımından son derece kritik bir süreçten geçtiğini vurgulayarak  “sermaye cephesinin işçi sınıfına, emekçilere ve halklara yönelik saldırıları”na; AKP hükümeti ve arkasındaki sermaye güçlerinin “tek parti, tek adam” yönetimi dayatmasına; Ortadoğu başta olmak üzere emperyalist müdahale politikalarıyla süren savaşlara dikkat çekerek bu durum ve gelişmelerin işçi sınıfı, emekçiler ve geniş halk kitleleri açısından ağır ve yıkıcı sonuçlara yol açtığını belirtiyor ve buna karşı, ülkenin temel demokrasi sorunlarının çözümü amaç ve hedefiyle bağlı bir mücadele hattında güç birliği ve ittifakın ihtiyaç olduğuna dikkat çekerek bu yönde çağrıda bulunuyordu. Olgulara ve gelişmelere dikkat çeken EMEP yönetimi, emek, barış, demokrasi ve özgürlüklerden yana güçlerin emperyalizm ve iş birlikçi gericiliğe karşı geniş bir demokrasi cephesinde birleşmesi gerektiğini belirtiyor, “halk demokrasisine giden yolda emperyalist saldırganlığa ve işbirlikçi siyasi gericiliğe karşı demokratik hak ve özgürlükler için” daha geniş bir cephenin örgütlenmesi ihtiyacına dikkat çekiyordu. EMEP’in bunun için öngördüğü ve üzerinde anlaşılarak savunulmasını istediği acil talepler içinde mevsimlik ve tarım işçileri dahil işçilerin ekonomik sosyal talepleri, politik ve sendikal örgütlenme özgürlüğü, iş yasası, asgari ücret, düşünce ve örgütlenme özgürlüğü önündeki engellerin kaldırılması, toplumun tüm emekçi kesimlerinin örgütleri aracıyla katılımıyla içeriği belirlenecek bir demokratik anayasa için mücadele, Kürt sorununun ulusların ve dillerin tam hak eşitliği temelinde çözümü, emperyalist yağmaya olanak sağlayan anlaşmaların reddi gibi demokratik talepler yer almaktaydı.

[3] https://www.yenicaggazetesi.com.tr/kilicdaroglundan-16-maddelik-cagri-276230h.htm

[4]Omurgasını yeni ve güçlü bir demokratik parlamenter sistem”in oluşturduğu ve en demokratik diye parmakla gösterilir burjuva parlamenter sistemin işlevli olduğu ülkelerde de olduğu üzere -ki bunun gerçekleşmesi işçi ve emekçilerin büyük bedeller pahasına sürdürdükleri mücadelenin ürünü olmuştur- halk kitlelerine düşen, belirli sürelerle gerçekleştirilen seçimlerde genel oy hakkı çerçevesinde oy kullanmaktan ibaret olup “demokratik hak eşitliği”, oy kullanma hakkına sahip olma sınırlarını aşmamaktadır.

[5] Demirtaş’ın, Medyascope TV’den Ruşen Çakır’a verdiği röportajda, dışarıda olsaydım,“bir sabah eşim Başak’ı da alıp, Meral Hanım’ın evine kahvaltıya gitmek isterdim“ şeklinde dile getirdiği, “iyi niyet ve insani tutum” ifadesi de olan açıklamasına, Akşener’in yanıtı, MHP kökenli bir parti yöneticisinin Kürt sorununa ve “tüm partileri kapsayacak demokrasi ittifakı” anlayışına yaklaşımını da ortaya koymuş oldu. Akşener, “Güneydoğu’da bir gelenek vardır. Bir kan davası da olsa, insanlar birbirine misafirliğe geldiğinde yenilir içilir. Kapıdan uğurlanır. O kan davası devam eder” diyordu. Bkz. https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/selahattin-demirtastan-meral-aksenerin-kahvalti-cevabi-hakkinda-ilk-yorum-1764573. Kürt ulusal haklar mücadelesine ve bu mücadelenin politik güçleriyle Demirtaş gibi öne çıkmış ve farklı çevreler tarafından büyük “beğeni”yle karşılanmış birinin uzlaşı içerikli çağrı ve açıklamalarına “kan davası“ üzerinden verilen bu yanıt, İyi Parti gibi sistem partilerini de “demokrasi gücü” sayanlar için uyarıcı olur mu, bilinmez ama, bu yanıtın dahi tek başına, “geniş tabanlı demokrasi ittifakı”nın düzen partilerini değil halk güçlerini ve örgütlerini birleştirecek bir platformu esas alması gerektiğini kanıtlamış olduğu söylenebilir.

Warning: A non-numeric value encountered in /home/teoriveeylem/public_html/wp-content/themes/Newspaper/includes/wp_booster/td_block.php on line 353