Avrupa Akdeniz’de paylaşım hesaplarının neresinde?

Yücel Özdemir

Bu yılın başında, 2 Ocak’ta, Yunanistan, Kıbrıs Cumhuriyeti ve İsrail arasında hükümet ve devlet başkanlarının katılımıyla Atina’da “Doğu Akdeniz Doğal Gaz Hattı”nın (EastMed) inşa edilmesi için imzalar atıldığında, aslında bölgede ekonomik, siyasi ve askeri açıdan yeni bir ittifakın temeli de atılıyordu. Doğu Akdeniz’in Levant Havzası’nda Güney Kıbrıs, İsrail, Mısır, Filistin ve Ürdün’e ait deniz sahasından çıkarılacak hidrokarbonu (doğal gaz) Avrupa’ya taşıyacak olan EastMed bir taraftan bölgede çıkan ve çıkarılacak gazın Avrupa’ya naklinin önünü açarken, diğer taraftan dünya genelinde enerji kaynakları üzerinde sürmekte olan emperyalist paylaşıma yeni ittifakların dahil olma biçimine bugüne kadar olanlardan farklı, yeni bir boyut kazandırıyordu.

Kimi kaynaklara göre bölgede varlığı tespit edilen doğal gaz rezervlerinin kapasitesi günümüzde dünyada tespit edilebilen rezervlerinin üçte birine tekabül ediyor. Uluslararası enerji tekellerinin iştahını kabartan Levant Havzası’nda “Kıbrıs, Mısır, İsrail ve Lübnan’a ait 1,7 milyar varil petrol, 3,45 trilyon metreküp doğal gaz olduğu tahmin ediliyor. Bu miktarın Almanya gibi büyük bir ülkenin 40 yıllık doğal gaz ve petrol ihtiyacına tekabül ettiği” ifade ediliyor.[1]

Yapılmasına karar verilen 2 bin km uzunluğundaki EastMed hattı ilk etapta Doğu Akdeniz’deki İsrail ve Kıbrıs doğal gaz yataklarından Girit adası üzerinden Yunanistan’a ve oradan da İtalya’ya bağlanacak. Somut bir plan olmamakla birlikte bir sonraki durağın ise Fransa olacağı şimdiden ifade ediliyor. Öyle ya Doğu Akdeniz’den İtalya’ya ulaşan doğal gazın Fransa’ya da ulaştırılması hiç de sorun değil. Yunanistan ana karası üzerinden İtalya’ya kadar uzatılması planlanan 6 milyar avroya mal olması ve 2025’te devreye girmesi planlanan hattı ABD de, Avrupa’nın doğal gaz ihtiyacı bakımından Rusya’ya bağımlı olmaktan çıkması adına destekliyor.

Kıbrıs Cumhuriyeti’nden Avrupa’ya uzanacak bölümü eşit ortaklıkla Yunan Depa ve İtalyan Edison tekelleri tarafından kurulacak IGI Poseidon Konsorsiyumu inşa edilecek. İsrail ile bağlantıda ise ABD-İsrail tekeli Energean Oil & Gas bu ortaklığa dahil olacak. İsrail’in sahip olduğu doğal gaz alanlarında halihazırda bu tekel faaliyet yürütüyor.

Bir diğer olasılık ise Mısır’ın Zohr, Kıbrıs’ın Afrodit ve İsrail’in Tamar havzalarından çıkarılacak doğal gazın deniz altından çekilecek borularla Mısır’ın Idku ve Damietta limanlarına bağlanması ve sıvı-gaz olarak dünya pazarına gemilerle gönderilmesi.[2] Dünya gaz rezervleri bakımında üçüncü olan Katar, başta Çin olmak üzere birçok ülkeye bu yolla doğal gaz satıyor.

EastMed Akdeniz’de sadece yeni bir doğal gaz hattı değil, bununla birlikte aynı zamanda yeni bir stratejik ortaklığın temelinin atıldığı daha başından itibaren belli idi. EastMed hattının yapılmasını öngören anlaşmanın imzalanmasından kısa bir süre sonra 16 Ocak 2020’de, bu kez Mısır’ın başkenti Kahire’de kurulan “Doğu Akdeniz Gaz Forumu” bunu teyit etti. Bölgede enerji kaynaklarına bağlı olarak oluşturulan bu yeni ittifak anlaşmasının altında şu ülkelerin imzası bulunuyordu: Mısır, İsrail, Yunanistan, Kıbrıs Cumhuriyeti, İtalya, Ürdün, Filistin Özerk Yönetimi. Doğu Akdeniz ile sınırı olan Türkiye, Lübnan ve Suriye dışındaki bütün ülkeler forumun içindeydi.

Forumun kuruluş amacının “Bölgede çıkarılacak doğal gaz fiyatını birlikte belirleme ve ortak alt yapı oluşturma” olduğu ilan edildi. Forum üyeleri Yunanistan ve İtalya, doğal gaz rezervlerine sahip değil ancak gazın Avrupa’ya nakledilmesi bakımından önem taşıyorlar. Forum dışında kalan Türkiye, elini güçlendirmek için Libya’daki Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) ile Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılmasına İlişkin Mutabakat Muhtırası[3] imzalayarak, doğal gaz hattının Türkiye’yi teğet geçerek Avrupa’ya ulaşmasının önüne geçme planını devreye koydu.

Böylece yaz aylarından bu yana, görünürde Türkiye ile Yunanistan, gerçekte ise yukarıda saydığımız ve sayamadığımız ülkelerin tarafı olduğu bir gerilim yaşanıyor.

Taraflara ve ortaya çıkan tansiyona bakıldığında bunun kolayca dinmesi mümkün görünmüyor. Zira kurulan ittifakların kendisi ve Türkiye’nin izlediği politika[4] sürekli gerilime gebe. Türkiye’nin Akdeniz’deki “stratejik ortaklığın” dışında kalmasının bir yanını bölgedeki ülkelerle siyasi ve askerî açıdan gerilimi tırmandırarak etkisini artırmak için son birkaç yıldır bölgede izlediği yayılmacı politika oluşturuyor. Özellikle Mısır ve İsrail’e yönelik söylemleri bunun ifadesi. Mısır’da Müslüman Kardeşler’e açık destek veren Erdoğan, İsrail’e karşı yaptığı bazı çıkışlarla da Arap halklarının desteğini aldı. Ancak her iki ülke ile de askeri, ekonomik ilişkiler olduğu gibi sürdürülmeye devam edildi, ediliyor. Erdoğan’ın son haftalarda Mısır ve İsrail’e verdiği gerilimi yumuşatma mesajları, sürece dahil olmasının yolunun bu iki ülkeden geçtiğinin farkında olmasından kaynaklanıyor. Ancak yaratmış olduğu gerilim ve sürece ortak olmak için askeri gücünü sahaya sürme yönünde verdiği mesajlar, pazarlıkta elini zayıflatmış görünüyor. Başta Mısır ve İsrail olmak üzere bölge ülkeleri ve onlar üzerinde etkili olan emperyalist devletler, Türkiye’ye pastadan pay vermeyerek, kendilerine düşen payı büyütme arzusunda ısrar etmeye devam edecekler.

MACRON İLE MİLİTARİST FRANSIZ DIŞ POLİTİKASI

Doğu Akdeniz’deki enerji kaynaklarının paylaşımı konusunda AB’nin birçok ülkesi, birlik üyeleri Yunanistan ve Kıbrıs Cumhuriyeti’nin doğrudan gelişmelerin parçası olması nedeniyle kendilerini muhatap olarak görüyor. Başka bir değişle Yunanistan ve Kıbrıs üzerinden AB’nin birçok ülkesi ve temsilcisi açıktan sürecin taraflarından biri olarak, paylaşım sürecine dahil olmak istiyor. Brüksel’den yapılan açıklamalar da bunu net olarak gösteriyor. Ancak projenin kendisi başından itibaren kurumsal olarak AB muhatap alınarak atılan bir adım değil. Nihayetinde kurumsal olarak AB ile Doğu Akdeniz’e sınırı olan İsrail, Mısır gibi ülkelerle yapılmış herhangi bir anlaşma yok. Tek tek AB üyesi ülkelerin sürecin parçası olduğu bir durum söz konusu. Bu ülkelerin aynı zamanda NATO üyesi olduğunu belirtmekte yarar var. Doğrudan ya da dolaylı olarak NATO da AB gibi gelişmelerin bir tarafı. Buna rağmen AB’nin NATO’dan farklı olarak sürece daha aktif şekilde müdahil olduğu anlaşılıyor. Bunun bir yanı, gerilimin bir tarafında yine NATO üyesi Türkiye’nin bulunmasından kaynaklanıyor. Ancak, NATO’nun daha geriden gelişmeleri seyretmesi sırf bununla açıklanacak durumda değil. Gelinen aşamada, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un ifadesiyle “beyin ölümü” gerçekleşen NATO’nun sürece aktif müdahale etmesi durumunda bunun iç çelişkileri çok daha derinleştireceği, hatta ittifak içinde geri dönüşü zor ve şimdiden öngörülebilen sarsılmaların olabileceği görülebiliyor. Özellikle Türkiye konusunda. Çünkü Türkiye son birkaç yıl içinde Rusya ile girdiği yakın ilişki sayesinde söylemde de olsa NATO ile mesafeyi açabileceğinin mesajını verdi. Bunu ne kadar yapabileceğinden bağımsız olarak, özellikle S-400’lerin satın alınmasıyla bir eşik aşıldı. Buna rağmen NATO’nun bu süreçte dengeyi bir yana bırakarak üyeleri arasında taraf tutarak, Yunanistan-Kıbrıs ekseninden yana açık tutum alması “ittifak” olma özelliğini tartışmaya açmış olacak. Bu aynı zamanda tarihinde ilk kez bir üye devleti karşısına alması anlamına gelecek. Pek çok açıdan sorunlu olan bu durum doğal olarak NATO’nun güç kazanmasına değil kaybetmesine yol açacak. Sosyalizme karşı batılı kapitalist devletleri bir arada toplayarak askeri bir güç haline getiren NATO, gelinen aşamada üye ülkeler arasında çıkan gerilimi dahi yatıştırma kapasitesini kaybetmiş durumda. Çünkü yaptırım gücü alabildiğince zayıflamış görünüyor. Dolayısıyla NATO üzerinde belirleyici etkisi olan emperyalist devletler bu süreçte NATO’yu yıpratmamak için süreci geriden izlemesini sağlamaya devam edecekler. NATO’nun daha da zayıflamasını isteyen Fransa gibi ülkeler ise daha etkili davranmasını önümüzdeki dönemde gündeme getirebilirler.

AB ise uzun süredir emperyalist paylaşımda bir aktör olduğunu kanıtlama derdinde. Ancak, bugüne kadar bunu başarabilmiş değil. Önemli stratejik konuların çoğunda tek tek ülkelerin çıkarları söz konusu olduğundan ortak bir politikanın oluşturulması çoğunlukla mümkün olmamıştı.

Doğu Akdeniz ekseninde yaşanan gelişmeler şimdi AB’ye bir aktör olup olmadığını kanıtlama fırsatı sunuyor. Ancak, bunun da öyle kolay olmadığı ya da olamayacağını yaşanan gelişmeler gösteriyor. Bu nedenle Akdeniz’deki gelişmeler aynı zamanda “AB projesi” için bir sınav olma özelliği taşıyor. Öncelikle AB’nin ortak bir dış politika belirlemesinin mümkün olmadığı gerçeği bir kez daha tescil edilmiş olacak.

Bu süreçte Akdeniz’deki gelişmelere en fazla doğrudan müdahil olan ülkelerin başında Fransa’nın geldiği dikkat çekiyor. Emperyalist yayılmada ABD’ye göre tarihsel tecrübesi olmasına rağmen, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ABD’ye kısmen boyun eğen, bu nedenle daha geriden gelen Fransa, denilebilir ki Soğuk Savaş’tan sonra en aktif hamlelerinden birisini İngiltere ile birlikte Libya’yı bombalamakla yaptı. Muammer Kaddafi’yi devirip yerine kurulacak yeni işbirlikçi rejimle ülkenin başta petrol olmak üzere yer altı ve yer üstü zenginliklerine kolayca el koyabileceğini planlayan Fransız emperyalizmi, istediğini halen elde edebilmiş değil. Zira Libya’da Kaddafi sonrasında oluşan boşluktan diğer emperyalistler ve bölgesinde önemli bir güç haline gelen ülkeler de yararlanarak adım attılar ve halen de etki alanlarını geliştirmenin mücadelesini veriyorlar. Bu ülkeler arasında Türkiye’nin olması Fransa ile gerilimin başlıca nedenlerinden birisidir. Libya sahasında mevzi kapma mücadelesi sürdüren her iki ülke egemen sınıflar arasındaki askeri ve siyasi rekabeti beklendiği gibi Doğu Akdeniz’deki enerji kaynaklarının kontrolü konusunda da kendisini gösterdi.

Ancak Fransa’nın diğer Avrupalı emperyalist devletlerden farklı olarak sürece özellikle askeri boyutuyla müdahil olması, Yunanistan ve Kıbrıs’a askerî açıdan tam destek vermesi, aynı zamanda eskiden olduğu gibi bugün de Doğu Akdeniz ve Kuzey Afrika üzerinde belirleyici emperyalist güç olma isteğinden kaynaklanıyor. Macron’un cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturmasından sonra Fransa, genel olarak emperyalist yayılma politikasını yeniden gözden geçirerek radikal bir şekilde gelişmelere müdahil olmak istediğini ilan etmişti. Macron’un 26 Eylül 2017’de Sorbonne Üniversitesi’nde “Avrupa için İnisiyatif”[5] başlıklı konuşmasına AB’nin geleceğine dair çizdiği çerçeve asıl olarak gelişmelere artık askeri yolla müdahale etmeyi öngörüyordu. Bunun için de Almanya ile birlikte Avrupa Ordusu’nun “motor gücü” olmaya aday olduğunu ilan etmişti. İngiltere’nin AB’den ayrılması (Brexit), AB’nin dış politikasının daha fazla militaristleşmesi önündeki bir engelin kalkması olarak değerlendirilmiş, bu nedenle Avrupa Ordusu’nun kurulması ve ortak dış politikanın belirlenmesi yönünde adımlar sıklaştırmıştı.

AB’nin dışında Fransa’nın daha önce sömürgecilik yaptığı Kuzey Afrika ve Doğu Akdeniz coğrafyasına etkili politikaların izlenmesi gündeme gelmişti. Fransa’nın Yunanistan ve Kıbrıs Cumhuriyeti üzerinden gelişmelere açıktan, askerî açıdan taraf olması, bundan sonra da daha çok askeri güçle çıkarlarını geliştirebileceği anlamına geliyor.

Macron’un izlediği dış politikayı değerlendiren “küresel düşünce dergisi“Internationale Politik” yazarları Dr. Claire Demesmay ve Barbara Kurz şu tespitte bulunuyorlar: “Hiç şüphe yok ki; Macron’un izlediği dış politika retoriği, General Charles de Gaulle’e kadar uzanan gururlu, etkili ve bağımsız bir Fransa’ya geri dönüşü ifade ediyor. Bu politika Soğuk Savaş yıllarında NATO’ya üye olmasına rağmen ABD’den bağımsız kalma ve nükleer güce sahip olmasını sağladı.”[6]

Genel olarak Soğuk Savaş yıllarında SSCB’ye karşı mücadelede Fransa’nın ne kadar ABD’den bağımsız kaldığı tartışması bir yana, de Guelle’ün, yenilmiş Almanya’dan farklı olarak, Fransız sermayesinin çıkarları çerçevesinde pek çok açıdan ABD’den ayrı davrandığı gerçeğini ortadan kaldırmıyor.

Almanya ile birlikte ABD’den ve NATO’dan bağımsız bir AB Ordusu’nun kurulması konusunda Macron’un göstermiş olduğu çaba, bu nedenle de Guelle’ün izlediği politikayla paralel görünüyor. Ama Macron sadece bununla da değil Rusya politikasında da ABD ve Avrupa’nın pek çok ülkesinden farklı bir çizginin izlenmesinden yana. Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturduktan kısa bir süre sonra Putin’i Versay Sarayı’nda ağırlayarak bir mesaj vermişti. 2019’da ise Büyükelçiler Konferansı’nda yaptığı konuşmada “Rusya politikasının yeniden gözden geçirilmesi gerektiğini” söylemiş ve Rusya’nın G-8’e geri dönmesi gerektiğini dile getirmişti.[7]

Bütün bunlar, Fransız burjuvazisinin emperyalist paylaşım mücadelesinde etkili bir güç olmak istediğini yeterince ortaya koyuyor. Aynı dönemde Alman sermayesi de İkinci Dünya Savaşı sonrasında oluşan tabuların yıkılması ve askeri gücün kullanılarak enerji yollarının korunması çağrısında bulunuyordu. Bu çağrıyı açıktan yapan eski Cumhurbaşkanı Horst Köhler tepkiler üzerine istifa etmek zorunda kalmıştı. Ancak yerine gelenler Köhler’in açtığı yoldan ilerlemeye devam ettiler. Buna rağmen Almanya tarihsel suçlarından ve içerideki tepkiden ötürü bugün askeri yayılma konusunda Fransa kadar cesaretli değil.

FRANSA’NIN ÇOK BOYUTLU YUNANİSTAN-KIBRIS HAMLESİ

Denilebilir ki; göreve geldiği günden itibaren Fransa’nın eski sömürgeci ve emperyalist politikalarını militarist yöntemlerle güncelleyerek etkili şekilde hayata geçirmeye çalışan Fransız burjuvazisinin temsilcisi Macron, en ciddi çıkışını Akdeniz’de Yunanistan-Kıbrıs ikilisine verdiği açık destekle ortaya koydu. Bu adımın pek çok boyutu bulunuyor.

Her şeyden önce askeri güç ve nükleer silahlar bakımından AB’nin en güçlü ülkesi olan Fransa, bu hamlesiyle askeri olarak AB ülkelerinin koruyucusu olduğunu ilan etmiştir. Fransa ile Kıbrıs Cumhuriyeti arasında 4 Ağustos 2017’de imzalanan, 1 Ağustos 2020’de yürürlüğe giren Savunma Anlaşması[8] hem bunu hem de Fransa’nın Akdeniz’de askeri olarak varlığını pekiştirmeyi hedefliyor. Her iki ülke NATO üyesi olduğu halde ayrı bir Savunma Anlaşması’nın imzalanarak, Kıbrıs Cumhuriyeti’ndeki havaalanları ve limanlarda ayrıcalıklar elde etmesi, Fransa’ya bölgede askeri olarak kalıcı olmanın önünü açıyor. Kıbrıs’ta ayrıca iki İngiliz askeri üssü de bulunuyor.

Eskiden ABD’nin Avrupa için soyunduğu “koruyuculuk rolünü” şimdilik Fransa kapmış görünüyor. Bu çıkışın sonuç vermesi durumunda Fransız sermayesi dış politikada askeri yöntemi daha etkili kullanmaya devam edecek. Bu aynı zamanda AB’nin diğer ülkelerinin de dış politikasını etkileyecek. Fransa’dan geri kalmamak için özellikle Almanya uzun bir süredir dillendirdiği “askeri güç kullanarak, dünyanın pek çok bölgesinde etkili olma” politikasını hızlandıracak.

Yunanistan-Kıbrıs hamlesi, Türkiye’nin Akdeniz’den başlayarak Kuzey Afrika ve Arap coğrafyasındaki yayılmacılığının önüne geçme konusunda kararlı olduğunu göstermiştir. Verdiği askeri destekle Yunanistan’ı Türkiye karşına diken Fransa, bölgeyi bundan sonra daha fazla silahlandırmaya niyetli. Yunanistan’ın en son “Türkiye tehdidini” gerekçe göstererek satın alacağını ilan ettiği yeni silahlanma planı asıl olarak Fransız tekellerinin işine yaradı. Ağustos ayında tatbikat için bölgeye gönderilen savaş uçaklarıyla Yunan hükümetinin gözünü boyamayı başardı.

Başbakan Kriyakos Miçotakis’in açıkladığı yeni silah satın alma planına göre Yunanistan, Fransız Dassault firması tarafından üretilen 18 adet Rafale savaş uçağı, yine Fransa tarafından üretilen 2 adet Belharra tipi fırkateyn ve savaş helikopteri alacak. Ayrıca Alman Blohm-Voos tekeli tarafından üretilen 4 denizaltı satın alacak.[9]

Böylece Akdeniz’de Fransa tarafından da tırmandırılan gerilimin ilk etapta silah tekellerinin işine yaradığı açık olarak görülebiliyor. Tansiyonun daha da yükselmesi durumunda Yunanistan ve Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Fransa ve Almanya’da daha fazla silah alacağı da bugünden görülebiliyor.

AVRUPA, BİRLİĞİ KORUYABİLECEK Mİ?

AB üyesi Yunanistan, Kıbrıs Cumhuriyeti, İtalya ve Fransa’nın doğrudan müdahil, diğer üye ülkelerinin ise politik açıdan dahil olduğu Doğu Akdeniz bağlamındaki gelişmelerin seyri, önümüzdeki dönem genel olarak “birlik” için farklı sonuçlar yaratması potansiyelini taşıyor. ABD’nin de Kıbrıs ve Yunanistan tarafıyla birlikte hareket etmesi, iç çelişkileri görünmez hale getirse de uzun vadede bütün AB ülkelerinin bölgede aynı çıkarlara sahip olmadığı, dolayısıyla farklı tutumlar içine girecekleri kuvvetle muhtemel bir gelişmedir. Bu nedenle Doğu Akdeniz’deki gelişmeler AB’deki “birlik ruhunu” tartışmaya açabilir. Çünkü günümüzde olanlar ve kurulan ittifaklar genel olarak AB’den çok, sürecin müdahili olan tek tek ülkelerin çıkarlarıyla ilgili.

AB ülkeleri arasında özellikle Türkiye ile ekonomik, siyasi ve askeri ilişkiler bakımından bundan sonra nasıl bir tutumun takınılacağı henüz net olarak ortaya çıkmış değil. Genel çerçevede Türkiye burjuvazisinin, özellikle enerji ve silahlanma alanında faaliyet yürütenlerin, kendi çıkarları için yıllardır üyesi olduğu ya da üyesi olmak istediği batılı kapitalist ülkelerin yanı sıra, batının günümüzde rakip cephe olarak ilan ettiği Rusya ve Çin ile birlikte hareket etmeyi de bir seçenek olarak görmesinin geldiği şu aşamada Türkiye’ye karşı sınır çizerek had bildirme söz konusu. Bunda, Doğu Akdeniz’de Türkiye ile özellikle Fransa’nın çıkarlarının karşı karşıya gelmesi büyük bir rol oynuyor. Nitekim 11 Kasım 2019’da AB Konseyi, Türkiye’nin illegal doğal gaz arama faaliyetlerine tepki göstererek arama faaliyetine katılan bir dizi şahsa yaptırım kararı almıştı. Ancak bunun hiç etkisi olmadı. Çünkü hedefe konulan kişilerin belirleyici bir rolü bulunmuyordu. Karar verici siyasetçiler ise şimdilik yaptırım kararının dışında tutulmuş durumda. Bir süre önce toplanan AB Dışişleri Bakanları ve 7 AB üyesi Akdeniz ülkesi (MED7), Türkiye’ye karşı sert yaptırım kararların alınmasını talep etti. MED7 toplantısının sonuç bildirisinde “sert kısıtlayıcı önlemlerin” alınması çağrısı yapıldı. Aynı grubun AB içinde benzer yönde kararların alınması için bundan sonra değişik düzeylerde hareket edebileceği tahmin ediliyor. Türkiye’ye karşı çıkışlarıyla bilinen Avusturya’nın da destek vereceği belirtiliyor.

Ancak, AB’nin kararları üzerinde belirleyici bir rolü olan Almanya’nın bu konuda özellikle Fransa’dan farklı bir yol izlediği, Başbakan Angela Merkel ve Dışişleri Bakanı Heiko Maas’ın Türkiye ile Yunanistan arasında aktif arabulucu rolüne soyunmasıyla görüldü. Almanya, Türkiye ile Yunanistan-Kıbrıs arasındaki gerilimin sadece Akdeniz’den ibaret kalmayacağı, NATO’dan başlayarak pek çok sahada var olan dengenin değişebileceğinin farkında.

Almanya’nın AB içinde Türkiye’ye yönelik daha uzlaşmacı bir tutum takınmasının bir diğer nedeni de çıkarılacak doğal gazın kullanımı. Mısır, İsrail, Kıbrıs ve Yunanistan arasında 2 Ocak’ta imzalanan anlaşmada öncelikli olarak Güney Avrupa’nın doğal gaz ihtiyacının karşılanması öngörülüyor. Almanya, Rusya’dan çektiği “Kuzey Akım 1” ve “Kuzey Akım 2” hatlarıyla kendi doğal gazını karşıladığı gibi AB’nin de “gaz tankeri” olmayı hedefliyor. Bu nedenle Doğu Akdeniz’de çıkarılacak doğal gaz, Almanya için sadece Rusya bağımlılığından kurtulmak için “ikinci seçenek.” Dahası, Doğu Akdeniz gazı gelecekte Almanya’nın Rusya’dan getirdiği doğal gazı pazarlamada rakip de olabilir. Bu nedenle sürecin mümkün olduğu kadar gecikerek hayata geçmesi Almanya’nın çıkarına görünüyor.

AB içerisinde Türkiye ile en kapsamlı ekonomik, askeri ve siyasi ilişkilere sahip ülke olan Almanya’nın tansiyonu düşürerek, sorunun diyalog yoluyla çözülmesinde pek çok açıdan çıkarı var. Resmi verilere göre Almanya ile Türkiye arasındaki ticaret hacmi yaklaşık 40 milyar avro. Türkiye’nin en çok ithalat yaptığı ülkelerin başında Almanya geliyor. 7 bin 400 Alman firması Türkiye’de faaliyet sürdürüyor ve Almanya’da Türkiye’ye doğrudan yatırım yapan ülkeler sıralamasında en başta yer alıyor. Bunların yanı sıra Almanya’da 3 milyonun üzerinde Türkiye kökenli, 360 binden fazla Yunanistanlı yaşıyor. Bu da muhtemel bir savaşın aynı zamanda Almanya’nın “iç sorunu” olmaya aday olduğunu gösteriyor.

Keza Türkiye’nin en çok silah satın aldığı ülkelerin başında yine Almanya geliyor. 2019’da Türkiye’ye toplam 250,4 milyon avro değerinde silah satılmasını onaylamıştı. Yine Türkiye, 2018’de Almanya’nın yurt dışına sattığı silahların üçte birini almıştı. Federal Ekonomi Bakanlığı tarafından açıklanan verilere göre 2018’de Türkiye Almanya’dan toplam 242,8 milyon avro değerinde silah satın aldı. Bu da Türkiye hükümetinin önceden silahlanma için kesenin ağzını açtığını gösteriyor.

Almanya’nın Yunanistan ile de yoğun askeri ve ticari ilişkileri bulunuyor. Stockholm Barış Araştırmaları Enstitüsü (SIPRI) tarafından hazırlanan rapora göre 2015-2019 yılları arasında Yunanistan, Almanya’dan en fazla silah satın alan ülke oldu. Özellikle Yunan donanması Almanya tarafından satılan gemilerden oluşuyor.

Toplam açısından bakıldığında ise Almanya’nın her iki ülkeyi eşit şekilde silahlandırdığı anlaşılıyor. Son 20 yıl içinde Almanya Türkiye’ye 2 milyar 571 milyon avroluk, Yunanistan’a ise 2 milyar 475 milyon avroluk silah sattı.

2019 verilerine göre Almanya ile Yunanistan arasındaki toplam ticaret hacmi ise 8 milyar avro. Ekonomik kriz döneminde Yunanistan’da özelleştirilen birçok devlet tekelini Alman firmaları satın aldı. Bunların başında havaalanları, telekomünikasyon ve limanlar geliyor.

Bütün bunlar, Alman sermayesinin her iki ülke ile önemli ilişkilerinin olduğunu, bu nedenle Almanya’nın hem Türkiye hem de Yunanistan üzerine baskı kurarak gerilimi düşürme potansiyeli taşıdığını gösteriyor. Ancak etkili bir baskı oluşturmak için silah ambargosu veya ekonomik baskı oluşturmak yönünde bir eğilim şu an için yok.

Bir yandan çatışma ve gerilimi önleme rolü oynayan Almanya, öte yandan da silah satışından vazgeçmeyerek ve kendi kârı uğruna yıllardır her iki ülkeyi de silahlandırarak adeta ektiğini biçiyor.  

Yani; bir anlamda şimdiye değin izlenen politikalar ayağına dolanıyor. Ancak hem Türkiye hem Yunanistan hem de ortalığı kızıştırmaktan geri durmayan Fransa’nın yaklaşımları ve çıkar hesaplarına karşı Almanya eğer bir rol oynayacaksa genel diplomasiden daha öte adımlar atmasını gerekli kılıyor. AB içindeki dengeler ve Türkiye’nin yayılmacı tutumu Almanya açısından yapılacakları da sınırlıyor. Bu nedenle Almanya’nın çok gönüllü olmasa da birliği koruma temelinde Akdeniz’de Fransa’nın belirlediği hat üzerinden gitme olasılığı da hiç az değil. Bunda Türkiye’nin bölgede hangi güçlerle birlikte hareket edeceği de önemli olacak.

FRANSA’NIN LÜBNAN AŞKI: ZENGİN DOĞAL GAZ KAYNAKLARI

Macron’un Lübnan’a yönelik son aylarda izlediği sömürgeci politikanın arkasından da yukarıda çerçevesini çizdiğimiz yeni militarist dış politika bulunuyor. Türkiye ve Rusya’nın başını çektiği bazı ülkelerin eski sömürge alanlarına yeninden sahip olma politikası Fransız burjuvazisini de heyecanlandırmış görünüyor. Bu nedenle de Macron eski sömürge Lübnan’ı kısa sürede iki kez ziyaret ederek, işbaşındaki hükümete kısa sürede reformlar yapma çağrısı yaptı. Bunun üzerine Lübnan’ın Berlin Büyükelçisi Mustafa Adib’i yeni bir hükümet kurması için Cumhurbaşkanı Michel Aoun tarafından başbakan olarak atandı. Beyrut’ta 4 Ağustos’ta meydana gelen büyük patlamadan iki gün sonra yaptığı ilk ziyarette, “Rejimi meşrulaştırmak için gelmedim, yeni bir siyasi anlaşma önermek için buradayım[10] demişti. Aynı ziyarette, “Lübnan Fransa, Fransa’da Lübnan’dır” diyerek bugüne kadar iki ülke arasında sürmekte olan ilişkileri bir adım öteye götürmeye niyetli olduğunun mesajını da vermişti.

Macron’un Lübnan için sarf ettiği “siyasi anlaşma”, tarafların çatışmaları bir yana bırakarak uzlaşmasını içeriyor. Farklı inanç ve mezheplerin yaşadığı Lübnan’da suların durulması pek kolay değil. Teraziyle ölçüye vurularak kurulan iktidarlar bir türlü yama tutmuyor. İran’ın Hizbullah üzerinden etkisini hissettirdiği Lübnan’da batı yanlısı siyasetçiler ise boğazına kadar yolsuzluğa bulaşmış durumda.

Elbette, Macron’un çatışan taraftar arasında anlaşmazlığa son vererek, bir istikrar sağlamak için bu denli çaba harcamasının nedenleri var. Bunların başında Lübnan’ın Fransız sermayesinin çıkarlarına bağlı olarak eski sömürgecilik rolünü oynama devam etmesi gelirken, diğeri de ülkenin sahip olduğu enerji kaynaklarına sahip olmaktır.

Bashir El-Khoury’nin Le Monde Diplomatique’de[11] yazdığına göre, Fransız IFP Enerji Araştırmaları Enstitüsü tarafından yapılan incelemeler sonucunda, Lübnan’ın Akdeniz’deki sahasında toplam 340 milyar metreküp doğal gaz tespit edilmiş durumda. Bazı doğal gaz sahaları ise İsrail ile Lübnan arasındaki tartışmalı bölgede ve iki ülke arasında 2010’dan beri doğal gaz kaynaklarının paylaşılması konusunda gerilim ve tartışma yaşanıyor. İsrail’in Kıbrıs Cumhuriyeti ile deniz aşırı ticaret bölgesi kurmasının arkasında da Lübnan’ın sahip olduğu doğal gaz sahasını daraltma bulunuyor. Lübnan, İsrail ile Kıbrıs Cumhuriyeti arasındaki anlaşmayı tanımıyor. Fransa’nın baskısı sonucunda Lübnan’ın da gelecekte Doğru Akdeniz Gaz Forumu’na üye yapılması şaşırtıcı olmayacaktır. Böylece EastMed üzerinden Lübnan doğal gazının da Avrupa’ya taşınması söz konusu olabilir.
Arap coğrafyası üzerinde özellikle ABD’nin topladığı tepkiden oluşan boşluğu da doldurmayı hedefleyen Fransa aynı dönemde bir de Irak’ı ziyaret etti. Bu coğrafyada son yıllarda İran ve Rusya’nın etkisini artırdığı biliniyor. Türkiye de kurduğu ilişkiler ve ittifaklar sayesinde boşluktan yararlanarak bazı adımlar atıyor. Suriye’nin bazı bölgelerine düzenlenen ve kalıcı hale gelen operasyonlara en sert tepki gösteren ülkelerin başında Fransa olduğu biliniyor.

SONUÇ

Gelişmeler Doğu Akdeniz’de tespit edilen ya da henüz tespit edilemeyen devasa hidrokarbon havzalarının bölgede yeni ittifaklara kapı araladığını gösteriyor. Bunların kesin hatlarıyla belirlenmiş, kalıcı ittifaklar olduğunu söylemek pek mümkün görünmüyor.

Bugüne kadar Filistin sorunu nedeniyle İsrail’le gerilim içinde olan Arap ülkelerinin çoğu ilişkileri hızla normalleştirme planlarını yapıyorlar. Bunda İsrail’in sahip olduğu zengin enerji kaynakları ve Kıbrıs-Yunanistan ekseni üzerinden AB ile doğrudan bağ kurmasının da büyük payı var. Sadece İsrail sahasında 650 milyar metreküp doğal gazın olduğu tahmin ediliyor.

Genel olarak hidrokarbon yataklarına sahip olan ülkelerin önümüzdeki yarım yüzyılda bölgenin dikkat çeken ülkeleri olacağı bugünden görülebiliyor. Ancak enerji kaynaklarının paylaşımı bölge ülkeleri arasında rekabeti de kızıştıracağı için yeni ve daha büyük savaşları da tetikleyebilir. Bugün Türkiye ile Yunanistan-Kıbrıs arasında süren gerilimin bir benzerinin gelecekte İsrail-Mısır, İsrail-Kıbrıs, Mısır-Kıbrıs, hatta Kıbrıs-Yunanistan arasında çıkması da kuvvetle muhtemel. Çünkü kapitalist rekabet sürekli birbirlerinin alanlarına göz dikmeyi, ele geçirmeyi gerektiriyor. Zorunlu ittifaklar her zaman rekabeti de içinde barındırıyor. Bu nedenle bugün enerji kaynaklarının dünya pazarına sürülmesi için kurulan zorunlu ittifaklar hepsi kazandığı sürece devam edecek gibi görünüyor. Bu türden ittifakların ömrü ittifak içindekilerin kazanmasına ya da kaybetmesine bağlı.

Doğu Akdeniz’den çıkarılacak doğal gazın sermayeye dönüştürülmesinin önemli yollarından birisinin, sanayi çarkını çevirmek için sürekli enerjiye ihtiyaç duyan Avrupa olduğu biliniyor. Türkiye’nin baypass edilerek Avrupa’ya ulaştırılacak doğal gaz üzerinden gelir elde etmeyi amaçlayan Yunanistan, bununla hem ekonomik sorunlarını hafifletmeyi hem de stratejik önemini artırmanın planlarını yapıyor. Bu hamle günümüzde AB ülkelerinden tam destek almış görünüyor. EastMed hattının planlandığı gibi hayata geçirilmesi durumunda Yunanistan, Doğu Akdeniz’den çıkarılan doğal gazın Avrupa’ya ulaştırılmasına “enerji koridoru” işlevini üstlenecek. Elde etmiş olduğu bu tarihi fırsatı avantaja çevirmek için Yunan burjuvazisinin içeride emekçi sınıfları kendi çıkarlarına bağlama, dışarıda ise kalıcı ittifaklar kurmak için bütün imkanlarını seferber edeceği anlaşılıyor. Bu nedenle kendisini Türkiye’ye karşı koruyacak ittifaklar için emperyalist devletlere her türlü tavizi vermeye çoktan hazır görünüyor. Taviz vereceği emperyalistlerin başında ise Fransa geliyor.

Fransa ise bu süreçte askeri olarak Avrupa’nın lideri olduğunu kanıtlamak için ciddi bir fırsat yakalamış durumda. Sahip olduğu askeri gücün etkisiyle militarist yöntemlerde etki alanını genişletmeyi hedefleyen Fransız emperyalizmi, bundan sonra eski sömürge alanlarında etkili olmak için daha saldırgan bir dış politika izleyecek. Özellikle Akdeniz havzasında ve Kuzey Afrika’da etkili olmak için bütün imkanlarını seferber edecek. Doğu Akdeniz bağlamında, çelişkilere rağmen AB’ye kendi çıkarlarını adeta dikte ettirecek. Almanya’nın buna fazla direnmesi durumunda AB içinde yeni bir bölünme ekseninin ortaya çıkması ise kaçınılmaz görünüyor. Özellikle ekonomik kriz döneminde AB’nin kuzey ve güney olarak ikiye ayrılmasını savunan değişik görüşler ortaya atılmıştı. Temel tezleri ise zengin kuzeyin kriz içindeki yoksul güneyin (Akdeniz’e sınırı olanlar) yükünü çekmemesiydi. Şimdi enerji kaynakları üzerinde süren mücadelede Akdeniz’e sınırı olan ülkelerin Fransa liderliğinde bir araya gelerek birlikte hareket etme potansiyeli öncesinde göre çok daha güçlü bir şekilde mayalanıyor. Nitekim, Doğu Akdeniz’den getirilecek doğal gaz öncelikle bu ülkelerin petrol ve doğal gaz tekellerinin zenginleşmesine yol açacaktır. Sahada asıl olarak İtalyan, Yunan, Fransız, İspanyol ve ABD (ExxonMobil) tekelleri faaliyet sürdürüyor. Dolayısıyla zengin enerji kaynakları öncelikle bu tekellerin kasasını dolduracak, ülkelerde yaşayan halkların, emekçilerin değil.

Ama Fransa, Yunanistan-Kıbrıs eksenine verdiği destekle aynı zamanda Türkiye’nin Akdeniz ve Kuzey Afrika’da güç olmasını engellemeyi de hedefliyor. Bu nedenle de AB’ye Türkiye’ye karşı kararların alınmasını dayatacaktır. Yunanistan ve Kıbrıs’ı da bu konuda yanına alan Fransa’nın Almanya üzerinde baskı kurması söz konusu olacak. Türkiye’ye karşı görece daha yumuşak bir tutumun alınmasını isteyen Almanya’nın Fransa’nın ısrarları karşısında ne kadar direneceğini zaman gösterecek.

Açıktır ki; Doğu Akdeniz ekseninde olup bitenler Türkiye’nin AB üyeliği sürecini çok daha karmaşık hale getiriyor. Bölgesel çıkar hesapları ve AB’nin iç sorunları, mevcut koşullarda üyelik müzakerelerinde ilerleme değil gerileme yaşanacak.

Özetle, Doğu Akdeniz’de ortaya çıkan zengin doğal gaz ve petrol kaynakları, bölgeyi emperyalist paylaşım mücadelesinde en dikkat çekici sahalardan biri haline getirmiştir. Değişen teknoloji ve artan çevre bilinci önümüzdeki 10-15 yıllık zaman diliminde petrol bölgelerinin öneminin azaldığı, doğal gaz havzalarının ise değer kazandığı bir süreç olacak. Enerji kaynaklarına sahip olmak için bölge ülkelerinin emperyalistlerle kurduğu ilişkiler, aynı zamanda onların politik ve ekonomik olarak sürçe dahil olmasının önünü açıyor. Her ne kadar bugün, gelişmiş bütün kapitalist-emperyalist devletler Fransa-Yunanistan-İsrail-Mısır hattında kurulan ittifak eksenini destekliyor gibi görünseler de bunun hep böyle devam etmeyeceği de ortada. Çünkü her emperyalist devlerin hesabı pastadaki en büyük parçayı elde etme üzerine kurulu. Bunu elde edemeyeceğini fark edenler gerilim, kaos ve savaşla istediğini elde etmenin yoluna başvuracaktır. Bu nedenle zengin hidrokarbon yatakları aynı zamanda bölgenin emperyalist devletler tarafından yeniden paylaşılmasının da güçlü bir şekilde gündeme getiriyor.

Halklar açısından: Zengin yer altı enerji kaynakların, doğal olarak kaynakların üstündeki ülkelerde yaşayan halklara zenginlik ve refah olarak geri dönmesi gerekiyor. Emperyalizm döneminde bulunan enerji kaynaklarının çoğu ülkelere ve bu ülkelerde yaşayan emekçi sınıflara zenginlikten çok savaş, işgal, yoksulluk, siyasi ambargolar getirdi. İran, Suriye, Irak, Venezüella buna örnek. Savaş ve çatışmanın olmadığı ülkelerde ise enerji kaynakları asıl olarak enerji tekellerine, oligarklara, krallara, şeyhlere yaradı. Rusya, ABD, Suudi Arabistan, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri gibi ülkelerde olanlar bunu gösteriyor. Bu ülkelerde halklara, emekçilere düşen ise genellikle sadece kırıntılar…

Benzer bir durum Doğu Akdeniz’deki enerji kaynaklarının devreye girmesi durumunda, ilgili ülkeler için de geçerli olacak. Kapitalist bir dünyada bundan ötesini düşünmek hayalcilikten başka bir şey değildir.

Zengin enerji kaynaklarının doğaya zarar vermeden çıkarılarak işletildiği ve öncelikle kaynaklara yakın bölgelerde yaşayan halklar arasında adil bir şekilde paylaşıldığı, enerjinin aşırı kâr getiren bir meta olarak ele alınmadığı bir düzen kurulmadığı sürece, enerji uğruna verilen savaşlar, sürdürülen çatışmalar eksik olmayacaktır.


[1] tagesspiegel.de/politik/oel-und-gasvorkommen-im-mittelmeer-wie-corona-den-konflikt-der-tuerkei-mit-griechenland-befeuert/26095666.html

[2] welt.de/wirtschaft/article204725766/EastMed-Das-ist-Europas-neue-Problem-Pipeline.html

[3] Birleşmiş Milletler (BM) Deniz Hukuku Sözleşmesine göre, Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) adı verilen deniz alanlarının devletlerin kendi aralarında yapacakları anlaşma ile belirlenmesi gerekiyor. 1982 tarihli sözleşmeye göre bir kıyı devletin, kara sularının kenarından 200 deniz miline (370 km) kadar münhasır ekonomik bölge ilan etme hakkı bulunuyor.

[4] Bu yazının konusu özel olarak Türkiye’nin Doğu Akdeniz politikası ve planları olmadığı için ayrıntılara girilmeyecek.

[5]diplomatie.gouv.fr/IMG/pdf/macron_sorbonne_europe_integral_cle4e8d46.pdf

[6]internationalepolitik.de/de/macrons-aussenpolitik

[7]internationalepolitik.de/de/macrons-aussenpolitik

[8] aa.com.tr/tr/dunya/fransa-ile-kibris-rum-kesimi-arasindaki-savunma-is-birligi-anlasmasi-yururluge-girdi/1933583

[9] handelsblatt.com, Gerd Höhler, 02.09.2020

[10] taz.de/Macron-zu-Besuch-im-Libanon/!5708419/

[11] monde-diplomatique.de/artikel/!5237928, 08.10.2015 (Almanca)

Warning: A non-numeric value encountered in /home/teoriveeylem/public_html/wp-content/themes/Newspaper/includes/wp_booster/td_block.php on line 353