Türkiye gençliğinin güncel durumu ve mücadelesine dair

Ekin Yoldaş Kalı

GİRİŞ

Erdoğan’ın 2020 üniversite sınavı öncesi sınava girecek gençlerle gerçekleştirdiği yayın nedeniyle sosyal medya platformlarında yüz binlerce genç tarafından protesto edilmesiyle gençlik popüler bir biçimde siyasetçilerin, gazetecilerin ve yazarların güncel konusu haline gelmişti. Bu durum yoğunluğunu yitirse de gençliğin ne yöne doğru ve nasıl hareket edeceği uzun zamandır burjuvazinin çeşitli kesimlerinin gündemlerinin ilk sıralarında yer alıyor. İlk defa oy kullanacak 7 milyon gencin kime oy vereceğinden, yaşam alışkanlıklarına ve kuşak özelliklerine kadar birçok tartışma mevcut. Türkiye’ de güncel seçmen sayısı 57 milyon civarında olup, 31 Mart yerel seçimlerinde oy kullanan seçmen sayısı 48 milyon 340 bin 184 olarak gerçekleşmiştir. Burada 7 milyon gencin ilk defa oy kullanacak olması, tamamının oy kullanacağı varsayılırsa yüzde 13 civarında bir oy oranına tekabül etmektedir. Dolayısıyla 7 milyon genç hem tabanından kopmalar yaşayan, oy oranı gerileyen iktidar hem de diğer burjuva partileri tarafından oy devşirilecek bir kesim olarak görülmektedir. Mevcut iktidar yalnızca oy devşirmek için değil; toplumun değiştirme yeteneği en güçlü kesimi olan gençlerin harekete geçmesine karşı tedbir almak, zayıflayan örgütsel yapısını gençler ile güçlendirmek için gençliği yakından takip etmektedir. Bu nedenlerle gençliğin kuşak özellikleri, arayış ve kaygıları tespit edilmeye çalışılmaktadır.

Konu özü itibariyle elbette bir gelecek konusudur. Kime sorulsa gençliğin insan neslinin geleceği olduğunu söyleyecektir. Bu yadsınamayacak güçte bir gerçektir. Esas olan ise gençliğin hangi sınıfın safında örgütleneceği sorunudur. Bu sorun, çetinleşen mücadele koşullarında hangi sınıfın gelecekte ayakta kalacağının cevabını içermektedir. Tekelci-işbirlikçi burjuvazi ve temsilcileri, gençliği kapitalist-emperyalist sistemin kalıcılığı için yedeklemek amacıyla tüm olanaklarını seferber etmektedir. Bu yazının amacı ise Türkiye gençliğinin nesnel durumuna, tüm bu gidişat içerisindeki eğilimlerine-tepkilerine ve mücadelesine dair genel bir çerçeve sunmaktır. Şüphesiz ki bir yazıyla çizilen çerçeve, içerisine her şeyi alamayacaktır.

1. ARTAN GENÇ İŞSİZLİĞİ VE GELECEK KAYGISI

TÜİK Mayıs 2020 raporuna[1] göre Mayıs 2019 15-24 yaş arası genç işsizlik yüzde 23,3 olarak gerçekleşmişken, Mayıs 2020’de yüzde 24,9 olarak gerçekleşti. Mayıs 2020’de istihdam oranı ise geçmiş yıla göre 6,8 puanlık düşüşle yüzde 26,6 olarak gerçekleşti. Ne eğitimde ne istihdamda olan gençlerin oranı Mayıs 2019’a göre 5,1 puanlık artış ile yüzde 29,1 olarak gerçekleşti. İşgücüne katılma oranı ise 8,2 puanlık düşüşle yüzde 35,4 oldu. DİSK-AR 2020 Haziran raporuna[2] göre ise iş aramayan ama çalışabilecek olan kişi sayısı 1 milyon 418 binden 3 milyon 150 bine yükseldi. TÜİK ne istihdamda ne eğitimde olan gençleri ve umutsuz, iş aramayı bırakanları işgücü verileri içerisinde değerlendirmemektedir. Ek olarak verilerdeki 15-24 yaş aralığı da gençlik yığınlarını dar ele almaktadır. Bu bakımdan veriler tam olarak gerçeği yansıtmamaktadır. İstihdam azalırken işsizliğin de azalması buradaki çelişkiyi göstermektedir. Bu çarpıtma, işsizlik oranlarını düşük göstermeye yöneliktir. Ancak bu veriler bile gençlik yığınları içerisinde işsizliğin ve buna bağlı olarak geleceksizliğin ne denli arttığını ortaya koymaktadır. Ne istihdamda ne de eğitimde olan gençlerin oranına ve işsiz gençlerin oranına bakıldığında, gençliğin önemli bir kesimi işsiz ordusunu oluşturmaktadır. İŞKUR kapılarında 30-40 kişilik alım için bile binlerce genç sıraya girmektedir. İŞKUR Temmuz 2020 raporuna[3] göre bir yıldan uzun süredir iş arayan gençlerin sayısı 501 bine çıkarken, geçmiş yılın aynı dönemine göre artış sayısı 125 bindir. Bu gençlerin yarısından fazlasını ise üniversite mezunları oluşturmaktadır. Üniversite mezunu 5 milyon gencin KYK kredi borcu varken 300 bine yakını icralık durumdadır. İşsizlik arttıkça kredi borçlarının faizleri katlanmaya devam etmektedir. Halihazırda örgün öğrenimine devam eden birçok üniversiteli yaşam giderlerini karşılayabilmek için esnek ve güvencesiz koşullarda, kayıt dışı çalışmaktadır. Bir işte sigortalı çalışmak KYK kredi ve burslarının kesilmesine neden olmaktadır.

2. BURJUVAZİNİN GENÇLİĞE DÖNÜK SALDIRILARI

İşçi gençlik başta olmak üzere her kesimden Türkiye gençliğinin en güvencesiz ve ağır yaşam koşullarıyla karşı karşıya kaldığı dönemlerden birinden geçiyoruz. Burjuvazinin, gençliği yedeklemeye yönelik tutumu ve buna bağlı olarak AKP-Erdoğan iktidarının saldırıları; gençliği ekonomik, politik, sosyal-kültürel olarak baskı altına almakta, gençliğe yaşamını insanca idame ettirebileceği alan bırakmamaktadır. AKP-Erdoğan iktidarının bir gerileyiş içerisinde olmasıyla birlikte pandemi süreci ile derinleşen ekonomik krizin ve sömürünün halkın geniş kesimlerinde biriktirdiği hoşnutsuzluk ve öfkenin bir mücadeleye dönüşmemesi için saldırıların ve baskıların düzeyi sürekli artmaktadır. Yapılan tüm araştırmaların, anketlerin yanı sıra gençliğin güncel eğilim ve tepkileri, AKP-Erdoğan iktidarının gençliğin ana gövdesini kazanamadığını, tersine olarak gençliğin tepkisini biriktirdiğini göstermektedir.

AKP-Erdoğan iktidarı tek adam yönetimine dayalı faşist-gerici bir politik rejim inşası amacıyla devlet aygıtının tüm yetkilerini, işbirlikçi-tekelci burjuvazinin ihtiyaçları doğrultusunda baskı ve sömürüyü artırmak, emekçi halk yığınlarında biriken öfkenin dönüşebileceği en ufak bir mücadeleyi dahi bertaraf etmek üzere kullanmaktadır. Elbette bu saldırılar silsilesinden gençlik yığınları da nasibini almaktadır. İktidarın “dindar ve kindar nesil yetiştirme” olarak formüle ettiği hedef doğrultusunda eğitim sistemi tepeden tırnağa yeniden yapılandırılmaya girişilmiştir. Bir elinde Kuran bir elinde teknoloji olan; tekelci burjuvazinin ihtiyaçlarına cevap verecek, teknik bakımdan donanımlı, kalifiye ve ucuz işgücü üretmek hedeflenmektedir. Gençlerin dindar ve kindarlığı ise iktidarın koşulsuz biat isteğinden ileri gelmektedir. 4+4+4 eğitim sistemine geçiş, imam hatiplerin önünün açılması ve birkaç lise haricinde liselerin düzey ayrımının ortadan kaldırılması, maarif ve yüksek puanlı liselerdeki hocaların sürgün edilmesi, meslek liselerinin pandemi sürecinde olduğu gibi ucuz işgücü üreten merkezler haline gelmesi ve öğretim süreci boyunca da üretimde meslek liselilerin kullanılması, dershanelerin kapatılmasıyla ortaya çıkan eğitim açığının giderilmesi ihtiyacını özel okullar-kolejler ile doldurulmasıyla lise eğitiminin tam ticarileştirilmesi, üniversitelere atanan rektörlerin iktidarın uzantısı gibi hareket etmesi ve akademik özgürlüğün kolluk güçlerinin postallarıyla dahi olsa ezilmeye girişilmesi, soruşturmalar-cezalar vb… Bu uygulamaların nedeni, gençlik yığınlarının içerisinde korkunun yaygınlaşması ve gençlerin sinerek kendi gelecekleri için mücadeleden kopup mevcut olana baş eğmesi hedefidir. Öte yandan iktidar, gençliği milliyetçi-militarist ve dini ideolojisi doğrultusunda kendine yedeklemek için tüm eğitim sistemini yeniden yapılandırmak ile kalmayıp yerel gençlik derneklerinden, profesyonel spor branşlarına kadar her olanağı bu doğrultuda değerlendirmektedir. İktidarın bu yöneliminin nedeni yalnızca gençliği baskı altına almak değil, kendi örgütünü ve temsilcisi olduğu sistemi de yenileyebilmektir.

Özellikle Kürt gençliği hayatın her alanında baskı ve sömürü koşullarının en ağırlarıyla yüz yüzedir. Kürt gençliği işçi gençlerin önemli bir bölümünü oluşturmakta ve düşük ücretle çalıştırılmaktadır. Buna rağmen ulusal kimlikleri nedeniyle işte, sosyal hayatının diğer alanlarında, üniversitelerde ve liselerde potansiyel suçlu ve bölücü olarak görülmektedir. Kürtçe müzik dinlediği ya da anadilinde konuştuğu için kent meydanlarında dahi ırkçı saldırılarla karşı karşıya kalmaktadır. İktidarın Kürt düşmanı politikaları ve yürüttüğü her saldırı, kimi Kürt gençlerini kendi ulusal hakları doğrultusunda mücadeleye yöneltse de önemli bir kısmını da ulusal kimliğini gizlemeye itmektedir.

Burjuvazinin gençliğin geneline dönük kişisel gelişime dayalı; “bir diploma daha al”, “bir dil daha öğren”, “şikâyet etmeyi bırakıp daha çok çalış” propagandası ise gençliğin hala ana gövdesinin bireysel kurtuluş yollarına başvurması noktasında etkili olmaktadır. “Eğer gençler bu yolda yürürse istedikleri geleceğe ulaşabilir”, “çalışırsa kazanır” propagandasının etkisi hala güçlü olsa da zayıflamaktadır. Çünkü gençlerin maddi yaşam koşulları ve yaşam pratikleri, birkaç dil öğrenilse ya da okul bitirilse de istedikleri geleceğe ulaşamadıklarını göstermektedir. İktidar ise gençliğin bu ihtiyaçlarına cevap vermek bir yana, yukarıda örneklerine yer verdiğimiz gibi gençliği içerisine hapsetmeye çalıştığı baskı ve sömürü zincirine her fırsatta yeni bir halka eklemeye çalışmaktadır. Gençliğin eşit ve özgür bir gelecek özlemi derinleşirken, tüm gerçeklikten uzak vaatler, gençliğin geleceğini karartan uygulamalar gençleri aldatmaya yetmemektedir. Durumun her gençlik kesimi içerisinde bulduğu karşılık, yarattığı etkiler ve tepkiler farklılık göstermektedir. Bu bakımdan her gençlik kesimini kendi özgünlükleriyle ele almak gerekir.

2.1. İşçi Gençlik

Hangi iş kolunda çalıştığından çalıştığı fabrikanın-işyerinin büyüklüğüne, kaç yaşında çalışmaya başladığına kadar işçi gençler içerisindeki eğilimler farklılık göstermektedir. İşsiz ordusunun her geçen gün büyümesi genç işçilerin talepleri noktasında bir tehdit olarak kullanıldığı gibi, iş tecrübesinin daha zayıf olması ve çıraklık gibi etkenler genç işçilerin önemli bir kısmının daha çok sömürülmesine neden olmaktadır. Esnek çalışma koşulları ve genç-çocuk işçilerin yapmaya zorlandığı fiziki gücünü aşan işler sebebi ile mesleki hastalıklar çok erken yaşta görülmektedir ve iş cinayetlerinin genç-çocuk işçiler içerisindeki oranı oldukça fazladır. İSİG Meclisi 2019 raporuna[4] göre iş cinayetlerinde yaşamını yitiren 1736 işçinin yüzde 52’si genç-çocuk işçilerden oluşmaktadır.

Bu koşullar, genç işçileri uzun çalışma saatlerine, ücret kesintilerine ve sosyal hakların budanmasına mahkûm etmektedir. Tüm bunların bir yansıması olarak atölyelerde çalışan gençlerin önemli bir kısmı ileride bir atölye kurmayı düşlerken bugün yalnızca daha iyi bir iş bulmayı hedeflemektedir. Bazı atölyelerdeki gençler kazandığı parayı bile doğrudan ev ekonomisine devretmektedir. Genç işçilerin gündeminde kıdem tazminatı gibi işçi sınıfının en temel kazanımlarına yönelik tehditler; fabrikadaki sirkülasyonun yanı sıra, genç işçiler ve daha önce mücadele deneyimine sahip işçiler arasındaki kopukluk nedeniyle daha az yer tutmaktadır, bilinirliği zayıftır. 10-12 yaşlarında çalışmaya başlamış, çıraklık okullarından çıkan görece daha kalifiye genç işçiler açısından durum daha farklıdır. Bu gençler ücretlerinin bugünü daha iyi yaşamak için yetmediğinin farkında olmakla birlikte gelecekte emeklilik gibi rahat edebileceği koşulların dahi ortadan kalktığını görmektedir.

İşçi gençlerin içerisinde Suriyeliler başta olmak üzere mültecilerin oranı oldukça yüksektir. İktidarın milliyetçi-şoven propagandası sonucu artan mülteci düşmanı saldırılar; farklı ulustan, özellikle mülteci genç işçileri kendi ulusal kimliğini gizlemeye itmektedir. Örneğin atölyelerde çalışan Suriyeli gençler, kendilerini Arap değil Türkmen olarak tanıtmaktadır. Üç hilal, Osmanlı tuğrası vb. aksesuarları görünür biçimde kullanarak kendilerini korumaya çalışmaktadır. Mültecilerin çok düşük ücretlere çalıştırılması, diğer işçi gençler açısından bir tehdit olarak görülmekte ve kendi yaşamındaki sorunları mültecilere bağlamaktadır. AKP-Erdoğan iktidarının milliyetçi-şoven politikaları ve militarist kışkırtmaları gençlik yığınları içerisinde en çok genç işçilerde karşılık bulmaktadır. Savaştan kaçtığı, vatanını savunmadığı için mültecileri suçlama eğilimi baskındır fakat genç işçiler arasında mülteci karşıtlığı kendisinden daha yaşlı işçilere oranla daha az karşılık bulmaktadır.

Genç işçilerin mücadele eğilimi de bulunduğu işyerlerinin büyüklüğüne göre farklılık göstermektedir. Örneğin atölyede çalışan genç bir işçi kendi koşullarının ağırlığından patronu değil ustabaşını sorumlu tutmaktadır. Ve bu tip işletmelerdeki usta-çırak ilişkisinden kaynaklı gördüğü eziyeti çoğunlukla kanıksasa da bundan kurtuluşu ya usta olmakta ya da farklı bir işyerine geçmekte görmektedir. Büyük fabrikalardaki genç işçilerin ise mücadele deneyimlerinin sınırlı olması ve kendine, arkadaşlarına duyduğu güven sorunu, en ufak bir iş yavaşlatmayı dahi yeterli bir mücadele olarak görmesine neden olmaktadır. Özellikle pandemi koşullarında fabrikaların ve atölyelerin çalışmaya devam etmesi ve ağırlaşan yaşam koşulları, iktidarın genç işçiler arasındaki etkisini kırmakta ve koşulları değiştirme ihtiyacını geliştirmektedir. Genç işçilerin karşı karşıya kaldığı düşük ücret verilmesi ve sigorta gibi hakların tanınmaması, eşit işe eşit ücret ve hak talebini de güçlendirmektedir.

2.2. Üniversite Gençliği

Üniversite öğreniminin kendisinin dahi zorlaştığı koşullarda birçok üniversiteli öğrenimine devam edebilmek için özel ders vermek, kafe ya da barlarda yarı zamanlı çalışmak, kasiyerlik ya da çocuk bakıcılığı gibi işler yapmaktadır. Temel geçim araçlarına dahi ulaşamayan üniversiteliler sosyal-kültürel faaliyetlere hem zaman hem de maddi kaynak ayıramamaktadır. Bu yüzden çoğu üniversiteli okul toplulukları-kulüpleri tarafından düzenlenen ücretsiz ya da düşük ücretli etkinlikleri kendi yeniden üretim alanları, günlük dertlerinden uzaklaşmanın alanları olarak da görmektedir ancak bir yandan bu alanlar dahi daraltılmaktadır. Tüm bu sıkışmışlığın içerisinde daha çok geleceğe ertelenen kendi mesleki alanında iyi bir iş bulma, özgür bir ortamda yaşama gibi sorunlarla üniversitelilerin gündelik sorunları iç içe geçmekte, ötelenemez bir hal almaktadır. Bunun sebebi ise iktidarın üniversiteler, zapt etmeye dönük hamlelerinin, özgür bir yaşam ve gelecek özlemi duyan gençlerin hem ortak hem de bireysel alanlarını daraltmasıdır.

Üniversite mezunu olmanın artık iyi bir yaşam garantisi sağlamadığı gerçeği yaygın bir görüştür. Üniversiteli gençler geleceklerini garantiye alabilmek için alternatif yollar arayışındadır. Hem yaygın burjuva propagandasının etkisiyle hem de entelektüel birikimlerini ve gelişimlerini artırabilmek için yüksek lisans-doktora yapma, bir bölüm daha okuma, yeni diller öğrenme, sertifikalar alma, yazılım öğrenme vb. gibi yollara başvurmaktadır. Bu arayışa özellikle ODTÜ, İTÜ, YTÜ gibi teknik üniversitelerde oldukça yaygın ve etkili olan kişisel kariyer kulüpleri-toplulukları cevap vermektedir. Birçok öğrenci bu toplulukların bünyesindeki etkinliklere katılarak sertifika kazanmaya ya da kendisini iş hayatı için geliştirmeye çalışmaktadır. Sözünü ettiğimiz kariyer kulüpleri ve toplulukları üniversitelerin içerisinde neredeyse tekelci burjuvazinin uzantıları gibi hareket etmektedir. Yapılan etkinlikler doğrudan şirketler tarafından fonlanmakta ve üniversite yönetimleri tüm olanaklarını bu etkinlikler için seferber etmektedir. Düzenlenen kariyer günlerinde şirketler mülakatlar düzenlemekte, adeta modern bir amele pazarından kendilerine sömürecek yeni kalifiye elemanlar seçmektedir. Kariyer topluluklarına katılma eğilimi ise geçmişe göre daha farklı biçimlenmektedir. Sınıf atlama ya da yurt dışında iyi bir gelecek kurma, mezun olunca bir şirkette CEO, CFO gibi pozisyonlarda işe başlama inancı geçmişte daha yüksekken bugün çoğu üniversiteli işsiz kalmama, esnek koşullar yerine güvenceli koşullarda bir iş bulma gibi nedenlerle bu topluluklara katılmaktadır. Hatta bu durum üniversite öğrencilerinin dönemlerine göre dahi farklılık göstermektedir. Üniversitenin hazırlık ya da birinci sınıf gibi ilk dönemlerinde sınıf atlama hayali daha baskınken gençler gerçekliğin bu olmadığını görmektedir. Startup, girişimcilik projeleri ile kurulan şirketlerin çoğunun batması, kalanların ise tekellere yedeklenmesi; mühendislik, sağlık alanlarındaki mesleklerin görece daha nitelikli görülmesine karşı iş koşullarının giderek esnek ve güvencesiz bir hal alması üniversitelilerin sınıf atlama eğilimlerinin yerini durumu kabullenmesine ve ne kadar olursa o kadar iyi bir gelecek kurma çabasına bırakmaktadır. Üst sınıflara gelen, mezuniyet durumunda olan üniversiteliler ise işsiz kalmamak, kendi mesleği dışında bir alan yerine kendi mesleğini yapabilmek gibi nedenlerden dolayı bu toplulukların iletişim ağı vb. olanaklarını değerlendirmektedir.

Bölüm, hobi, spor toplulukları geçmişe oranla daha az öğrencinin katılmasıyla zayıflamaktadır. Nitekim üniversiteliler gelecekte iş bulmalarına yarar sağlamayacak işlerle vakit kaybetmeme eğilimindedir. Bu toplulukların zayıflaması ise yalnızca üniversitelilerin tüm bu sıkışmışlık içerisinde kariyer odaklı eğilimler göstermesi nedeniyle değildir. Üniversite yönetimlerinin siyasal baskılarıyla bu toplulukların olanakları ellerinden alınmaktadır. Ülke ya da dünya gündemindeki toplumsal meselelere ve mücadelelere ilişkin etkinlikler yasaklarla engellenmektedir. Tüm baskılara rağmen bu topluluklar hala birçok öğrencinin sosyal ihtiyaçlarına cevap vermekte, ortak üretim ve dayanışma kültürünün yaygınlaşmasını sağlamaktadır.

2018 yılında YÖK kararıyla ÖTK (Öğrenci Temsilcileri Konseyi) seçimlerinin ikinci bir duyuruya kadar ertelenmesiyle ÖTK’ler fiilen kapatılmıştı. Bu karara kadar gelen süreçte ise ÖTK’ler üniversite yönetimleri tarafından fiilen işlevsiz hale getirilmişti. Temsilci seçimlerinin bölümlerin her döneminde değil bölüm genelinde yapılması, seçimlerin tarihinin bölüm ya da üniversite yönetimlerince değil YÖK tarafından belirlenmesi ve seçim duyurusunun dahi yapılmaması bu işlevsizleştirme girişimlerinin bazılarıdır. Ayrıca, üniversite yönetimlerinin fiilen ÖTK’lerin senatolara dahil olma gibi yetkilerini tanımaması ya da yetkilerini bürokratik engellerle işlevsiz haline getirmesiyle de öğrencilerin ÖTK’lerin bir çözüm aracı olmasına güveni azalmaktaydı. Öğrencilerin kendi temsilcilerini seçerek kendi talepleri etrafında bir araya geldiği ve mücadele ettiği, üniversitelerin yönetimine dahil olduğu bu yapı, kariyer odaklı ve dar grupçu eğilimlerin yarattığı bozuşma ile de zayıfladı. ÖTK seçimlerinin Haziran 2020’deki YÖK kararnamesiyle[5] temsilci seçimlerinin fakülteler alfabetik sıraya konularak ilk sırada gelen fakültenin temsilcisinin okul temsilcisi olacak şekilde düzenlenmesi, iki dönem okulda bulunmayan öğrencilerin seçimlerde aday olamaması kararı ise yükseköğrenim gençliğinin onlarca yıllık mücadele deneylerinin kazanımlarının budanmasına yöneliktir. Yukarıda bahsettiğimiz nedenlerden kaynaklı üniversitelilerin ana gövdesi henüz ÖTK’leri koruyacak bir mücadeleye girişmek için ÖTK’lerin işlevine ya da tarihine dair yeterli birikime sahip değildir.

2.2.2. Akademi

Sosyal bilimlerde ve temel bilimlerde iş bulma olanaklarının çok daha zayıf olmasıyla akademiye yönelim artmaktadır. Akademideki usulsüzlüklerin, iktidarda bulunanların akrabalarının-eşlerinin-çocuklarının ihtiyaçlarına göre yüksek lisans, doktora bölümleri açılması ya da bu kimselerin araştırma görevleri, dekan vb. pozisyonlara getirilmesi gibi hat safhaya ulaşmasıyla ve iktidarın kendi ideolojik ihtiyaçları doğrultusunda akademik özgürlüğü hiçe sayarak üniversitelerde baskıyı artırmasıyla akademide geleceğe duyulan güven de azalmaktadır. ODTÜ’de TUBİTAK teşvik ödülüne başvuran bir akademisyen üniversite senatosundan onay almasına rağmen rektörden onay alamamıştı. Onay alamamasının nedeni, Erdoğan tarafından atanan rektörün saraya gitme sözü istemesi ve akademisyenin kabul etmemesiydi. Bu sadece bir örnek bile olsa, akademideki çürümüşlüğü açıkça ortaya koymaktadır.

YÖK’ün yayınladığı 2019 üniversite izleme ve değerlendirme genel raporunda[6] yer alan veriler bile akademideki yetersizlikleri gözler önüne sermektedir. Raporda, 168 üniversitenin toplamında akademisyen başına düşen yayın oranının 0,055 olduğu, öğrenci başına düşen ortalama kitap sayının 7 olduğu belirtilmiştir. Tüm bu koşullar en iyi olarak kabul gören ODTÜ, İTÜ, Boğaziçi, Hacettepe gibi üniversitelerde dahi üniversitelilerin yükseköğrenimi yetersiz görmelerine; geleceğe kaygıyla baktıkları, umutlarını yitirdikleri gibi bugün de mutsuz olmalarına neden olmaktadır.

Akademik araştırmaların ve projelerin, kriz konulu araştırmalara izin verilmemesi gibi, iktidarın politikaları doğrultusundasınırlandırılması ve sermayenin güncel ihtiyaçlarına göre şekillendirilmesi, bilimsel üretim üzerinde burjuvazinin egemenliğini artırmakta ve birçok akademik alanı işlevsiz hale getirmektedir. Örneğin, özellikle mühendislik fakültelerinin savunma şirketlerinin araştırma merkezleri haline getirildiği, biyokimya gibi ilaç sanayini besleyen alanların fonlandığı bu dönemde; evrim, cinsler arası eşitsizlik, eğitimdeki eşitsizliklerin sosyal yapısı gibi konulardaki araştırmalar fon dahi bulamamaktadır.

2.2.3. Üniversite-Sanayi iş birliği ve sermayeye tam entegrasyon

İktidar üniversiteye dönük hamlelerini sermayenin ihtiyaçlarına göre planlamaya devam etmektedir. Erdoğan meseleye dair her konuşmasında üniversiteler ve şirketler arasındaki entegrasyonu artıracak teknokentlerin önemine dikkat çekmekte ve gelecek kaygısını dile getiren öğrencilere özel sektöre yönelmelerini öğütlemektedir.[7] Artan üniversite sayısına rağmen akademideki niteliksel zayıflama ve üniversite mezunları arasında artan işsizlik oranlarının sonucu olarak üniversitelilerin fabrikalardaki ara eleman açığının kapatılması noktasında değerlendirilmesinin hedeflendiği belirtilmektedir. Yakın zamanda Cumhurbaşkanlığı Eğitim ve Öğretim Politikaları Kurulu tarafından hazırlanan ve Erdoğan’a sunulan taslağın oldukça az bir kısmı biliniyor.[8] Taslakta yer alan üniversitelerin yönetimi konusundaki, üniversitelerin akademi dışından kişilerin katılımıyla ve rektör başkanlığındaki konseyler tarafından yönetilmesi maddesi oldukça önemlidir. Konseylerin bileşimi için “ülkenin kültür, sanat ve iktisadi hayatına temayüz etmiş, toplumla üniversite arasında köprü kurabilecek kişiler” ibaresi, iktidarın üniversitelerdeki demokrasi ve özerklik kırıntısını dahi burjuvazinin ihtiyaçları doğrultusunda tasfiyeye yöneldiğini göstermektedir. Ayrıca taslakta şirketlere kendi bünyesinde üniversite kurma yetkisi veren bir madde de bulunmaktadır. YÖK tarafından yayınlanan yeni normalleşme süreci kılavuzu[9] örgün eğitime devam etme kararına üniversite yönetimlerine bırakmakta fakat mühendislik gibi bölümlerde uygulamalı derslerin yüz yüze devam etmesini salık verdiği gibi salgınlardan bağımsız olarak derslerin yüzde 40’ının uzaktan devam etmesi yetkisi tanımaktadır. Bu hamlelerin esas amacı üniversitelerin sermayeye tam entegrasyonunun sağlanmasıyla şirketlerin yan kuruluşları haline getirilerek burjuvazinin emrine verilmesidir.

Burjuvazi ve iktidarı, üniversitelilerin bu saldırılara karşı bir araya gelebilecekleri alanları yok etmeyi hedeflemektedir. Üniversitelerin tam anlamıyla sermayenin kuluçka merkezleri haline getirilmesi doğrultusunda saldırıların artacağı açıktır. Üniversitelerde halihazırda yükseköğrenim gençliğini denetim altında tutmaya dönük baskılar üniversitelilerin yaşamlarına doğrudan etki etmektedir. Barış için akademisyenlerin ihracıyla bölümler kapatılmak zorunda kalmıştır. Üniversitelerde yapılan camiler, millet bahçeleri, Erdoğan’ın ‘ziyareti’ sebebiyle akademik takvimin dahi ertelenmesi, uluslararası protestolara ve ülkenin ekonomik-politik durumuna ilişkin vb. topluluk etkinliklerinin yasaklanması, şenliklerin yasaklanması, hak alma mücadelelerine katılan öğrencilere soruşturma-ceza yağdırılması, iktidarın üniversite içerisinde kimi topluluklar ya da yapılanmalar yoluyla gerici-faşist saldırıların artması, akademide artan cinsiyetçilik ve cinsel saldırılar, kolluk güçlerinin üniversitelere karakol kurmaya kadar geldiği koşullar üniversite gençliğinin yoğun tepkisini çekmektedir. Üniversite gençliği içerisinde saldırıların nasıl önleneceği ve mevcut olanın nasıl korunacağına dair tartışmalar, mücadele deneyleri de ortaya çıkmaktadır. Üniversitelilerin bir araya gelip kendi çözümleri için mücadele etmesine ket vurulması için hamleler, gençlerin bireysel alanlarını dahi kısıtlayacak düzeye ulaşmıştır. Bu koşullar üniversiteli gençleri kendi istekleri için harekete geçmeye itmektedir.

Yakın dönemde geçmiş birikimiyle de beraber üniversite gençliğinin kitlesel mücadele deneyleri öne çıkmaktadır. 2019’da ODTÜ’de 101 öğrenci topluluğunun ve politik gençlik örgütünün çağrısıyla başlayan şenliğin kazanılması için eylemlere binlerce öğrenci katılmış, kazanımın elde edilmesi diğer üniversitelere de ışık tutmuştur. Bu sürecin arkasından ODTÜ’de Onur Yürüyüşü’ne polis saldırısının karşısında “polis, şiddet, nefret varsa ders yok” şiarıyla gerçekleşen boykot; her fakülte düzeyinde ve birçok bölümde kurulan boykot komiteleriyle örgütlenmiş, öğrencilerin boykota katılımı yüzde 80 olarak gerçekleşmiştir. Yine 2019 yılında İstanbul Üniversitesi’nde yemekhane zammına karşı protestolara kariyer toplulukları ya da gerici-faşist gençlik örgütleri dahi aşağıdan biriken tepkiler karşısında katılmak zorunda kalmıştır. Günlük sosyal-ekonomik talepler yaşamın idamesi açısından acil ve ertelenemez bir hale gelmiştir. Bu durum gençler arasında acil talepleri etrafında bir araya gelme ve mücadele eğilimini güçlendirmektedir. Bu mücadeleler ise henüz daha ileri kazanımlar elde etmek yerine var olanı korumak, muhafaza etmek, daha geri bir mevziiye düşmemek ile sınırlıdır. Şenlik yasağı, kampüse polis saldırısı, yemekhane zamları yeni değildir. Ancak görüldüğü üzere üniversiteliler bunlar karşısında daha farklı pozisyon almaktadır. Bunun nedeni artık yapılan her hamlenin bir birikmeyle beraber bardağı taşıran son damlalar haline gelmesidir. Muhafaza etmenin yetmediği çünkü saldırıların daha organize biçimde sürekli arttığı, saldırıların beklenmeden daha ileri talepler için mücadeleye atılmanın gerekliliği ise üniversiteli gençlik yığınları içerisinde gelişmekte olan bir kavrayıştır.

Pandemi öncesinde ODTÜ’de Biyolojik Bilimler Fakültesi bünyesindeki Moleküler Biyoloji ve Genetik bölümü ile Biyoloji öğrencilerinin, Mimarlık Fakültesi öğrencilerinin ÖTK’leri yeniden kurmaya yönelik mücadeleleri bu noktada öğreticidir. Üniversitelilerin artan sorunlar karşısında bir araya gelme ve bölüm yönetimleriyle ilişkiye geçme noktasında arayış halinde olmaları ÖTK’ler çok yönlü bir biçimde zayıflamışken yeniden ve daha ileriden kurulmasının olanaklarını da yaratmıştır. Bölümlerdeki her sınıfın kendi temsilcilerini seçerek bölüm temsilcileri konseyini, bu konseyin seçtiği bölüm temsilcilerinin ise fakülte konseylerini oluşturması deneyiminin önümüzdeki süreçte ilerletilmesinin olanakları da mevcuttur. Keza pandemi sürecinde ortaya çıkan birçok sorun öğrencilerin kendi eğitim ve yaşamları noktasında karar alma süreçlerine dahil olamaması kaynaklıdır ve üniversitelilerin bu mekanizmalara dahil olma eğilimleri sorunlar arttıkça güçlenmektedir.

Pandemi sürecinde birçok üniversitede öğrenciler derslerin içeriklerinin yetersizliği, uzaktan eğitimin notlandırmaya tabi olması, uzaktan eğitime ulaşım noktasındaki üniversitelerin sistemlerinin çökmesi ve öğrencilerin teknik ekipmanlara ulaşımı noktasındaki olanaklarının kısıtlılığı, sınavlarda kişisel verilerin ve mahremiyetin korunması gibi birçok meselede kendiliğinden bir araya gelmiş; dilekçe kampanyaları, sosyal medya kampanyaları örgütlemiştir. Bu mücadele deneylerinin çoğunda öğrenciler kazanımlar elde etmiştir. Bu deneyimler birlikte oldukça başarılabileceği duygusunu da güçlendirmektedir.

2.3. Lise Gençliği

Üniversitelilerin bu ahvali lise gençliğinin kendi geleceğine bakışında belirleyici bir etkiye sahiptir. Üniversite öğreniminden sonra dahi işsiz kalacağını bu yüzden çok iyi üniversitelerde ya da bölümlerde okuması gerektiğini, bir yerde tanıdığı olamayınca iş bulamayacağını düşünen liselilerin sayısı her gün artmaktadır. Dershanelerin kapatılmasıyla birlikte üniversiteye girebilmek için yeterli eğitimi almak noktasında öne çıkan özel okullar ve kolejler özellikle son sınıfa gelen gençlerin neredeyse tek seçeneği durumuna gelmiştir. Bu durumun eğitimdeki eşitsizliği derinleştirmesi gençler arasında sosyal-ekonomik ayrımları, adaletsizliği ve eşitsizliği çok daha tartışılır bir hale getirmiştir. Yüksek puanlı liseler ve diğer liseler arasında ise hem geleceğe bakış hem de günlük yaşam düzeyleri farklılık göstermektedir. Yüksek puanlı liselerdeki gençlerin çoğunluğu özel okullardan gelen ya da özel ders vb. olanakları olan gençlerden oluşmaktadır. Bu gençler arasında yurt dışında bir hayat kurma, bireysel olarak kendini kurtarma eğilimleri daha güçlü karşılık bulmaktadır. Eğitim sisteminin üniversite sınavlarına göre şekillenmesi ve sınav sisteminin sürekli bir biçimde değişmesi ise lise gençliğinde üniversite kazanma vb. noktasında umutsuzluğu artırdığı gibi öfkeyi de büyütmektedir.

Meslek liselerinde ek puanların kaldırılması ve kültür derslerindeki yetersizlikle birlikte üniversite hayali giderek uzaklaşmaktadır. Staj sömürüsünün katmerlendiğinin, daha öğrenimdeyken ucuz işgücü olarak kullanılmaya başlandıklarının farkına varan meslek liseli gençler arasında güvenceli iş bulma olanağının daha yüksek olduğu bilişim, elektrik gibi bölümlere ilgi artmaktadır. Bu bölümler notlara göre öğrenci aldığı için diğer bölümlere göre daha az öğrenciden oluşmaktadır. Meslek liselilerin öğrenimde dahi işçi gençliğin bir parçasını oluşturmaları, mezun olma durumunda bir iş kurma vb. hedeflerinin yerine daha iyi bir yerde iş bulma arayışının güçlenmesine neden olmaktadır. Lise gençliğinin neredeyse tamamının ailesiyle birlikte yaşamını idame ettirmesi, ekonomik krizin gündemlerine girmediği çıkarımını beraberinde getirebilir ancak durum böyle değildir. Birçok liseli kendi harçlıklarını çıkarabilmek için özellikle garsonluk vb. işlerde çalışmaktadır. Keza ailelerinin içerisinde bulunduğu ekonomik durum doğrudan kendilerine yansımakta, gençler servis ya da ücretli ulaşım yerine yürüyerek okula gidip gelmeyi tercih etmektedir. Liselerin niteliğinin zayıflaması ve içeriğinin iktidarın ideolojisi doğrultusunda dizayn edilmesi liseli gençlerin bilimsel eğitime dair talebini güçlendirmektedir.

İktidarın proje okullar uygulaması ile nitelikli liselerin altının oyulması girişimine karşı lise öğrencilerinin ortak açıklamalar yapması ve sürgün edilen hocalarına sahip çıkması, okullarında yaşanan taciz olaylarına karşı ortak protestolar örgütlemeleri liselilerin mücadelesinin her ne kadar durgunmuş gibi görünse de kendi bulundukları alanlar içerisindeki olaylara müdahale etme eğilimi taşıdıklarını da göstermektedir. Özellikle pandemi sürecinde tarihi, burjuvazinin ihtiyaçlarına göre düzenlenen üniversite sınavına girmek zorunda kalan liseliler, Erdoğan’ın sınav öncesi yaptığı yayına “oy moy yok” yorumları girerek, yayına yüz binlerce ‘dislike’ vererek, ETSTUR’un mobil uygulama puanını düşürerek biriktirdiği hoşnutsuzluğu ve öfkeyi dışa vurmuştur. Özellikle son birkaç yıl içerisinde lise gençliğinin öğrenimi ve yaşamı kendi istek ve özlemleri dışında çokça kez değişikliğe uğramıştır. Dislike dışavurumunun nedeni yalnızca son süreçte yaşananlar değil, koşulların gittikçe katlanılamaz hale gelmesinin yarattığı birikimdir.

2.4. Genç Kadınlar

İktidarın kadın mücadelesine ve kadın haklarına yönelik her saldırısı toplumsal yaşamda kadınlara yönelik cinsel saldırı, öldürme, yaralama ve kaçırma-alıkoyma olaylarını artırmaktadır. İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmeye girişilmesi, tacizcileri ve tecavüzcüleri aklayan söylemler ve mahkeme kararları, çocuk istismarının önünü açacak yasa hazırlıkları gibi hamleler bu durumu artırmakta, genç kadınlara da yaşamın her alanında fiziksel, cinsel ve psikolojik şiddet olarak dönmektedir. Erdoğan iktidarının muhafazakâr bir toplum inşa etmek ve en gerici örgütlenmeleri kendi etrafında birleştirmek için yaptığı tüm bu hamleler genç kadınlar içerisinde de bir araya gelme, dayanışma ve mücadele etme eğilimini; kız kardeşlik duygusunu güçlendirmektedir.

Pandemi sürecinde de sıkça gündeme gelen akademideki cinsiyet eşitsizliğinin, taciz ve cinsel saldırıların artması, ev içi şiddet olaylarının yükselmesi genç kadınların daha mücadeleci bir karakter kazanmasına neden olmaktadır. Popüler bir görüş olarak kadın mücadelesinin feminizme eşlenmesinin etkisiyle her kesimden birçok genç kendini feminist olarak tarif etmekte ancak feminizm bu popüler görüşe eşlendiği kadarıyla bilinmektedir. Mücadele bakımından ise üniversiteli genç kadınlar öne çıkmaktadır. Aileden ayrı bir yaşama sahip olmanın getirdiği özgüven ve özgürlük alanı bu noktada etkilidir. Mücadele deneylerinin birikimi sonucunda birçok üniversitede cinsel tacizi önleme birimleri, toplumsal cinsiyet çalışmaları ya da kadın mücadelesi eksenli topluluklar kurulmuştur. Hak gasplarının hat safhaya varması, iktidarın kadın düşmanı söylemleriyle birlikte üniversiteliler içerisinde hakları korumaya ve ilerletmeye yönelik mücadele deneylerinin oranı da yükselmektedir. Örneğin pandemi sürecinde YTÜ’de bir araya gelmekte daha geri duran öğrenci toplulukları üniversitede yaşanan ve yönetim tarafından gizlenmeye çalışılan taciz meselesine dair ortak bir açıklama yayınlamıştır. Bu sürecin takiben YTÜ’de 30 civarında topluluk bir araya gelerek cinsel tacizi önleme birimi kurulması için açıklama gerçekleştirmiştir ve öncesindeki girişimleriyle de birlikte başarıya ulaşmıştır. Daha ileri deneylere sahip alanlarda mücadele yöntemleri bakımından üniversite yönetimi düzeyinde cinsel tacizi önleme birimlerinin yetersizliği görüldükçe geri adam atmak yerine hem buraları değiştirmek hem de fakülte, bölüm özelinde yerel birliktelikler kurmak eğilimleri de güçlenmektedir.

Tüm bu süreçlerde gençler hayatın her alanında cinsler arasındaki eşitsizliği ve toplumsal nedenleri daha net bir biçimde görmekte buna karşılık bir araya gelme, mücadele etme eğilimi güçlenmektedir. İktidarın kadınlara dönük gerici saldırılarının ve politikalarının bir sonucu olarak özellikle üniversiteli genç kadınlar kendi yaşamlarının nasıl etkilendiği ilişkisini daha gelişkin kurmakta ancak bu saldırıları püskürtmek noktasında hala kendini öncü bir güç olarak görmemektedir. Mücadele hala kendi bulundukları alanın sınırları içerisindedir. Fakat hakları ve özgürlükleri için mücadele eğilimi gösteren genç kadınlar içerisinde üniversite ile sınırlı kalmama, emekçi halk ile buluşma, oradan öğrenme ve oraya öğretme eğilimi güçlenmektedir. Bunun nedeni iktidarın saldırılarının hayatlarının her alanında karşılarına çıkması ve birlikte mücadele etmenin kadınların kazanım duygusunu güçlendirmesi ve kendi sosyal-ekonomik kökenleri bakımından emekçi kadınların içerisinde bunduğu koşulların daha net kavranması olarak gelişmektedir.

3. GENÇLİĞİN SOSYAL-KÜLTÜREL EĞİLİMLERİ

Gençlik yığınlarının sosyal-kültürel olarak kendilerini üretmenin geleneksel alanları daraldıkça sosyal ağ ve internet kullanımı bu noktadaki ihtiyaçlara cevap veren yeni alanlar olarak gençler içerisinde yaygınlaşmaktadır. Gençler arasında kitap, gazete, dergi vb. okuma oranı düşük olsa da kısa yoldan bilgiye ulaşma, hazır ve daha hızlı ulaşılabilir içerikleri tüketme oranı oldukça yüksektir. 1984, Hayvan Çiftliği, Fahrenheit 451, Simyacı gibi kitaplar gençler içerisinde yaygın okunmaktadır. Kişisel gelişim kitapları yine gençler içerisinde en yaygın tüketilen içerikleri oluşturmaktadır.  Üniversiteli gençler içerisinde ise özellikle Stephen King, J.R.R Tolkien, J.K. Rowling gibi yazarların bilim-kurgu romanları, Türk edebiyatından Oğuz Atay gibi yazarların eserleri görece yaygın takip edilmektedir.

Gençlerin birçoğu televizyon yerine çevrimiçi dizi-film platformlarını tercih etmektedir. Buralarda hem gençlik dizileri ve filmleri hem de Snowpiercer, Parazit, Platform gibi sosyal eşitsizliği işleyen yapımlar yoğun ilgi görmektedir. Ayrıca internet üzerinden çoğu içeriğe ücretsiz olarak ulaşabilmesi gençliğin bu alanları yoğun kullanımının en önemli nedenlerinden biridir. TV kanallarının ve gazetelerin iktidarın havuz medyasına dönüşmesinden kaynaklı olarak gençlerin çoğunluğu buralara güven duymamaktadır. Sosyal ağların gençler içerisindeki kullanımında doğru bilgiye ulaşma ve kendini daha özgür koşullarda ifade edebilme ihtiyacı da etkilidir. Burada gençliğin kullandığı alanlar sosyal medya ile sınırlı değildir. Teknoloji, bilim, sinema gibi alanlardaki forumları ya da sözlükleri gençler yoğun olarak takip etmekte ve buralarda üretimde bulunmaktadır. Birçok liseli sosyal ağlar üzerinden takip ettikleri popüler bilim tartışmaları ya da bu alanda okudukları kitaplar ile eğitimdeki nitelik zayıflamasından kaynaklı ihtiyacını gidermeye çalışmaktadır. Popüler bilim ve tarih tartışmalarına dair ilgi özellikle lise gençliği içerisinde gerçeğe ulaşma, entelektüel gelişim edinme eğiliminin güçlendiğini göstermektedir.

İşçi gençlerin yaşamının işyeri-ev arasına sıkışıyor olması sosyal hayatının öğrenci gençliğe göre çok daha sınırlı olmasına neden olmaktadır; dolayısıyla çevrimiçi oyunlar ve sosyal ağlardaki arkadaş grupları oldukça yaygındır. İşçi gençlerin önemli bir bölümü halı saha, piknik gibi ortak etkinliklerle sosyal ihtiyaçlarını gidermeye çalışmaktadır. Özellikle boks, muay thai gibi dövüş sporları ya da vücut geliştirme işçi gençlik içerisinde yaygın uğraşlardır ancak birçok işçi genç çalışma koşullarından kaynaklı bu uğraşlara devam edememektedir. İşçi gençlerin önemli bir bölümü öğrenci gençlerin daha çok yabancı filmlere ve dizilere ilgi duymalarından farklı olarak yerli dizilerin eski bölümlerini internet üzerinden izlemektedir. 

Özellikle yaz aylarında gençler maddi olarak daha olanaklı olması nedeniyle de parkları doldurmaktadır. Ancak buralarda bile bekçi baskısıyla karşılaşması sosyal alanların ne kadar daraltıldığının bir örneğidir. Öte yandan gençler içerisinde bireysel kurtuluş yollarının çözümsüzlüğünün artması ve sosyal olarak kendilerini özgürce üretebileceği toplumsal alanların daralmasıyla içe kapanma, buhrana ve bohem bir yaşam tarzına sürüklenme oranı yükselmektedir. Burjuva ahlakına dayalı bireyci kültürün de etkisiyle birçok genç kendi hayatında gördüğü sorunları yalnızca kendi başına gelen sorunlar olarak kavramaktadır. Tüm bu sorunlardan kaçış yolu olarak ise antidepresan, ritalin vb. ilaçların ve uyuşturucunun kullanımı yoğunlaşmaktadır. Koşulların gençlerde yarattığı sosyal ve psikolojik tahribat intihar eğilimini de güçlendirmektedir.

4. GENÇLİĞİN SİYASAL EĞİLİMLERİ

Hangi gençlik kesimine ne yapılması gerektiğini sorsak bir şeylerin değişmesi gerektiğini duymak mümkündür. Bir şeylerin değişmesi için ne yapılacağı ve nasıl yapılacağı konusunda ise ortak bir kavrayış henüz baskın değildir fakat gençler içerisinde kendini değişimin ilerletici gücü, öznesi olarak görme kavrayışı gelişmektedir. Gençlik yığınlarının ana gövdesi bugün yaşadıkları sorunlardan Erdoğan iktidarını sorumlu tutmaktadır. Geçmişte kadri mutlak bir güç olarak görülen Erdoğan iktidarının 31 Mart yerel seçimlerinde üç büyük şehirde yenilmesi ve daha birçok yerde oy kaybetmesi, artık ayakta duramayacağı görüşünü baskın hale getirirken, daha demokratik bir iktidar geldiğinde ise yaşantılarının rahatlayacağı düşüncesi gençler arasında yaygındır. Ancak iktidarın nasıl gideceği ve yerine kimin geleceği noktasındaki görüşler belirsizdir.

Gençliğin kendi talepleri etrafındaki mücadelesi içerisinde siyasete karışmama ya da kendi mücadeleleri etrafında kurduğu birlikteliklere siyasetin karışmaması görüşü baskındır. Ancak burada siyaset olarak kavranan özel olarak Erdoğan iktidarının çizdiği sınırlarda bir siyaset, genel olarak burjuva siyasetidir. Gençler kendilerini yandaş havuzlarından beslenmeye dayanan, bürokratik ve merkeziyetçi, yolsuzlukların ve çürümüşlüğün hat safhada olduğu, gençleri yalnızca bir sembol ya da işgücü olarak gören siyasetin dışında görmektedir. Bir başka belirleyici neden ise iktidarın muhalefete dönük her geçen gün artan saldırıları, hapishanelerin gazeteciler-siyasetçiler-öğrenciler ile dolu olması karşısında kendini korumaya çalışma eğilimidir. Gençler iktidarın politikalarından dolayı siyaseti birleştirici değil ayrıştırıcı ve kutuplaştırıcı görmektedir.

Gençliğin ana gövdesi hala ‘örgüt’, ‘örgütlenme’ kavram ve eylemlerinden uzak durmaktadır. Burjuva ideologlarının etkisiyle örgütlenmenin ya da bir ideolojiyi benimsemenin bireyin kişisel yaratıcılığını, özgürlüğünü kısıtladığı propagandası gençlik yığınları içerisinde hala etkilidir. Bir diğer etken ise burjuvazinin ‘örgüt’ ifadesine dahi kolluk güçleri dahil olmak üzere en saldırgan tutumu almasıdır. Burjuva sistem partilerinin ellerindeki olanak ve güçleri karşısında devrimci, sosyalist politik örgütler ise geçer akçe görülmemektedir, bir değişimin aracı olabileceklerine duyulan inanç zayıftır.

Gençliğin kendi talepleri etrafında artmakta olan mücadele ve örgütlenme arayışı henüz kendi acil talepleri ile sınırlı olmakla beraber ülke genelindeki gelişmeler ile acil taleplerinin içe içe geçmesi, demokratik hak ve özgürlükler için çözüm arayışlarını da güçlendirmektedir. Bu çözüm arayışları noktasında İnce, İmamoğlu, Mansur Yavaş gibi popüler isimler gençliğin önemli bir bölümü içerisinde ilgi görmektedir. 18 yıldır Erdoğan iktidarından başka bir iktidar görülmemesi ve bu iktidarın yarattığı sorunların omuzlarına yıkılmasıyla iktidara karşı bu isimler tarafından yüksek perdeden ses çıkarılması gençliği duygusal açıdan etkilese de bu isimlerin etkili olmasında tek neden bu değildir. Örneğin Yavaş, az konuşan çok icraat yapan bir siyasetçi olarak algılanmaktadır.

Mevcut iktidarın cumhuriyetin kazanımlarına ve Atatürk İlke ve İnkılaplarına dönük saldırıları özellikle liseli gençlik yığınları içerisinde Mustafa Kemal’i ve cumhuriyeti savunmanın devrimci bir tutum olarak kavranmasına yol açmaktadır. Kemalizm, özellikle kendisini toplumun genelinin üstünde gören gençleri etkisi altına almaktadır. Bu nedenle iktidarın karşısındaki en güçlü parti olarak görülmesiyle CHP, gençler açısından bir alternatif olarak görülmektedir. Öte yandan gençler kendi dinamizmine ket vurmak yerine, ihtiyaçlarına cevap verecek alternatiflere yakınlık duymaktadır. Bu yüzden CHP’nin son dönemdeki pasif-uzlaşmacı tutumu kendi tabanındaki gençlik kolları yöneticileri içerisinde bile yoğun olarak eleştirilmektedir.

AKP-Erdoğan iktidarının politik hattı gençlik yığınlarının ana gövdesi bakımından kabul görmemektedir. Ancak operasyonlar ve yürütülen milliyetçi-militarist propaganda özellikle işçi gençlik yığınlarını etkisi altına almaktadır. AKP’yi eleştiren gençler açısından bile Akdeniz’deki petrol rezervlerinin Türkiye açısından ekonomik bir rahatlama sağlayacağı inancından ötürü Libya operasyonunun olumlu bir adım olarak değerlendirilmesi örnekleri hiç de az değildir. İktidarın zaman zaman görünüşte anti-emperyalist söylemler geliştirmesi yine AKP’yi eleştiren gençler açısından olumlu değerlendirilmektedir. Bunun nedeni ise AKP’nin gençlerin duygu durumuna ulusal gururunun koruyucusu olarak etki etmesidir.

AKP’li olarak kendini nitelendiren gençler çoğunlukla maddi ilişkiler kaynaklı buralarda yer almakta daha emekçi gençler bakımından ise özellikle dini ideolojiden ve Erdoğan’ın şahsından etkilenme görülmektedir. MHP’nin etkisi altındaki gençlerde ise MHP’nin güncel siyasetteki ve özellikle AKP ile ittifakı nedeniyle tepkiler ortaya çıkmaktadır. AKP ile siyaset yürütmenin Türkçülük, Turancılık vb. ideolojiler ile çatıştığı değerlendirmeleri olduğu gibi MHP’nin bu ittifakın öncüsü olduğunu düşünen ve bu etkilenmeyle ittifakı destekleyen gençler de vardır.

Görüldüğü üzere gençler her ne kadar kendilerini siyasetin dışında görse ve CHP, AKP gibi partileri eleştirse de hala sorunlarının nedenini kapitalist sistem yerine temsilcileri ile eşleştirmekte ve çözüm yollarını sistem içinde aramaktadır.

Ek olarak, pandemiyle birlikte özellikle ABD, Fransa, İtalya gibi gelişkin kapitalist ülkelerin işçi sınıfına dönük sürü bağışıklığı politikaları ve salgının beşiği haline gelmeleri gençlik yığınları içerisinde sistem tartışmalarını da artırmaktadır. Bugünün sorunları ile kapitalist-emperyalist sistem arasında bir bağ kurma arayışı gelişmektedir. Ancak yukarıda da değindiğimiz gibi şu an için baskın olan sistemin değiştirilmesi olmasa da mevcut sistemin işleyişini öğrenme, alternatiflerini öğrenme ve bu noktada kendi bilincini ilerletme arayışıdır.

5. SONUÇ YERİNE

Tüm bu koşullar içerisinde gençliğin mücadelesinin henüz dağınık ve parçalı bir karakter taşıyor olması mücadele etmediği anlamına gelmemektedir. Bugün gençliğin mücadelesi verdiğimiz örneklerde görüldüğü gibi esas olarak kendiliğinden ve bireysel örgütlenmelere dayanmaktadır. Harekete geçen gençlerin çoğunluğu ise kendi acil ve günlük talepleri için mücadeleye atılmaktadır. Bireysel mücadelenin, kaçış yollarının giderek daralmasıyla gençler içerisinde başka mücadele yöntemlerine dair arayışlar ise gelişmektedir.

Gençlik yığınlarının umutsuzluk ve karamsarlığa sürüklenmesinin ana nedeni içerisinde bulunduğu koşulları kavrayamaması ve çıkış yollarını görememesidir. Elbette gençliği her an kuşatan burjuva propagandası bu noktada belirleyici bir etkendir. Tam da bu nedenle gençliğin kendiliğinden mücadelesini kendi geleceği için örgütlü bir mücadeleye dönüştürmenin yolu sürekli ve sistematik bir politik faaliyetten geçmektedir. Kapitalist-emperyalist sistemin teşhiri, gençliğin yaşadığı sorunların nedenlerini kavramasını sağlamak; bilimsel bir dünya görüşü olarak sosyalizm propagandası gençliğin bu koşullardan nasıl çıkacağını görmesi bakımından acildir. Kapitalist-emperyalist sistemin teşhiri güncel olanla sınırlı kalmamalı, güncelden kalkarak sistemin özündeki çelişkileri açığa çıkarmalıdır. Sosyalizm propagandası, soyut bir anlatı olmaktan çıkmalı, gençliğin kesin kurtuluşunun neden sosyalizmde olduğuna cevap vermeli, gençliğin kendi talepleri etrafındaki bugünkü mücadelesi ile gelecek için sosyalizm mücadelesini birleştirebilmelidir.

Salgın süreci örgün öğrenime ara verilmesiyle fiziksel olarak gençlik yığınlarıyla bir araya gelmenin olanakları daralmıştır. Ancak pandemi sürecinde onlarca üniversitenin sosyal ağlar üzerinden kampanyalar yürütmesi ve başarıya ulaşması, liselilerin protestoları mücadelenin fiziksel koşullara tabi olmadığını kanıtlamaktadır. Mücadele ve örgütlenme anlayışını bu duruma uygun şekilde biçimlendirmek, gençlik yığınlarının yaratıcılığından öğrenmek gerekir. Koşulların sürekli bir hareket ve değişme halinde olması ve gençliğin toplumun en dinamik kesimini oluşturması gerçeği, gençliğin verili koşullara göre bir mücadele anlayışıyla örgütlenemeyeceğini ortaya koymaktadır. Her koşul altında mücadeleyi, gençliğin dinamizmine uygun örgütleyecek biçimde bir kafa açıklığına ve çalışkan tutuma ihtiyaç vardır.

İşçi gençlik yığınlarının mücadelesi diğer gençlik kesimlerine göre daha geri bir düzeyde görünebilir. Bu bir yanılgıya neden olmamalıdır. Pandemi süreci hem virüs tehlikesi hem de sürecin fırsata dönüştürülüp iktidar tarafından hakların budanması bakımından başta işçi sınıfını ve genç kuşaklarını vurmaktadır. Güncel durum ve koşullar, işçi gençlik yığınlarının kendi mücadelesi etrafında örgütlenmesinin olanaklarını içermekte ve bu olanaklar güçlenmektedir. Gençlik yığınlarının kendi sorunlarını aşmasında, işçi ve emekçilerin kendilerinden daha yaşlı kuşaklarıyla birlikte ve ulusal-dini-mezhepsel farklılıkları aşarak hep birlikte mücadele örgütlerinde birleşmeleri belirleyici olacaktır.

Pandemi sürecinde sosyal ağlar üzerinden yapılan yayınlar aracılığıyla gerçekleştirilen aydınlatma faaliyetleri, yürütülen sosyal medya kampanyaları, imza ve dilekçe kampanyaları bir noktaya kadar gençliğin ihtiyaçlarına cevap vermekte ve taktiksel başarılar elde edilebilmektedir. Esas sorun bunların sistematik bir faaliyete nasıl içkin hale geleceği ve elde edilen başarıların kalıcı kazanımlar oluşturacağıdır. Özellikle üniversitelilerin pandemi nedeniyle evine dönmüş olması, lise gençliğiyle bir araya gelmenin fiziksel olanağının düne göre daha sınırlı olması, fiziksel olanla sınırlı kalınmasına neden olmamalıdır. Unutulmaması gereken nokta, gençliğin hareketi kucaklayan, eyleme dayalı bir yapısı olduğudur. Hak ve talep mücadeleleri bahsi geçen platformlara sıkışıp kalmamalıdır.

İşçi, işsiz ve öğrenci gençlik yığınları içerisindeki nesnel durum ve eğilimler oldukça parçalı, özgün bir karakter taşımaktadır. Bir yandan ise güvenceli iş ve gelecek talebi tüm gençlik yığınlarının ana talebi haline gelmektedir. Gençliğin eğilimlerinin ve arayışlarının birleşik bir mücadeleye dönüşebilmesi için bugün ihtiyaç olan; hayatın şekillendiği en küçük alanlarda, bölüm sınıflarında ve fakültelerde, atölyelerde ve fabrikalarda gençliğin nabzının tutulması ve buna uygun örgütlenmelerin sağlanmasıdır. Gençlik yığınlarının geleceksizliğe ve buhrana sürüklenmesi karşısında bilinçlerini ilerletecek olan, hayatlarına dair her sorunun örgütlü olarak çözülmesi pratiğinden geçmektedir. Mevcut koşullar gençliğin örgütlenmesi ve mücadelesi için sayısız olanak sunarken, bu olanakların gerçekliğe dönüştürülmesi görevinin ne ölçüde yerine getirileceği toplumsal gidişatı belirleyecektir.


[1]Türkiye İstatistik Kurumu, İşgücü İstatistikleri, Mayıs 2020.

 http://www.tuik.gov.tr/HbGetirHTML.do?id=33789(Erişim Tarihi: 19.08.2020)

[2]DİSK-AR, İşsizlik ve İstihdamın Görünümü Raporu, Haziran 2020.

 http://disk.org.tr/2020/07/temmuz-2020-issizlik-ve-istihdam-raporu-turkiye-tarihinin-en-buyuk-issizligi/ (Erişim Tarihi: 19.08.2020)

[3] İŞKUR, Aylık İstatistik Bülteni, Temmuz 2020. https://www.iskur.gov.tr/yayinlarimiz/istatistik-bulteni/  (Erişim Tarihi: 19.08.2020)

[4] http://isigmeclisi.org/20220-yasamak-ve-yasatmak-icin-direnecegiz-2019-yilinda-en-az-1736-isci-yasa (Erişim Tarihi: 19.08.2020)

[5] Resmî Gazete, Yükseköğretim Kurumları Öğrenci Konseyleri ve Yükseköğretim Kurumları Ulusal Öğrenci Konseyi Yönetmeliği, 31154, 13 Haziran 2020. (Erişim Tarihi: 19.08.2020)

[6] Yükseköğretim Kurumu, Üniversite İzleme ve Değerlendirme Raporu 2019, 2020. (Erişim Tarihi: 19.08.2020)

[7] Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Üniversite Sanayii İş Birliği konusunda yaptığı konuşma için bkz. https://www.hurriyet.com.tr/gundem/son-dakika-cumhurbaskani-erdogandan-odtude-onemli-mesajlar-41107704 (Erişim Tarihi: 19.08.2020)

[8] Cumhurbaşkanı’na sunulan taslak için bkz.
https://www.evrensel.net/haber/407620/universite-yonetiminde-akademi-disindan-isimlerin-soz-sahibi-olmasinin-onu-aciliyor (Erişim Tarihi: 19.08.2020)

[9] https://www.yok.gov.tr/Sayfalar/Haberler/2020/kuresel-salginda-yeni-normallesme-sureci-kilavuzu.aspx (Erişim Tarihi: 05.08.2020)

[10] İŞKUR, Aylık İstatistik Bülteni, Temmuz 2020.

https://www.iskur.gov.tr/yayinlarimiz/istatistik-bulteni/

(Erişim Tarihi: 19.08.2020)