Pandemi ve eğitimin deregülasyonu: Uzaktan öğretim veya d-diktasyon

Adnan Gümüş[1]

Eğitim fikri; olumlu olmakla (eğitim adına bir kötülük yapma niyeti imlenemeyeceğini belirtmekle) birlikte öğrenme ve öğretim olumlu olumsuz ögeleri birlikte içerebilir. Eğitim kavramına yakışmamakla birlikte çoğu kez sadece bilgi aktarımı, becerilerin geliştirilmesi ve olumlu duyarlılık kazandırmanın ötesinde güncel haliyle kapitalizmin ve yerleşik düzenin sürdürümü için halkın rızasını sağlamaya yönelik hakim ideolojilerin, din ve etnosantrik normların aktarılmasına dönüşmektedir. Didaktik eğitim anlayışı hakim güçlerin egemenliğinin sürdürülmesine yönelik değer ve becerilerin kazandırılmasını amaçladığından, çocukların gelişimi ve kendisini gerçekleştirmesini değil aslında bir “dayatma” veya “diktasyon”u oluşturmaktadır. Diktasyon (dictation) terimi İngilizce dil öğretiminde veya eğitimde “tek taraflı yazdırmayı, tek taraflı dikte ettirmeyi” ifade etmektedir. “Dikta” kökü, aynı zamanda arkadaki hakim gücü çağrıştırmak için uygun düşmektedir. Diktasyonun İngilizceyi çağrıştırması da bugünkü ABD-İngiliz küresel egemenliğinin ve kültürel emperyalizmin dili haline gelen İngilizceye bir göndermedir.

MEB, YÖK veya küresel eğitim kuruluşları üzerinden elektronik ortamda, sanal ortamda online veya açık erişim öğretimini “e-diktasyon”, eğitimin dijitalleştirilmesi yoluyla uzaktan öğretimi (dijital eğitimi) “d-diktasyon” olarak terimleştirmek yapılanın içeriğine uygun düşmektedir. Eşit saygınlık ve birlikte karar ve uygulamayı dikkate almayan bu tür eğitim öğretim yapılış ve içerik olarak diktasyona dönüşmektedir. Açık lise ve açık öğretim ön lisans ve lisans programları da bunların örneği niteliğindedir. Dahası uzaktan veya dijital öğretim tümden merkezi güçlerin eline geçmektedir.

Okulların deregülasyonu ve uzaktan eğitim uygulamaları salgından çok önce başlamıştır (açık lise, açık öğretim, uzaktan sertifikasyon, online dersler vb.). Pandemiden önce 2547 sayılı YÖK yasasında onlarca kez uzaktan öğretim, açık öğretim gibi tanımlar ve belirlemeler geçmektedir. MEB ilgili daireler oluşturmuştur.

Ancak eğilim ulusal da değildir, aksine küresel güçler üzerinden yaygınlaştırılmaktadır. İşin küresel bir diktasyona dönüştüğüne dair basit bir örnek Commonwealth (İngiliz Milletler Topluluğu) üzerinden verilebilir. Commonwealth, geçmişte Britanya İmparatorluğu’nun, günümüzde de Birleşik Krallık’ın parçası olan devletlerin oluşturduğu uluslararası bir koalisyondur. Üyelerin 16’sı hâlen Britanya Kraliyet Ailesi yönetimindedir. COL veya Commenwealth Open Learning organizasyonu olan Coursera Tanzanya’dan Pakistan’a uzaktan kurslar düzenlemektedir. Bu kursların merkezi ve yöneticisi elbette İngiltere’dir.

Harmanlanmış Öğrenme (Hybrid/Blended Learning BL), Kitlesel veya Yoğunlaştırılmış Açık Erişim Kursları (Massive Open Online Courses-MOOC), en genel terimle Açık ve Uzaktan Öğretim (Open and Distance Learning-ODL) ve daha pek çok versiyon veya adlandırma altında yapılan dijital veya sanal öğretimlerin salgın fırsat bilinerek yaygınlaştırılması ne anlama geliyor?

DURUM TESPİTİ, ANA SAVLAR VE GEREKÇELERİ

Halk Sağlıkçısı Prof. Dr. Ahmet Saltık virüs yüzünden veya virüsün etkileriyle birlikte devrim olacağını bekliyor/du. Benim kanaatime göre virüsün veya salgınların bazı fiziki veya sosyal değişikliklere vektörlük edeceği söylenebilir, ama virüsün etkileriyle devrim olmaz. Devrimi yapacak olan devrimci güçlerdir, kendiliğinden sosyal devrim olmaz.

Devrim karşıtı güçler ise açıktır ki çok uyanık davranıyor. MEB ve YÖK, ajan kuruluşlar ve dijital şirketler, bunları biçimlendiren uluslararası güçler, küresel kapitalizm veya para piyasa güçleri hem özlüklerin ve sosyal hakların tırpanlanması hem de okul ve üniversitelerin deregülasyonu üzerinden “eğitimin sektörleşmesi”, “eğitimin özelleştirilmesi” için büyük bir fırsat yakaladı, yollarına hızla devam ediyorlar.

Agoralardan jimnasyumlara, akademi ve liselere, manastır ve medreselere, modern üniversite ve okullara kadar 3-4 bin yıllık okul ve yüz yüze eğitim tecrübe ve birikiminin tasfiyesi sürecine gelindi.

Burada özellikle bir vurguda bulunarak, savlarımıza geçelim. Teknik, insanın, onu insan yapan, gelişimine aracılık eden ve gelişimini gösteren önemli bir yaratıcılığıdır. Tekniğe veya teknolojiye karşı çıkılması insanın kendini inkârı olur. Uzaktan öğrenme veya dijital tekniklerin yardımcı araçlar olarak yeri geldiğinde etkin ve verimli kullanılması önemlidir. Yetişkinlerin sertifikasyonunda da uzaktan öğrenme araçları çok yardımcı ve kolaylaştırıcı olabilir. Bilgiye erişim ve sanal kütüphaneler önemlidir. Burada eleştirilen ve dikkat çekilen husus; uzaktan öğrenme araçlarının örgün eğitim dersleri veya okulun yerine geçirilmeye çalışılmasıdır.

Şimdi aslında uzun süredir yapılmaya çalışılan, pandemi fırsat bilinerek yaygınlaştırılan ve kalıcılaştırılmaya uğraşılan uzaktan öğrenmeyle ilgili savlara geçebiliriz.

Bu yazının ana savı; pandemi kapitalizm için bir fırsata dönüşüyor. Devlet, salgını, halka yönelik kamu veya halk okullarını ve üniversitelerini (genel anlamda yüz yüze eğitimi) deregüle etmek, düzensizleştirmek, değersizleştirmek için değerlendiriyor.

Bu yazının ikinci savı; halkın okul hakkı tırpanlanıyor, bu hak küresel güçlerin çıkarlarına açılıyor.

Üçüncü sav; orta ve özellikle üst sosyal sınıflar için sanal eğitim değil yüz yüze eğitim sürdürülüyor, alt sınıfların, halkın çocukları yüz yüze okuldan mahrum kalıyor, dolayısıyla tabakalar ve sınıflar arası fark daha da açılıyor, ayrım ve ayrımcılık büyüyor; eşitsizlik derinleşiyor.

Dördüncü sav; örgün eğitimin düzensizleşmesi öğrenim sisteminde faktör olan, rehber olan, vektör olan, sistemin odağında olan öğretmenlerin/eğiticilerin esnek, parça başı, kısa sözleşmeli çalışma kapsamında özlük haklarının tasfiye sürecinin hızlanması ve mesleğin piyasalaşması anlamına geliyor.

Beşinci sav; uzaktan öğretimle, d-diktasyonla okullar, öğretmenler ve geleneksel eğitim yapısı tasfiye edilmekle kalmıyor, aynı zamanda topluluk olma, birliktelik, dayanışma, duygu ortaklıkları dolayısıyla topluluk olma biçimi de tasfiye ediliyor.

Altıncı sav; bunların doğal sonucu diyalogun, farklı bakış açılarının, hem bilimsel hem de eleştirel düşünmenin, dolayısıyla demokratik yapılanmanın da örselenmesi, kaybıdır.

Yedinci sav; artık deregülasyonun ötesinde doğrudan “ele geçirme” evresine geçilmiş bulunuluyor. Deregüle edilenler küresel piyasa güçlerince ele geçiriliyor, en azından özel okullaşma veya dershanelerin dönüşümü sürecinde yaşandığı gibi ciddi bir mesafe alınıyor.

Özetle, genel bir çerçeve çizilirse, bir virüs bütün hayatımızı değiştirmedi; bir virüs güç ve iktidar ilişkilerine bağlı olarak, ana politikalara bağlı stratejileri taktiksel yanıyla etkiledi. Mesele virüs değil, küresel kapitalist piyasa güçleri zaten eğitimi bir “sektör” olarak görüyordu, önlerindeki en önemli engel nitelikli halk veya resmi eğitim kurumlarıydı, yüz yüze okul ve üniversitelerdi. Pandemi sürecini bunu deregüle etmek, en azından büyük oranda değersizleştirmek için bir fırsata çevirdiler. TÜSİAD, YÖK ve MEB, uzun yıllardır uzaktan eğitim, açık ortaokul, açık lise, açık öğretim, uzaktan öğretim programlarını destekliyor, artırmaya çalışıyordu. Şimdi tüm okulları veya derslerin yüzde 40’a varan kısmını bir kalemde uzaktan öğretime bağlamaya çalışıyorlar.

Bir çırpıda yüzde 40 okul, derslik, öğretmen ve akademisyenden, çocuk ve gençlerin bir araya gelip bilimsel pedagojik ortamda nitelikli topluluklar, arkadaşlıklar oluşturmasından, dirençli bir toplum oluşturulmasından tümden kurtulmaya çalışıyorlar. “Evde eğitim” opsiyonu, “özel eğitim” opsiyonu artmaya başlıyor, bir çırpıda ciddi bir piyasalaştırma ve özelleştirme fırsatı da yakalamış bulunuyorlar. Sendikalardan ve odalardan da önemli oranda kurtulmayı umuyorlar.

Burjuva demokratik devrimler çoktan bitti; burjuvazinin ilerici dönemi 17. yüzyıl ile yirminci yüzyıl arasında kalmış bulunuyor. Günümüz burjuvazisi, kendi demokrasisinin yerleşik biçimleri ve kurumlarının geleneksel işleyişi eşliğinde kapitalist sistemi yeterince kârlı bir biçimde yeniden üretemez durumda. Bunun için genel bir düzensizleştirme uygulamasıyla halkın kazanımlarını da tasfiye etmek yoluna girdi. Küresel kapitalizm artık mutlak iktidar dönemini yaşıyor ve kendi küresel yapılanmasına direnç oluşturabilecek, en başta da özgürlükçü, eşitlikçi, bilimsel eğitim ve okulları yok etmek derdinde. Resmi devlet okulları ne kadar örselenirse örselensin önemli bir direnç ve topluluk oluşturma işlevlerini de yerine getiriyor, ki bu yüzden tüm yıpranmasına rağmen hala okul ve üniversiteler disipline edilmeye, okul ve üniversite ortamı dejenere edilmeye çalışılıyor. En azından kendisi için uzaktan öğretimle maliyetsiz bir şekilde “kârlı bir sektöre” dönüştürmeye uğraşıyor. Pandemi, uzaktan öğretim aracılığıyla resmi okullar ve üniversitelerin düzensizleştirilmesi yeniden yapılanması ve eski sistemlerinin önemli ölçüde tasfiyesi için önemli bir fırsata dönüştürülüyor. YÖK birçok uzaktan ve açık programa ve milyonlarca açık öğretim öğrencisine rağmen, bununla da yetinmiyor, mevcut yüz yüze derslerin yüzde 40’ının da uzaktan öğretimle yapılması için kurumları zorluyor.

Günümüzde, uygun bir ad verilecek olursa, “burjuva diktatoryası” yaşanıyor. Bu neokon diktatorya; toplulukların, aklın, bilginin, okul ve üniversitelerin kontrolü ve ele geçirilmesiyle kendini garanti ediyor; resmi örgün eğitimin (okulların, üniversitelerin, yüz yüze eğitimin) ‘esnekleştirilmesi’ bunun önemli bir ayağını oluşturuyor.

MOOC ÖRGÜN DERS DEĞİL, AÇIK ÖĞRETİM DE OKUL DEĞİL

MOOC türü kurslar zaten adı üstünde “yoğunlaştırılmış açık erişim dersleridir”, 4-5 haftalıktır, bütüncül değil modülerdir, esası değil ek bir tekniği veya kısmi bir beceriyi desteklemektedir. Bu kısa erimli modüler kursların ders veya okulun yerine geçirilmeye çalışılması bambaşka bir dönüşüme işarettir.

Yaşananların daha gerisinde makro politikalar var ve sonuçları da makro etkiler bırakacak. Uzaktan eğitim, uzaktan acil öğretim veya uzaktan kalıcı öğretim, MOOS ve benzeri… Tüm bunlar yardımcı ve yaygın eğitimde kullanılabilir tekniklerdir, ancak okul ve üniversite bir yaşam ortamı ve kültürdür, kurumdur, kuruluştur, örgüttür, ilişki ağıdır, bilinç ve bilinç dışı, rasyonalite ve irrasyonalite birlikte iç içe on binlerce, yüz binlerce uyarının yaşandığı bir alandır.

Okul ve üniversite bir yaşam alanıdır; öğrenci ve öğretmeni üzerinden tüm şehrimizin, kasaba ve köyümüzün, yaşamımızın bir alanıdır.

Gerek duygusal gerek bilişsel hazır oluş, bizzat orada olma, oluş, varoluş, tüm bunlar okul veya üniversite ortadan kalkınca büyük oranda kalkmış oluyor.

Okul ve üniversite nitelikli akran grubudur, nitelikli mahalle ve köy grubudur, grupların nitelikli olarak buluştuğu bir topluluktur.

Okul ve üniversite bir nitelikli diyalog ve etkileşim sürecidir.

Öğrenme yaşayarak, idrak ederek, düşünerek bilgi ve ufuk genişlemesi, beceri ve duyarlılık genişlemesidir; öğrenme en basit ve evrensel tanımıyla yaşayarak öğrenmedir.

Eğitim öğretim, kişinin kendisini geliştirmesi ve gerçekleştirmesidir. Okul ve üniversite sadece derslik değildir; ulaşım, panel konferans, kantin, yurt, müze, senfoni vb. hepsi bu bütünün parçalarını oluşturmaktadır.

Uzaktan veya sanal olanı sizi ele geçiren, hatta zorunlu olarak dayatılan, kendi direnç alanlarınızı da yok sayan veya daraltan, bambaşka bir süreçtir; mevcut okul ve üniversitelerin deregülasyonu, dejenerasyonu, piyasalaştırılması, özelleştirilmesi… topluluk ve toplum olma ortamının ortadan kaldırılması, kişinin tek başına çaresiz bırakılması, insanın dağıtılması ve dijital ortamda ele geçirilmeye çalışılmasıdır. E-diktasyon, d-diktasyon süreçleridir. Bunlar da çok başarılı olarak sağlanamamaktadır ki zaten gerçeğin bilgisine veya evrensel bilgiye herkesin ulaşamaması da amaçlardan biri olabilir.

Okul ve üniversite direnç alanlarıdır, eksiği ile fazlası ile bilgi beceri paylaşım alanlarıdır, bilginin ve eleştirel düşüncenin yeşerme alanlarıdır. Buraların dejenerasyonu insan oluşun, topluluk oluşun, toplumun dejenerasyonudur.

YÜZ YÜZE EĞİTİMİN (OKULUN) YERİNİ HİÇBİR ŞEY TUTMAZ

Burada değindiğim kaygıları paylaşan yazarlar arasında bulunan M. Apple, Agamben, Byung-Chul Han, N. Klein’dan çok şey öğrenilebilir. Bununla birlikte öğretmenler ve akademi dünyasında yüz yüze eğitimin salgın koşullarında sürdürülmesiyle ilgili görüşlerini dillendiren kişi sayısı azınlıkta sayılır. Çünkü bugün Covid-19 bulaş riski bu alandaki insanları yüz yüze eğitimi de talep edemez durumda bıraktı. Burjuvazi de bu durumu bir fırsata çeviriyor. Şimdi geçici bir önlem gibi görünen ya da gösterilen tedbirlerin bundan sonraki eğitim sürecini de kapsayan bir adım olması kuvvetli bir eğilim görünüyor. Toplumun büyük çoğunluğu olayın yeterince farkında değil. Eğiticilerin özlük haklarının ve yerleşik eğitim kurumlarının düzensizleştirilerek neredeyse tasfiye edilme noktasına getirilmesinin bir eğilim olarak geliştiği görülmüyor.

Naomi Klein, Şok Doktrini kitabında, daha önce müdahale edilmek istenen ama edilemeyen durumlara toplumsal şok yaratan gelişmelerden sonra nasıl müdahale edilebildiğini, müdahale için uygun bir zemin olarak kullanıldığını anlatmıştı. Birçok kapitalist düzenleme böyle şokların arkasından gelmiştir. Karşımızda pandeminin yarattığı bir şok ortamı yine var. Eğitim konusunda sendikaları, öğretmenleri, aileleri bile aşamalı, bölümlü eğitimi bir seçenek olarak görmeye, halkı bu seçenekler üzerinden tartışmaya zorluyor; iki okuldan biri açılsın, aynı sınıf ikiye bölünsün, köylerde açılsın kentlerde kapalı kalsın, Bağcılar da kapansın Kadıköy’de açılsın, sınıflar ikiye üçe bölünsün…

Bütün kurumsal varlıkların parçalanmaya çalışıldığı bugünlerde iktidar bile bile pandemiyi bu noktaya taşıyarak bize dayatılan biçimin “mecburiyetini” (kaçınılmazlığına dair gerekçelerini) oluşturuyor.

Özetle; pandeminin okulları ve eğitimi yeniden yapılandırmak için nasıl mazeret olarak kullanıldığı, bu yapılandırmanın eşitsizlik yaratacağı, eğitim sistemini deregüle edeceği, uzaktan eğitimin özelleştirmenin yeni bir biçimi olarak düşünülebileceği, zaten tarikatların eline geçmiş olan eğitim sisteminin tamamen iktidar ideolojisine göre dinselleştirileceği, Tevhidi Tedrisatın yerinde yeller eseceğini kalan son demokratik kırıntıların da ortadan kaldırılacağını öngörebiliriz.

Bundan da en çok yoksulların etkilendiği ve etkileneceğini DSÖ ve UNESCO bile söylemek zorunda kalıyor. Fakir ülkelerin salgınlarda destekleyici eğitim yapamadıklarını, eşitsizliklerin daha da arttığını belirtiyor. UNESCO Genel Direktörü Audrey Azoulay: “Zamanımızın zorluklarını aşmak için daha kapsayıcı eğitime doğru adım atmak zorunludur”. “Covid 19 sürecinde daha yaygınlaşan ve derinleşen eşitsizlikleri gidermek için eylemde bulunmamak toplumların ilerlemesini engelleyecektir.[2]

Okul veya yüz yüze eğitimden vazgeçmek insan olmaktan, komşuluktan, diyalogdan, bilgiden, bilimden, sanattan, felsefeden, topluluk olmaktan vazgeçmek demektir. Bu bakımdan pandemi koşullarının eğitimde kalıcı bir deregülasyon yaratmak üzere değerlendirilmesine karşı uyanık olmak zorunludur. Çünkü deregülasyon mevcut eşitsizliklerin derinleşmesine ve yeni eşitsizliklere zemin hazırlayacaktır.

Pandemi sürecinde eğitimle ilgili şöyle bir ikilem içinde bırakıldık. Bütün tartışmalar yüz yüze eğitim mi uzaktan eğitim mi noktasına kilitlendi. Parasız, bilimsel, laik, anadilinde eğitim talepleri neredeyse unutuldu. Üniversitelerin demokratik ve özerk yapılanmasına ilişkin beklentiler aciliyetini kaybetmiş gibi görünüyor. Kamuoyunun ve eğitim camiasının; sendikaların ve eğitimci örgütlerinin dikkatleri böyle bir ikilemde dondurulmuşken, eğitimde kazanılmış özlük ve hakların örselenmesi işten bile olmayacaktır.

Toplumsal dirençler örülemezse kapitalizm okulları deregüle etmekle kalmayacak, bizzat küresel online şirketleriyle ele geçirecektir, gidişat bu yönedir. Bunu yapmanın en maliyetsiz ve kolay yolu; tek başına kalmış, dayanışma ve topluluk bağlarını kaybetmiş, tekil eğitim ‘müşterilerini’ sanal ortamda küresel öğretim şirketleri üzerinden istediği değer ve becerilerle biçimlendirmektir; e-diktasyon bu imkânları sunmaktadır, bu yapılanlar d-diktasyondur. Bu saldırılara karşı okullarımızı, çocuklarımızı, geleceğimizi, topluluklarımızı, toplumumuzu savunalım.


[1] Çukurova Üniversitesi Eğitim Fakültesi Türkçe ve Sosyal Bilimler Eğitimi Bölümü

[2] https://en.unesco.org/news/unesco-report-inclusion-education-shows-40-poorest-countries-did-not-provide-specific-support

Warning: A non-numeric value encountered in /home/teoriveeylem/public_html/wp-content/themes/Newspaper/includes/wp_booster/td_block.php on line 353