Sosyal medya ve mücadele: Olanaklar, güçlükler ve handikaplar

Gökhan Bayram

Sosyal medya; gücü, etkileri ve bir mücadele aracı olarak kullanımı bağlamında dünyada uzun zamandır tartışılıyor. Türkiye’de tartışmanın yoğunluk kazanmaya başlaması Gezi eylemlerinin dönemine denk geliyor. Benzer şekilde iktidarın 5651 sayılı İnternet Sansür Kanununu yetersiz görerek bu alana müdahale arayışını yoğunlaştırması da yine aynı dönemlerde başlıyor. Gerek bir araç olarak kitlelere erişebilme potansiyeli gerekse de son dönemde yeniden fitili ateşlenen yeni yasal düzenleme çalışmaları (bu yazı yazıldığı sırada yeni yasal düzenleme meclis komisyonuna gelmişti) sosyal medyayı dünü ve bugünüyle tekrar tartışmamızı da gerekli kılıyor.

World Wide Web, ilk yıllarında tıpkı basılı gazeteler ve televizyon kanalları gibi büyük ölçekte statik bir yayın alanıydı. Görece az sayıdaki içerik üreticisi tarafından sunulan içerikler çoğunluğu içerik üreticisi olmayan bir kitle tarafından tüketiliyordu. Geocities gibi kişisel web sayfası servisleri mevcuttu ancak bu sayfalarda içerik üretenler Internet kullanıcılarının sadece küçük bir kesimini oluşturuyordu. Ancak web kısa bir süre içinde farklı bir yöne doğru ilerlemeye başlayacaktı. İçerik tüketicilerini salt tüketici olmaktan çıkartıp yorumlarıyla, profil sayfalarıyla, paylaşımlarıyla aynı zamanda içerik üreticisi haline getiren yeni bir web adım adım oluşmaya başlıyordu. Bugün alışkın olduğumuza yakın ilk sosyal ağlardan SixDegrees 1997’de kuruldu ve kısa sürede 3,5 milyon kullanıcıya ulaşmayı başardı. Aynı dönemde dünya genelindeki Internet kullanıcısı sayısı ise 1997 sonunda 70 milyon, 1998 sonunda 147 milyon ve 1999 sonunda 248 milyon civarındaydı. SixDegrees’i Friendster (2002), Myspace (2003) ve Facebook (2004) gibi sosyal ağlar izledi. 2004’te düzenlenen Web 2.0 konferansının açılış konuşmasında Tim O’Reilly bu yeni iş modelini şu cümleler ile tarif ediyordu: “Müşteriler ticarethanenizi sizin için inşa edecek…

O’Reilly’nin tarif ettiği iş modeli tutmuştu. Mevcut sosyal ağlara her yıl her birinin farklı özgünlükleri olan yenileri eklendi. 2005’te kurulan Youtube’u 2006’da Twitter, 2007’de Tumblr, 2009’da Weibo ve 2010’da Instagram izledi. Internet penetrasyonunun artması ve akıllı telefonların yaygınlaşması da sosyal ağlara ivme kazandırdı. HootSuite’in Dijital 2020 Küresel Değerlendirme Raporu’na[1] göre dünya nüfusunun yüzde 49’u çeşitli sosyal ağları kullanıyor ve günlük ortalama 2 saat 24 dakikasını sosyal ağlarda geçiriyor. Sosyal ağlarda günlük olarak geçirilen süre 2014’ten beri istikrarlı bir şekilde artmayı sürdürüyor. Yine aynı rapora göre Türkiye’de sosyal medya kullanıcılarının 13 yaş üstü nüfusa oranı yüzde 81. Türkiyeli sosyal medya kullanıcısının sosyal ağlarda günlük olarak geçirdiği süre ise 2 saat 51 dakika. Yaygın platformlar açısından Türkiye’de kullanıcıların 13 yaş üstü nüfusa oranı ise Instagram’da yüzde 57, Facebook’ta yüzde 56, Twitter’da yüzde 18, Linkedin’de yüzde 14, Snapchat’te ise yüzde 12. Tüm bu sayılara O’Reilly’nin tek cümlede özetlediği iş modeli ekseninde bakan birileri kullanıcılarca üretilen içeriğinden reklam pazarına, kullanıcıların verilerinden hedefli pazarlamaya devasa bir “olanaklar” tablosu görebilir. Öte yandan sosyal ağların tüm bu özelliklerinin, avantajlarının ve dezavantajlarının farkında olarak bambaşka olanakları içeren bir tablo görmek de mümkün. Biz pazarlama odaklı ilk tabloya değil de bu ikinci tabloya odaklanacağız.

GÜRÜLTÜ VE DEZENFORMASYON

Her telden çalan her türden insanın ürettiği içeriklerle var olan sosyal ağlar tam da bu nedenle geleneksel medyanın aksine “gürültünün” iletilecek mesaja kıyasla kat be kat daha yoğun olduğu alanlar. Dergilerden radyo yayınlarına, basılı gazetelerden televizyon yayınlarına geleneksel medyada yayıncının iletmek istediği içerik özenle seçilerek “gürültü” olarak anabileceğimiz diğer içeriklerden ayrılır. Yayını okuyan/izleyen birine bu mesajın gürültüden kaynaklı ulaşmaması olasılığı oldukça düşüktür. Sosyal medyada ise durum genelde bunun tam tersinedir. Mesaj çoğunlukla daha fazla potansiyel alıcıya ulaştırılır. Ancak ne içerik üreticisi platformdaki tek içerik üreticisidir ne de mesaj platformdaki tek mesajdır. Mesaj, hedefindeki kitlenin zaman akışlarında yoğun bir şekilde başka mesajlar ve gürültüler tarafından çevrelenir. Bunca gürültü ve mesaj içinde belirli bir mesajın öne çıkması çoğunlukla mesajın hem niteliği (mesajın ne kadar dikkat çekici, çarpıcı vb. olduğu) hem de niceliği (mesajın kullanıcının önüne geldiğinde like, retweet gibi etkileşim istatistiklerinin büyüklüğü) ile doğrudan alakalıdır. Aynı mesajın 3-5 etkileşim almış hali ile 300-500 etkileşim almış hali çoğunlukla kullanıcılarda aynı etkiyi yaratmaz. Yüzlerce kişinin beğenisini ifade ettiği, yeniden paylaştığı bir mesaja katılıp yeniden paylaşmak birkaç kişinin onaylayıp tekrar paylaştığı bir mesaja katılmaktan genelde daha kolaydır. Son dönemde büyük sosyal ağların önemli bir kısmının kronolojik zaman akışları yerine aralarında etkileşimin de olduğu çeşitli parametrelere dayanan zaman sıralı olmayan akışları varsayılan olarak kullanmaya başlaması da mesajın niceliğinin kullanıcıların önüne ne sıklıkta düşüp düşmeyeceğine etki etmesine yol açmaktadır.

Mesajın dikkat çekiciliği ve çarpıcılığı dikkate almamızı gerektiren bir başka problem daha yaratmaktadır: Dezenformasyon. Sosyal medyada eğer biraz zaman geçirdiyseniz uydurulmuş, çarpıtılmış, bağlamından kopartılmış ya da manipülatif mesajların “dikkat çekicilikleri” ve “çarpıcılıkları” ile nasıl kolay ivme kazanıp yayıldığına tanık olmuşsunuzdur. İlgi çekmek ve etkileşim almak amaçlı daha zararsız dezenformasyonları belki bir kenara bırakabiliriz ancak sosyal ağlar politik dezenformasyon yaratmak ve kitleleri bu yaratılan yalan bilgiye inandırmak için de örgütlü bir şekilde kullanılmaktadır. Bunun yakın zamanlı örneklerinden birini Twitter’da çoklu baroyu desteklemek üzere başlatılan ve mevcut barolara olmadık suçlamalar getirerek yürütülen troll kampanyasında gördük. Organize bir şekilde yürütülen bu tip dezenformasyon ve manipülasyon kampanyaları arkasına kitle desteği alarak dünyada ve Türkiye’de siyaseti baskılamak için bir araç olarak kullanıyor. Sırtını medya okur-yazarlığının zayıflığına ve kutuplaşmanın yarattığı atmosfere dayayan bu tip dezenformasyonlardan kısa sürede kurtulmanın ise kolay bir yolu yok.

HEDEFLİ REKLAMCILIK

Sosyal medya platformları ile ilgili sıkıntılar sadece gürültü ve dezenformasyonla sınırlı değil. Her biri asli amacı kâr etmek olan bu platformların bize bu alanı babasının hayrına sunmadığı bilinen bir gerçek. Kullanıcılar bir yandan sosyal medya platformlarının içeriğini oluştururken bir yandan da girdikleri bilgiler ve yazıp çizdikleri ile bir profil oluşturuyorlar. Bu oluşturulan profiller hemen her türden reklamın nokta atışı hedeflenmesinde kullanılıyor. Çok geniş kitleleri hedefleyip buna karşılık olarak düşük oranda geri dönüş alan geleneksel reklamların aksine bu nokta atışı reklamlar sayıları bazen 50-100 kişiye kadar düşebilen dar kitleleri hedefler. Hedeflediği her kitlenin özelliklerine ve hassasiyetlerine uygun birbirinden farklı reklamlar bu kitlelere servis edilir. Bu tip hedefleme belki klasik bir ürün satışı açısından büyük bir dert olarak görülmeyebilir ancak bu reklamlar kimi platformların çeşitli düzenlemeler getirdiği politik reklamlar şeklinde ya da örneğin yabancı düşmanlığı öğütleyen bir kitabın yabancı düşmanlığına ve kitap okumaya en eğilimli kitleye gösterilmesi gibi incelikli hamlelerle siyaseten bir etki yaratabilir. Sosyal medya platformları açısından ise kârları korunduğu ve kendileri kamuoyunda şirin gözüktüğü sürece bu etki umursanacak bir durum değildir.

HASHTAG AKTİVİZMİ

Sosyal medyaya dair üzerinde durmamız gereken bir diğer önemli dert de tembel bir “mücadele” şeklini fiilen yaygınlaştırması. Bu tembel mücadele şeklini tarif etmek için genellikle “iş yapmaktan kaçınan” anlamına gelen “slacker” kelimesi ile “activism” kelimelerinin birleştirilmesiyle oluşturulan “slacktivism” ya da “hashtag aktivizmi” kullanılıyor. Tek başına nadiren bir karşılığı olan, bir etki yaratmaktan çoğunlukla uzak “bir hashtagi retweetlemek”, “çevrimiçi bir kampanyanın mesajını yaymak” ya da “bir videoyu dislikelamak” gibi katılımcının ciddi bir efor sarf etmesini ya da kendini herhangi bir şekilde riske atmasını gerektirmeyen basit eylemler daha fazla efor gerektiren ve daha fazla risk taşıyan fiili mücadelenin, sokak eylemlerinin vb. yerine konuluyor. Bu basit eylemlerden edinilen tatmin ve “görevini yerine getirmiş olma” ruh hali günlük hayatın içindeki daha zorlu politik mücadeleye katılmamanın slaktivistin kendi gözünde kendini aklamasının aracı haline gelebiliyor.

OLANAKLAR

Burada sıraladığımız dertlerini ve elimizdeki olanakları gözettiğimizde bu dertleri görmezden gelmeden mücadelede bir araç olarak sosyal medyayı nasıl kullanabileceğimize kafa yormamız gerekiyor. Son on beş yılın büyük kitle eylemleri bize sosyal medyanın tek işlevinin çeşitli şekillerde mücadeleye ket vurmak olmadığını gösteren ciddi ipuçları sunuyor.

2010’ların başlarında, henüz pek çok devlet sosyal medyanın potansiyelini yeterince kavrayamamış, troll ordularını denetim ve müdahale ağlarını kurmamışken kötü yaşam koşullarına ve baskıcı rejimlere karşı eylemler Arap coğrafyasını sarstı. Tunus’ta başlayıp Libya, Mısır, Yemen, Fas, Irak, Cezayir ve daha pek çok ülkeye sıçrayan eylemler ülkelerin bir kısmında ciddi değişikliklere yol açarken bir kısmında ise bastırıldı. Her birinin kendi özgün nedenleri ve koşulları olsa da bu eylemlerin ortak özelliklerinden biri sosyal medyanın yaygın bir şekilde kullanımıydı. Sosyal medya devletler tarafından işletilen ya da devlet yanlısı medya organlarını baypas ederek eylemcilerin mesajlarını kitlelere yaymak ve kitleleri seferber etmek için kullanılmasının yanı sıra devlet aygıtlarının eylemcilere uyguladığı şiddetin belgelenmesi ve bütün bu içerikler ile taleplerin dünyaya duyurulmasında da ciddi önem taşıyordu. Eylemlerin gerçekleştiği Libya dışındaki her ülkede sosyal medya kullanıcısı sayısı bir önceki yıla kıyasla ciddi artış gösterdi. Bu artış bazen iki misline çıkmaya kadar ulaştı.[2]

Türkiye’de Gezi eylemleri sırasında da sosyal medyanın benzer kullanımdan rahatça söz edebiliriz. Eylemler henüz büyük bir kitleselliğe ulaşmadan önce, Gezi daha Gezi olmazdan evvel, 31 Mayıs’ta Taksim’de yapılmak istenen basın açıklamasına yapılan saldırıyı o zamana dek kitlelerin gözünde az çok nötr bir yayıncılığa sahip olduğuna dair sahte bir izlenim bırakmayı başarabilmiş haber kanallarının görmezden gelmesi olaydan çok sayıda fotoğraf, video ve bilginin sosyal medyaya aktarılmasıyla sonuçlanmıştı. Uygulanan şiddete ve medyanın bunu görmezden gelmesine yükselen tepkiler görüntülerin sosyal medyada büyük bir hızla yayılmasına yol açtı. Tüm bu tepkinin akşam için yapılan eylem çağrısıyla birleşmesiyle Taksim Meydanı dört koldan insan akınına uğradı. Mesele sadece Taksim’de fiili olarak bulunmayı da çoktan aşmıştı. 31 Mayıs 2013 saat 16.00’dan gece 00.00’a kadar Twitter’da Gezi Parkı ile ilgili tagları içeren 2 milyonu aşkın tweet atıldı.[3] Twitter tarihinde bir ilk olarak konum bilgili tweetlerin yüzde 90’ı tek bir ülkeden, Türkiye’den geliyordu. Konum bilgisi bir yandan dolaşıma giren dezenformasyonlara karşı iddia edilen yerde olunduğunun kanıtıydı diğer yandan da Taksim’e uzak olanlar için “ben de buradan destek veriyorum” demenin aracıydı. Türkiye’de Twitter’dan daha fazla kullanıcıya sahip Facebook’ta da süreç oldukça benzer bir şekilde ilerledi. Hikâyenin bundan sonrası okurların tümünün bilgisi dahilinde olduğundan anlatmaya gerek yok ancak her birimizin Gezi döneminde sosyal medyayı -doğrusuyla yanlışıyla- nasıl kullandığımızı hatırlamaya çalışması, arşivlerine göz atması zihin açıcı olabilir.

Sosyal medyanın toplumsal hareketlerde kullanımı elbette bu örneklerle sınırlı kalmadı. Lübnan’da WhatsApp vergisiyle başlayan zam protestolarından Cezayir’e, Şili’de metro zammı protestolarından Katalonya’ya, Fransa’da sarı yeleklilerden Hong Kong’a uzanan geniş bir coğrafyada çoğu çeşitli özellikleri ile birbirinden ciddi şekilde farklılaşan hareketler koordine olmaktan, sesini birbirine ve dünyaya duyurmaya sosyal medyayı kullandı, kullanıyor. Bir kısmı daha örgütlü, bir kısmı ise Darnella Frazier tarafından çekilen ve George Floyd’un polis tarafından öldürülmesini belgeleyen videoyu sosyal medyada yayınlamasıyla yeniden alevlenen “Siyah hayatlar önemlidir” eylemleri gibi spontane eylemlikler olan birbirinden büyük ölçekte farklılaşan bütün bu eylemler sosyal medyanın kullanımı konusunda pratikte birleşiyor. Sosyal medyanın büyük toplumsal eylemler dışında kalan eylemlerde ve mücadelelerde de kullanıldığı aşikâr. Ancak bu alanlara dair sahadan verilere dayanan ciddi bir çalışma olmadığı gibi anekdotlar bile oldukça sınırlı sayıda. Sahadan verilere dayanacak böyle çalışmalar ve aktarılacak anekdotlar bu alanlardaki başarılı kullanımları da yaygınlaştırabilir.

YASAKLAR VE MÜCADELE

Sosyal medya kullanımı ile toplumsal hareketler arasındaki, pratikte kolayca gözlemlenebilen bu ilişki devletlerin de gözünden kaçmıyor. Oxford Internet Enstitüsü’nün 2019’da yayımlanan “Küresel Dezenformasyon Düzeni” başlıklı raporundan[4] aralarında Türkiye’nin de olduğu en az 70 ülkede işi sosyal medyayı manipüle etmek olan devlet destekli ekiplerin var olduğunu biliyoruz. Pek çok ülke kimi daha yumuşak kimi daha sert sosyal medya yasaları çıkarttı, çıkartıyor. Türkiye’de de son olarak 5651 sayılı Internet Sansür Kanunu’nu sosyal medyaya daha kolay müdahale etmeyi sağlayacak şekilde düzenleyecek yeni bir kanun tasarısı ilgili meclis komisyonuna getirildi.

Türkiye’de çevrimiçi içeriklere müdahalenin geçmişi 90’ların sonlarında başlasa da bu konudaki ilk büyük yasal düzenleme 2007’de 5651 sayılı kanun ile yapıldı. 5651 sayılı kanun çocukların cinsel istismarının engellenmesi ve Atatürk aleyhine işlenen suçların engellenmesi gibi başlıkları öne çıkartılarak yoğun bir itiraza uğramadan yasalaştırıldı. 5651’in onaylanması ile yasanın ucu açık yorumlanabilecek maddeleri ve tanıdığı geniş sansür yetkileri günümüz çevrimiçi sansür pratiğinin de sistematik hale gelmesinin de başlangıcı idi. Bu noktadan itibaren irili ufaklı sansür ve yasaklar birbirini izledi.

2011’de Bilgi Teknolojileri Kurumu tarafından pratikte Internet’te sansürü daha da yaygınlaştıracak bir taslak hazırlandı. Söz konusu taslağa hem Internet kullanıcıları hem de hem de çok sayıda çevrimiçi platform ciddi şekilde tepki göstererek bir eylem örgütledi. Hazırlıkları ve örgütlenmesi büyük ölçekte çevrimiçi platformlar üzerinden yürütülen ve ülke tarihinin sansüre karşı en büyük eylemlerinden biri sayılan İnternetime Dokunma eylemi 30 şehirde üstelik de geniş katılımla gerçekleştirildi. İnternetime Dokunma eylemi ve yoğun kamuoyu tepkisi bazı geri adımlar attırsa da iktidarın interneti kontrol altına alma isteği son bulmadı. Bir yandan sansür ve site engellemeleri devam ederken diğer yandan da interneti daha sıkı kontrol altında tutabilmek için 5651’de de ara ara çeşitli düzenlemeler yapıldı. Olanca esnekliğine ve verdiği geniş yetkilere rağmen 5651’in yetersiz görüldüğü internet video yayıncılığı alanında RTÜK’e geniş yetkiler tanındı. Bu geniş yetkilerin ilk pratiklerinden birini senaryosunda eşcinsel bir karakter olması nedeni ile çekimine izin verilmeyen, sonrasında Netflix’in iptal ettiği Şimdiki Aklım Olsaydı dizisi ile gördük.

Şimdi hedefte iktidarın yeterince kontrol altına alamadığını düşündüğü sosyal medya var. Meclis komisyonundaki düzenleme ile para cezaları, reklam engelleme ve bant genişliği daraltma gibi yaptırımlarla sosyal medya şirketleri ülkede temsilcilik açmaya ve vergi mükellefi olmaya “ikna” edilmeye çalışılıyor. İktidarın sosyal medya şirketleri ile kurmaya çalıştığı bu ilişkinin kullanıcıları esas olarak ilgilendiren kısmı mali kısmı değil geliştirilecek ilişkinin sosyal medyadaki ifade özgürlüğünün ve anonimlik hakkının ihlali olarak geri dönüp dönmeyeceği. BTK ve yargıdan son yıllarda çıkan içerik çıkartma ve erişim engelleme kararlarına baktığımızda iktidarın hedefleri ile uyumlu, yasal olarak ise tartışmalı çokça karar var. Bu veri ve internet video yayıncılığı üzerindeki RTÜK denetiminin pratiğinden komisyondaki yasa teklifinin hemen şimdi değilse bile en fazla birkaç yıl içinde benzer şekilde kullanılacağını öngörmek güç değil.

Hâl böyle iken tahakküm altına alınmaya çalışılan bu araçlardaki mevcut hak ve özgürlüklerin korunması ve genişletilmesi için mücadele ve bu araçların daha verimli kullanılmasını garanti altına almak için atılacak her adım emekçileri -belki çok değil ama- mutlaka ilerletir.


[1] We Are Social (2020) https://bit.ly/39bSKud (Erişim Tarihi: 21.07.2020)

[2] Huang, Carol (2011) “Facebook and Twitter key to Arab Spring uprisings: report”, https://bit.ly/3joWFZp (Erişim Tarihi: 21.07.2020)

[3] Barbera,Pablo; Megan Metzger; Joshua A. Tucker (2013) “A breakout role for Twitter in the Taksim Square protests?”, https://bit.ly/32B7DVy (Erişim Tarihi: 21.07.2020)

[4] Bradshaw, Samantha and Philip N. Howard (2019) The Global Disinformation Order: 2019 Global Inventory of Organised Social Media Manipulation, Working Paper 2019.2. Oxford, UK: Project on Computational Propaganda, https://bit.ly/2vfAQY5 (Erişim Tarihi: 21.07.2020)