Libya’da emperyalist paylaşım mücadelesi ve Türkiye’nin rolü

Y. Yılmaz Karataş

2010 sonu ve 2011 başlarında Tunus ve Mısır’da diktatörlerin devrilmesiyle sonuçlanan ve Arap coğrafyasındaki diğer ülkelere yayılan halk ayaklanmaları, işbirlikçilerini kaybeden emperyalistlerin bu ayaklanmaları, bölgeyi kendi politik eksenlerinde yeniden dizayn etme politikasının bir dayanağı olarak kullanmaya yönelik müdahalelerinin önünü açmıştı. Coğrafi olarak Tunus ve Mısır arasında yer alan Libya, başındaki Kaddafi’nin batılı emperyalistler tarafından güvenilmez bir diktatör olarak görülmesi nedeniyle en zayıf halka olarak görülmüş ve bu emperyalist müdahalelerin ilk merkezi olmuştu. Kaddafi’nin Ağustos 2011’de NATO destekli güçler tarafından devrilmesinin ardından İhvancılardan (Müslüman Kardeşler) IŞİD ve radikal İslamcı diğer gruplara, çeşitli aşiretlerden Hafter gibi eski ordu mensuplarına kadar birçok farklı grubun yer aldığı güçler arasındaki çatışmalara sahne olan Libya, deyim yerindeyse uzunca süre savaşın yol açtığı yıkımın; ölüm, göç, açlık girdabının içinde kendi kaderine terk edildi. Ancak Libya’daki kaos ve kargaşa 2014’ten sonra yerini, başını eski asker Halife Hafter’in ve İhvancı Fayiz el Serrac’ın çektiği iki güç ve bunların arkasında duran emperyalistler ile bölge gericilikleri arasındaki egemenlik mücadelesine bıraktı.

Özellikle emperyalist müdahalenin Libya’dan sonraki merkezi olan Suriye’de 9 yılını geride bırakan savaşın ortaya çıkardığı yeni dengeler ve yine Doğu Akdeniz’deki enerji kaynaklarının paylaşımı mücadelesinin giderek kızışması, emperyalistler ve bölge gericilikleri arasındaki egemenlik mücadelesi bakımından Libya’nın yeniden önem kazanmasını sağladı. Bu temelde emperyalistler ve işbirlikçi bölgesel gericiliklerin Libya savaşının iki tarafına militan ve silah akışı hız kazandı.

Önceleri “NATO’nun Libya’da ne işi var?” diyen ama çok geçmeden emperyalistlerin kendisine biçtiği ‘bölgesel liderlik/taşeronluk’ rolü üzerinden, Libya’ya müdahale eden NATO kuvvetlerinin merkez komutanlığının Türkiye’ye (İzmir) taşınmasını sağlayan Erdoğan iktidarı, Libya’dan sonra ABD ve Fransız emperyalistlerinin desteğinde Suriye’ye müdahale politikasının öncülüğüne de soyunmuştu. Suriye’de rejimi devirme amacına ulaşamayan ancak emperyalistler (ABD ve Rusya) arasındaki mücadeleye bağlı olarak belli noktalarda pozisyon alabilen Erdoğan iktidarı, hem yayılmacı emellerini canlı tutabilmek ve hem de Doğu Akdeniz ve burada bulunan enerji kaynaklarının paylaşımı konusunda bölge gericilikleri arasında devam eden mücadelede geri düşmemek için Libya’da İhvancı Serrac güçleriyle anlaşmalar yaptı. Ardından Serrac’ı desteklemek üzere Libya’daki savaşın seyrine etki edecek düzeyde Suriye’de işbirliği yaptığı radikal İslamcı gruplardan militan ve silah akışı sağlayan bir güç olarak öne çıktı.

Aslında Birleşmiş Milletler (BM) Libya Özel Temsilcisi Vekili Stephanie Williams’ın Mayıs ayında yaptığı açıklama Libya’da bugünkü durumun bir özetini veriyordu: Williams, “Libya krizinde başka bir dönüm noktasına ulaştık; iki tarafa da silah, askeri teçhizat ve paralı asker aktığına şahit oluyor ve buradan savaşın yoğunlaşacağı, büyüyeceği, derinleşeceği ve Libya halkı için yıkıcı sonuçları olacağı sonucuna ulaşıyoruz” diyordu. Ancak ABD’li Williams, Libya’daki durumun, ABD emperyalizminin bölgede hakimiyet kuramadığı yerlerde istikrarsızlığı derinleştirmeye yönelik politikasıyla ilişkisini elbette söylemiyordu.

Libya’da bu duruma nasıl gelindiğine, devam eden paylaşım mücadelesinin taraflarına ve bu mücadelenin olası sonuçlarına geçmeden önce Libya’nın tarihine kısa bir göz atmak yararlı olacaktır.

LİBYA’NIN KISA TARİHİ

Libya; kuzeyde Akdeniz’e kıyısı olan, batısında Tunus ve Cezayir’in, doğusunda Mısır ve Sudan’ın, güneyinde ise Çad ve Nijer’in yer aldığı bir Kuzey Afrika ülkesidir. Mısır ve Tunus arasında yer alan bu bölge yüzyıllar boyu Trablusgarp olarak adlandırılmış (Trablus, Yunanca Tripoli-üç şehir anlamına geliyor), ancak 20. yüzyılın başlarında burayı işgal eden İtalya, Antik Yunanlıların bütün Kuzey Afrika’ya verdiği isimden yola çıkarak bu topraklara ‘Libya’ adını vermiştir. Milattan önceki dönemlerden başlayarak Fenikeliler, Kartacalılar, Roma İmparatorluğu ve Roma’nın ikiye ayrılmasından sonra Bizans’ın elinde kalan bölge, 7. yüzyılda Arap İslam orduları tarafından ele geçirildi. 1492’de Endülüs Emevi devletinin yıkılmasından sonra 1510’da İspanyollar tarafından işgal edilen bölge, 1551’de Osmanlı hakimiyetine geçti.

Kapitalistleşme, ulus-devletleşme sürecini İngiliz ve Fransızlara göre geç gerçekleştiren İtalya’nın yayılmacı emellerinin ilk hedeflerinden biri de Akdeniz’in karşı kıyısında yer alan Libya olmuş ve İtalya 19. yüzyılın sonlarından başlayarak Libya’da hak iddia etmeye başlamıştı. Bu hak iddias ve Mısır’ı işgal eden İngiliz ve Tunus’u işgal eden Fransız emperyalistlerinin göz yumması sonucunda İtalya, 1911’de Trablusgarp’ı işgal için çıkarma yapmıştı. Aralarında genç bir subay olan M. Kemal’in de yer aldığı Osmanlı güçleri bu işgale karşı direnemeyip 1912’de İtalya ile anlaşma yoluna gitse de Senusilik (Hz. Ali’nin babası Ebu Talib’in soyundan geldiğini iddia eden Sidi Muhammed bin Ali es-Senusi’nin kurduğu tarikat) geleneğinden gelen Araplar’ın Ömer Muhtar’ın adında simgeleşen direnişi karşısında İtalyanlar uzun yıllar Libya’nın büyük bir bölümünde hakimiyet kuramadılar -ki, bu direniş faşist İtalya’nın toplu katliamlarına karşın 1932’ye kadar sürdü.

Akdeniz’deki stratejik konumu nedeniyle tarih boyunca farklı güçler tarafından işgal edilen Libya’da 1959’da petrolün bulunması -ki, Libya gerek sahip olduğu rezerv ve gerekse üretim bakımından Kuzey Afrika’nın en büyük ve dünyanın 10 büyük ülkesi arasındadır- ülkenin önemini daha da arttırmıştır. Faşist İtalya’nın İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nda yenilgiye uğratılması ve sonrasında ortaya çıkan yeni dengelere bağlı olarak işgali artık sürdüremez hale gelmesi nedeniyle 1951’de İdris es-Senusi, ülkenin bağımsızlığını ilan edip Libya Krallığı’nın başına geçti. 1969’da Arap “milliyetçi sosyalizm” akımının öncülüğünü yapan Mısır lideri Cemal Abdünnasır’dan etkilen 27 yaşında genç bir subay olan Albay Muammer Kaddafi, darbe yaparak yönetimi ele geçirmiş ve 2011’de linç edilerek öldürülmesine kadar ülkeyi petrol gelirlerinin aşiretler arasında paylaştırılmasına dayanan bir sistem üzerinden yönetmişti.

EMPERYALİSTLERİN LİBYA MÜDAHALESİ VE SONRASI

Muammer Kaddafi, gerek Batılı emperyalistlerde rahatsızlık yaratan Nasır çizgisinin devamcısı olması ve gerekse Afrika ülkeleri arasında birlik oluşturma gibi arayışları nedeniyle batılı emperyalistlerle (ABD, Fransa ve İngiltere) karşı karşıya gelen ve bu güçlerle uzlaşmak amacıyla adımlar attığında bile güvenilmez görülen bir diktatördü. Libya Arap Cumhuriyeti’nin adını 1977’de Libya Arap Halk Sosyalist Cemahiriyesi olarak değiştiren Kaddafi, Filistin Kurtuluş Örgütü’nün de en önemli destekçilerinden biriydi. Libya, 1980’li yıllarda Avrupa’nın çeşitli havalimanlarına düzenlenen saldırılardan sorumlu tutulup “uluslararası terörü destekleyen ülke” olarak hedefe konmuştu. Nisan1986’da Berlin’deki bir gece kulübünde 3 askerinin öldürülmesinden Kaddafi yönetimini sorumlu tutan ABD, Libya’nın Trablus ve Bingazi kentlerini bombalamıştı. Kaddafi, 1987’de Fransa destekli Çad güçleri ile giriştiği savaşı (Toyota Savaşı) kaybedince bu savaşta esir düşen Genelkurmay Başkanı Halife Hafter’i ‘hain’ ilan edip savaşın kaybedilmesinin sorumlusu olarak göstermişti -ki, Hafter esir düştükten sonra uzun bir dönem ABD’de kalmış ve 2011’de Kaddafi’nin devrilmesinden sonra yeniden sahneye çıkmış/çıkarılmıştı.

2000’li yılların başında ABD ve batılı emperyalistlerle ilişkileri ‘normalleşme’ye çalışsa da 2010 sonu ve 2011’de önce Tunus ve sonra Mısır’da patlak veren halk ayaklanmaları, batılı emperyalistlerin Kaddafi’den kurtulmaları için aradıkları fırsatı sundu. BM Güvenlik Konseyi, Mart 2011’de Libya’daki gösterileri gerekçe göstererek “sivillerin şiddet kullanan Kaddafi yönetiminden korunması” gerekçesiyle Libya’ya askeri müdahale kararı aldı. Bu müdahale kararı karşısında Rusya, Çin, Hindistan, Brezilya ve Almanya çekimser oy kullanan ülkeler oldu. Libya petrolünün en büyük müşterileri olan Fransa ve İtalya ile ABD ve İngiltere’nin başını çektiği NATO güçlerinin Mart ayında başlayan bombardımanı Ağustos 2011’de Kaddafi’nin devrilmesi ve Ekim ayında NATO destekli cihatçı güçler tarafından yakalanıp linç edilmesiyle sonuçlandı.

Libya, Kaddafi’nin devrilmesinden sonra İhvancıların başını çektiği İslamcı güçler, bazı aşiret güçleri ve eski ordu mensuplarının oluşturduğu güçler arasında bir iç çatışma-kargaşa dönemine girdi. 2012’de 18 aylık geçiş süreci için yapılan Genel Ulusal Kongre seçimlerinde İhvancıların başını çektiği İslamcı güçler çoğunluğu sağladı. 2013’te Mısır’da Genel Kurmay Başkanı Sisi’nin İhvancı Mursi’yi devirdiği bir darbe gerçekleşti. Sisi, Libya’da İhvancı güçlerin egemen olmasını kendi yönetimi için tehdit olarak görüyordu. İhvancılar, onları destekleyen Katar ile “terör örgütü” ilan eden S. Arabistan ve BAE arasında da ciddi bir gerilim yaratmış ve bu gerilim Libya’ya da taşınmıştı.

Halife Hafter bu dönemde Mısır, BAE ve S. Arabistan tarafından İhvancılara karşı desteklenen bir güç olarak öne çıkmaya başladı. 2013’te görev süresi dolan Genel Ulusal Kongre’nin görev süresini bir yıl uzatması karşısında Şubat 2014’te Hafter’e bağlı güçler başarısız bir darbe girişiminde bulundu. Haziran 2014’te yapılan seçimlerde bu kez İslamcılar, Temsilciler Meclisi’nde çoğunluğu kaybetmelerine rağmen yeni seçilen meclisi tanımadıklarını açıklayınca meclis Hafter güçlerinin denetimindeki Tobruk’a taşındı ve Hafter’i Libya Ulusal Ordusu’nun (LUO) komutanı ilan etti. Bu gelişmeler karşısında İslamcıların çoğunlukta olduğu Genel Ulusal Kongre, ağustos ayında Trablus’ta toplanarak yeni hükümetin kuruluşunu ilan etti. 17 Aralık 2015’te Fas’ın Suheyrat kentinde BM’nin girişimleriyle ‘Libya Siyasal Anlaşması’ imzalandı ve BM, bu anlaşmaya göre Fayiz el Serrac’ın Ulusal Mutabakat Hükümeti’ni (UMH) Libya’nın meşru temsilcisi olarak tanıdığını açıkladı. Ancak BM anlaşması, UMH’nin Temsilciler Meclisi tarafından onaylanmasını şart koşuyordu ve Hafter’i destekleyen Temsilciler Meclisi, UMH’yi tanımayınca Libya fiilen iki güç arasında bölünmüş oldu.

‘VEKALET SAVAŞI’NDA KİM KİMİ VE NEDEN DESTEKLİYOR?

Bir tarafından Trablus merkezli Serrac’ın UMH’sinin ve öbür tarafında Temsilciler Meclisi’nin desteğini alan Hafter’in Tobruk merkezli LUO’sunun yer aldığı Libya savaşının taraflarına yapılan militan, silah ve para akışını anlayabilmek için Libya’daki vekalet savaşında kimin kimi ve niye desteklediği sorusunun yanıtlanması gerekiyor.

Emperyalistler arasındaki saflaşmanın son dönemlerde daha da belirginleştiği bu savaşta bölge rejimlerinin oynadığı rolden başlayalım.

Mısır, Sisi’nin İhvancı Mursi’yi darbe ile devirmesinden bu yana İhvancı Serrac’ın başını çektiği UMH’ye karşı Hafter’in en büyük destekçilerinden biri. Ancak Libya’nın Mısır için önemi, sadece Sisi yönetimi için İhvan’ın bir tehdit olarak görülmesinden ibaret değil. Mısır için Libya aynı zamanda ucuz enerji ihtiyacını en kolay sağlayabileceği ve inşası sürecinde önemli bir rol/pay alabileceği bir komşu olarak anlam kazanıyor.

BAE ve S. Arabistan, nasıl Mısır’da darbeci Sisi’yi destekledilerse Libya’da da İhvan karşısında aynı çizgiyi temsil eden Hafter’i destekliyorlar. BAE ve S. Arabistan 2011’den bu yana bölgenin siyasi dizaynı bakımından İhvan çizgisini kendileri için bir tehdit olarak görüyorlar ve bu nedenle ciddi bir çelişki yaşadıkları Katar’a karşı da abluka uyguluyorlar. Elbette bu siyasi dizayn, BAE ve S. Arabistan’ın dünyanın en önemli üreticileri arasında oldukları enerji (petrol-doğalgaz) politikalarından ve enerji güvenliğinden bağımsız düşünülemez. Daha önce de belirttiğimiz gibi Akdeniz üzerinden Avrupa’ya açılan bir kapı olan Libya bu enerji politikaları için özel bir önem taşıyor.

Serrac’ın UMH’sini destekleyen güçlerin başında ise; Türkiye, Katar ve El Beşir’in 2019’da halk ayaklanmasıyla devrilmesine kadar Sudan yer alıyordu.

Erdoğan iktidarı ile birlikte İhvancılığın en büyük destekçisi olan Katar, Libya’da Serrac güçlerinin egemen olmasını körfezde kendisine yönelik BAE ve S. Arabistan’ın başını çektiği kuşatmayı kırmak bakımından bir fırsat/dayanak olarak görüyor. Çünkü dünyanın en büyük likit doğalgaz (LNG) satıcısı olan Katar için de Akdeniz üzerinden Avrupa’ya açılan bir kapı olan Libya’nın stratejik önemini tahmin etmek zor değil.

Bu bölgesel güçlerin yanı sıra emperyalist güçlerin Libya savaşında nasıl bir tutum aldıklarına geçmeden önce son dönemde Libya’da yaptığı müdahalelerle dengelerin değişmesinde önemli bir rol oynayan Türkiye’deki Erdoğan iktidarı için Libya’nın taşıdığı öneme ayrı bir başlık açmak gerekiyor.

‘MAVİ VATAN’ YA DA DENİZ AŞIRI YAYILMACILIK

ABD’nin 2003’teki Irak müdahalesi sürecinde Türkiye sınırlarından bir cephe açılmasını öngören savaş tezkeresinin (1 Mart Tezkeresi) halkta oluşan tepki sonucu meclisten geçmemesi, o tarihten sonraki birkaç yıl Türkiye-ABD ilişkilerinin gerilimli bir hatta ilerlemesine neden olmuştu -ki, o dönemki gerilim, ABD askerlerinin Irak Kürdistan bölgesindeki Süleymaniye kentinde Türk askerinin başına çuval geçirmesi ile hatırlanır. Ancak 2007’de, o dönem ABD Başkanı olan Bush ile Başbakan olan Erdoğan arasında yapılan görüşme sonrasında Türkiye’nin ABD’nin bölge politikalarının taşeronluğu misyonu “bölgesel liderlik” adı altında yenilenerek tescillenmişti. Bu durum, 2011’de Türkiye’nin Libya’ya müdahale eden NATO kuvvetlerinin ‘Merkez Komutanlığı’na ev sahipliği yapması ve ardından Suriye’ye müdahalenin öncülüğüne soyunmasıyla devam etmiş ve ancak 2014’ten itibaren Suriye’ye müdahale politikasının istenen sonucu vermemesi ve bağlı olarak ABD ve Türkiye’deki Erdoğan iktidarının önceliklerinin farklılaşmasıyla değişmeye başlamıştı.

Mavi Vatan kavramı ilk kez Amiral Cem Gürdeniz tarafından 2006 yılında kullanılmıştı. Bu doktrin, Türkiye’nin deniz yetki alanlarının belirlenmesi (kara suları, kıta sahanlığı, münhasır ekonomik bölge) ve korunması için denizlerde daha aktif bir pozisyon almasını savunmaktadır. Ancak Avrasyacı-batı karşıtı bir politik hatta duran ve 2011’de Balyoz (Ergenekon davasının devamı) davasından tutuklanan Gürdeniz’in bu doktrini o dönem batılı emperyalistlerle daha uyumlu bir politika izleyen AKP-Erdoğan iktidarı tarafından itibar görmemişti. Fakat gerek ülke içindeki ve gerekse bölgedeki siyasi konjonktürün değişmesi, Erdoğan iktidarını Ergenekoncularla ittifak ve Gürdeniz’in doktrinini kendi politikası olarak sahiplenme noktasına getirdi. Çünkü Erdoğan iktidarı bir yandan ülkeyi 11 yıl birlikte yönettiği Gülencilerin/FETÖ’nün darbe girişimine maruz kalmış ve öte yandan da hem Suriye’de ve hem de Doğu Akdeniz’de batılı güçlerle daha fazla karşı karşıya gelmeye başlamıştı.

Amerikan Jeolojik Araştırma Merkezi’nin (USGS) 2010 yılında açıkladığı verilere göre Doğu Akdeniz’de 1,7 milyar varil petrol ve 3,45 trilyon metreküp doğalgaz rezervi bulunuyor.

Doğu Akdeniz’deki enerjinin paylaşımı konusunda yaşanan gerilime geçmeden önce kara suları, kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge kavramlarını birer cümle ile açıklamakta yarar var.

Karasuları, denize kıyısı olan bir devletin kara topraklarına bitişik olarak 12 deniz milini (bir deniz mili 1852 metre) geçmeyecek biçimde belirlediği deniz yetki alanı olarak tanımlanabilir. Bilindiği gibi Ege Denizi’nde, özellikle Yunan adalarının Türkiye sınırına yakınlığı nedeniyle Türkiye ve Yunanistan arasında uzunca bir süredir karasuları konusunda anlaşmazlık yaşanıyor.

Kıta sahanlığı, sahildar devletin karasularının ötesinde 200 deniz miline (yaklaşık 370 km) kadar egemenlik haklarına sahip olduğu deniz alanlarını kapsar.

Münhasır ekonomik bölge (MEB) ise, yine bir sahildar devletin 200 deniz miline kadar olan deniz alanlarında canlı ve cansız doğal kaynakları araştırmak ve işletmek bakımından sahip olduğu egemenlik haklarını ifade eder. MEB’in kıta sahanlığından farkı, her ülkenin ilan ettiği ya da anlaşma yoluyla duyurduğu MEB’inin koordinatlarını yayımlayarak BM’ye bildirme zorunluluğunun olmasıdır.

Doğu Akdeniz’deki enerji kaynakları, Kıbrıs’ın çevresinde, Mısır kıyılarında ve İsrail-Filistin-Lübnan bölgelerinde yoğunluk kazanıyor. Türkiye’nin kıyıları bu kaynaklar bakımından zengin rezervlere sahip olmadığı için gerilim asıl olarak Kıbrıs üzerinden Kıbrıs Cumhuriyeti ve bağlı olarak Yunanistan’la yaşanıyor.

Kıbrıs Cumhuriyeti, 2000’li yılların başında Doğu Akdeniz’deki zengin doğalgaz kaynaklarının bulunmasından sonra Mısır, Lübnan, İsrail ve Suriye (savaştan önce) ile münhasır ekonomik bölge (MEB) anlaşmaları yapmıştı. Özellikle 2010’dan sonra Doğu Akdeniz’deki rezervlerin büyüklüğü ortaya çıktıktan sonra bölgeye ilgi artmaya başlamıştı. Bu temelde Kıbrıs, 13 arama bölgesi belirleyerek Amerikan ExxonMobil, İtalyan ENI ve Fransız Total şirketleriyle anlaşıp arama faaliyetlerine başlamıştı. Türkiye, Kıbrıs Türklerinin haklarının çiğnendiğini söyleyerek BM’ye başvuru yapmış olsa da Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin (KKTC) uluslararası tanınırlığının olmaması nedeniyle bu hak talebi karşılık bulmadı. Aksine 2018’de Fatih ve sonra Yavuz arama gemilerinin Kıbrıs’ın kuzey ve doğusunda arama çalışmalarına başlaması hem AB ve hem de ABD tarafından “provokatif bir girişim” olarak nitelendirildi. Ayrıca Kıbrıs Cumhuriyeti ile anlaşma yapan İtalyan ENI şirketinin sondaj gemisinin arama faaliyetlerinin Türk savaş gemileri tarafından engellenmesi, gerilimin tırmanmasına yol açtı.

Ocak 2019’da Mısır’ın başkenti Kahire’de bir araya gelen Mısır, Kıbrıs, Yunanistan, İsrail, Filistin, Ürdün ve İtalya Doğu Akdeniz Gaz Forumu’nu kurduklarını açıkladı. Türkiye, böylece Doğu Akdeniz’deki doğalgaz kaynaklarının çıkartılması ve pazarlanması süreçlerini kapsayan bu anlaşmadan dışlanmakla kalmadı, hareket alanı da sınırlanmış oldu.

İşte bu nedenle Doğu Akdeniz’deki enerji sahalarının paylaşımı konusunda süren mücadeleye bağlı olarak Cumhurbaşkanı Erdoğan ve UMH lideri Serrac arasında 27 Kasım 2019’da Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılmasına İlişkin Mutabakat Muhtırası ile Güvenlik ve Askeri İşbirliği Mutabakat Muhtırası’nın imzalanmasının ardından Mavi Vatan tezini ortaya atan Gürdeniz, bu kez yapılan anlaşma ile “Mavi Vatandaki Sevr’e darbe vurulduğu” iddiasını gündeme getirmiştir.

Erdoğan iktidarının Serrac güçleri ile yaptığı anlaşmalardan sonra Libya’da savaşın seyrini değiştirmeye yönelik hamlelerine geçmeden önce şu noktaya dikkat çekmek gerekiyor: Erdoğan iktidarının yayılmacı emellerinin temel referanslarının yeni Osmanlıcılığa ve İhvancılığa dayandığı biliniyor. Dolayısıyla Şam’daki Emevi Camisinde cuma namazı kılıp İslam dünyasının liderliğini ilan etmek amacıyla Suriye’ye yapılan ve bugün de cihatçı gruplarla işbirliği halinde sürdürülen müdahale politikasını bir tarafa bırakırsak; Mısır’da Sisi tarafından darbe ile devrilmeden önce Mursi ve Tunus’un İhvanının temsilcisi Gannuşi ile bugün de devam eden ilişkiler, İhvan’ın en büyük hamisi Katar’la sürdürülen çok boyutlu işbirliği ve halk ayaklanmasıyla iktidarına son verilen Sudan diktatörü el Beşir ile kurulan ilişkiler ve bu temelde Osmanlı mirası olarak görülen Sevakin adasında askeri üs kurmak için yapılan anlaşma, bu politikadan bağımsız düşünülemez. Ancak tekelci burjuvazinin en saldırgan ve yayılmacı emeller peşinde koşan kesimlerinin temsilcisi olarak Erdoğan iktidarının bu politikasını sadece yeni Osmanlıcılık veya İhvancılık ile açıklamaya çalışmak yetersiz kalacaktır. Mavi vatan kavramı ve bu temelde Ergenekoncu/ulusalcı güçlerle girilen ittifak, Türkiye burjuvazisi için yayılmacı emellerin tarihsel-dinsel referanslardan çok daha güçlü dayanakları olan bir yönelim olduğunu ortaya koymaktadır-ki, tam bu noktada Erdoğan’ın Libya’ya asker gönderilmesine karşı çıkanlara M. Kemal’in Libya (Trablusgarp) cephesinde savaşmasını hatırlatıp (elbette o dönem Libya’nın Osmanlı toprağı ve M. Kemal’in de Osmanlı askeri olduğu gerçeğinin üstünden atlayarak) “Gazi Mustafa Kemal’in Libya’da ne işi vardı?” söylemine sarılmasını hatırlatmak gerekiyor.

LİBYA TEZKERESİ VE SAVAŞIN YENİ CEPHESİ

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve UMH Lideri Serrac arasında 27 Kasım 2019’da ‘Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılmasına İlişkin Mutabakat Muhtırası’ ile ‘Güvenlik ve Askeri İşbirliği Mutabakat Muhtırası’nın imzalandığını belirtmiştik. Ancak Erdoğan her ne kadar bu anlaşmayı Serrac ile yapmış olsa da aslında anlaşma kapsamına giren bölgeler Libya’nın doğusuna düşüyor -ki, bu bölgeler Hafter güçlerinin denetiminde bulunuyor. Üstelik Hafter güçleri, askeri anlamda çok daha üstün oldukları Serrrac güçlerinin merkezi olan Trablus’u Nisan 2019’da başlayan bir operasyonla kuşatma altına almıştı.

Erdoğan iktidarı, Serrac’ın UMH’si ile imzaladığı mutabakatlara dayanarak Ocak 2020’de Libya’ya asker ve askeri mühimmat-silah gönderilmesini amaçlayan ‘Libya Tezkeresi’ni mecliste onaylattı.

Erdoğan iktidarının Serrac’ı desteklemek üzere Libya’ya Suriye’den militan gönderdiğine dair iddialar daha tezkere onaylanmadan önce gündeme gelse de ilk dönemler suskun kalan Erdoğan, tezkerenin meclisten geçirilmesinden sonra “meşru hükümeti destekleme” adı altında silah ve militan yardımını daha açıktan yapmaya ve “Libya’daki şehitler”den söz etmeye başlamıştı (Burada ölen MİT mensuplarını deşifre ettikleri iddiasıyla Oda TV Haber Müdürü Barış Terkoğlu ve Yayın Yönetmeni Barış Pehlivan’ın tutuklandığını da hatırlatalım). Bu dönem içinde Erdoğan iktidarı Libya’ya İHA, SİHA, zırhlı araç, tank gibi silah ve mühimmat ile birlikte Suriye İnsan hakları Gözlemevi’nin (SOHR) verdiği rakamlara göre, Suriye’de işbirliği yaptığı cihatçılardan 11 bin militan gönderdi.

UMH güçleri, Mart ayında SİHA’ların sağladığı askeri üstünlük ve binlerce militanın desteğiyle Hafter’in LUO’sunun kuşatmasını püskürtmek amacıyla “Öfke Volkanı” adını verdiği bir operasyon başlattı ve bu operasyon sonucunda Trablus kuşatması bakımından stratejik bir önem taşıyan Vatiyye Hava Üssü’nü Hafter güçlerinin elinden almayı başardı.

Erdoğan iktidarının desteği sayesinde Hafter güçlerinin kuşatmasının püskürtülmesi ve Vatiyye Üssü’nün ele geçirilmesi dünya basınında da yankılanan bir gelişme oldu. Birçok medya organında Erdoğan iktidarının büyük başarısı üzerine çeşitli yorumlar yapıldı. Ancak bu yorumlar önemli bir gerçeği göz ardı ediyordu. Çünkü, her ne kadar Hafter güçlerinin kuşatması kırılmış olsa da bugünkü koşullarda UMH’nin bütün Libya’ya egemen olacak bir saldırıya girişmesi ya da böylesi bir saldırının başarıya ulaşması mümkün görünmüyor. Dolayısıyla Erdoğan iktidarının müdahalesi Serrac’ın ayakta kalmasını sağlamış olsa da yapılan anlaşmaları güvence altına almaya yetmiyor. Çünkü daha önce belirtiğimiz gibi deniz yetki anlaşmasına konu olan bölgeler Hafter güçlerinin elinde bulunuyor.

Öyleyse yaptığı etkin müdahale ile Libya savaşında yeni bir denge durumunun ortaya çıkmasını sağlamış olsa da bu durumun Erdoğan iktidarı için bir “kazanım” olarak değerlendirilmesi için oldukça erken olduğu söylenebilir. Dahası BM’nin Libya Temsilcisinin savaşın daha büyüyüp yıkıcı bir hal alacağı uyarısı dikkate alındığında Erdoğan iktidarının bugün “başarı” olarak gösterdiği durumun aslında Türkiye’yi Suriye’den sonra Libya’da da içinden çıkılması kolay olmayan bir savaş batağının içine sürüklemekten başka bir anlam taşımadığını da belirtmek gerekiyor. Çünkü Erdoğan iktidarının “başarısı” gibi gösterilen bu denge durumunun ortaya çıkması, Libya ve bölge genelinde paylaşım/egemenlik mücadelesi halinde bulunan emperyalistlerin tutum ve hesaplarından bağımsız düşünülemez.

Burada Erdoğan iktidarının Doğu Akdeniz ve Libya’da sürdürdüğü savaşçı politikaya karşı kimi muhalefet partileri ve yazarların “milli çıkarların barışçıl yöntemlerle korunması”na indirgenmiş itirazları konusuna da değinmek gerekiyor. Öncelikle “milli çıkar”, tekelci burjuvazi ve onun iktidarının kendi çıkarlarını bütün ulusun/milletin çıkarıymış gibi göstermek üzere kullandığı bir kavramdır. Çünkü bu kavram, toplumun çıkarları karşıt olan sınıflardan -işçi sınıfı ve burjuvazi- oluştuğu gerçeğinin üstünü örtmeye hizmet eder. Türk ya da Yunan fark etmez; burjuvazi, paylaşım mücadelesinde kendi çıkarlarını bütün toplumun çıkarı gibi göstermeye çalışır ve dahası bu temelde burjuvazisiyle rekabet ettiği ülkelerin halkı ile kendi halkı arasında düşmanlık tohumları ekerek kendi iktidarını güçlendirmeye çalışır.

Bu nedenle burjuvazinin “milli çıkar” adı altında toplumu kendi çıkarlarının arkasından sürüklemesine açıktan karşı çıkmayan/çıkamayan hiçbir tutum, ne kadar “iyi niyetli” olursa olsun burjuva gericiliğin politikaları karşısında gerçek bir seçenek yaratamaz. Üstelik bölgesel paylaşım mücadelesinin giderek kızıştığı bugünkü koşullarda bu paylaşımın al gülüm-ver gülüm biçiminde gerçekleşeceğini düşünmek ham bir hayalden öteye geçemeyeceği gibi dönüp dolaşıp burjuva saldırganlığın kendi politikalarına meşruiyet alanı yaratmasına hizmet etmekten de kurtulamaz.

ABD-RUSYA MÜCADELESİ LİBYA’DA DA BELİRGİNLEŞİYOR

Suriye, Rusya’nın bölgedeki tek askeri üssünün (Tartus’taki Deniz Üssü) bulunduğu ülkeydi. O yüzden Erdoğan iktidarının, öncülüğüne soyunduğu ve batılı emperyalistler tarafından desteklenen Suriye müdahalesi, Rusya için kendisini bölgesel paylaşım mücadelesinde saf dışı bırakmaya yönelik bir girişim olarak anlam kazanıyordu. Bu nedenle Rusya, bu girişimi başarısızlığa uğratmak üzere 2015 Eylülü’nden sonra Suriye savaşına etkin bir şekilde müdahale ederek savaşın seyrini değiştirdi. Ancak Rusya’nın müdahalesi Suriye ile de sınırlı kalmadı ve Rusya, bölge genelinde kendi pozisyonunu ABD karşısında güçlendirecek hamlelere girişti. Bu temelde bölgede ABD ile güçlü ilişkileri olan S. Arabistan, BAE, İsrail ve Mısır gibi ülkelerle ticari ve askeri alanlarda ilişki ve işbirliğini arttırmaya yönelik adımlar atıldı. Mesela 2019’da Rusya ve BAE arasında başta enerji olmak üzere çeşitli alanlarda işbirliği anlaşması imzalanmasından sonra Putin, “Suriye, Libya, Yemen ve Körfez’deki konularla ilgili uyumlu çalışmalarımız devam ediyor” diyordu -ki, BAE savaşın başlamasından sonra 2012’de kapattığı Şam Büyükelçiliği’ni 2018 sonunda yeniden açmıştı. Rusya, yine Mısır ile 2015’ten başlayarak ortak askeri tatbikatlar dahil birçok alanda işbirliği arttıran adımlar atmıştı.

Bugün Rusya, Libya savaşında da Mısır, BAE, S. Arabistan ve Fransa ile birlikte Hafter’i destekleyen en önemli güç konumunda bulunuyor. Kaddafi dönemini bir tarafa bırakırsak, Rusya’nın yeniden Libya’da pozisyon edinmeye yönelik girişimleri yine 2015’ten sonra bölgeye etkin müdahale politikasının bir devamı olarak gerçekleşti. Libya savaşının taraflarından Halife Hafter, Sovyet döneminde Rusya’da eğitim görmüş ve Rusça’yı iyi bilen bir askerdi. Üstelik Libya’da Suriye’ye müdahale için kullanılan cihatçı grupların devamı sayılabilecek güçlere karşı savaşıyordu. Bütün bunlar Rusya’nın Libya’da etkin bir pozisyon kazanması için Hafter’i iyi bir seçenek haline getiriyordu.

Peki, Libya, Rusya için neden önemli?

Bu sorunun yanıtı birkaç noktadan verilebilir.

Öncelikle Suriye müdahalesinden sonra Tartus’taki Deniz Üssü’nün yanına Lazkiye’de Hava Üssü (Hmeymim Üssü) kurarak Akdeniz’deki gücünü arttıran Rusya, Libya’da Hafter’e verdiği destek üzerinden Kuzey Afrika ve Ortadoğu’daki paylaşım mücadelesinde ABD’ye karşı pozisyonunu güçlendirmek istiyor. Ayrıca Rusya’nın Libya’da askeri olarak üslenmesi, Rusya’nın Avrupa’da NATO üzerinden kuşatılmak istenmesine karşı bir yanıt olarak da anlam kazanacak.

Libya’yı önemli kılan bir diğer konu, bölgedeki enerji kaynaklarının ve geçiş yollarının denetlenmesi mücadelesi bakımından taşıdığı özel konumdur. Bu nedenle Rusya, Libya’da saf dışı kalması halinde dünya enerji piyasasındaki konumunun olumsuz etkileneceği kaygısıyla da hareket ediyor -ki, bu kaygı sebepsiz değil.

Hatırlanırsa ABD, 2019’da Rusya doğalgazını Almanya ve Avrupa’ya taşıyacak Kuzey Akımı-2 projesine karşı yaptırım kararı aldı. Bu karar sonrasında projenin yapımını üstlenen şirket (İsviçre-Hollanda ortak şirketi Allseas) projeden çekildi. Kuzey Akımı-2 projesini “Avrupa’nın enerji güvenliği için büyük bir risk” olarak tanımlayan ABD, projeyi ayrıca Rusya’nın “tehdit ve siyasi baskı aracı” olarak görüyor. Dolayısıyla ABD yönetimine göre Libya, hem sahip olduğu petrol ve hem de Doğu Akdeniz’deki doğalgazın Avrupa’ya taşınması bakımından Rusya’nın baskısını ortadan kaldırmak için iyi bir seçenek olabilir.

Bu durum, Libya’nın Rusya’nın enerji politikaları bakımından önemini de yeterince açıklıyor.

İşte Rusya’nın bu politik hedef kapsamında Hafter’i askeri olarak desteklediği ile ilgili iddialar, 2018 sonlarında gündeme gelmeye başlamış ve 2019’dan itibaren Rus Wagner güvenlik şirketinin yaklaşık 3 bin savaşçı ile Hafter’i desteklediği ortaya çıkmıştı. Hafter’in Serrac güçlerine karşı askeri üstünlüğünde bir yandan Wagner şirketinin paralı askerlerinin ve öte yandan da BAE tarafından finanse edilen Sudanlı paralı savaşçıların önemli bir payı bulunuyordu.

Ancak Mayıs ayında Wagner şirketinin Trablus kuşatmasına katılan paralı askerlerinin geri çekildiği haberleri geldi. Ardından da Serrac güçleri Türkiye’den aldıkları silah ve militan desteğiyle Trablus kuşatmasını kırıp stratejik önem taşıyan Vatiyye Üssü’nü ele geçirdi. Kimi haber kaynaklarına göre Wagner şirketi Hafter ile anlaşamadığı için paralı askerlerini geri çekti. Kimi kaynaklara göre ise, bu geri çekilme taktikseldi ve Rusya’nın Hafter üzerindeki baskısını artırmayı amaçlıyordu. Wagner askerlerinin çekildiği günlerde Rusya’nın Suriye’deki Hmeymim Üssü üzerinden Libya’daki Hafter güçlerini desteklemek üzere 4. kuşak (son model savaş uçaklarının bir önceki modelleri) 14 savaş uçağı gönderdiğine dair bilgi ve görüntüler, bu geri çekilmenin Rusya için taktiksel olduğu görüşünü güçlendiriyor. Yine son dönemlere Hafter’le birlikte Tobruk’taki Temsilciler Meclisi’nin Başkanı Akile Salih’in de öne çıkmaya/çıkarılmaya başlaması da Hafter’e baskı kurma ve hatta Rusya başta onu destekleyen güçlerin gerektiğinde Hafter’in alternatifini öne sürerek manevra alanlarını genişletme yönünde yapılmış bir hamle olarak anlam kazanıyor.

Burada Hafter’in Mart ayında 2012’den bu yana kapalı olan Şam Büyükelçiliği’ni açtığı ve Hafter Güçleri ile Suriye yönetimi arasında “ülke topraklarının egemenliği konusunda Türkiye başta olmak üzere yabancı güçlere karşı ortak mücadele” açıklamaları yapıldığını da bir not olarak ekleyelim.

Toparlarsak, Hafter’in Nisan ayında tek taraflı olarak kendini ülkenin hakimi ilan etmesini de onaylamayan Rusya’nın, Hafer’i kontrollü bir şekilde, yani hem karşısındaki bloklaşmaya karşı kendisine manevra alanı yaratacak ve hem de Libya’daki pozisyonunu güçlendirecek bir şekilde desteklediğini/desteklemeye devam edeceğini söyleyebiliriz.

ABD’ye gelince…

ABD’nin, NATO’nun Libya’ya müdahalesinde işbirliği yaptığı cihatçı gruplar, Eylül 2012’de Bingazi kentinde düzenledikleri protesto gösterisinde Libya Büyükelçisi Christopher Stevens’ı öldürmüşlerdi. O tarihten sonra Libya’daki kaotik ortamda güçlenen IŞİD’e yönelik 2016-2018 tarihleri arasında yapılan hava operasyonlarını saymazsak, ABD’nin diğer bölge ülkelerine nazaran Libya’ya daha ‘ilgisiz’ kaldığı söylenebilir. Aslında bu ‘ilgisizlik’ ABD’nin bölge politikasının bir parçasıydı. Çünkü ABD, bölgedeki dengeleri kendi lehine çevirme ve bölgeyi kendi politik ekseninde dizayn için istediği adımları atamadığı koşullarda bölge ülkelerinde iç çatışma ve istikrarsızlığın derinleşmesini tercih ediyor. Dolayısıyla ABD, bu dönem boyunca her ne kadar BM tarafından tanınan UMH ile ilişkilerini sürdürse de Serrac’ı Hafter güçlerine karşı destekleyici ciddi bir adım da atmadı.

Ancak son dönemlerde Rusya’nın Hafter güçleri üzerindeki etkisinin daha belirgin hale gelmesi, ABD’nin tutumunu değiştirmesini sağladı. Bu tutum değişikliğine bağlı olarak, Erdoğan iktidarı ile işbirliğinin geliştirilmesi ve UMH’nin desteklenmesi yönünde yapılan açıklamalar ve atılan adımlar birbirini izledi.

Önce Cumhurbaşkanı Erdoğan, 29 Nisan’da ABD Başkanı Trump’a, Suriye ve Libya başta olmak üzere bölgede Türkiye-ABD işbirliğinin önemine vurgu yapan, dolayısıyla ABD ile birlikte çalışma isteğini ortaya koyan bir mektup gönderdi. Ardından ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey, 12 Mayıs’ta Türkiye ile S-400’ler hariç Libya, NATO, Irak, Suriye gibi pek çok konuda iyi anlaştıklarını vurgulayan bir açıklama yaptı. İki gün sonra (14 Mayıs’ta) İtalya’nın La Rupubblica gazetesine NATO’nun Libya’daki tutumuna dair çarpıcı bir açıklama yapan Genel Sekreter Stoltenberg, “Libya’da tüm tarafların uyması gereken bir silah ambargosu var. Bu, BM tarafından tanınan Fayiz es-Serrac hükümeti ile Hafter tarafından idare edilen güçleri aynı kefeye koymak anlamına gelmez. Bu nedenle NATO, Trablus hükümetine destek vermeye hazır” demiş ve ardından aynı gün Erdoğan ile de bir telefon görüşmesi yaparak talep halinde Serrac’a destek verebileceklerini belirtmişti.

Bu trafiğin bir sonucu olarak Türkiye Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, 19 Haziran’da yaptığı açıklamada Libya konusunda Türkiye ve ABD arasında dışişleri ve savunma bakanlıkları ile istihbarat örgütleri düzeyinde ortak çalışmalar yapmak üzere Erdoğan ve Trump’tan talimat aldıklarını söyledi.

ABD’nin Libya’daki tutum/politika değişimini gözler önüne seren bir diğer dikkat çekici açıklama da ABD Afrika Komutanlığı’ndan (AFRICOM) gelmişti. Rusya’nın Libya’ya gönderdiği 14 savaş uçağına ait olduğunu iddia ettiği görüntüleri yayımlayan AFRICOM’un Komutan Yardımcısı Tuğgeneral Hadfield, “Rusya’nın Libya’da kalıcı bir askeri üsse sahip olması ve buraya uzun menzilli füzeler konuşlandırması durumunda, bunun NATO ve Avrupa için yepyeni bir güvenlik durumu meydana getireceğini” söyledi. Yapılan açıklamalar ABD’nin Libya ve Doğu Akdeniz’de “yükselen Rus tehdidi” söylemi/iddiası üzerinden önümüzdeki dönemde NATO’yu Rusya’ya karşı devreye sokmaya -ki, NATO Genel Sekreteri Stoltenberg’in açıklamaları da bu yöndedir- ve AB’yi de ABD’nin bölge politikalarına göre tutum almaya zorlamaya çalıştığını/çalışacağını gösteriyor.

Tam bu noktada ABD’nin bölgedeki en önemli müttefiki İsrail için de bir parantez açmak gerekiyor.

İsrail’in BM’deki Daimi Temsilcisi Danon, ABD’nin Libya politikasındaki değişimin belirginleştiği Mayıs ayında yaptığı bir açıklamada İran’ı Libya’daki Hafter güçlerine gelişmiş silahlar gönderip silah ambargosunu delmekle suçladı. İsrail’in bu açıklaması, Libya’daki durumun giderek Suriye savaşındakine benzer bir kamplaşmaya doğru ilerlediğini ortaya koyuyor. Bu süreçte İsrail cephesinden dikkat çekici başka adımlar da geldi. İsrail’in Türkiye’deki en üst düzey temsilcisi konumunda bulunan Ankara Maslahatgüzarı Roey Gilad’ın bir internet sitesine Suriye ve İdlib konusunda İsrail ve Türkiye’nin çıkarlarının ortak olduğunu ve bu nedenle iki ülke arasındaki işbirliğinin geliştirilmesi gerektiğini anlatan bir yazı yazdı. Yine 11 Mayıs’ta Fransa, Kıbrıs, Yunanistan, Mısır ve BAE tarafından Türkiye’nin Doğu Akdeniz ve Libya’da uluslararası hukuku ihlal ettiği suçlamasının yapıldığı ortak bir açıklama yayımlandı. Daha önceki dönemlerde bu güçlerle ortak tutum alan İsrail bu açıklamaya imza atmayarak Türkiye ile işbirliğine hazır olduğu mesajını verdi.

Libya ve Doğu Akdeniz’deki egemenlik/paylaşım mücadelesinde aktif rol alan emperyalistler arasında Fransa’yı ve kısmen İtalya’yı da saymak gerekiyor.

Fransa, eski gücünü kaybetmiş olsa da hâlâ Afrika’da en etkin emperyalist güçlerden biri konumunda bulunuyor. Libya, Fransa için ucuz ve kolay ulaşılabilir bir enerji ülkesi olmanın ötesinde Akdeniz üzerinden Afrika’ya açılan önemli bir kapı olarak da önem taşıyor. Sahel olarak adlandırılan ve Sahra kuşağının güneyinde kalan Moritanya, Mali, Nijer, Çad ve Sudan hattında kendi çıkarları için bir tehdit olarak gördüğü radikal İslamcı gruplarla mücadele eden Fransa, 2016’dan bu yana bu gruplara karşı Libya’daki Hafter güçleriyle işbirliği ve ortak operasyonlar yapıyor.

Haziran ayında yaşanan ve NATO’ya taşınan bir olay, Türkiye ve Fransa arasında Doğu Akdeniz ve Libya’da yaşanan gerilimi de özetliyordu: Fransa’nın Akdeniz’de NATO misyonu çerçevesinde görev yapan Courbet isimli firkateyni, Tanzanya bandıralı bir gemiyi ambargoyu delerek Libya’ya silah taşıdığı şüphesiyle denetlemek isteyince bu gemiye eşlik eden Türk savaş gemileri tarafından taciz edildi. Bunun üzerine Fransa, 18 Haziran’da Türkiye’yi NATO’ya şikayet etti, ki Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, “Burada bizim gemilerimizi Libya’ya bir şey mi götürüyor diye yoklamaya çalışıyorlar. Sen NATO müttefikine böyle davranırsan karşılığını alırsın” sözleriyle aslında bu iddiayı doğruluyordu.

İtalya ise, Fransa’ya göre daha pasif bir pozisyonda ama Hafter güçleri karşısında BM tarafından tanınan UMH’yi destekleyen bir politika izliyor. Hafter’in Trablus’u kuşattığı dönemde İtalya’nın en büyük korkusu kentin düşmesi halinde büyük bir mülteci akınıyla karşı karşıya kalmaktı.

İtalya’nın korkusu, Libya ile ilgili analizlerde hep göz ardı edilen gerçeğe; savaşın Libya halkı için yol açtığı yıkıma dönüp bakmayı da gerekli kılıyor.

LİBYA SAVAŞININ YOL AÇTIĞI YIKIMIN TABLOSU

Libya’da 2011’deki emperyalist müdahale ve sonrasında devam eden iç savaşın yol açtığı yıkımın faturasını en ağır biçimde ödeyen kuşkusuz Libya halkı oldu.

6 buçuk milyon nüfuslu ülkede sadece 2011’deki NATO müdahalesi sürecinde yaklaşık 30 bin kişi hayatını kaybetti. Daha sonra devam eden iç savaşın yarattığı kaotik ortamda yüzlerce silahlı grup ortaya çıktı ve bu nedenle binlerce kişinin yaşamını kaybettiği belirtilse de bu rakam kesin olarak bilinmiyor.

BM ve bağlı olarak çalışan kuruluşların açıkladığı verilere göre savaş nedeniyle 435 bin kişi iç göçmen durumuna düşerken İtalya’ya göç edenlerin sayısı 100 bini geçiyor. Öte yandan İtalya’ya göç etmek isterken Akdeniz’de boğularak can veren göçmen sayısı da 4 bin 500 kişiden fazla.

Ülkenin en önemli gelir kaynağı olan petrolün üretimi savaş öncesinde1,6 milyon varilden 2016’da 400 bin varile ve bağlı olarak 2010’da 73 milyar dolar olan ülkenin GSYİH’sı, 2016’da 33 milyar dolara kadar düştü. Kişi başına düşen milli gelir de 2011’de 12 bin120 dolar iken, 2016’da 5 bin193 dolara düştü.

Ülkedeki hastanelerin yüzde 44’ü savaş nedeniyle 2011’den bu yana kapalı bulunuyor ve bu nedenle yaklaşık 2 buçuk milyon insan sağlık hizmeti desteğinden yoksun durumda.

Ülkede 558 okul savaş nedeniyle kapalı bulunuyor ve bu nedenle 279 bin öğrenci okula gidemiyor.

Yaklaşık 900 bin kişi gıda başta olmak üzere insani yardıma muhtaç durumda.

Özetle Libya savaşının kazananı daha belli olmasa da ortadaki veriler kaybedeninin her koşulda Libya halkı olduğu gerçeğini çarpıcı bir biçimde ortaya koyuyor.

SONUÇ YERİNE

Yazı boyunca çeşitli yönlerini ele almaya çalıştığımız gelişmelere bakarak Libya’nın önümüzdeki dönem emperyalistler ve bölge gericilikleri arasındaki egemenlik/paylaşım mücadelesi bakımından daha fazla öne çıkacağını şimdiden söyleyebiliriz. Çünkü bölgede ABD ve Rusya arasındaki egemenlik mücadelesi ve ortaya çıkardığı dengeler, Ortadoğu ve Akdeniz’de askeri üstünlük sağlamak ve enerji kaynakları ile geçiş yollarının denetlenmesi bakımından Libya’yı daha önemli hale getirmiştir.

Öte yanda vekalet savaşını yürüten Hafter ve Serrac güçlerinin arkasındaki ülkelere ve bu ülkelerden Libya’ya devam eden silah ve militan akışına baktığımızda, yapılan onca “ateşkes”, “barış” çağrılarına rağmen Libya savaşının daha da derinleşeceğini ve Libya halkı için çok daha yıkıcı sonuçlar doğuracağını öngörmek de kehanet olmayacaktır.

Serrac’ın UMH’si ile yaptığı anlaşmalar sonrasında Erdoğan iktidarının savaşın seyrine etki edecek düzeyde militan, silah ve mühimmat göndermesi, Hafter güçlerinin Trablus kuşatmasının geriletilerek yeni bir denge durumunun ortaya çıkmasını sağlamış olsa da ortada propaganda edildiği gibi bir ‘kazanım’ bulunmamaktadır. Çünkü bu müdahale ancak Libya’daki bölünmeyi belirginleştiren bir rol oynamış ve imzalanan mutabakatlara konu olan deniz alanları Hafter güçlerinin elinde kalmaya devam etmiştir. Bununla birlikte Libya’daki bölünme ve çatışmaların derinleşmesi, en çok burada Rusya’nın hakimiyet kurmasından kaygı duyan ve kendi hakimiyet kuramadığı alanlarda çatışma ve istikrarsızlığın süreklileşmesi stratejisini izleyen ABD’nin işine gelmiştir. ABD ve NATO’nun son dönemlerde Erdoğan iktidarını destekleyici açıklamalarının kerametini bu politikada aramak gerekir.

Cumhurbaşkanı Sözcüsü İbrahim Kalın’ın Hafter güçlerinin UMH’nin elinde bulunan Misrata’nın doğusundaki sahil kenti Sirte ve güneyindeki Cufra’dan çekilmesi gerektiğini söylemesi ve buna karşı Mısır lideri Sisi’nin “Sirte ve Cufra kırmızı çizgimizdir” dedikten sonra buraya yönelik bir saldırı halinde müdahale haklarının ortaya çıkacağını savunması, bu vekalet savaşının asli güçlerin de savaşın içine çekileceği bir hatta ilerlediğini ortaya koyuyor. Bu durum Erdoğan iktidarının Libya’da sürdürdüğü politikanın ülkeyi nasıl bir savaş batağına doğru sürüklediğini de gösteriyor. Erdoğan iktidarının bu yanlışta ısrarının bir tarafında yayılmacı emelleri bulunuyorsa öbür tarafında da ülke içinde milliyetçiliği kışkırtarak kaybetmeye başladığı halk desteğini yeniden kazanmak ve bu temelde muhalefeti de baskı altına almak yer alıyor.

Son olarak, sorunun kaynağı neredeyse çözümü de orada aranmalıdır. Suriye ve diğer bölge ülkelerinde olduğu gibi Libya’da da çözüm, ülkeyi paylaşım mücadelesinin bir alanı haline getirip yıkıma uğratan emperyalistlerin ve bölge gericiliklerinin ellerini çekmelerinden ve ülkenin geleceğinin Libya halkı tarafından belirlenmesinden geçmektedir. Bu kendiliğinden gerçekleşmeyeceğine göre; emperyalizme ve gerici işgallere karşı mücadeleye yabancı olmayan Libya halkının bugün de anti-emperyalist bir çizgide ve kendisine dayatılan gerici kamplaşmayı aşabilecek demokratik bir hatta mücadele etmesi gerekiyor. Ve elbette bu mücadelede bize düşen görev, her şeyden önce kendi ülke gericiliğimizin yayılmacı-müdahaleci politikalarına karşı açık tutum almak; emperyalistlerin ve işbirlikçi bölge gericiliklerin savaş ve yağmasına karşı Libya ve ezilen diğer bölge halklarıyla dayanışma ve ortak mücadeleyi büyütmektir.

Warning: A non-numeric value encountered in /home/teoriveeylem/public_html/wp-content/themes/Newspaper/includes/wp_booster/td_block.php on line 353