Liberal düzenin çöküşü

Sinan Birdal

ABD’de George Floyd’un polis tarafından öldürülmesiyle başlayan kent ayaklanmaları bir kez daha toplumsal hareketlerin siyasete müdahale imkanlarını gösterdi. Sokak protestoları polis şiddetini gündeme taşımakla kalmadı, sömürgeciliğin sembollerinden başlayarak kapitalizme dair bir tartışmayı da başlattı. Irkçılıkla kapitalizm arasındaki tarihsel bağlantıyı ifşa etti. Kritik bir seçimin öncesinde başlayan bu sokak hareketi 1968’in yenilgisiyle açılan bir parantezin kapanmakta olduğunu gösteriyor. Bir dönem kapanıyor ancak yeni dönemin niteliği belirsizliğini koruyor. Ciddi bir dönüşümün, sınıf mücadelesinin yükseleceği bir sürecin eşiğindeyiz.

SAVAŞ SONRASI LİBERAL DÜZEN

II. Dünya Savaşı sonrasında kurulan liberal dünya düzeninin sonuna gelmekte olduğumuz günümüzde sıkça dillendiriliyor. Bu düzenin kurucu unsurlarını tarif edelim:

  1. Savaş ekonomisiyle oluşan askeri-sanayi kompleksi, yani tekelci holdingler ve güvenlik kurumları (ordu, polis, istihbarat) arasındaki ittifak;
  2. İşçi aristokrasisi vasıtasıyla sendikal hareketin ehlileştirilmesi ve sosyal güvenlik sistemindeki ayrımcılık vasıtasıyla işçi sınıfının (kayıt-içi/kayıt-dışı) olarak cinsiyet, ırk ve etnik köken temelinde bölünmesi;[1]
  3. Siyasal partilerin sınıf söyleminden uzaklaşıp büyük çatı partilerine dönüşerek toplumdaki ideolojik çatışmanın kontrol altına alınması ve böylece (sosyal demokrat, sosyalist, komünist) işçi sınıfı partilerinin düzenle uyumlulaştırılması;[2]
  4. Uluslararası kurumlar vasıtasıyla emperyalist devletler arasındaki çatışmanın ehlileştirilmesi, büyük güçler arasındaki çatışmanın kapitalizmin metropollerinden uzak mekanlarda sürdürülen gayri-nizami vekalet savaşları, askeri müdahaleler ve darbeler eliyle sürdürülmesi;
  5. Kapitalizmin dünya çapında işleyebilmesini sağlayacak hukuki kurallar, normlar ve kurumların oluşturulması.

II. Dünya Savaşı devam ederken müzakere edilen bu düzen savaşın ertesinde önemli değişiklikler geçirdi. Nükleer silahlar sayesinde büyük güçlerin bütün dünyayı yok etme kapasitesine sahip olması bunların doğrudan birbirleriyle savaşa girmeme eğilimini, çatışmayı kapitalizmin çevre coğrafyasına taşıma yönelimini güçlendirdi. Soğuk Savaş sınıf meselelerinden ziyade milli güvenlik meselesini öne çıkartarak, partilerin sınıf söyleminden uzaklaşma eğilimini güçlendirdi ancak oluşturulan uluslararası kurumların işlerliğini de olumsuz etkiledi.

1950’lerde dünya düzenini sarsacak çok önemli bir dizi mücadele belirdi: Sömürgeciliğe karşı ayaklanmalar o tarihe kadar sınırlı sayıda devletten oluşan sisteme yüzlerce yeni bağımsız devlet ekledi. Uluslararası hegemonyayı Britanya’dan devralan ABD önce bu geçişi yumuşak bir şekilde idare etmeye çalıştı. Ancak sömürgeciliğe karşı mücadelenin komünizmi güçlendireceği tezine dayanan dış politikası ABD’yi Vietnam’da emperyalist bir savaşın baş aktörü haline getirdi. Savaş bu ülkeyi ve uluslararası sistemi kökten değiştirecekti.

1968 VE NEOLİBERALİZM

1960’ların ikinci yarısından itibaren ortaya çıkan toplumsal hareketler sosyal, siyasal ve uluslararası sacayaklarının savaş sonrası liberal düzeni artık taşıyamadığını gözler önüne seriyordu. 1967’te sokaklara taşan Afrikalı Amerikalı hareketi diğer azınlık hareketleri, gençlik hareketi ve savaş-karşıtı hareketler bu ortamda buluştu. Siyah hareket, yerli hareketi, Latino hareketi, kadın hareketi, trans/eşcinsel hareket, çevre hareketi gibi sonraki yıllarda muhalefetin gündeminden inmeyecek hareketler ataerkil aile düzenine dayanan emperyalist sosyal devletin toplumsal meşruiyetini onarılmaz bir şekilde sarstılar.

Emperyalist militarizmi Keynesci sosyal devletle harmanlayan rejim formülünün son temsilcisi Başkan Johnson’ın 1968’de seçimlerde bir daha aday olmayacağını açıklamasıyla, bir dönem sona eriyordu. Ancak formülün yarattığı siyasal bölünme bu geçiş döneminde hükmünü icra etmeye devam etti. Sosyal devletin dışladığı veya bölüşüm hiyerarşisinin dibine itelediği gençler ve emekçilerle işçi aristokrasisi üzerinden sisteme entegre edilmiş emekçiler arasında eşgüdüm, bir ittifak kurulamadı. 1970’lerde Nixon yönetimiyle başlayan neoliberal düzenlemeler bir önceki dönemin yarattığı fay hatlarını derinleştirdi. Uluslararası finansın Wall Street hakimiyetine geçmesi; sanayi üretiminin emek gücünün ucuz, emekçilerin örgütsüz veya diktatörlükler tarafından bastırılmış ülkelere kayması eski düzenle bütünleşmiş işçi sınıfının varoluş koşullarını giderek ortadan kaldırdı. 1971’de ABD hegemonyasının sarsıldığı yorumlarına yol açan Bretton Woods sisteminin ilgası -yani doların altına çevrilebilirliğine son verilmesi- bu dönüşümün bir hazırlığıydı. 1975’te uluslararası ekonomi ve finans yönetimi için yeni bir hiyerarşik yapı olan G-7 kurulacak, merkez-çevre ilişkilerinin düzenlenmesinde Uluslararası Yeniden Yapılanma ve Kalkınma Bankası (Dünya Bankası) yerine Uluslararası Para Fonu (IMF) öne çıkacaktı. Artık uluslararası borçlandırmada doğrudan Wall Street başı çekecekti.

Bu dönüşümün siyasi ayağını Yeni Sağ adı verilen hegemonik proje oluşturdu. “Kültür savaşları” diye anılan bir dizi hamleyle sağ siyaset 1968 hareketlerine gayri-nizami bir harp başlattı. Sermaye ve emeğin cephe mücadelesine girdiği önceki dönemlerden farklı olarak bu strateji kontrgerilla doktrinine dayanıyordu. Vietnam Savaşı bitmiş, sömürgeci ayaklanma idaresi eve dönmüştü. Kanımca neoliberal yönetim tekniğini en isabetli tarif eden unsur asimetrik savaştır.

NEOLİBERAL KONTRGERİLLA

Emek ve demokrasi cephesinin kontrgerillayla mücadelesinin sonucu ağır bir yenilgi olmuştur. Bu ülkemiz kadar dünyanın geri kalanı için de geçerlidir. Yargısız infaz, yargı ve polisin militarizasyonu, muhalefete yönelik düşman hukukunun uygulanması, yeni kontrol ve gözetleme teknikleri, sokağın kriminalize edilmesi emekçilerin bu asimetrik savaşla baş etme olanaklarını ciddi anlamda akamete uğratmış, savunma pozisyonuna çekilerek gettolaşmasına neden olmuştur. Bugün Trump’ın tekrar sloganlaştırdığı “Kanun ve Düzen” devleti bu dönemin mirasıdır.

Finanstan iş piyasasının yeniden düzenlemesine çok çeşitli alanlarda kendini tahkim eden neoliberal düzen 1980’lerin sonuna doğru yeniden güncellendi. Sovyetler Birliği’nin çökmesiyle beraber yeni coğrafi alanlar sermayeye açılıyor, eski sosyal devletin savunuculuğunu yapan sosyal demokrat partiler Yeni Sol adında neoliberal programı benimsiyor ve ABD Başkanı George Bush Yeni Dünya Düzenini ilan ediyordu. Artık ABD, dünya sisteminin tek ve gerçek hegemonuydu. Güney Avrupa ve Latin Amerika’da artık miadını doldurmuş askeri diktatörlükler tasfiye edilmiş, Doğu Avrupa yeniden kapitalizme eklemlenmiş, metropoldeki kapitalizm karşıtı muhalefet tamamen yenilmiş, uluslararası sistemde kapitalizm rakipsiz bir hale gelmişti. Yeni Muhafazakarların ideoloğu Francis Fukuyama tarihin sonunun geldiğini öne sürüyordu. Yirmi yıllık yıkım ve asimetrik savaşın sonunda artık neoliberalizmin “ihya ve inşa” dönemi başlamıştı.

KURUMSAL NEOLİBERALİZM

1990’lar Birinci Körfez Savaşı, Bosna ve Kosova Savaşlarıyla başladı, 11 Eylül saldırıları sonrasındaki Irak ve Afganistan işgaliyle son buldu. 1990’larda IMF programlarına yönelik tepkiler, bilişim teknolojilerinin üzerinde yükselen finans balonu ve nihayet Asya krizi yeni bir kurumsallaşmayı zaruri hale getiriyordu. Mayıs 1998 Endonezya ayaklanması ve 1999 Seattle protestosu ardından perçinlenen bu yeni reform döneminde ekonominin giderek politik mücadeleden arındırılması gerekiyordu. Gelişmekte olan ekonomilerin dahil edildiği G-20 kuruldu. Ekonomi yönetiminin hükümetlerden bağımsız kurullara devredildiği yönetişim dönemi böyle başladı. Devletin ekonomideki rolü reddedilmiyor, tersine piyasanın işleyişini sağlayacak yasaları uygulaması işlevi vurgulanıyordu. Merkez sol ve sağ artık kimin bu yasa ve kurumları tavizsiz işleteceği üzerine rekabet ediyordu.

Dönemin vitrinindeki teşhir ürünü Avrupa Birliğiydi. AB cilt cilt düzenlemeleri, halk denetiminden uzak bürokrasisi ve ulusal temsil organlarından bağımsız teknik kurullarıyla tam bir neoliberal ütopyaydı. Almanya’nın birleşmesi ve Doğu Avrupa’ya doğru genişlemesiyle dünya ekonomisinde ciddi bir pazar payı vardı. ABD’nin bu dönemki stratejisi AB’nin bağımsız bir siyasi hat izlemesini engellemek üzerine kuruluydu. AB bir yandan küresel sermaye düzeniyle bölgesel olarak birleşecek, diğer yandan NATO üzerinden transatlantik bağlantısını sürdürecekti. Avrupa ve Amerikan yönetici elitleri arasındaki ihtilaflar genelde perde arkasında halledilir, sahnede uyum ve birlik imajı verilirdi. 2008 krizine kadar bu temsil sürdürülebildi.

2008 KRİZİ VE ABD-AB-JAPONYA AYRIŞMASI

Irak ve Afganistan savaşları AB ülkeleri içinde ABD’ye karşı ciddi siyasi tepkiye yol açtı. Kosova müdahalesinde Birleşmiş Milletlerin izninin alınmaması idare edilmişti, Irak işgalinde NATO’nun bile onayının aranmaması II. Dünya Savaşından sonra kurulan kurumların artık siyaseten işlevsizleştiğini gözler önüne seriyordu. Yine de özellikle ekonomik alanda hala bir uzlaşma hakimdi. 1980’lerde dünya kapitalizmine eklemlenen Çin bu dönemde büyüyerek hem ABD hem de AB için ehlileştirilmesi gereken bir aktör ve vazgeçilmez bir ticari ortak olarak belirdi. 2001’de Dünya Ticaret Örgütü’ne üye olmasıyla beraber Çin dünya ekonomisinin itici gücü haline gelecekti.

Irak ve Afganistan savaşlarının ABD’nin yürüttüğü en uzun ve sonuç vermeyen savaşlar olarak anılmaya başlandığı 2008’de patlayan finansal kriz otuz yıldır sürdürülen neoliberal uzlaşı için alarm zilini çaldı. Kriz sonrasında ABD, AB ve Japonya eşgüdümlü bir ekonomi politikası izlemedi, tersine aralarındaki görüş farkları çoğaldı. Yükselen Çin ekonomisi, Rusya’nın Gürcistan işgali ve ABD’nin Irak ve Afganistan’da tarihinin en uzun savaşlarını yürütmesine rağmen sonuç alamaması yeni bir hegemonya tartışmasını tetikledi. Amerikan hegemonyası sona mı eriyordu? Rusya ve Çin yeni bir ittifak mı kuracaktı? Tek-kutuplu dünyadan çok-kutuplu dünyaya mı geçmekteydik? Bu sorular henüz bir yanıt bulmadan dünya siyasetinin aktörleri yeni fırsatlara doğru yöneldiler.

2011’DEN 2020’YE AYAKLANMALAR 

2011 yılında dünya siyaseti yeni bir ayaklanma dalgasına şahit oldu. Wall Street’ten Avrupa’nın başkentlerine, oradan Arap kentlerine, Brezilya’ya, Rusya’ya, İran’a, Hong Kong’a, Ermenistan’a, Ukrayna’ya ve İstanbul ve Anadolu’nun kentlerine çok farklı ülkelerde baş gösteren bu halk hareketleri birbiriyle ilgisiz görünse de aslında aynı konjonktürün ürünüydüler. Kıtalar boyunca uzanan fay hatları, kimi yerde çukurlar kimi yerde tepeler olarak belirseler de aynı tektonik hareketten kaynaklandılar. ABD ve Avrupa’daki hareketler açıkça finans krizi sonrası uygulanan politikaları hedefe koydu. Arap ayaklanmaları doğrudan ekmek talebiyle başladı ve hızlıca diktatörleri devirme hedefine yöneldi. Brezilya’da, Ukrayna’da ve Türkiye’de gösteriler çok daha geniş bir ideolojik yelpazeyi kapsadı. Ancak bu hareketlerin hepsinin ortak noktası sokak hareketlerinin yeni bir siyasi dönemi açacak aktörü üretememesi oldu. Yunanistan, İspanya ve İtalya’daki partileşme çabaları kısmen başarıya ulaşsa da bu örneklerde iktidara gelen partiler düzenle kopmadılar, kopamadılar. Sonuç yeni bir sağ dalganın yükselişi oldu.

Sağ yeniden üstünlük kazandı ancak liberal düzenin çöküşü devam etti. Popülist veya illiberal sağ olarak adlandırılan ve ırkçılık, göçmen karşıtlığı üzerinden yeniden 1970’lerin kültür savaşlarına dönen bu sağ akımlar bir kez daha yıkıcılığa yöneldiler. Avrupa’da AB, ABD’de NATO karşıtlığı üzerinden yürüyen tartışmalarda sağın bu sefer neoliberal düzenin kurumlarını hedefe koyduğunu görüyoruz. Bu tutumun en açık örneğini merkez bankası bağımsızlığını eleştiren ve G-7’ye artık ihtiyaç kalmadığını beyan eden Trump yönetimi veriyor. 1990’ların ünlü spekülatörü (ve 1997 Asya krizini tetiklemekle suçlanan) George Soros’u hapse atmak istediğini ilan eden Trump hakim sınıf arasındaki ilişkilerin geldiği noktayı özetliyor. Irak ve Afganistan savaşlarının mimarı Yeni Muhafazakarların bile artık açıktan eleştirdiği Trump, sistemin içinde bulunduğu çözümsüzlüğün somut bir göstergesi.

ABD’deki ayaklanmalar tam da böyle bir ortamda siyasete müdahale ediyor. On yıl önceki protestolar gibi bu hareketler de siyasi bir eşgüdüme ve stratejiye sahip değil. Kısa bir sürede gündeme oturan ve bütün siyasi tartışmayı belirleyen kitleler sokakta sonuç alınabileceğini öğrendi ve bu ders giderek sokağa çıkma arzusunu tetikleyecektir. Hareketin örgütlenmesi, süreklileşmesi, kendi liderlerini yetiştirmesi, kendi taleplerini bir strateji çerçevesinde ifade etmesi kitlelerin geçmiş elli yıldan hangi dersleri çıkartacağına bağlı. 1968’den bu yana biriktirilen tarihsel tecrübe ve hafıza işe koşulabilirse hareket yepyeni bir dönemi açabilir. Aksi halde giderek koyulaşan ve saldırganlaşan bir taassubun yıkıcılığına şahit olacağız. Sonuç ne olursa olsun artık zarlar atıldı, ok yaydan çıktı. Sokağa çıkmakla kitleler artık geri dönüşü olmayan bir süreci başlattı ve yolun sonuna kadar yürümekten başka bir çare yok.


[1] Kuşkusuz sosyal güvenlik sisteminin temel aldığı erkek egemenlik ve ırkçılığın kökeni bu sistemden önce oluşmuştur. Burada kasıt Soğuk Savaş dönemindeki sosyal güvenlik sisteminin bu ayrımları güncelleyerek işçiler arasındaki birliği engellemesidir.

[2] Çatı partisi terimini Otto Kirchheimer’in Almanca’da Allerwertspartei (Tüm değerler partisi), İngilizce’de Catch-All Party (Herkesi yakala partisi) kavramını karşılamak için kullanıyorum. Weimar Döneminde Sosyal Demokrat Parti içinde faaliyet gösteren Kircheimer bu kavramı savaş sonrasında sınıf mücadelesini tasfiye eden parti sistemini tarif etmek için kullanmıştı. Buna göre Avrupa siyasal sistemindeki temel dönüşümlerden biri siyasi partilerin giderek seçim için rekabet ederek merkeze yaklaşan, ideolojik tezleri birbirine benzeşen Amerikan partilerine benzemesiydi. Kircheimer bu süreçte muhalefetin yok olduğunu iddia eder. 1965’te vefat eden Kirchheimer, Frankfurt Okulu’nun diğer üyeleri gibi – Batı Avrupa’daki mevcut siyasete ilişkin çok umutsuzdur. Ünlü siyaset bilimci 1968’deki muhalif yükselişini nasıl kavrar ve açıklardı? Bu ancak bir spekülasyon konusu olabilir.