Salgın süreci, 1 Mayıs ve işçi hareketi

Deniz Irmak

İşçi sınıfının Uluslararası Birlik, Dayanışma ve Mücadele günü 1 Mayıs ülkemizde ve tüm dünyada koronavirüsün neden olduğu salgın hastalık koşullarında kutlandı. Fiziki mesafenin korunması başta olmak üzere zorunlu sağlık önlemleri nedeniyle sembolik düzeyde katılımlarla yapılan merkezi eylemler -ki en kitlesel olanı Yunanistan’da 1000 kişinin katıldığı eylemdi- bir yana bırakıldığında kutlamalar asıl olarak işyeri kutlamaları ve 1 Mayıs gecesi evlerin balkonlarından çeşitli biçimlerde yapılan etkinlikler şeklinde gerçekleşti. Türkiye ve belli ölçülerde Yunanistan 2020 1 Mayıs’ında işyeri kutlama ve etkinliklerinin en yaygın yapıldığı ülkelerdi.

Tüm dünyada ve ülkemizde burjuva devlet ve hükümetlerin salgın karşısında halkın sağlığı yerine burjuvazinin çıkarlarını önceleyen “tedbirler” almalarının işçi sınıfı ve emekçi kesimler arasında yol açtığı tepki 1 Mayıs’ta öne çıkartılan taleplerde net bir biçimde görüldü. Bir başka ifadeyle, salgın sürecinde yaşananların sınıf çelişkilerini perdelenemez ölçüde görünür hale getirmiş olmasının, sınıflar arası ilişki ve çatışmalarda neden olduğu değişimlerin ip uçları 1 Mayıs’ta yürütülen çalışmalar ve eylemlerde işçilerin tutumunda kendini açığa vuruyordu.

Bu durumun önümüzdeki döneme yapacağı olası etkilere geçmeden önce salgın koşullarında 1 Mayıs’a gelen süreci kısaca hatırlamakta yarar var.

SALGINLA DERİNLEŞEN EKONOMİK KRİZ

Türkiye, 2018 yılının ikinci yarısında girdiği ekonomik kriz sürecini henüz atlatamamışken yağmurdan kaçmak isterken doluya yakalanmak misali salgın sürecinin ekonomik alanda yol açtığı çok daha büyük bir yıkımın girdabına düştü. Tek adam yönetimi aşırı üretimin yarattığı ekonomik kriz koşullarını, KDV indirimleri, kredi teşvikleri ve sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda açıklanan bir dizi destek paketleriyle hafifletmeye çalışırken, şimdi ülke, sanayi ve tarımın yanı sıra mali sektörü de kapsayarak derinleşen bir krizle yüz yüze geldi.

Türk lirasının dolar, avro gibi başlıca para birimleri karşısındaki değer kaybının sürmesi, döviz rezervlerinin kritik seviyelerin altına düşmesi, 2020 yılı sonuna kadar 170 milyar dolar tutarındaki kamu ve özel sektör dış borç ödemesi vb. olgular mali dengeleri büyük oranda altüst etti. Erdoğan ve hükümeti bu durumu değiştirmek için yeni borçlanmalarla dışa bağımlılığı artıran adımlar atarken, karşılıksız para basarak da durumu daha da ağırlaştırdı. Dahası salgının dünya ekonomisinde neden olduğu kriz ihtiyaç duyulan dövizin teminini oldukça güçleştirdi. Yine salgın kapsamında devreye konulan ve tümüyle sermayenin çıkarlarına göre düzenlenmiş “ekonomik paketler” zaten bozulmuş olan bütçe dengelerini daha da kötüleştirdi.

İÇERDE SALDIRGANLIK, DIŞARDA SAVAŞ KIŞKIRTICILIĞI

Salgın süreci ile birleşen ve 1 Mayıs’a gidilen süreçte, Erdoğan ve tek adam yönetiminin iç politikasına ve başta bölge olmak üzere dış politikasına; sıkışmışlığı ve çözümsüzlüklerinin artmasına da bağlı olarak, “yerlilik-millilik” propagandası eşliğinde saldırgan ve savaş kışkırtıcısı çizgisindeki ısrar tutumu damgasını vurmaya devam etti.

Temel hak ve özgürlüklerin kırıntılarını bile yok etmeye yönelik adımlar, sendikalaşma başta olmak üzere örgütlenme ve grev hakkına yönelik kısıtlamalar, en küçük bir hak arama eylemi ve gösteriyi göz altı ve tutuklamalarla bastırma girişimleri, düşünce, söz ve basın özgürlüğü alanındaki kısıtlamalar, soruşturma ve cezalar, burjuva muhalefet dahil bir bütün olarak muhalefete yönelik tehditler, tek adam yönetiminin günlük politik tutumunun bir parçası olarak salgın koşullarında da aralıksız olarak sürdü.

Mecliste ise, salgın nedeniyle derinleşen kriz koşullarında, başta yandaş tekelci burjuva kesimler olmak üzere kapitalistlerin çıkarları için gerekli olan ekonomik-sosyal düzenlemeleri içeren yasaların çıkarılması için yoğun bir çalışma yürütüldü.

Öte yandan bu tablo tek adam tek parti yönetiminin dış politik alanında, özellikle Ortadoğu ve Akdeniz bölgesinde yeni paylaşım mücadelelerinden pay kapma için savaş kışkırtıcılığını sürdürme politikaları ve bu politikaların artan açmazları ile de birleşiyordu.

Bilindiği gibi salgın öncesi İdlip’te Esad rejimi güçleriyle önemli çatışmalar yaşandı. Erdoğan-Putin arasında sağlanan “Moskova mutabakatı” ile Suriye devleti ile yaşanacak bir savaşın eşiğinden dönüldü. Bu süreçte ve devamında Erdoğan, ABD başta olmak üzere batılı emperyalistlerin desteğini almak için olağanüstü bir çaba içine girdi. Nisan ayında aktive edileceği belirtilen S-400 füze sisteminin devreye alınması sonbahara ertelendi. Bu “erteleme” salgın süreciyle gerekçelendirilse de asıl nedeni mali sıkışmışlığın tek adam rejimini, başta ABD olmak üzere batılı emperyalistlere olan bağımlılığı ve muhtaçlığı gerçeğiyle bir kez daha yüz yüze getirmiş olmasıydı.

Erdoğan ve hükümeti, dış politikada emperyalistler arasındaki çelişkilerden yararlanma üzerine bina ettiği siyasetin manevra alanı her geçen gün biraz daha daralsa da bu yolda yeni hamleler ve manevralarla yol alma girişimlerinde ısrar etti.

İŞÇİLER CAN SERMAYE KAR DERDİNDE

2019 Aralık ayında Çin’in Wuhan kentinde ortaya çıkan koronavirüs salgınının Dünya Sağlık Örgütü tarafından pandemi ilan edilmesiyle birlikte tüm dünyada insanlar yaşamlarından endişe duymaya başladı; devlet ve hükümetlerinden bu endişeyi giderecek tedbirler almasını bekledi. Bu beklenti doğal olarak işçi sınıfı, emekçiler ve yoksul halk kitleleri başta olmak üzere halk sağlığını öncelemeyi gerektiriyordu.

Ne var ki kapitalizmin dünyasında öncelik her şart altında sermaye birikiminin güvence altına alınmasına verilir. Nitekim öyle de oldu. Hemen tüm burjuva kapitalist devlet ve hükümetler mali imkanları ölçüsünde sermayenin çıkarlarını önceleyen bir dizi ekonomik tedbirler aldılar. Emperyalist devletler emperyalist yağma ve talandan elde ettiklerinin kırıntılar biçiminde bir bölümünü kendi işçi sınıfı ve halklarına sunma imkanını kullanarak tepkileri yatıştırmaya çalışırken, bağımlı kapitalist ülkeler bu imkândan mahrumdular.

Bağımlı kapitalist bir ülke olan Türkiye’de de iş başındaki tek adam yönetimi burjuva kapitalist sınıf iktidarı olarak eldeki sınırlı ekonomik kaynakları tümüyle sermayenin hizmetine koştu. Virüsün yol açtığı ekonomik sıkıntıları hafifletmek adına oluşturulan, önce 100 milyar olarak açıklanan, daha sonra ise 250 milyar TL’yi bulduğu söylenen destek paketlerinden halkın yoksul kesimlerine karşılıksız ayrılan pay 10 milyar lirayı geçmedi. Aslan payı her zaman olduğu gibi sermayeye gitti. İşçilerin kendilerinin ve ailelerinin yaşamını tehlikeye atmamak için talep ettiği sağlık, gıda, temizlik, enerji gibi zorunlu iş kolları dışında üretime ara verilerek ücretli izin verilmesi talebi hiç dikkate alınmadı. İşçilerin kabul görmeyen taleplerinden bir diğeri yaygın test yapılması talebi oldu. 

Cumhurbaşkanı Erdoğan “her şart altında ekonomide çarklar dönecek” diyerek önceliğin, işçilerin ve toplumun sağlığının korunmasında değil sermayenin çıkarlarının korunmasında olduğunu ilan etti. Salgın koşulları gerekçe gösterilerek devreye sokulan önlemler ve uygulamalar bu anlayış temelinde şekillendirildi. Ticaret, pazarlama ve tedarik zincirlerinde yaşanan aksamalar nedeniyle belirli oranlarda üretimine ara verilen sektörlerde ise işçilere yıllık izinler kullandırıldı, olmadı ücretsiz izin dayatıldı. İşçilerin “işten atılmalar yasaklansın, ücretli izin” talebini dillendirdiği bu aşamada hükümet patronlara can simidi olarak giderleri İşsizlik Fonu’ndan karşılanmak üzere “kısa çalışma ödeneği”ni devreye soktu. Kısa çalışma ödeneğinden yararlanma koşullarında hiçbir esnemeye gidilmedi. Bunun yol açtığı olumsuzluktan en çok etkilenenler ise salgın nedeniyle alınan önlemler kapsamında faaliyetlerine ara verilen turizm, otelcilik, lokanta, kahvehane, eğlence gibi sektörlerde çalışan, sayıları yüz binlerle ifade edilen işçiler oldu.

Bununla da kalınmadı hükümet sözüm ona işten atmayı yasaklama adına patronlara işçileri ücretsiz izne çıkarma hakkı tanıyan uygulamayı yasal bir zemine oturttu. Aynı şekilde salgın süresince işçilerin TİS ve sendikal örgütlenme hakkı fiilen askıya alındı. Esnek çalışmanın önündeki tüm engeller bu süreçte ortadan kaldırıldı. Kısacası tek adam yönetimi ve sermaye düzeni salgın koşullarını bir anlamda “tanrının lütfu” olarak değerlendirdi ve normal dönemde yapmak isteyip de yapamadığı emek düşmanı uygulamaları fırsattan istifade devreye soktu.

SENDİKAL BÜROKRASİ İŞBAŞINDA

Tek adam yönetimi ve sermaye tarafından işçilere fiilen “ya evde kalarak açlıktan ya işe giderek virüsten öl” diyerek zorunlu çalışmanın dayatıldığı bu koşullarda DİSK hariç diğer konfederasyon ve bağlı sendikaların büyük çoğunluğunun yönetimleri virüse karşı önlem olarak çekildikleri evlerinde resmen ölü taklidi yaptılar. DİSK’in salgın gerekçesiyle işçilerin işten kaçınma haklarını kullanmalarına yönelik çağrısına diğer konfederasyonlar destek vermek bir yana sözünü dahi etmediler. Ve bu yönde girişimler çok sınırlı kaldı ve fiilen gündemden düştü. Konfederasyon ve sendika yönetimlerinin ortadan toz olduğu bu ortamda işçiler sermaye, patronlar ve tek adam rejiminin saldırıları karşısında normal zamanlardan çok daha fazla korunmasız kaldılar.

Salgın ve krizin ağırlaştırdığı koşullarda 1 Mayıs’a giderken, işçi sınıfının çalışma ve yaşam koşullarının gittikçe kötüleşmesi karşısında sendikal bürokrasinin açıktan hükümetin ve kapitalistlerin yanında taraf olması, işçi ve emekçiler açısından mevcut durumu daha da zorlaştıran bir rol oynadı.

Türk-İş, Hak-İş, Kamu-Sen ve Memur-Sen’in sermaye örgütleriyle yaptıkları ortak açıklamalar, tek adam yönetimine vermiş oldukları açık destek, salgının işçi ve emekçiler üzerinde yarattığı tahribatı ağırlaştırdı. Kapitalistler ve hükümet kendilerini salgın süresince nasıl güvenceye aldılarsa, sendikal bürokrasi-işbirlikçi sendika yönetimleri de aynı yolu izledi.

İşçiler kitlesel olarak salgınla yüz yüze ve sürü bağışıklığına itilirken, onlar iki aya yakın evlerinden çıkmadılar. Tek adam yönetiminin aldığı saldırı kararlarını alkışladılar. Sermayenin taleplerinin altına imza attılar. Erdoğan hükümeti ve sermaye güçlerinin “çarklar dönsün, üretim ölümüne sürsün” anlayışıyla birleştiler. Türk-İş ve Hak-İş’e bağlı birkaç sendika merkezini dışta tutarsak sendikaların merkez yönetimlerinin büyük bölümü işbirlikçi çizgide buluştu.

Fabrika ve işyerlerinde çıkan koronavirüs vakaları sendika yönetimleri tarafından saklandı, kimi sendikacılar hızlarını almayarak cansiperane bir tutumla kapitalistleri savundu, işçileri ise tehdit etti. Kimileri kapitalistleri savunmak için canlı yayınlara çıktı, kimileri ise yaptıkları açıklamalarda, sendika yayınlarındaki yazılarında salgına yakalanan ve koronavirüsten ölen işçileri sorumlu ilan edip, suçlayacak noktaya; neredeyse “virüs işçilere bulaşmadı, işçiler gidip virüse bulaştı” deme noktasına geldiler.

İşçilerden kesilen aidatlardan aldıkları on binlerce liralık maaşlarıyla “evde kal hayatta kal” çağrılarına uyarken, işçilerin salgınla derinleşen sefalet koşullarında çalışmalarına ve yaşamalarına neden olan politikaları eleştirmek yerine övgüler dizdiler. 1 Mayıs sürecinde, sendika konfederasyonlarının ortak bir deklarasyon yayınlamasından imtina eden Türk-İş ve Hak-İş yönetimleri, işveren örgütlerinin uzattığı her belgeyi kayıtsız ve şartsız imzalamaktan geri durmadılar.

Salgın ve derinleşen kriz koşullarında gidilen 1 Mayıs süreci, sendikal bürokrasi ve işbirlikçi sendikal anlayışa karşı kararlı ve kesintisiz bir mücadele verilmeden, tek adam tek parti yönetimi ve kapitalistlerin sömürü ve baskı politikalarına karşı mücadelenin zaafa uğrayacağı bir kez daha açık ve somut örnekleriyle görüldü.

1 MAYIS KUTLAMALARI VE GÖSTERDİKLERİ

Yukarıda genel hatlarıyla özetlediğimiz koşullar, bir yandan 1 Mayıs’ın işçi ve emekçilerin acil ekonomik, sosyal ve demokratik taleplerini olabildiğince güçlü ve kitlesel bir şekilde dile getirmesini yakıcı hale getirirken bir yandan da emperyalist kapitalizmin birçok açıdan daha açık şekilde görünür hala gelen gerçek yüzünü teşhir ederek bu sömürü ve baskı sistemini topyekûn mahkûm etmeyi ve yeni bir dünya özlemini haykırmayı önemli kılıyordu.

1 Mayıs’ın salgın koşullarında nasıl kutlanacağı, eylem ve etkinliklerin nasıl örgütleneceği bir diğer önemli husustu. Bu sorunun yanıtı ise “fabrikalar, işyerleri çalışıyorsa, 1 Mayıs da buralarda kutlanır” yaklaşımıyla verildi ve 1 Mayıs kutlamalarının fabrika-işyerleri temelinde olabildiğince yaygın olarak gerçekleşmesi için çağrılar ve çalışmalar başladı.

Sokağa çıkmanın yasaklandığı günler birçok fabrika ve işyerlerinde çalışma valilik-kaymakamlık izinleriyle sürerken, 1 Mayıs’ın resmi tatil günü olmasına rağmen birçok kapitalist buna uymayıp üretimi devam ettirirken, tek adam hükümetinin, salgın koşullarını fırsata çevirme tutumunun bir devamı olarak 1 Mayıs günü yasak kapsamına alındı. Öngörülebilir olan bu durum da dikkate alındığında, 1 Mayıs kutlamalarının fabrika ve işyerlerinde birkaç gün önceden başlaması ve işçilerin, emekçilerin örgütlülük düzeylerine göre iş bırakarak kutlama da dahil, fabrika-işyeri temelinde yaygın olarak gerçekleştirilmesi daha da önemli hale geldi.

Bütün bu değerlendirme ve tutumlara uygun olarak 1 Mayıs günü yaklaştıkça, birçok fabrika ve işyerinde, hayatın nabzının attığı birçok yerde 1 Mayıs’ın kutlanması eğilimi etkili olmuş, kutlamalar için örgütlenme çalışmaları kesintisiz bir biçimde sürerken zengin ve yaratıcı bir pratik sergilenmiştir. Sınıf bilinçli, ileri işçilerin işyerlerindeki yaratıcılığı, elle yazılan dövizler, iş aletleriyle yazılan talep ve sloganlarla kendisini göstermiştir. Kimi fabrikalarda hafta boyunca ve özellikle 30 Nisan’da iş bırakarak, fabrika bahçelerinde fiziki mesafeyi koruyarak kitlesel kutlamalar yapılması, yemekhanelerde bildiriler okunması, kutlamaların duyulduğu başka fabrika ve işyerlerinde de yankı bulmuş, işçiler arasında birlik, mücadele ve dayanışma duygularını güçlendiren bir etki yaratmıştır. Başta genel hizmetler, metal, ambar, kargo-taşıma, petrokimya, sağlık, gıda ve büro iş kolları olmak üzere işçiler ve emekçiler fiziki mesafeyi dikkate alarak, fabrikalarda, işyerlerinde (bazı fabrikalarda yüzlerce işçi) gösteri yaparak sermaye karşısında salgına karşı ücretli izin, işten atmaların yasaklanması, yaygın test yapılması gibi acil taleplerini haykırmıştır.

1 Mayıs akşamı ise özellikle emekçi semtlerinde evlerde, balkonlarda çalınan 1 Mayıs ve Enternasyonal marşları kimi yerlerde coşkunun sokaklara taşmasını da beraberinde getirmiştir. Balkonlardan asılan pankartlar, elle yapılan afişler 2020 1 Mayısının zenginliğini ve renkliliğini göstermiştir.

Sermayenin sömürü ve kâr hırsına karşı insanca çalışma, insanca ücret ve insanca yaşam taleplerini öne çıkaran işçiler, emek güçlerinin ve yaşamlarının iyice değersizleştirildiği koşullara olan tepkilerini, bu düzenin değişmesi gerektiğini söyleyerek dile getirmiş, yeni bir düzen isteklerini ise yer yer “biz başka alem isteriz” sloganıyla birleştirirken, yaşadıkları sömürü sistemini daha fazla sorguladıklarını göstermişlerdir. Geçmiş yıllarda öne çıkan tek bir merkezi 1 Mayıs kutlaması ve alan fetişizmi merkezli tartışmalar önemli ölçüde geride kalırken, 1 Mayıslar fabrika ve işyeri temelli örgütlenmeden işçi sınıfının ana gövdesinin birliğinin sağlanamayacağı net bir şekilde açığa çıkarmıştır.

Sonuç olarak 2020 1 Mayısı birkaç gün öncesinden başlayarak fabrika ve işyerlerinde, 1 Mayıs günü akşamı ise evlerde ve sokaklarda birlik, mücadele ve dayanışma duygularının ve coşkusunun yansıdığı bir gün olarak salgın koşullarına rağmen yaygın ve kitlesel olarak kutlanmıştır. Bu yönüyle de Türkiye’deki 2020 1 Mayıs kutlamaları dünya genelindeki kutlamalar içinde dikkat çeken, öne çıkan kutlamalardan birisi olarak tarihe geçmiştir.

Bu somut durum aynı zamanda sınıf partisinin 1 Mayıs sürecindeki çağrısı ve taktiğinin de karşılık bulduğunun ifadesidir.1 Mayıs çalışmalarını “Nerede olursak olalım; fabrikalarda, işyerlerinde ve balkonlara 1 Mayıs her yerde” sloganı ve çağrısıyla yürütmüş ve işçi ve emekçileri bulundukları fabrikalarda, işyerlerinde, mahallelerde fiziksel mesafe kurallarına uyarak taleplerini yükseltmeye ve birlik olmaya çağıran sınıf partisinin çabaları ve çalışmaları, kutlamaların gerçekleşmesinde küçümsenemeyecek bir rol oynamıştır. Bununla birlikte mücadeleci sendikaların ve meslek örgütlerinin ve asıl olarak da fabrika ve işyerlerindeki ileri, mücadeleci, sınıf bilinçli işçi ve emekçilerin çağrı ve çalışmaları, 2020 1 Mayısı’nın yaygın ve kitlesel olarak kutlanmasında etkili olmuştur. Yine bu kapsamda başta İstanbul Şubeler Platformu olmak üzere kimi illerde bulunan yerel platformların yaptığı çalışmalar önemli rol oynamıştır.

DERSLERLE DOLU GÜNLER

Tarihin akışı içinde öyle anlar vardır ki, toplumlar, sınıflar ve o sınıflara ait tek tek bireyler üzerinde onlarca yılda edinemediği bilinç sıçramalarına yol açar. Gerek özel olarak 1 Mayıs kutlamaları süreci gerekse genel olarak koranavirüs salgını süreci işçiler bakımından öyle bir dönem oldu denebilir.

İşçiler, fabrikalarda sırt sırta çalışırken patronların, sığındıkları görkemli yalı ve malikanelerinden talimat yağdırdığını, sendika bürokratlarının fabrikaların yakınına dahi uğramayıp utanmadan “evde kal Türkiye” çağrıları yaptığını, Sağlık Bakanı’nın televizyon ekranlarından dillendirdiği “fiziki mesafeyi koru, kendini evde izole et, yaygın test” yaklaşımlarının kendilerini kapsamadığını, yalnızca Nisan ayında 103 arkadaşlarını sermayenin kâr hırsı uğruna kurban verdiklerini bizzat yaşayarak gördüler. İşçilerin bu dönemde şu ya da bu ölçüde de olsa gördüğü diğer bir şey sermaye ve siyasi iktidar tarafından insan yerine konmadıkları, dahası onların gözünde bir metadan farksız oldukları gerçekliği oldu. Şüphesiz bu durum henüz açık bir sınıf bilincine tekabül etmese de 1 Mayıs’ta DİSK’in yaptığı yeni bir toplumsal düzen isteğinin işçilerin ileri kesimlerinde cevap bulması bilinç cephesinden bir evrilme sürecine girildiğine işaret etmektedir. Öte yandan virüsün bulaş bakımından sınıf ayırımı gözetmemesine karşın sıra virüse karşı mücadele ve bu bağlamda alınan tedbirlere geldiğinde tamamen bir sınıfsal içeriğe bürünmesi işçiler tarafından her gün daha net görülmekte ve bu da işçi sınıfının sermaye sınıfından (burjuvazi) bağımsız ayrı bir sınıf olduğu fikrinin işçi sınıfı saflarında yayılmasına zemin sağlamaktadır. İşçilerin bu dönemde sıkça “virüs değil kapitalizm öldürür” sloganını öne çıkarmaları ve işçiler üzerinden ilan edilmemiş bir “sürü bağışıklığı”nın devreye sokulduğunu belirtmeleri bu bağlamda bir sorgulama süreci içinde olduklarının bir diğer göstergesidir.

ÇETİN MÜCADELELER DÖNEMİ

Gelinen yerde işçi sınıfını uzun soluklu ve çetin bir mücadele dönemi beklemektedir. Tek adam rejimi ve sermaye “yeni normal”in ne olacağını açıklamış bulunmaktadır. Buna göre işçilerin canı pahasına “çarklar dönecek”tir. İşsizlik ve açlık tehlikesinin tek adam rejimi ve sermayenin elinde işçileri yaşam hakkından dahi mahrum halde en ağır, kölece koşullarda çalıştırmak için hizaya getirici ve terbiye edici bir kırbaç olarak kullanılacağı aşikâr hale gelmiştir. TİS hakkının askıya alınması, sendikal örgütlenme ve çalışmalara getirilen kısıtlamalar, ücretsiz iznin yasalara geçirilmesi vb. bunun ipuçlarını vermektedir. Erdoğan ve partisinin 15 Temmuz sonrası sivil ve askeri bürokrasi içindeki dayanakları artmasına karşın yığınlar içindeki rızaya dayalı dayanakları azalmış ve azalmaya devam etmektedir. Bugünkü mali sıkışmışlık içinde yığınların ekonomik sosyal taleplerini -yatıştırmak üzere sınırlı düzeyde dahi olsa- karşılamaktan mahrum durumdadır. Sağlayabileceği sınırlı kaynakları öncelikle temsilcisi olduğu sermaye ve burjuvaziye akıtacağı belli olmuştur. Pandemi sürecinde atılan adımlar, geleceğe yönelik yapılan hazırlıklar önümüzdeki dönemde işçi sınıfı, emekçiler ve yoksul halk kitlelerinin talepleri karşısında çok saldırgan politikaların izleneceğini göstermektedir. Baro ve TMMOB yasasında yapılmak istenen değişiklik, HDP’li belediyelere yönelik devam eden kayyum atamaları, CHP’li belediyelerin yardımlarının engellenmesi, infaz yasasında yapılan düzenlemeler muhalif kesimler ve emekçi sınıflar üzerinde baskı ve sindirmelerin artacağının işaretidir.

Sınıf çelişkilerinin bu ölçüde açık hale geldiği, temel bölünmenin iki ana sınıf etrafında bir yanda tek adam rejimiyle tahkim edilmiş burjuvazinin, diğer yanda işçi sınıfının olduğu bir toplumsal tablodur karşımızdaki. İşçi sınıfı sendika bürokrasisinin ihaneti, pandemi koşulları vb. bütün olumsuzluklara rağmen 2020 1 Mayısı’nda aldığı tutumla tek adam tek parti rejimi ve sermayenin saldırılarına göğüs gerecek temel güç olduğunu göstermiştir. DİSK, KESK, TTB ve TMMOB dışında sınırlı sayıda yerel sendikal platformlarının ve ileri işçilerin çabalarıyla işyeri ve fabrikalar düzeyinde son yıllardaki en yaygın kutlamalar gerçekleşmiştir. Bu, işçi sınıfının mevcut durumdaki bilinç ve örgütlenme düzeyi dikkate alındığında sınıfın saflarındaki mücadele eğilimini dolaysız bir şekilde gösteren bir durumdur.

Bugün için egemen sınıflar arasındaki çelişki ve çatışmalarda yaşanan güncel dalgalanmalarının etkili olduğu ülke siyasetinde istikrarlı ve belirleyici bir güç olarak öne çıkamasa da sınıf mücadelesinin dipten gelen dalgasının dışavurumu olan bu eğilimin güçlenmesi, bunun içinde bütün enerji ve olanakların bu uğurda seferber edilmesi geleceğe umutla bakmanın somut ve gerçek tek dayanağıdır.

Kapitalizmin can suyunun yeniden ve yeniden üretildiği ve toplumun geneline akıtıldığı yer bellidir; fabrikalar, işyerleri ve emekçi semtleri. Bu alanlar önümüzdeki dönemde, mücadelelerin hazırlanacağı ve yürütüleceği temel alanlar olarak öne çıkmaya devam edecektir. Dahası salgın koşullarının özgünlüğüyle iç içe ilerleyecek olan bu nesnel durum gün geçtikçe daha da belirginlik kazanacaktır. Ve elbette bu durum aynı zamanda onun canına ot tıkanacak olan yerin neresi olduğunu da göstermektedir.

Warning: A non-numeric value encountered in /home/teoriveeylem/public_html/wp-content/themes/Newspaper/includes/wp_booster/td_block.php on line 353