‘İşin demokratikleştirilmesi’ çağrısı ve ‘finansallaşma’ üzere kısa bir tartışma

Yusuf Akdağ

Covid-19 salgınının etkileri dolayısıyla sürdürülen tartışmalara işaret eden Prof. Dr. Erinç Yeldan, Cumhuriyet Gazetesi’ndeki makalesinde, salgınla mücadelenin “salt bir sağlık hizmetleri mücadelesinden ibaret” olmadığını; küresel sistemin “ekonomi politik dönüştürülmesine yönelik tahayyül ve tartışmaları” da uyarmış olduğunu belirterek, “sol”daki bazı yaklaşımlara ilişkin düşüncelerini açıkladı. Bir süre önce, dört bin kadar akademisyen, düşünür ve aktivistin imzasıyla yayımlanan işin demokratikleştirilmesi başlıklı bir çağrıya işaret eden Yeldan, bu çağrıda imzası olanların umutsuzca beklemektense, dünyadaki yaşamın sürdürülebilirliğini sağlamak için şirketleri demokratikleştirmek, işi meta olmaktan çıkarmak ve insanı ve emeğini sadece bir ‘kaynaktan ibaret görmekten vazgeçmek şeklinde ifade ettikleri görüşlerine dikkat çekerek “İlgili metinde geçen birçok öneriye katılmakla birlikte, metnin çağrılarının daha radikal öğeler içererek, kapitalist sistemin daha sert ve tutarlı eleştirileriyle zenginleştirilmiş; ve hedefine kapitalist sistemden çıkışı koyan; kısacası, sosyalist toplum tahayyüllerimize odaklanan bir biçimde sunulmasını kuşkusuz arzu ederdik” diyordu.[1]

Ancak, Sol’un alternatiflerinin sunulması, yaşamın somut gerçekliğinde her zaman bu kadar basit ve yalın bir eylem olamıyor” şeklinde anlaşılması biraz da zorluk gösteren bir cümleyle devam eden Yeldan, niyetinin veya iddiasının “kapitalizmi idare etmek” olmadığını, “sadece bir köşe yazısı sınırları dahilinde bu alternatif meselesi konusunda bir deneme yapmak arzusunda” olduğunu söylüyordu.

Buradan sözü ‘alternatif’ sorununa getirerek, Alternatifleriniz ne sorusuna yanıt olarak Sol’un “tehlikeli ikileminin söz konusu olduğunu” gözlemlediğini belirten Yeldan; “Verili koşullar altında, aciliyet gerektiren gerçekçi ve somut alternatif öneriler”in çoğu kez ‘sistem-içi’ olarak ve kapitalist sistemin yıkılması ve sosyalizmin gerçekleştirilmesi hedefiyle örtüşmediği şeklinde eleştirildiğini söylüyordu. “Ancak” diyordu, kriz gerekçesiyle “emeğin sosyal kazanımlarına yönelik saldırıların püskürtülmesi ve krizin bedelinin emekçilere ödettirilmesi çabalarına karşı önerilen birçok politikanın sistem-içi’ unsurlar içermesi de kaçınılmaz”dır!

Herhangi toplumsal iktisadi ve politik sorun dolayımıyla gündeme getirilen önerilerin işçi sınıfı ve emekçilerin içinde bulunulan durumdaki ve gelecekteki yaşam koşullarında ne türden bir etki ve işleve sahip olacağı, sınıf bilincine ulaşmış bir proleter açısından belirleyici önem gösterir. “Alternatifler” sorunsalı ve sorusuna yanıt, çok genelde, bu temel kriter üzerinden verilir veya verilmelidir.
Bu tür sorun ve tartışmalar söz konusu olduğunda, işçi ve emekçilerin verili koşullardaki talepleri ve bunun sınırları ile, örnek olsun, kapitalist sömürüden kurtuluş gibi sonal bir hedef arasındaki ilişki, farklı siyasal akım ve görüşler açısından öncelikler ve amaç bağlamı dolayımında üzerinde birleşilmiş olmaktan çok, farklılıklara neden olmuştur. Bu zorluğu Yeldan da teslim etmektedir. Ancak, spesifik olanla genel olan, somut-güncel ve hatta acil olanla daha temel ve sorunu bütünsel olarak çözerek ortadan kaldıran arasındaki ilişkide, ilkinin ikincisine tabi kılınarak ele alınmasına dair bir devrimci tutum da vardır ve doğru olan da budur.

Nitekim Yeldan da, “sınıf pusulasını yitirmek tehlikesi”nden, “hedeften sapma ve nihai çözümün kapitalist sistemin dışında, sosyalizmde olduğu ufkunu yitirmemek gerekli”liğinden söz ediyor hatta bunu vurguluyor. Sorun kapitalist sistemin ürünü sorunlar olduğunda; sömürü dolayımlı ve sosyal-ekonomik ve politik sonuçlar çerçevesindeki taleplerin elde edilmesi, sistem içi olma-sistem içiyle sınırlı kalma gibi bir özellik gösterebilir. Nitekim, kapitalist özel mülkiyet sistemini hedef alan ve proletaryanın devrimci sınıf iktidarı aracıyla kapitalizmin tasfiyesini öngören bir devrim programı, ancak kapitalizm “dışı”na çıkılarak gerçekleştirilebilirken, çalışma ve yaşam koşullarının iyileştirilmesi; ücret artışı, siyasal-sendikal örgütlenme önündeki engellerin kaldırılması, asgari ücretten vergi alınmaması, sosyal hakların tanınması ve sağlık ve eğitimin her kademede herkes için parasız ve ulaşılabilir kılınması, genel işsizlik sigortası, gelirlere oranlı vergi sistemi ve yüksek gelirli sermaye kesimlerinden servet vergisi alınması, cinsiyet eşitliğinin toplumsal yaşamın her alanında temel bir ilke olarak kabul edilmesi, çocuk ve yaşlı bakımı, çalışan anneler için işyerlerinde-veya bitişiğinde emzirme odalarının kurulması, 50 kişi ve üstü çalışan emekçinin olduğu işyerlerinde doktor ve sağlık ekibi bulundurulması, işten atmaların yasaklanması vb. gibi talepler, kapitalizm koşullarında da mücadele ile elde edilebilirler. İşçi ve emekçilerle birlikte ilerici demokrat çevreler, aydınlar ve işçi sınıfından yana mücadeleci sendikacılar bu talepler için mücadelede birleşmelidirler.

Pusulayı şaşırmamak bu ayrımı bulandırmamaya bağlıdır. Acil ekonomik-demokratik talepler için mücadele ile sosyalizm mücadelesi arasında, ilkinin ikincisine bağlanması gibi bir ilişki vardır ve bunu da göz ardı etmemek gerekir.

Genelleşmiş, kolaycı bir anlayışla kullanılan “sol” kavramını veri alarak söylersek, “sol”un çok farklı kulvarlarının olduğu; liberal sol düzen-içilik ile, reformist düzen savunuculuğuyla, sol-anarşizan toptancılık ve özel ve özgün durum tanımazlıkla Marksist solu karıştırmamak gerekliliği ise bizim ülkemizde hemen her zaman bir ihtiyaç olmuştur ve hala da öyledir. Bu bakımdan,bu sistemde hiçbir şey değiştirilemez, sosyalizm gelecek sorunlar çözülecek yaklaşımının Marksistlerle, devrimci sınıf partisiyle herhangi ilişkisi kurulamaz. Bu tutum, evet, küçük burjuva solculuğuyla malul “solcu”ların ve anarşizan kişi ve grupların tutumudur ve reddedilmelidir. Ne var ki, en azından onun kadar gereklilik gösteren diğer şey de, bu sol sekter çocukluk hastalığını, Marksistleri de kapsayacak şekilde “sol” ile genel bir ilişkide göstermeme sorumluluğudur. Bu ayrım gereklidir ve sorumluluk duyan her aydın tarafından da gözetilmelidir.

Her somut durumda, Marksistler, sınıf güç ilişkileriyle birlikte mevcut ve muhtemel gelişmeleri göz önünde tutan talepler mücadelesini önemser ve yürütür. Programatik ve taktik mücadele platformu da buna uygundur ve bunu gerekli kılar. Örneğin, KİT’lerin özelleştirilmesine karşı mücadele edilmiştir, bu gerekliydi; çünkü bu işletmelerde çalışan işçi ve emekçilerin sadece kazanılmış sosyal hakları gasp edilmiyor, işsizlik ve yoksullukla yüz yüze de bırakılıyorlardı. Bu işletmeler elbette kapitalist üretim ilişkilerini temel alarak çalışmaktaydı; birer devlet işletmesi -devlet kapitalisti de denebilir- olmaları, uluslararası ve işbirlikçi özel sermayeye peşkeş çekilmeleri, işçi ve diğer emekçileri‚ “mağdur ettiği”; toplumsallığı nedeniyle daha ileriden sosyal-ekonomik merkezileşmeyi temsil ederlerken aynı zamanda sosyalizm mücadelesinin başarısıyla birlikte yeni ekonomik sistemin dayanakları da olabilecek gelişkinlik düzeyleriyle de tasfiyeleri, işçi sınıfının aleyhineydi. Ama küçük burjuva solculuğu, bunların kapitalist karakterinden hareketle “ha devlet işletmiş ha özel tekellerin eline geçmiş fark etmez” anlayışıyla bu tasfiyeyi önemsemeyecektir.

Yeldan’ın sistem içinde gerçekleşebilir önlemler bahsinde sözünü ettiği “spekülatif işlemlerin azaltılması için tüm dünyada borsaların kapatılması” ve “zaten bir kumarhane oyununa dönüşmüş finansal işlemlerin ana merkezi olan borsalardan reel ekonomiye kaynak aktarılması” ise -ki Yeldan bunun “son derece devrimci bir adım” olabileceğini düşünmektedir- daha ayrıntıda saklı bir durumu tartışmayı gerektirir. Yeldan’ın da işaret ettiği üzere sermaye örgütleri ve şirketlerinin buna tahammül etmemeleri çıkarları gereğidir; onlar kuşkusuz, “finansın ve imar rantlarının vergilendirilmesi önerilerine” karşı çıkacaklardır; ama buradaki asıl sorun bunu kabul edip-etmemenin ötesinde, bu öneri dolayısıyla ya da bu öneri kapsamında dile getirilen ve kapitalist üretim sistemiyle; onun karakteristik temel özelliklerine ilişkin bir düşüncededir. 

Çünkü” -diyor Yeldan-, “artık kârların ve sermaye birikiminin ana kaynağı rant ve finansal spekülasyona indirgenmiş haldedir. Bu ana damarın kesilmesi kapitalizmi susuz bırakacak, sermayenin küresel ölçekte birikim kanallarını kapatacak niteliktedir. İlk bakışta masum ve ‘sistem içi’ gibi duran bu tür önerilere kapitalizmin tahammülü dahi yoktur.

Bir kez daha belirtelim; kapitalizmin ve kapitalistlerin, borsaların kapatılmasına ve finansal sermayenin reel sektöre çekilmesine “rıza göstermeleri”, evet belki beklenemez, ama finansal sermayeyi “kapitalizmin ana damarı” ve “kârların ve sermaye birikiminin ana kaynağı” gösteren görüş, kapitalizm gerçekliğini, olduğundan farklı gösterir. Yukarıdaki öneride bulunulabilinir ya da bulunulmaz, bu ayrı bir konu ama kapitalizmi kapitalizm yapan, finansal sermayenin büyüklüğü, borsa oyunlarının boyutları değil artı değer sömürüsünü olanaklı kılan sermayenin genişleyen yeniden üretimidir. Bu birinci ve temel etken ve koşul olmaksızın kapitalizm var olamazdı ve şimdi de o olmadan varlığını sürdüremez. Kârın ve sermaye birikiminin ana kaynağını artı-değer üretiminde değil de finansal değişimde, borsa oyunlarında, değerli kâğıt alış verişinde, bono ve tahvil işlemlerinde arayan ve bulanların, bunların ana kaynağı hakkında tutarlı bir açıklamaları ve ispatları olmamıştır ve yoktur. Bunun yerine, genelleştirilerek bu söylem yinelenmektedir.

Bir başka değerli akademisyen olan Pınar Bedirhanoğlu da kapitalizmin artık finansallaştığını söylemektedir. Bu yaklaşıma göre,“finansal serbestleşme, genişleme, derinleşme, tabana yayılma ya da içerme politikaları sonucunda kapitalist üretim ilişkilerinin yeniden üretiminde finansal alanın” oynadığı rol, 1980’ler sonrası döneme ilişkin “yeni ve kritik” bir özellik kazanmış; kapitalizm “finansallaşmış”tır![2] 

Kapitalist yeniden üretim süreciyle “finansallaşma” arasındaki ilişkinin, “kapitalizmin finansallaşması” yönünde değişim geçirdiğini varsayan bu görüş açısında, banka sermayesiyle sanayi sermayesinin birliğini ifade eden mali sermayenin (“finans kapital”) günümüzde ulaştığı devasa boyutlar ve uluslararası alandaki etkinliğinden hareketle bu sermayenin “toplumsal yeniden üretim süreci”ndeki rolü salt parasal işlemlere indirgenmektedir. “Finansal sermaye” oysa sahiplerine “basit kağıt oyunları”yla büyük miktarda rant sağlamakla sınırlı kalmayan bir iktisadi dolaşım alanına ve olanağına sahiptir. Borç ve krediler yoluyla, hisse alım-satımıyla “üretken sermaye alanı”na girmekte; kapitalist yeniden üretim sürecinin devrelerinde de aktif rol oynamaktadır. Kapitalist gelişmenin tekelci aşamaya varması başkaca birçok sonucuyla birlikte mali sermaye ve bankaların rolünü, daha etkin düzeyde olmak üzere artırır ve “değerli kağıt ticareti”yle ya da Engels ve Lenin’in söylediği üzere az sayıdaki “para babası” için “kupon keserek” asalakça yaşama olanağını doğururken, daha riskli bir alan olmasına karşın üretim sektörlerinden de büsbütün uzak durmaz.

Mali sermayenin güç kazanması ve 1980’lerde uygulamaya konan uluslararası “neoliberal” ekonomi politikalar bağlamıyla sermaye akışı önündeki “gümrük duvarları” engelinin kaldırılması/finansal serbestleşme, tekelci kapitalist gelişme ve dünya pazarları üzerine rekabetin hem ürünü hem de onu kızıştırıcı rol oynayan bir etkenidir. Sermayenin dünya pazarlarına akışı önündeki “devletçi engeller”in kaldırılması, spekülatif olarak adlandırılan “fazla sermaye”nin borsa işlemleriyle birlikte para-banka faizleri ve rant getirisiyle büyük miktarlara ulaşması, kapitalizmin tekelci sermaye çağının bir gerçekliği olmak birlikte onun temel özelliğini ortadan kaldırmamıştır. Kapitalizmin ana damarı ya da damarları borsada değil, dolaysız üretim alanında, artı-değer üretimini olanaklı kılan ilişkiler alanındadır.

Hal böyle olunca, bu önermelerden önce, konunun temel ya da ana unsurlarıyla açıklığa kavuşturulmasında anlaşmak veya anlaşamamak daha önemli hale gelir. Yeldan’ın sözünü ettiği, Blankist devrimcilere yönelik eleştiriyle buradaki konunun doğrudan bağını kurmak zor olsa gerektir. Buradaki tartışma çünkü devrimin ara aşamalardan mı geçerek, yoksa dolaysız ve dümdüz bir yoldan mı gerçekleştirileceği değil, kapitalizm içi reformcu taleplerin savunulur olup-olmamasıyla ilişkindir. Ve biz, yukarıda bu konudaki düşüncemizi kısaca da olsa belirtmiş bulunuyoruz. Lenin’in yinelediği ve Engels’in “Blankist-Komüncülerin manifestosuna” yönelttiği eleştiriler ise, kuşkusuz‚ yerden göğe kadar haklıydı!


[1] Erinç Yeldan‘dan yapılan tüm alıntılar Cumhuriyet gazetesindeki köşe yazısından alınmıştır. Bkz. https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/erinc-yeldan/solun-alternatifler-meselesi-1741221

[2] Bedirhanoğlu, Pınar (2009) “Finansallaşma, Yeni Sınıfsal Çelişkiler ve Devletin Dönüşümü“, Çalışma ve Toplum, Sayı: 60, http://calismatoplum.org/calisma/finansallasma-yeni-sinifsal-celiskiler-ve-devletin-donusumu/ (Erişim Tarihi: 25.05.2020)

Warning: A non-numeric value encountered in /home/teoriveeylem/public_html/wp-content/themes/Newspaper/includes/wp_booster/td_block.php on line 353