Sovyetler Birliği’nde salgın hastalıklarla mücadele

Şükran DoğanAyhan Aydoğan

Koronavirüs salgını ile sömürüye dayalı kapitalist sistemde insan yaşamının da bir kâr aracı olarak değerlendirildiği daha görünür hale geldi. Bu koşullardaki sağlık sisteminin insanların derdine ne kadar deva olabileceğini, sınırlılıklarını yaşayarak görüyoruz.

Kapitalizm koşullarında koronavirüsle mücadelede açıktan beyan edilmese de -ki İngiltere başbakanı Boris Jonshon ülkesindeki salgının ilk haftalarında açıkça söylemişti- çok da örtülü olmayan ‘sürü bağışıklığı’ sistemi uygulanmaktadır. Günümüzün Malthusçuluğu olarak ifade edilebilecek bu tutum öncelikle yaşlıların, bakımevlerindekilerin, yoksulların, risk altındaki grupların ve tabii ki işçi ve emekçilerin on binlerle ifade edilecek sayılarla ölümüne neden olmaktadır. Kapitalistlerin zorunlu olmayan malların üretimini sürdürerek işçi sınıfına uyguladığı ‘sürü bağışıklığı’ normal zamanlarda da uyguladığı sınıf tutumunun devamıdır. İşçileri fabrikada iş cinayetinde yitirdiği arkadaşının ölü bedeni yanında çalışmaya zorlayan kapitalizmin, salgın sürecinde de işçilerin sağlığını gözetmediği ve işçileri ölüme gönderdiği görünür bir gerçek haline geldi.

Salgına yakalanan farklı sınıflardan kişilerin sağlık hizmetlerine ulaşımının, aldığı hizmetlerin niteliğinin kapitalizm koşullarında eşit olmayacağı da geniş kitlelerce görülmüş oldu. Tıbbi müdahaleden ilaca, tıbbi malzemelerden radyoloji-görüntüleme bölümlerine, laboratuvardan hastane yatış süresine kadar her bir sürecin kâr aracı olarak kullanıldığı sağlık sisteminde salgınla gereğince baş edilmesi mümkün olmamaktadır. Sosyalist sistem koşullarında salgın hastalıklarla mücadele örneği bu açıdan önemlidir.

Sovyetler Birliği’ndeki sağlık hizmetlerinin örgütlenmesi ve sunumu Ocak 2020 tarihli Teori ve Eylem dergisinde işlenmişti. Bu yazıda da Sovyet sağlık sisteminin salgın hastalıklarla mücadelesi ele alınacaktır. Sovyetler Birliği’nin uygulamaları, kapitalistler açısından dünyanın en kârlı sektörleri arasında görülen sağlık hizmetlerinin, sosyalist sistemle birlikte insanlığın hizmetine nasıl sunulabileceğini göstermektedir.

***

Sovyetler Birliği’ndeki uygulamalara geçmeden önce toplumcu tıbbın ortaya çıkışına ve Engels’in halk sağlığı konusundaki görüşlerine kısaca bakalım.

Voltaire Candide ya da İyimserlik adlı eserinde 1755 Lizbon depremi ve veba salgınları üzerine “yaşananların tanrısal adaletle değil doğa olaylarıyla anlatılabilir” olduğunu söyleyerek kiliseye, “deprem teolojik değil jeolojik, salgınlar da teolojik değil biyolojik” biçiminde özetleyebileceğimiz bir cevap verir. Jean-Jacques Rousseau ise kısmen Voltaire’e cevaben “Bilimler ve Sanatlar Üzerine Söylev” adlı eserinde depremin ve salgınların sadece jeoloji ya da biyolojiyle tartışılamayacağını söyleyerek “deprem ve salgın gibi planlanmayan olaylar yoksullukla birleşince felakete dönüşür” diyerek tartışmayı biraz daha ilerletir. 1800’lü yılların ilk yarısında, başta İngiltere ve Fransa olmak üzere birçok Avrupa ülkesinde hastalıklarla işçilerin, emekçilerin çalışma ve yaşam koşulları arasındaki ilişkileri ortaya koyan birçok çalışma yapılmış ve hastalıkların kökeninde ekonomik faktörler olduğu görüşü öne çıkmaya başlamıştır. Engels mevcut halk sağlığı çalışmalarında bir adım daha ileri giderek, emekçiler arasında yaygın olan hastalıkların ve ölümlerin nedenlerinin yalnızca çalışma ve yaşam koşullarında değil, bunlara da neden olan üretimin örgütlenmesinde ve sosyal çevrede aranması gerektiğini savunarak nedenle yetinmeyip, nedenin nedenini de sorgulamıştır.

Engels, mevcut üretim ilişkilerinde hastalıkların ekonomik nedenli olduğunu söyleyerek bu yoksulluğun nedenlerini sorgulamamanın, mevcut koşulları verili koşul olarak sabitlediğini belirtir ve bu durumun mülkiyet ilişkilerinin değiştirilemezliğini örgütlediğini anlatır. Engels, sayısız saha çalışmasından yararlanarak yazdığı Konut Sorunu kitabında işçilerin barınma koşulları ile salgın ilişkisini ortaya koyar. İngiltere’de Emekçi Sınıfının Durumu kitabında ise fabrikalardan sağlanmış verilerle işçilerin sosyal çevresinin meslek hastalıkları, iş kazası, tifo, tifüs gibi salgınları nasıl yarattığını, yaydığını açıklar ve bu durumun mülkiyet ilişkileriyle olan bağını daha önce kimsenin yapmadığı şekilde kurar.

Engels’e göre işçilerin sağlık sorunlarının çözümü dönemin ütopik sosyalistlerinin dile getirdiği kooperatifçilik ya da burjuva aydınların örgütlediği hayırseverlik fonu ile değil özel mülkiyetin ortadan kaldırılması ve eşitlikçi bir düzenin kurulması ile sağlanabilir. Engels hastalıkların kökeninde sosyal faktörlerin rolünü kabul etmek zorunda kalan aydınların bu kökeni ekonomik düzenle ilişkilerinden ‘arındırarak’ ele almalarına karşı çıkar. O dönem sosyal faktörleri kabul eden ve savunanlar, bireylerin gelir düzeylerinin sağlıklarının en önemli belirleyicisi olduğunu, sağlıkta eşitsizliklerin temelinde gelir eşitsizliğinin yattığını kabul etmekle birlikte, gelir eşitsizliğini üreten koşulları göz önüne almamışlardır.

Engels’i yorumlayan Alman hekimler, Engels’in düşüncelerini tıbba “tercüme” etmeye başlamışlardır. Rudolf Virchow[1], Engels’in sorunlara yaklaşımda kullandığı diyalektik ve tarihsel maddeci yöntemi benimseyerek, işçilerin ve emekçilerin yaşam koşullarının, kötü barınma ve beslenmenin onları, hastalıklara ‘daha yakın’ hale getirdiğini, diğer bir deyişle hastalıkların oluşması ve gelişmesi için ‘yeterli’ koşulu yarattığını savunmuştur.

1848 devrimlerinin yarattığı görece daha demokratik koşullarda Virchow, bu düşüncelerini Silezya kömür madenlerinde patlak veren tifüs salgınına ilişkin raporunda ortaya koymuştur. Salgının nedeninin biyolojik olmaktan çok “sosyal” olduğunu tespit etmiş ve bir daha böyle salgınlar görülmemesi için alınması gereken tedbirleri şöyle sıralamıştır: İşçilerin karar verici olduğu sağlık komitelerinin kurulması, karar yetkisinin yerele bırakılması, işçilere tıbbi eğitim, kilisenin devlet işlerinden uzaklaştırılması, tarım reformu, endüstriyel kalkınma.

Engels tarafından formüle edilen ve Rudolf Virchow’un tıbba tercüme ettiği toplumcu tıp/sağlık anlayışı, tarihte ilk kez 1917 Ekim Devrimi ile ete kemiğe bürünmüştür. Lenin, bu anlayışı şöyle ortaya koyar: “Kapitalist toplumlarda bütün yaşamlarını başkalarını zengin etmek için harcayan on binlerce erkek ve kadının, açlıktan ve sürekli beslenme yetersizliğinden perişan olmalarının, salgın hastalıklara yakalanmalarının ve dahi vakitsizce ölmelerinin çok kötü çalışma ve sefil barınma koşullarının eseri olduğu ortadadır ve bu koşullar mülkiyet ilişkileri değişmeden değişmeyecektir.[2] 1902 yılında yazdığı eserinde, toplumcu tıbbın gerçekleştirilme koşulunu mevcut üretim ilişkilerinin ortadan kaldırılması olarak öngören Lenin, Sovyetler Birliği’nin acil hedeflerinin en önlerine bu hastalıklı iklimi ortadan kaldırmayı koymuştur.

SAĞLIK POLİTİKALARI VE SALGIN HASTALIKLARLA MÜCADELE

Devrim öncesi birinci paylaşım savaşının yarattığı tüm olumsuz koşullar, yoksulluk, nüfusun çoğunluğunu oluşturan işçilerin ve köylülerin çalışma koşullarının kötü, sağlık hizmetlerine erişimlerinin son derece sınırlı olması, hijyen olanaklarının neredeyse yokluğu vb. birçok nedenle halk salgın hastalıklarla boğuşmaktadır. Devrim sonrasında da uzunca bir zaman bu koşulların ortadan kaldırılması ve salgın hastalıkları önleme mücadelesi sürdürülmüştür.

Ekim devrimi sonrasında salgın hastalıklarla mücadeleye başta parti, sendikalar, kadın örgütleri, gençlik grupları olmak üzere her kesimden katılım olmuştur. 1918’de şehirlerde ve büyük köylerde görevleri lojmanları ve kamu kurumlarını incelemek, topluma temizliği öğretmek, sabun dağıtmak, bit ile savaşmak olan işçi komiteleri kurulur.

Bulaşıcı hastalıkların önlenmesi ve sanitasyon[3] koşullarının sağlanmasına yönelik olarak halkın bulunduğu her yerde tüm sağlık emekçileri tarafından koruyucu sağlık hizmetlerine yönelik düzenli eğitim verilmesi zorunlu tutulur. Sağlık emekçilerinin sayısı ve dağılımı ihtiyaçlara uygun olarak planlanır. Tıp öğrencileri okula başladığında Genel Tıp, Halk Sağlığı-Hijyen ve Çocuk bölümlerinden birini seçmek durumundadır. 

Sağlık sistemi, bulaşıcı hastalıkların kontrol edilmesi, çevre sağlığı, çocuk ve ergen bakımı ile hastalıkların önlenmesini öncelikle ele almak üzere planlanmıştır.

Devrimle birlikte tüm sağlık kurumları ve eczaneler kamulaştırılır. Özel hekimlik sınırlı sayıdadır. Kanalizasyon vb. alt yapı çalışmaları, sağlıklı konut yapımı, toplumun hijyen ihtiyacı için hamamlar, gıda mağazaları açılması öncelikle ele alınan işler arasındadır. Ulusal sağlık kayıt sistemi oluşturularak, 1917’den itibaren sağlık verileri kayıt altına alınır. Çarlık döneminde zorunlu olmayan aşılama zorunlu hale getirilir.

Lenin, 1918’de Sovyet İşçileri 1. Sağlık ve Sanitasyon Kongresi’nde komünist sağlık örgütlenmesinin temel ilkelerini şu üç başlıkta ifade eder: 1) Sanitasyon önlemlerinin alınması, 2) Verem, cinsel yolla bulaşan hastalıklar, alkolizm gibi sosyal hastalıklarla mücadele, 3) Sağlık ve ilaç hizmetlerinin parasız olarak verilmesi.

Toplum sağlığına dair yapılacaklar partinin de öncelikleri arasındadır. Bu nedenle 1919 yılında 8. kongresini yapan SBKP programının sağlıkla ilgili bölümünde şunlar yazılıdır:

Parti, toplum sağlığını koruma çalışmalarını esas olarak hastalıkların gelişmesini önlemeyi amaçlayan yaygın sağlık ve hijyen önlemlerini yürütmek üzere temellendirmiştir. Bu anlayışla Parti, çalışanların çıkarlarına hizmet edecek yaygın hijyen önlemleri programını şöyle belirler.

1. a. Kentsel çevrenin temizlenmesi, toprak, su ve havanın kirlilikten korunması,

    b. Hijyenik temelde halk mutfaklarının oluşturulması,

    c. Bulaşıcı hastalıkların gelişim ve yayılmasını önlemek için tedbirlerin alınması

    d. Sağlık mevzuatı oluşturulması,

2. Toplumsal hastalıklara karşı kampanya, verem, cinsel yolla bulaşan hastalıklar, alkolizm vb.

3. Herkese yüksek standartlarda ücretsiz önleyici ve tedavi edici hizmetler.[4]

SSCB’de uygulanan sağlık sistemini anlamak açısından öne çıkan özellikleri şöyle sıralayabiliriz: Herkese ve gereksindiği ölçüde hizmet verilmesi, hizmetin ücretsiz olarak genel bütçeden karşılanması, hizmetlerin tek elden ve devlet tarafından örgütlenerek sunulması, sağlığın korunması, geliştirilmesi ve tedavisinin bütüncül olarak ele alınması, her aşamada ekip çalışmasının uygulanması ve halkın sağlık hizmetlerinin denetimine yaygın katılması.

Sağlık Bakanlığı’nın görev ve yetkilerini belirleyen yasanın 1. Maddesinde bakanlığın görevi, “Bütün halk sağlığı sistemini yönetmek ve insanlar arasında halk sağlığı düzeyini yükseltmeye hizmet edecek bütün düzenlemeleri yapmak ve halk sağlığına uygun olmayan veya zararlı olan koşulları ortadan kaldırmak” olarak belirlenmiştir.[5]

1920’lerin başlarında Sağlık Bakanlığı şu departmanlardan oluşmaktadır:

  • Tüberküloz, sifiliz, sıtma vb. bölümlerini kapsayan saniter-epidemik departman
  • Tedavi departmanı
  • Sanatoryumlar departmanı
  • Savaş sanitasyonu departmanı
  • Demiryolları ve buharlı gemi sanitasyonu departmanı
  • Ana ve çocuk sağlığı departmanı
  • Atletik sporlar ve beden eğitimi alt bölümleriyle gençlik sağlığı departmanı
  • Bilimsel araştırma çalışmalarının kontrolü ve örgütlenmesi departmanı[6]

1920 yılında Sağlık Komiserliği’nin toplam ödeneğinin yüzde 60’ından fazlası hastalığın önlenmesinde kullanılır. Sağlık Bakanlığı ile birlikte sendikalar, Milli Eğitim Bakanlığı ve tüm devlet kurumları halkın refahını teşvik etmek için koordinasyon içinde çalışmaktadırlar.

SALGIN HASTALIKLARLA MÜCADELE

Çarlık Rusyası döneminde çiçek, tifüs, tekrarlayan ateş, karahumma ve dizanteri yaygın endemik[7] hastalıklardır. Kolera ve veba hastalıkları da düzenli aralıklarla ortaya çıkmaktadır.

Birinci paylaşım savaşında yer alan milyonlarca asker, savaş bölgelerinden iç bölgelere göçmek zorunda kalan milyonlarca insan salgın hastalıkların yayılmasını hızlandırır. 1915’te tifüs salgını, tekrarlanan ateş yayılmıştır. 1917 yazında iskorbüt (C vitamini eksikliği nedeniyle dişeti kanamaları, halsizlik, zayıflık gibi belirtilerle kendini gösteren bir hastalık) bütün cephelerde görülür.

1910 yılında bir milyon kişi çiçek ve tifodan, 1914-1918 yılları arasında iki milyon kişi veremden hayatını kaybeder. 1913 yılında beş milyon kişi bitlenir, 3.5 milyon kişi sıtmaya, bir milyon kişi de frengiye maruz kalır. 1914 yılında İngiltere de on binde 7.8, İsveç’te 6.6, Belçika’da 4.8 görülen trahomun hızı Rusya’da yüzde 20’lere varmıştır.

1917-1918 yıllarında barış anlaşması ile askerlerin cepheden ve esir bulundukları ülkelerden dönmeleri, nüfusun hareket halinde olması, tifüsün büyük bir alana yayılmasına neden olur. Devrimin ardından başlayan karşı devrimci saldırılar ve iç savaş nedeniyle de süren hareket hali hastalığın her yere taşınmasına neden olur. Karşı devrimcilerin yürüttüğü abluka ise ihtiyaç duyulan tıbbi malzemelere ulaşımı engeller. İç savaş döneminde tifüs, çiçek hastalığı ve kolera salgını tüm ülkeye yayılmış, nüfusun beşte biri bu salgınlardan etkilenmiştir. İç savaşın bittiği 1921 yılında yaşanan kıtlık ve çeşitli salgın hastalıklar da son derece etkili olmuştur.

Salgın hastalıklarla mücadelede; dünyada ilk olarak sağlık hizmetlerinin tek elde ve kamuda toplanması, sağlık hizmetlerinde önleyici ve koruyuculuğun temel alınması, bilimsel bilginin halk yararına kullanılması, bütçenin önemli bölümünün halkın sağlığı ve refahına ayrılması, birçok kamu kurumunun koordinasyon halinde hareket etmesi ve toplumun seferber edilmesi son derece belirleyici olmuştur.

Salgın hastalıkların yaygınlığı karşısında yetersiz olan hekim sayısını arttırmak için de önlemler alınır. Hekim ihtiyacını karşılamak üzere özel politikalar uygulanır. 1913 yılında 19 bin 795 olan tıp öğrencisi sayısı 1924 de 33 bin, 1928 yılında 63 bin 219, 1932 yılında 76 bin 377 ve 1936 yılında ise 90 bine ulaşır.

1928 yılında dört bin kişiye bir hekim düşmekteyken bu sayı 1935 yılında iki bin kişiye bir hekim, 1940 da 1.400 kişiye bir hekim olarak gerçekleşir. 

Tablo-1: 1929 yılında akut enfeksiyon hastalıkları vakaları

 SSCBİngiltere ve Galler
Çiçek     6.099   10.976
Kızıl 458.704 120.232
Difteri   98.565   62.774
Dizanteri* 177.252      573
Tifo* 171.263     2.835
Tifüs*   33.127         1
Tekrarlayan Ateş     2.939         0
Sıtma2.993.072         0

Kaynak: Newsholme ve Kingsbury, Kızıl Tıp, sf. 175

* İşaretli olanlar bölgesel temizlik ve toplumsal sağlık önlemleri için özel anlam taşımaktadırlar.

Bu tabloyu Kızıl Tıp kitabı yazarları “… eşit sayıdaki nüfus için Rusya’da İngiltere’den 15 kat fazla tifo vakası olması, yerel ve toplumsal sağlık önlemleri konusunda su temini ve diğer enfeksiyon kaynaklarını da içeren büyük reformlar yapılması ihtiyacını göstermektedir[8] diye yorumlamışlardır.

Tablo-2: Sağlık olanakları

 1927-28  19311932
Bulaşıcı hastalıklar için hastane yatakları  19.500   32.650    40.554
Laboratuvarlar     189     357      575
Dezenfeksiyon noktaları      56     243      592
Dezenfeksiyon istasyonları                   13      49         68
Tıp Doktorları   1289  1989   3846

Kaynak: Newsholme ve Kingsbury, Kızıl Tıp, sf. 210

Çarlık rejiminde uzun geçmişi olan, devrim sonrasında, iç savaş boyunca ve sosyalizmin inşası sürecinde önemli oranda bütçe ve insan gücü ayrılan salgın hastalıkların bazılarını tek tek ele alalım.[9]

Tifüs

1915 yılında 154 bin 800 vaka kaydedilen tifüs, 1918’in sonlarına doğru büyük salgın olarak başlar ve 1920’de doruğa ulaşır. 1921’de azalsa da 1922 yılında kıtlığın merkezi olan Volga bölgesinde yeniden alevlenir. İç savaşın yarattığı yıkım, karşı devrimcilerin sabotajları, yaşanan iç göçler hastalıkla mücadelede olumsuz etkenlerdir. 1923’ten sonra tifüsün etki alanı giderek azalır. 1920’li yıllar boyunca da ciddi sorun olmaya devam eder ve 1929’un sonlarında her 10.000 nüfus için iki vakaya kadar geriletilir.

Rus epidemiyolog Tarassevitch, 1918’den 1922’ye kadar dört yıl boyunca otuz milyon tifüs vakasının meydana geldiğini varsayar. Tifüs pandemisi dünyanın gördüğü en büyük hastalıklardan biridir. Ölüm oranı 1/10 olarak düşünülmektedir. Bugün de koronavirüse karşı en temel dezenfektan olan sabun o dönem çok az bulunmaktadır ve diğer temel malzeme olan dezenfeksiyon için yakıt ise son derece yetersizdir.

Tifüs hastalığı ile mücadele de diğer salgınlarda olduğu gibi çok yönlü yürütülür.  Bulaşıcı hastalıkların tedavisi için 250 bin yatak temin edilir. Önemli demiryolu kavşaklarında çok sayıda karantina istasyonu kurulur, yolcular indirilerek yıkanıp dezenfekte edilirken, hasta olanlar izole edilir. Halkı bilgilendirmek için broşürler, posterler basılır, konferanslar verilir, sergiler düzenlenir. Demiryolu araçlarına monte edilen özel sergiler düzenlenir. Şehirlerin her tarafının temizlendiği, dezenfekte edildiği özel ‘banyo haftaları’ yapılır.

Hastalığın ortadan kaldırılması 3. Beş Yıllık Planın ana hedefi haline getirilerek 1940 yılına kadar hastalığın gelişimine uygun bölgelerde ancak birkaç dağınık vaka olur. 1941’den 1943 yılı sonlarına kadar bazı alanlarda görülse de hiçbir zaman yayılmasına izin verilmez. 1942 yılında yeni bir aşı kullanılır, aşı testini geliştiren iki bilim insanına Stalin Ödülü verilir.

Kolera

1915 yılında 30 binden fazla kolera vakası bulunmaktadır. 1918 Nisan ayında Astrakhan ve Saratov’da başlayan salgın demiryolu hatları boyunu takip ederek 30 kente yayılır. Temmuz ve Ağustos’ta doruk noktasına ulaşan kolera vakaları kış aylarında azalır ama tamamen yok olmaz. 1922’de Kızıl Ordu’nun tamamı da dahil olmak üzere on milyon kişi aşılanır. Su temini kaynakları ve kanalizasyon sistemleri mümkün olduğunca kontrol edilerek temizlenir. 1923 ve 1926 yılları arasında birkaç vaka gözlense de 1927’den sonra kolera tamamen gündemden çıkar ve kaybolur.

Tablo-3: Yıllar içinde kolera vaka sayısı

YılVaka sayısı
191841.289
19194.259
192025.923
1921204.228
192286.178

Kaynak: Sigerist ve Older, Medicine and Health in the Soviet Union, sf. 162

Çiçek

Çarlık döneminde çok fazla olan çiçek hastalığına karşı aşılama zorunlu değildir. Devrim sonrasında, 1919 yılında zorunlu hale getirilir ve 1936 yılına kadar her yıl on milyondan fazla insan yeniden ve yeniden aşılanarak 1939’da hastalık yok edilir. 1939 yılından itibaren çocukların ilk yılında, 4-5 ve 10-11 yaşlarında yeniden aşılamalarından aileleri sorumlu tutulur. 18-20 yaşları arasında tekrar aşılama yapılır.

1932 yılında Kazan’da ortaya çıkan 15 kadar çiçek hastalığı vakası üzerine kentin tüm nüfusu Temmuz ayında aşılanarak kentteki çiçek hastalığı yok edilir.

Çiçek hastalığının görülme sıklığı 1912’de her 10 bin hastada 5, 1914’te 6, 1919’da yükselerek 30, 1922’de hızla düşerek 7, 1924’te 2, 1928’de 0,6 olur. 1929’da ise 0,37 vakaya kadar geriler. 1925-1929 arasında yıllık ortalama vaka sayısı yalnızca 40 binin biraz üstünde görülür.

Tifo ve Dizanteri

1914 öncesi ortalama tifoya yakalanmış hasta sayısı her 10.000 kişi de yaklaşık 25, dizanteri oranı ise biraz daha yüksektir. İç savaş sırasında koşulların kötüleşmesi her iki hastalığın iki katına çıkmasına neden olur. 1923-1932 yılları arasında hastalığa yakalanma tifo için 10.000 kişide 7 ila 12, dizanteri için 10-25 vakadır. 1941 yılına kadar hasta sayısı birinci paylaşım savaşından önce olanın beşte birinden daha az olsa da 1947 yılına gelindiğinde hastalık endişe kaynağı olmaya devam eder. 1947’de tifo aşısı yaygın olarak kullanılır ve hem ordu, hem de özellikle tehlike altında olan tüm işçi gruplarına zorunlu tutulur.

Zührevi hastalıklar

1918 de Sovyet İşçileri 1. Sağlık ve Sanitasyon Kongresi’nde Lenin’in önemle altını çizdiği hastalıklardan birisi verem diğeri de cinsel yolla bulaşan hastalıklardır. Her iki hastalıkla da çok uzun zaman mücadele sürdürülür. 

1918’de Halk Sağlığı Komiserliğinde kurulan özel bir bölümün ardından 1919’da Moskova’da Deri ve Zührevi Hastalıklar Merkez Enstitüsü kurulur. Bu enstitülerde çalışan ve eğitim alan personel sayısı her yıl artırılırken, zamanla tedavi yöntemleri de geliştirilir.

Yaygın dispanserler ağı kurulur, tesisler yetersiz kaldığında gezici ekipler tarafından nüfus incelenerek tedavileri yürütülür. Hasta mahremiyetinin korunduğu dispanserler, çalışanların iş saatlerine uygun olarak sabah erken başlayarak geceye kadar açıktır. 1927’de kabul edilen yasa ile zührevi hastalıkların tedavisi zorunlu tutulur. Tedavi görmek istememe halinde kişi tutuklanabilir, “bir kişiyi zührevi enfeksiyon tehlikesine sokmak” durumunda ise altı ay hapis cezası ile cezalandırılır.

Tüberküloz

Kötü sosyal ve ekonomik koşullardan kaynaklanan hastalıkların başında gelen tüberkülozdan 1913-1915 yılları arasında tüm Rusya’daki ölüm oranı ortalama on binde 40’tır. Buna karşın 1914 yılında sadece 43 tüberküloz dispanseri ile 308 yataklı 18 sanatoryum bulunmaktadır. Hastalıkla savaşmak için pek bir şey yapıldığı söylenemez.

Halk Sağlığı Komiserliği’nin 1918’de organize edilmesiyle birlikte tüberküloza karşı da mücadele başlatılır. Özel tüberküloz departmanı ve Moskova’da Merkezi Tüberküloz Enstitüsü kurulur ve bu enstitüde akciğer, kemik ve çocuk tüberkülozu üzerine çalışan bölüm oluşturulur. Sonraki yıllarda da cumhuriyetlerde tüberküloz enstitüleri kurulur. Veremli çocuklar için ilk defa 1918 yılında orman içlerinde açık hava okulları açılır. 1924’e gelindiğinde verem ölüm hızı 16,7 ye kadar düşmüştür.

1936’da dispanserler ve sanatoryumlarda, hepsi uzmanlık eğitimi almış yaklaşık 27 bin doktor çalışmaktadır. Yıllar içinde genellikle 150 bin ila 350 bin nüfuslu her bölgeye bir dispanser kurulur. 1929 yılında dispanser sayısı 498’e, 1941’de ise 1.048’e yükselir.

1932 yılında SSCB’yi gezen Kızıl Tıp kitabının yazarları verem kontrolü organizasyonuna dair şöyle yazarlar. “Şu anda Moskova’da 226 tam zamanlı doktorun çalıştığı 24 verem savaş dispanseri bulunuyor ve tüm kıdemli verem doktorları bu dispanserlerde görev yapıyor. Bu merkezlerde 1931 de 776 bin hasta tedavi edilmiş ve bunların 90 bini ilk kez müracaat etmiş. Yukarıda belirtilen sayıdan yalnızca 30 bininin kesin verem vakası olduğu kanıtlanmış.[10]

Çarlık döneminde verem vakaları için 350 olan yatak sayısı 1932’lere gelindiğinde 35 bine çıkarılmıştır. Ayrıca günlük ve gecelik sanatoryumlar da vardır ve buraların yatak kapasitesi yaklaşık 12 bindir. Tedavilerden hiçbir ücret alınmamakta, fabrikalarda çalışanlar için özel diyetler verilmektedir.

Özel olarak seçilen çocukların kaldığı sanatoryumlar bulunmaktadır. Şubat, Mart aylarında seçilen çocuklar, Mayıs ayından itibaren sanatoryumda kalmaya başlamaktadırlar. Her bir grup çocuk 40 gün süre ile konaklamakta ve bu süre boyunca düzenli muayeneleri yapılırken, diş ve başka tedavileri de uygulanmaktadır.

Fabrikalarda veremin yayılmasını önlemek için neler yapılması gerektiği anlatılır. Her fabrikanın işçi komitesi tarafından hangi işçilerin tedavi merkezleri ve sanatoryumlara gönderileceği tartışılarak karara bağlanır.

1935 yılında kabul edilen bir kararname ile işletmelerde veremli işçilerin çalışma saatleri azaltılır. Büyük fabrikalarda özel diyet yemek odaları oluşturulur. 1938’de Moskova, Leningrad, Kharkov, Gorky ve diğer sanayi merkezlerindeki fabrikalarda bu işçiler için profilaktik atölye denilen özel atölyeler bulunur. Lastik ayakkabı fabrikasında daha yavaş hareket eden kendi konveyörleri vardır.

Faşizme karşı savaşın arifesindeki istatistikler, devrimden o güne büyük gelişme olduğunu gösterir. 1931’de akciğer tüberkülozundan ölüm oranı büyük şehirlerde yarı yarıya azalmıştır. 1941’e kadar ölüm oranı on bin vakada 8’e düşer, Bu oran 1913 rakamlarının beşte ikisine tekabül etmektedir. En büyük düşüş, sanayi işçileri arasında gözlenir.

Sovyetler Birliği’nde salgın hastalıklara karşı yürütülen çalışmalarla tüm halkın sağlığının korunması amaçlanır ve sonuç başarılı olur. 1941’de savaş arifesinde, tüberküloz sanatoryumu sayısı 898, yatak sayısı 72 bindir.

Faşizme karşı savaşta tedavi tesisleri büyük yıkıma uğrarken vakaların yenilenmesini ve artmasını beraberinde getirir. Verem, başlayan savaş ve sonrasında en ciddi sağlık sorunlarından biri olmaya devam eder. Alman işgalinde doğuya yapılan kitlesel tahliyeler, gidilen yerlerin nüfusunun artması ve yaşanan yoksunluklar hastalığı tetikler ve arttırır.

SSCB Halk Komiserleri Konseyi’nin Ocak 1943’te yayınladığı kararname ile 1944 yılı Ekim ayına kadar yaklaşık iki yılda tüberküloz vakaları için ek olarak şunlar yapılır: 13 bin hastane yatağı, 4 bin 500 gündüz ve gece sanatoryumu yatağı, çocuklar için 35 binden fazla yer (anaokulları, kreşler ve açık hava veya orman okulları). Ayrıca tamamlayıcı gıda rasyonları sağlanır. Böylesi ciddiye alınarak yapılan çalışmalar ve alınan önlemlerle ölüm oranı 1943 yılında düşmeye başlar.

Tablo-4: 1941’de epidemik hastalıklarla savaşım veren kurum sayıları

Anti-epidemi istasyonları1.760
Dezenfektasyon istasyonları ve mobil ekipler2.228
Bakteriyoloji laboratuvarları1.406
Sıtma istasyonları ve noktaları2.945
Pasteur Enstitüleri120
Kızamık İstasyonları282

Kaynak: Sigerist ve Older, Medicine and Health in the Soviet Union, sf. 167.

Şarbon

Sovyetler Birliği’nde en çok uğraşılan bulaşıcı hastalıklardan birisi de şarbondur. Şarbonu, çeşitli yükseliş evreleri olmakla birlikte geniş istatistiki bilgiler yerine tarımda kolektivizasyon dönemi sayıları üzerinden inceleyelim.

Devrimden önceki mirası anlamak açısından Çarlık dönemi sayılarına bakıldığında Ekim Devrimi’nden önceki 10 yıl boyunca beş yüz bin hayvan, yüz elli bin insan şarbon hastalığına yakalanır ve bunlardan 400 bin hayvan ile 40 bin insan hayatını kaybeder.[11] Hastalığa yakalanan hayvanların neredeyse tamamını, insanların ise dörtte birini öldüren hastalığın istatistiksel durumu bu şekildedir.

Sovyetler şarbon hastalığına ilk müdahaleyi merkezi ve yerel izleme komiteleri oluşturarak yapar. Çünkü hastalığın nereden, nasıl, hangi topraklardan, hangi hayvanlardan ilerlediği gibi temel bilgiler ellerinde olmayınca şarbonla mücadele tamamen kör döğüşüne dönüşmüştür. İkinci hamle ise Sağlık Bakanlığı ve Tarım Bakanlığı’nın merkezi olarak birlikte çalıştırabilecek büroların kurulması olur. Veri takip ve merkezi çalışmanın kuvvetlendirilmesiyle, 1930’da yerel aşının bulunmasıyla 1930 yılların ortasında şarbona yakalananların da şarbondan ölenlerin de sayısını üçte birine kadar indirmeyi başarırlar.

Tarımda kolektivizasyon gerek siyasal gerek ekonomik açıdan çok önemli bir hamledir. Milyonlarla ifade edilen hayvanın yer değiştirmesi ve bu değişim sırasında gittikleri yerlere hastalık taşıması, ekilebilir-dikilebilir alanların çok fazla artırılması, bakir toprakların tarıma açılması ve buna bağlı olarak toprakta da yaşayabilen şarbon sporlarının yaşam alanının genişlemesi bir yanı ile şarbonunda yayılmasına zemin hazırlamaktadır. Salgından korunmak için beslenme biçimini hem nicelik hem de çeşitlilik bakımından arttırmak gereklidir ama bunu sağlayacak hamleler aynı zamanda şarbonun da yayılmasını hızlandırmaktadır. Bu durumun en kestirme çözümü tarım arazisi açmamak ve hayvanları küçük çiftliklerde bırakıp kolektif çiftliklere aktarmamaktır ama bu, açlığa neden olacağı ve tarımda özel mülkiyetin filizlenme ihtimalini barındırdığı için gerçek bir seçenek olmamıştır. Bu durumda, tarım arazilerini genişletip, sporların rüzgârla yayılmasını önlemek adına tarlaların etrafına rüzgâr bariyerleri[12] yaparak rüzgârı daha çok, yaban araziden geçirip şarbon sporlarının yayılmasını büyük ölçüde önlerler. On beş sene içinde dünyadaki şarbon aşı stoku kadar yerli aşı üretip tüm çiftlik hayvanlarını aşılayarak yer değiştirmelerdeki şarbon dağılımının da önüne geçilir.

Tarım kolektivizasyonun ilk zamanlarında tepe noktasına gelen şarbon yayılımı 1940’lı yılların başında kolektivizasyon öncesindeki sayının 1/6’sına kadar geriler. Şarbonla mücadele; toplumcu tıbbın, bilimi ve tekniği burjuvazi için değil de işçi sınıfı ve emekçiler lehine kullandığında ve bir salgınla ilgili tüm disiplinler merkezi düzeyde planlama ile yöneltildiğinde, neler olabileceğini ortaya koymaktadır. Hem açlık hem az olan besinden şarbon kapma riskiyle yaşayan halktan, nicelik ve nitelik bakımından en iyi şekilde beslenen ve bu besinlerden şarbonu büyük ölçüde arındırmayı başaran işçi sınıfının iradesindeki sağlık sistemi, Someşenko’nun “Her sınıf kendi sağlığını düşünür” cümlesini burada da başarılı bir biçimde sınamıştır.

Salgın hastalıklara yakalanma ve salgınlarla mücadelede halkın tamamının, hijyen olanaklarına sahip, sağlıklı konutlara kavuşturulması ve yine halkın tamamına yönelik beslenme olanaklarının yaratılması son derece önemliydi. Kısaca bu alanda yapılanlara bakalım.

Barınma

Sovyetler, salgın hastalıkların büyük oranda çevresel şartlar üzerinden yayıldığı bilinciyle, barınma sorununu öncelikleri arasına alır. Sovyetler Birliği Anayasası’nın 6. Maddesi şöyle der:

Toprak, doğal kaynaklar, sular, ormanlar, değirmenler, fabrikalar, madenler, demir yolları, su ve hava taşımacılığı, bankalar, posta, telgraf ve telefon, devletin büyük tarım işletmeleri (devlet çiftlikleri, makine ve traktör istasyonları vd.) ile belediye işletmeleri ve kentlerdeki konut işletmeleri ve sınai bölgeler, devlet mülkiyetidir ve bundan dolayı tüm halka aittir.[13]

Konutu ticari bir meta olmaktan çıkarıp, anayasası aracılığı ile halkın hakkı olarak belirleyen ve güvence altına alan dünyadaki ilk devlet Sovyetler Birliği’dir. “Çarlık döneminden arta kalan konut stokunun durumu şöyledir: sadece yüzde 9’unda su, yüzde 2’sinde kanalizasyon, yüzde 1’inde ısıtma ve yüzde 5’inde elektrik bulunmaktadır.  İşçi mahallelerinde kişi başına düşen sağlıklı barınılabilecek konut alanı iki metrekaredir. İşçi sınıfının barınma durumu böyle iken, 1914 yılı sayımına göre sadece Moskova’da 5000 boş şato bulunmaktadır.[14]İç savaşın ardından hızlanan inşaat çalışmaları sonucunda 1940 senesine gelindiğinde her aileye, ailede bulunan kişi sayısından bir fazla odalı ev (dört kişilik aileye beş odalı ev) düşüyordu.[15] 

Bu arada sadece yeni konutlar inşa edilmiyor, yeni kentler de kurulmaktadır. İkinci Dünya Savaşına kadar toplam 213 yeni şehir ve 1323 yeni kent kurulur. Kurulan yeni kentlerin en büyük özelliği istinasız hepsinin akarsu kaynaklarının üst bölgelerinde kurulmasıdır. “Bunun en büyük sebebi halkın olabildiğince temiz suya erişimini sağlamaktır.[16] Akarsuyun en üst noktası, suyun en ivmeli aktığı yerdir. Kapitalist üretim sisteminde fabrikaların enerji ihtiyacı için nehirlerin ivmeli aktığı bu üst kısma sanayi tesisleri, alt kısmına da kirlenen suyla hayatını idame etmeye çalışan halk yerleşkeleri kurulur. Sovyetler Birliği, suyla bulaşan salgın hastalıklarla mücadelenin de verdiği tecrübeyle halk sağlığını fabrika enerji girdisinin önüne koymuştur.

Sovyetler Birliği’nde işçi konutları inşa edilirken güneş ışığını az alan bölgelerin salgın süreçlerinden daha kötü etkilendikleri tespit edilerek, konutların güneş ışığıyla olan ilişkisine de dikkat edilmiştir. Güneş ışığını az gören Murmansk gibi şehirlerde, gelişme çağındaki çocuklara devlet tarafından rutin olarak kuvars lamba terapileri uygulanmış, hem fiziki hem ruh sağlığı açısından hayati önemi olan güneş ışığı eksikliği böylelikle giderilmiştir. Revizyonizmin hakimiyeti sonrası Murmansk’ta yapılan ışık terapileri bir müddet kliniklerde reçeteyle devam eder, sağlıkta özelleştirmelerin yaygınlaşması ile birlikte ise varlıklı aileler ve özel kurumların kullanımına açılır. Artık Murmansk’ta güneş sadece zengin ailelerin çocukları için doğuyor dersek abartmış olmayız.

Beslenme

Koronavirüs salgını sürecinde de çokça tartışıldığı gibi vücut direnci için önemli faktörlerden birisi de sağlıklı ve dengeli beslenmedir. Dr. İsmail Topuzoğlu’nun Ankara’nın çeşitli şantiye ve büyük fabrikalarında yaptığı saha çalışmalarına göre[17] işçilerin yüzde 72.3’ünün yaptıkları işe göre tükettikleri enerji miktarı yetersiz, alınan hayvansal protein yok denecek kadar az, toplam protein tüketiminin ise sınırlı olduğu görülmüştür. Topuzoğlu’nun yaptığı araştırmada işçilerin ana besin kaynağı tahıl ve hamur işi olarak belirtilmiştir. Bu durumda uzmanların söylediği “dengeli beslenin” uyarılarının da anlamı kalmamaktadır.

1920-1965 tarihleri arasında Sovyetler Birliği’nde ortalama bir vatandaş; ABD vatandaşından günlük 350 kalori, Fransa vatandaşından 450 kalori, Almanya vatandaşından ise 500 kalori fazla alıyor. Yine aynı tarih aralıklarında ABD Merkezi Haberalma Teşkilatı CIA raporlarından[18] alınan, aşağıdaki tablolardaki değerlere göre besinlerin niteliği Avrupa ve Güney Amerika’daki ülkelerle kıyaslanmaktadır.

Tablo-5: 1920-1965 Yılları Arası Kişi Başına Düşen Yıllık Protein Değerleri

ÜlkelerYumurta Süt/LitreEt/Kg
Brezilya163   96 49
İngiltere201 265 55
Sovyetler Birliği294 372 68

Kaynak: https://www.cia.gov/library/readingroom/document/cia-rdp85t00313r000300140006-0

Yukarıdaki tabloda görüldüğü üzere Sovyetler Birliği tarım ve hayvancılıkta ileri olan Avrupa ve Güney Amerika ülkeleriyle karşılaştırıldığında sadece toplam kalori açısından değil, et, süt, yumurta gibi temel proteinlere ulaşım açısından da diğer ülkelerin oldukça önündedir. Özellikle kalori bazlı besin artışının en yüksek olduğu dönemin tarımda kolektivizasyon döneminden İkinci Dünya Savaşı’na kadar olan aralık olduğunu belirtmek gerekir.

Tablo-6: Gelir Dağılımına Göre Kişi Başına Düşen Yıllık Protein Değerleri

ÜlkelerDüşük GelirliOrta GelirliYüksek GelirliProtein Cinsi
Brezilya130163210Yumurta
İngiltere153201250Yumurta
Sovyetler Birliği294294294Yumurta
Brezilya8096150Süt/Litre
İngiltere200265350Süt/Litre
Sovyetler Birliği372372372Süt/Litre
Brezilya404960Et / kg
İngiltere405566Et / kg
Sovyetler Birliği686868Et / kg

Kaynak: CIA, https://www.cia.gov/library/readingroom/document/cia-rdp85t00313r000300140006-0

Tablo 6’da ülkelerin yıllık ortalama kişi başına düşen protein miktarını faklı gelir gruplarına göre göstermektedir. Diğer ülkelerde gelir dağılımına göre temel protein tüketiminde ciddi farklılıklar bulunurken SB’nin herkese sağladığı miktar, seçili ülkelerdeki yüksek gelirli kesimlere sağlanandan daha fazladır.

Sovyetlerde anne-çocuk sağlığı beslenme ve sağlık açısından öncelikli olarak ele alınır. Çocukların, annelerin ve işçilerin beslenmesi için süt dağıtım merkezleri oluşturularak ücretsiz süt dağıtımı yapılır.

1913-1937 arasında kişi başı meyve ve sebze tüketimi beş kat artar. 1938 yılında kişi başı günlük protein tüketimi 100 grama ulaşmıştır. Aynı yıl bu miktar Almanya’da 35 gramdır. 1950 yılına gelindiğinde kişi başı et tüketimi yılda 26 kg, balık tüketimi 7 kg’dır.

1933’ten 1937’ye kadar, İkinci Beş Yıllık Plan yıllarında salgınla mücadelenin sonuçları alınır. Kurulan büyük tesislerde tüketim malları üretilir. Tarımda kolektivizasyonla yiyecek bollaşır. Sağlık işleri için daha fazla bütçe, insan gücü ve ekipman sağlanır. Almanya’da faşizmin yükseldiği ve savaşa karşı hazırlıkların yapıldığı dönemde anayurt savunması için çok büyük bütçe ayrılması durumunda dahi sağlığa ayrılan bütçeden kısıntıya gidilmez. Faşist işgal ve savaş döneminde de yürütülen çalışmalarla hastalıkların cephede ve halk içinde yayılması engellenmeye çalışılır.

***

Mülkiyet ilişkilerinde egemen olan sınıf her yönden kendi sağlığını da önceler. Salgınlar karşısında da ilk önce sermayesini ve kişisel sağlığını güvence altına almaya çalışır. O yüzden içinde bulunduğumuz kapitalist sistemde egemen sınıfın işçilerin sağlığını kendi çıkarlarının önüne koyması beklenemez. Şu anda yaşadığımız salgın sırasında da bulaşmanın olmasa da salgının sonuçlarının sınıfsal olduğu değerlendirmesi çokça yapılmaktadır. Milyonlarca işçi, emekçi, işsiz, yoksul insanın yanında parmakla sayılacak kadar burjuvaya virüs bulaşması, hem bulaşmaya maruz kalmada hem de tedaviye ulaşmada virüsün eşitlikçi olduğunu göstermez ve hastalığın sınıfsal olduğu gerçeğinin üstünü örtemez.  Aynı zamanda sadece bunu söylemekle sınırlı kalmak da verili durumu kabulden öteye geçmez. Oysa mülkiyet ilişkileri değiştiğinde, işçi sınıfı egemenliğini aldığında halk sağlığının nasıl ele alınacağının canlı örneğidir Sovyetler Birliği. 

Sovyetler Birliği’nin toplum sağlığını korumak ve geliştirmek amacıyla yaptığı çalışmaların temel özelliklerini kısaca şöyle özetleyerek bitirebiliriz. Uygulayanların da, yerel ve merkezi olarak denetleyenlerin de işçiler olması. Dağınık ve atomik değil merkezi planlama ile ve kurumlar arası koordinasyon içinde yürütülmesi. Sağlığın sadece hastalık odaklı olarak değil önleyici ve koruyucu sağlık hizmetleri ile birlikte bütünlüklü ele alınması. Sağlığı olumsuz etkileyen toplumsal etkenlerin ortadan kaldırılması çalışmalarına öncelik verilmesi. Tüm sağlık hizmetlerinin ücretsiz olması. Sağlığın bireysel değil toplumsal bir iyilik hali olarak ele alınması…

Bu, sosyalizmin kapitalizmden farkıdır.

KAYNAKLAR

  • 1918 Sovyetler Birliği Anayasası, Çev. Fırat Sözeri, İstanbul: Ceylan Yayınları
  • Adams Kinsbury, John Adams (2015) Kızıl Tıp-Sovyet Rusya’da Toplumsallaştırılmış Sağlık, Çev: Selçuk Görmez, İstanbul: Yazılama Yayınları
  • Akalın M. Akif (2010), Toplumcu Tıp (Sovyetler Birliği Deneyimi), İstanbul: Yazılama Yayınları
  • Aksakoğlu Gazanfer (2003), Sovyetler Birliği Özelinde Sosyalist Ülkelerde “Sağlık Reformu”, Toplum ve Hekim, Cilt 18, Sayı 1, Ocak-Şubat 2003.
  • Andrionava Ganna (2015), Architecture of Soviet Housing and Main Soviet Urban Planning Concepts, https://www.researchgate.net/publication/276279685_ARCHITECTURE_OF_SOVIET_HOUSING_AND_MAIN_SOVIET_URBAN_PLANNING_CONCEPTS (Erişim tarihi:26.04.2020)
  • Arthur E. Adams, Jan S. Adams (1971), Men versus Systems. Agriculture in the USSR, Poland, and Czechoslovakia, Londra: Free Press Yayınları
  • CIA, The Nutrient Content of Food Supply, https://www.cia.gov/library/readingroom/document/cia-rdp85t00313r000300140006-0 (Erişim tarihi:26.04.2020)
  • Doğan İsmet (2017), Hayal Edin Ev Sahibi Yok Kira 28 Lira https://www.evrensel.net/haber/338627/sscbde-barinma-hayal-edin-ev-sahibi-yok-kira-28-lira (Erişim tarihi:26.04.2020)
  • Engels Friedrich (1992), Konut Sorunu, Çev. Güneş Özdural, İstanbul: Sol Yayınları
  • Engels Friedrich (1997), İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu, Çev. Yurdakul Fincancı, İstanbul: Sol Yayınları
  • Henry E. Sigerist, Julia Older (1947), Medicine and Health in the Soviet Unıon, Newyork: The Cidatel Press
  • Lenin V. İ,(1901), Another Massacre, https://www.marxists.org/archive/lenin/works/1901/may/07.htm (Erişim tarihi:26.04.2020)
  • Özkan Özlem (2003), “Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nde Sağlık Hizmetleri”, Toplum ve Hekim Cilt 18, Sayı 1, Ocak-Şubat 2003.
  • Rousseau J (2019), Bilimler ve Sanatlar Üzerine Söylev, Çev. Sabahattin Eyyüboğlu, İstanbul:Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
  • Thomas M (1978) , City Planning in Soviet Russia, https://www.sciencedirect.com/science/article/abs/pii/0016718578900039 (Erişim tarihi:26.04.2020)
  • Topuzoğlu İsmail (2004), İşçilerin Beslenme Sorunları, Ankara: Hacettepe Üniversitesi Yayınları
  • Viola Lynne (1989), The Best Sons of the Fatherland: Workers in the Vanguard of Soviet Collectivization, Londra: Oxford University Yayınları
  • Voltaire (2006), Candide, Çev. Ayşe Meral, İstanbul: Alfa Yayınları.

[1] 1821-1902 Alman doktor. Modern patolojinin ve sosyal tıbbın kurucusu olarak bilinir.

[2] Lenin V.İ (1901), Another Massacre, https://www.marxists.org/archive/lenin/works/1901/may/07.htm (Erişim Tarihi: 25.04.2020)

[3] Sanitasyon: Ortamın hastalık yapan mikroorganizmalardan arındırılması için gerekli işlemlerin sağlık ve temizlik kurallarına uygun olarak yapılması, arındırma.

[4] Akalın, M. A. (2010) Toplumcu Tıp: Sovyetler Birliği Deneyimi, İstanbul: Yazılama Yayınları, sf.36. 

[5] Akalın, Toplumcu Tıp, sf. 24. 

[6] Akalın, Toplumcu Tıp, sf. 26. 

[7] Belirli bir nüfus içinde her zaman var olan bir hastalığı tanımlamak için kullanılan terimdir.

[8] Kinsbury, A. ve J. Adams (2015) Kızıl Tıp: Sovyet Rusya’da Toplumsallaştırılmış Sağlık, çev. S. Görmez, İstanbul: Yazılama Yayınları, sf.175.

[9] Sigerist, H. E. and J. Older. Medicine and Health in the Soviet Union. (Şarbon dışındaki bulaşıcı hastalıklarla ilgili bilgilerin büyük kısmı bu kaynaktan alınmıştır.)

[10] Kinsbury ve Adams, Kızıl Tıp, sf. 214.

[11] Lynne, V. (1989) The Best Sons of the Fatherland: Workers in the Vanguard of Soviet Collectivization. New York-Oxford: Oxford University Press, sf. 42.

[12] Adams, A., E. Jan, S. Adams (1971) Men versus Systems. Agriculture in the USSR, Poland, and Czechoslovakia, New York: Free Press, sf.80.

[13] 1918 Sovyet Anayasası, İstanbul: Ceylan Yayıncılık, 2002, sf. 2.

[14] Doğan, İ., https://www.evrensel.net/haber/338627/sscbde-barinma-hayal-edin-ev-sahibi-yok-kira-28-lira (Erişim Tarihi: 23.04.2020)

[15] Ganna, A. https://www.researchgate.net/publication/276279685_ARCHITECTURE_OF_SOVIET_HOUSING_AND_MAIN_SOVIET_URBAN_PLANNING_CONCEPTS (Erişim Tarihi: 23.04.2020)

[16] Thomas M (1978) “City Planing in Soviet Russia”, https://www.sciencedirect.com/science/article/abs/pii/0016718578900039 (Erişim Tarihi: 23.04.2020)

[17] Topuzoğlu İsmail (2004), İşçilerin Beslenme Sorunları, Ankara: Hacettepe Üniversitesi Yayınları, Sf.51

[18]CIA (2009),  https://www.cia.gov/library/readingroom/document/cia-rdp85t00313r000300140006-0

Warning: A non-numeric value encountered in /home/teoriveeylem/public_html/wp-content/themes/Newspaper/includes/wp_booster/td_block.php on line 353