Salgına karşı mücadeleden sisteme karşı mücadeleye

İhsan Çaralan

31 Aralık 2019 günü Çin’de koronavirüs (Covid-19) salgının başladığının resmen duyurmasından beri dünya koronavirüse karşı mücadeleyi konuşuyor. Virüsün Avrupa’ya sıçrayıp gelişmiş ülkeleri pençesine aldığı son birkaç aydan beri ise koronavirüse karşı mücadele medya ve siyasetin baş gündemi, hatta başlıca gündemi oldu.

Salgınla birlikte ülkelerde ekonomik ve sosyal faaliyet, insanlar arasındaki sosyal ilişkiler minimum düzeye inerken siyasetin öncelikli konusu da önlemlere indirgenmiş bulunuyor. Ekonomi ise günlük önlemlerin yanı sıra önümüzdeki aylar ve yıllarca sürebilecek virüse karşı mücadelenin muhtemel sonuçları üstünden tartışılıyor. Burjuva iktisatçıları ve aydınlarının yanı sıra medya yorumcuları koronavirüsten sonraki dünyanın nasıl olacağını “Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” klişesi etrafında konuşuyor, yazıyor.

Koronavirüs salgını ve onunla bağlantılı gündemin bugünden yarına kolay kolay geriye çekilmeyeceği önümüzdeki haftalarda, belki aylarda bile dünyanın devam edeceğini söylemek bir abartı olmayacaktır.

Koronavirüs, 2020’nin başında Çin’de ortaya çıktığında pek de önemsenmedi. Sadece Çin’i etkisi altına alan bir “Çin virüsü” olarak görüldü ve bu ülkenin ekonomisine darbe vuracağı, dolayısıyla, “ticaret savaşları”nda batı emperyalizminin üstünlük sağlamasına yardım edeceği iddia edilerek koronavirüsün yayılmasına göz yumuldu.

Virüsün, yıkıcı etkilerini Çin’den sonra İran’da göstermesi de batılı ülkeler tarafından biraz da keyifle izlendi. Dolayısıyla Covid-19 göz ardı edildiği iki ay boyunca rahatlıkla yayılma imkanı buldu. Komplo teorisyenlerine göre; ABD ve ilaç tekelleri bu virüsü laboratuvarlarda üretip, bir biyolojik silah olarak Çin’e karşı kullanmaktaydı. Ama aradan iki aydan sonra Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), Covid-19’un tüm insanlığı tehdit eden bir “pandemi” (dünya ölçüsünde yayılan salgın) olduğunu ilan etti.

KAPİTALİZMİN STRATEJİSİ: SÜRÜ BAĞIŞIKLIĞI

DSÖ’nün “pandemi” ilan etmesi, Covid 19’un İtalya, İspanya, Fransa, İngiltere, en son da ABD’de on binlerce kişinin hayatını kaybetmesi salgının pençesine düşenlerin sayısının ise milyonlarla ifade edilmeye başlanmasıyla birlikte, özelleştirme ve ticarileştirme ile seyreden neoliberal ekonomilerde sağlık sistemlerinin sürüklendiği yer geniş yığınların gözlerinin önüne serildi. Sağlık sistemlerindeki zafiyet kapitalizmin insan ihtiyaçları karşısındaki aczini açıkça ortaya çıkardı. Böylece sağlık sistemi merkezde olmak üzere bu süreçte yaşananlar kapitalist sistemin sorgulanmasına yol açarak ekonomik, siyasi, ideolojik, hayatın bütün alanlarını kapsayan tartışmalara yol açtı.

Salgın dünyanın ilk kapitalist ülkesi, bu bakımdan da liberalizmin olduğu kadar neoliberalizmin de ana ülkesi olan İngiltere’nin kapısına dayandığında çiçeği burnundaki Başbakan Boris Johnson, kıta Avrupası’nda yaşananlara da bakarak kendi çözümünü açıkça “sürü bağışıklığı” stratejisi olarak ilan etti. Dahası bunu benimsemekle de kalmadı; okulların tatil edilmesi, kimi işletmelerin kapatılması, sokağa çıkmanın sınırlandırılması, kısmi ya da genel karantina gibi tıp-bilim çevrelerinin ısrarla üstünde durduğu önlemleri elinin tersiyle itti. Tipik bir yeni Malthuscu olarak Boris Johnson, nüfusun yüzde 70’inin enfekte olmasıyla salgının kendiliğinden duracağını savundu.

İnsanların hastanelere düşmesini, ölmesini umursamayan bu tavrıyla Johnson dünyanın tepkisini üstüne çekti.

Çünkü Johnson bu tutumuyla Malthus’un[1] (1766-1834), “Ölen ölür kalan sağlar bizimdir” diye popülize edilen, iki yüz yıl içinde çıplak kapitalizmin insan hayatı karşısındaki umursamazlığının tipik ve saf ifadesi olan işçi ve insanlık düşmanı “Nüfus Teorisi”nin 21. yüzyılda hortlatılmasıydı!

Boris Johnson’a destek İngiltere’nin stratejik müttefiki ABD’den geldi.

ABD Başkanı Trump “Virüsün etkisi abartılıyor, bu kadar önleme gerek yok” diyerek Johnson’a göre daha ihtiyatlı konuşsa da onunla uyumlu bir strateji belirledi. Ancak kısa sürede virüsün büyük yıkımlara yol açarak ilerlemesi, ülkede ortaya çıkan tepkiler ve faturanın kendisine çıkma ihtimali karşısında Trump giderek “maliyeti daha ağır” olan önlemler almaya yöneldi. Ama o da Johnson başta olmak üzere Avrupalı liderler Conte, Macron, Sanchez gibi geç kamıştı! Günde 5 bine ulaşan ölüm sayısıyla Avrupa’dan sonra ABD de Covid-19‘un yayılmasının merkez üssü haline gelmişti.

Johnson’ın yeni Malthus’cu yaklaşımı ve ona Trump’ın sağladığı destek dünyada tepkilerle karşılandı ama gerçekte İtalya, Fransa, İspanya, Türkiye ve virüse karşı mücadelede en başarılı ülkelerden sayılan Almanya gibi kapitalist hükümetlerin de yaklaşımı Malthusçulukla maluldü. Çünkü bütün bu ülkelerin yönetimleri tıpkı Ortaçağ’daki bulaşıcı hastalıklar gibi Covid 19’un da “sürü bağışıklığı” ile aşılabileceği konusunda hemfikirdiler. Nitekim, virüsün yayılmasını önlemekten çok yayılmayı sağlık sistemini çökertmeyecek bir düzeyde tutmayı esas alan bir stratejide ortaklaştılar. Bu yüzden de virüsün yayılmasını önce artan sonra “plato” oluşturan, en sonunda da inişe geçen, nüfusun yüzde 60-75’nin enfekte olacağı varsayımını benimseyen  bir grafikle açıklamaktadırlar.

Yeni Malthuscular da kamuoyu baskısı karşısında bazı tıbbi önlemleri tıp ve bilim çevrelerinden gelen kimi ekonomik ve sosyal adımları atmayı kabul etmek zorunda kaldılar. Nitekim Johnson ve Trump gibi neoliberalizmin bayraktarlığını yapanlar bile kamuoyu baskısı karşısında onların deyimiyle “ekonomiye maliyeti olan” tedbirlere yöneldi. Ama dikkate aldıkları ölçek, insan hayatının kurtarılması değil yapılacak masraf ile kurtarılanlar arasındaki ilişkiden “karlı” çıkmayı başarmaktır. Eğer kurtarılanlar yapılan masrafa değmiyorsa önlem alınmasına karşı çıkmaktalar. Diğerleri ise bunu Trump ve Johnson gibi açıkça söylemiyorlar; “karantina yapılsın” diyen siyaset ve bilim çevrelerine, “Siz bunun maliyetini biliyor musunuz” diye arkadan dolanarak, insan hayatıyla, birimi dolar, paund, avro, lira olan “maliyet”i aynı terazide tartıyorlar. Bu dönemde en riskli grupta bulunan yaşlılar, sağlık sistemine sürekli maliyet çıkaran kronik hastalık sahibi olanlar üstü örtülü gözden çıkarılmış bulunuyor. Bunun yanı sıra işçiler, yoksul göçmenler ve siyahlar sağlık sistemi kapsamında ikinci derecede vatandaşlar olarak sınıflandırıldılar.

Ülkeler arasında alınan önlemlerdeki farklılıklar o ülkede demokrasi geleneğine, halkta kazanımlara sahip çıkma bilincinin ne kadar kökleşmiş olduğuna, sağlık sisteminin sosyal karakterinin ne kadar muhafaza edildiğine ve elbette ki ülkenin ekonomik gücüne bağlı olmuştur. Diğer yandan neo-Malthuscu yaklaşımın pratikteki karşılığı en zenginlerin, doktorlarını, hizmetçilerini gerekli neleri varsa özel jetlerine yükleyip dünyanın gözden ırak köşelerindeki adalarına, kâşanelerine kaçmak oldu!

Kuşkusuz bunların sayısı bir avuçtur ama dünya ekonomisinin en tepesinde bulunan, “özgül ağırlığı” yüksek olan bu kesimin davranışı, virüsün biyolojik yayılmasının ve virüsün yayılmasına karşı mücadelenin sınıfsallığının açık bir kanıtıdır.

İngiltere’de veliaht Charles’tan Başbakan Johnson’a, çeşitli ülkelerde bakanların, milletvekillerinin virüs kapması, Trump’a da virüs bulaşmış olabileceği şüphesiyle test yapılmasına kadar haberlerin çıkması “Virüs kral, başbakan, ırk, din, milliyet, sınıf farkı gözetmiyor. Hepimiz aynı gemideyiz” klişesi etrafında dönen propagandanın ana malzemesi yapılsa da geçen süre içinde açıkça görüldü ki sermayenin üst düzey temsilcilerine virüs bulaşması rastlantısaldır, tabir caizse “acemlik”tendir! Nitekim virüsün nasıl yayıldığının öğrenilmesinden beri sermaye sahipleri ve onların çeşitli düzeydeki temsilcileri kedilerini virüsten koruyan önlemleri rahatça almaktadırlar.

Ülkemizdeki örneklerde de görülen durum budur. Bugün fabrikalardaki işletme sahipleri, genel müdürler, müdürler, pek çok işletmede kısım şeflerine kadar patron temsilcileri işletmeye gelmeden, görevlerini “evlerinden” ya da korumaya alınmış camdan kulelerinden sürdürmektedir. Ama işçilerin hiçbir ciddi önlem alınmadan fabrikalara sürülmesi, eskisine göre bile daha ağır koşullarda (daha uzun süre ve yoğun) çalıştırılması, bunun sonucu olarak işçiler arasında virüsün yaygınlık hızının diğer kesimlere göre üç kat fazla olması virüsün yaygınlaşmasının ne kadar sınıfsal olduğunun dolaysız göstergelerindendir.

Sermaye odakları,“Virüs kral, başbakan, ırk, din, milliyet, sınıf farkı gözetmiyor. Hepimiz aynı gemideyiz” propagandasını yüksek tempodan sürdürse de virüs başta işçiler olmak üzere, asıl emekçi halk kesimleri içinde yayılıp yıkıcı sonuçlara yol açmaktadır. Üstelik sadece sağlık bakımından değil ekonomik bakımdan da bu kesimler arasında, sözcüğün gerçek anlamıyla yakıcı ve yıkıcı sonuçlara sebep olmuştur. Bu yıkımın yaşamın her alanında daha da derinleşeceğini ve daha büyük tahribatlara tanık olacağımızı söylemek yanlış olmaz. 

TÜRKİYE’DE DURUM FARKLI MI?

Erdoğan ve AKP propagandası, virüsün Çin’den çıkıp İran’a, İtalya’ya hatta Kanada’ya kadar yayıldığı haftalarda “Türk’e virüs işlemez” havasındaydı. Hatta Erdoğan’dan başlayarak iktidarın radikal sözcüleri, virüsün dünya ekonomisini çökerteceğini, bunun Türkiye için bir fırsat olacağını, bu çöküşten dünyanın lider ülkelerinden birisi olarak çıkacağını propaganda ediyorlardı.

Irkçılık ve arkasındaki İslamist yaklaşımlardan beslenen bu propaganda, virüsün Türkiye’de yayılacağının anlaşılmasından sonra “Biz zaten Ocak ayından itibaren hazırlık yapıyorduk” çizgisine çekildi. Ancak, geçen sürede şu anlaşıldı ki ocak ayında “Bilim Kurulu” oluşturulmuştu ama kurulduktan sonra bir faaliyet gösterip göstermeği belli değildi. Bilim Kurulu birtakım çalışmalar yapıp tavsiyelerde bulunmuşsa bile Erdoğan ve hükümetinin, Türkiye’de vakaların ortaya çıkmasından, hatta ölümlerin başlamasından önce bunları dikkate aldığını gösteren bir belirti yoktu. Tersine, binlerce kişinin Umreye gönderilmesi, dönenlerin büyük çoğunluğunun ve yurt dışından gelen pek çok yolcunun (ve turistlerin) hiçbir denetime tabi olmadan istedikleri yere gitmelerine izin verilmesi, okulların tatil edilmesiyle birlikte öğrencilerin ve pek çok orta sınıf ailenin tatil bölgelerine göç etmesine göz yumulması, eldeki “test kitleri”nin ihraç edilmesi gibi uygulamalar göstermektedir ki; virüsün yayılmasını önlemek için Hükümet, mart ayı sonuna kadar hiçbir ciddi önlem almamıştır. Tabii bundan sonraki önlemlerin ne kadar ciddi olduğu da tartışmalıdır.

Erdoğan ve Hükümetinin Bilim Kurulu’nun tavsiyelerine ne kadar uyduğu, bu yazının yazıldığı Nisan ayı sonlarında bile tartışılan bir konuydu. Dahası Sağlık Bakanlığının “vaka sayısı” ve “ölümler”le ilgili verdiği bilgiler de içeride Türk Tabipleri Birliği (TTB) başta olmak üzere demokratik kamuoyu, dışarıda da Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) tarafından da şüpheyle karşılanmaktaydı. Bu şüpheler kuruntu ya da karalama amaçlı değildir. Şüpheler gerçeklere dayanmaktadır. Çünkü Hükümet ve sermaye basını, üç bine dayanan ölümleri ve yüz bini aşan vaka sayısını önemsememek bir yana bir zafer gibi göstermek için vaka ve ölüm rakamları da dahil her veriyle oynamaktan, uluslararası normlar dışında normlar kullanmaktan imtina etmemektedir. Bu hengame içinde Ramazan Bayramı Erdoğan tarafından, “İki bayramın bir arada yapılacağı” bir hedef olarak ortaya konmuş bulunmaktadır.

Bu gelişmeler ışığında bakıldığında; koronavirüsün yayılmasına karşı mücadelenin başlıca dikkat çeken noktalarına kısaca da olsa değinmek önümüzdeki dönemdeki gelişmeleri anlamak bakımından faydalı olacaktır.

Pandemiye karşı mücadelede Erdoğan yönetiminin başlıca hedeflerini şöyle saptayabiliriz:

1. Erdoğan yönetimi ve patronlar, virüse karşı mücadelenin faturasını işçi sınıfına çıkarıyor

Erdoğan ve Sağlık Bakanı, her vesileyle “Biz öteki ülkelerden farklıyız” demelerine karşın yaklaşımları da aslında neo-Maltuscudur! Çünkü Erdoğan yönetimi ve oluşturduğu “Bilim Kurulu” da pandeminin “sürü bağışıklığı”nın oluşmasıyla yenileceğinde hemfikirdirler. Bu yüzden de özelleştirmeye ve ticarileştirmeye dayanan sağlık politikalarını savunarak “İtalya, ABD gibi olmadık, demek ki bizim özelleştirmeye dayanan sağlık politikamız doğrudur” propagandasını daha da yoğunlaştırmışlardır.

Bütün bunların ötesinde “Her halükarda çarkları döndürmek zorundayız” denilerek milyonlarca işçinin virüs tehdidi yokmuş gibi çalıştırılması, işçi hayatıyla virüs önlemlerinin ekonomiye maliyeti arasında bir tercih yapıldığını ve ekonomik maliyetin belirleyici olduğunu göstermiştir. Bu yüzden de Sağlık Bakanı her konuşmasında “Biz diğer ülkelerden farklıyız” dese de gerçekte bu fark tedaviyle ilgi cihaz ve tekniklerle ilgilidir, ama Erdoğan yönetiminin sağlık politikasının esası insan hayatını ekonomik maliyetle ölçen neo-Malthusçuluğa dayanmaktadır.

Erdoğan iktidarının koronavirüse karşı mücadele balığı altında aldığı önlemler dikkate alındığında bütün bu önlemlerin sermayeye yeni kaynaklar aktarmaktan ibaret oluğu apaçıktır.

Hükümetin Ekonomik İstikrar Kalkanı adını verdiği ve 100 milyar TL tutarında olduğu söylenen ana paketinde salgın ortamında zarar gören işçilere ve emekçilere yönelik bir kuruş destek ayrılmamıştır. Sonraki paketlerde de işçilerin hayatıyla doğrudan ilgili olan Zorunlu olmayan bütün işyerlerinde çalışmanın durdurulması talebi hiç dikkate alınmazken, işçilerin taleplerini anlamsızlaştıran düzenlemelerle İşsizlik Sigortası Fonu’ndaki birikimlerin patronların çıkarı için saçılıp savrulduğu uygulamalar devreye sokulmuştur.

Üstelik 31 Mart günü, virüse karşı mücadelenin önlemlerini sıralayan Cumhurbaşkanı Erdoğan sermayeye yeni kaynaklar aktardıklarını müjdelerken Türkiye, her hal ve şart altında üretime devam etmek, çarkların dönmesini sağlamak zorunda olan bir ülkedir diyerek işçileri koronavirüsün kucağına atmakta kararlı olduklarını da açıklamış oldu. 16 Nisan’da bir haber kanalına (NTV) çıkan Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın ise bir adım daha atarak, Uzun soluklu karantinanın ekonomiye maliyeti çok daha ağır olurdu diyerek, “Ölen ölür kalan sağlar bizimdir”, yani “sürü bağışıklığı” stratejisini benimsediklerini açıkça ilan etmiştir.

Tıpkı krizde olduğu gibi, virüsün yayılmasına karşı mücadelede de kaynağı sermayeye aktarırken faturayı işçilere çıkaran politikalar devreye sokulmuştur. Ama bir farkla; bu sefer işçiye çıkarılan faturaya sadece işçinin alın teri değil canı da eklenmiştir!

2. Virüse karşı mücadele muhalefeti ezmenin fırsatına dönüştürülüyor

Koronavirüse karşı mücadele gibi doğrudan insan hayatını ilgilendiren bir seferberlik durumu bile Erdoğan iktidarının “tek parti tek adam yönetimi”nin inşasından geri adım atmasını getirmedi. Tersine Erdoğan yönetimi, geçen süre içinde koronavirüse karşı mücadelede ekonomik faturayı işçi sınıfı ve halka, siyasi faturayı da muhalefete yıkmak gibi geleneksel doğrultusundan şaşmadan, üzerine yenilerini ekleyerek yürümeye devam etti.

Mart ayı sonunda İstanbul başta olmak üzere 11 CHP’li büyükşehir belediyesinin koronavirüse karşı mücadele için başlattıkları bağış kampanyasının yasaklanması ve hesaplarına el konulmasıyla başlayan baskılar, İBB Başkanı İmamoğlu ve Ankara BB Başkanı Yavaş hakkında soruşturma açılmasına kadar vardı. Eskişehir BB ve Odunpazarı Belediyesi ile Antalya-Muratpaşa Belediyesinin yoksul ailelere sıcak yemek dağıtımı, Mersin Büyükşehir Belediyesinin yoksul ailelere ücretsiz ekmek dağıtması valilik tarafından yasaklandı.

Belediyelerde sermaye partileri hep partizanlık yapmıştır. Ama bugün karşı karşıya olunan durum sıradan bir “partizanlık hali” değildir. Tersine bugün söz konusu olan, muhalefeti etkisizleştirip iktidar seçeneği olmaktan çıkarmaya çalışarak siyaseti “tek adam”ın “tek partisi”nin faaliyetine dönüştürmeye odaklanan iktidar partizanlığıdır. Bu bağlamda diğer partilerin de bu siyasi hegemonyaya boyun eğdiği bir siyasi ortam kurulmaya çalışılmaktadır. Nasıl ki, HDP’li belediyelerde Kayyum atanarak HDP’nin ezilmesi amaçlanıyorsa CHP’li belediyeleri de etkisizleştirip halk nezdinde CHP’nin seçenek olmaktan çıkarılması hedeflenmektedir.

Böylece Erdoğan yönetimi virüse karşı mücadeleyi gerekçe göstererek, sınırlamalar, cezalar, yasaklardan oluşturduğu ortamı, muhalefeti ezmenin fırsatına dönüştürmek istemektedir.

‘HİÇ BİR ŞEY ESKİSİ GİBİ OLMAYACAK’ MI?

Büyük bir sosyal yıkıma yol açarak yayılan pandemi başta sağlık sistemi olmak üzere kapitalist devletlerin uygulamalarını, giderek kapitalizmin kendisini de sorgulamaya açarak bir sistem tartışmasını gündeme getirdi. Merkezinde “Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” sloganının bulunduğu bu tartışma bir yandan geleceğe dair iyimserlik ve umudu teşvik ederken diğer yandan sorunlu hale de getiriyor. Her iki durumda da yüz binlerce insanın hayatına mal olan salgında sorunun virüs değil virüsü adeta biyolojik bir silaha dönüştüren kapitalist sistem olduğu görülmektedir.  

Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” diyenler iki kampa bölünmektedir.

İnsanlığın geleceğinden umudunu kesmiş, karamsarlar, “Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” derken“Her şey eskisinden kötü olacak” demektedirler. Ki bunlar virüsün yol açtığı ağır yıkımın ve düzeni yenilemenin yükünü işçilere, halklara fatura eden egemen sınıfların tek tek ülkelerdeki temsilcilerinin, daha sömürücü bir düzene duydukları ihtiyaç yüzünden daha otoriter daha güvenlikçi bir çizgiye geçeceklerini düşünmektedirler. Bu yüzden epidemi sonrası dünya düzeni için; salgın öncesi dünyadan daha baskıcı, işçilerin-emekçilerin özgürlüklerinin daha kısıtlandığı, sömürünün pervasızca yoğunlaştırıldığı distopyalar üretmektedirler.

Diğer kesim ise “Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” derken “Her şeyin eskisinden daha iyi olacağına”inanmaktadırlar.Bu iddianın dayanağı ise salgın sırasında kapitalist dünyanın özelleştirme ve ticarileştirme üstünde yükselen sağlık sisteminin çökmüş olması, eğitim, ulaşım, turizm, gibi hizmetlerin etkinliğini yitirmesi, pek çok burjuva kurumun işlemez hale gelmesi ve bunun da kapitalist sistemi yürüten ve savunan parti ve iktidarları kaçınılmaz olarak sistemde bir takım sosyal reformlar yapmak zorunda bırakacağıdır. Dolayısıyla virajın sonunda, sermayenin girişimlerinin ve sömürünün eskisine göre sınırlandığı, özgürlüklerin genişletildiği, eğitim, sağlık, sosyal güvenlik gibi toplum hayatını yakından ilgilendiren alanlarda özelleştirme ve ticarileştirme girişimlerine son verilirken kamusal hizmetlerin ve kurumların güçlendirildiği insanlık için daha iyi bir dünya beklemektedir. Kimine göre bu durumda sosyalizm/komünizm bile kurulabilir. Bu iddiaların kanıtı olarak 1929 ekonomik krizi sonrasında Keynesyen politikaların hayata geçirilmesi ve İkinci Paylaşım Savaşı sonrasında Avrupa’da yapılan “sosyal devletçi reformlara işaret edilmektedir. 

Tabii burada Keynesciliğin ve sosyal devletçi reformların insanlığı iliğinden kemiğine sömüren emperyalist güçler, “İnsanlığı çok ezdik, çok sömürdük, artık onların da nefes alacağı, sömürün sınırlandığı bir dünya kuralım” biçiminde bir aydınlanma içine girmelerinden değil Ekim Devrimi’nin dünyada yol açtığı büyük değişimin kapitalist ülkelerdeki yansımasından ve tek tek ülkelerde hareket halindeki işçi ve emekçilerin karşısında sermaye sınıfının vermek zorunda kaldığı tavizlerden kaynaklandığını görmemektedirler. Bu da onları kapitalist bir düzende sosyalizmin barış içinde inşa edileceğini, kapitalistlerin de bu sosyalizmin inşasına katılabileceklerini iddia eden, dünyanın sınıfsız ve sınıf mücadelesiz olduğu hayalindeki küreselleşmeci liberal sosyalistlerin ve bunların akıl hocası Kautsky’nin[2] günümüzdeki sözcüleri derekesine düşürmektedir.

Toplam açısında bakıldığında, “Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” diyen “iyimserlerin” de “kötümserlerin” de ortak yanılgısının nedeni, dünyada olup bitenlerin karşıt sınıfların mücadelesinden bağımsız, dahası egemen sınıfın nasıl istiyorsa öyle bir dünya kurmaya kadir olduğu ön yargısına sıkı sıkıya bağlı olmalarıdır.  

‘HER ŞEY ESKİSİ GİBİ’ Mİ OLACAK?

Peki o zaman “pandemi” sonrasında dünyada hiçbir şey değişmeyecek ve her şey “pandemi” öncesinden kaldığı yerden mi devam edecektir?

Bu sorunun yanıtı tek sözcükle “evet” ya da “hayır” değildir. Bu sorunun yanıtında belirleyici olan sermaye ve onun iktidarına kaldığında nelerin değişeceği, gidişata işçi sınıfını, halkların, devrimci-demokrat güçlerin müdahalesi olursa hangi dinamiklerin gerçekleşme yoluna gireceğidir.

Burada, önce kapitalizmin işleyişinden ve tarihinden çıkan şu gerçekleri hatırlayalım:

  • Kapitalistler her krizi bir fırsata çevirerek krizi aşmak isterler. Krizlerde ölen ölür ama kalan sağlar ölenlerin servetlerini de kendilerininkine kattıklarından krizden daha da güçlenerek çıkarlar! Kriz en iri kapitalist güçler tarafından fırsat dönüştürülmüştür.
  • Büyük balığın küçük balığı yutması” kuraldandır, ama burada yeni duruma ayak uyduran bazı nispeten daha az büyük olanlar, hızla büyüyüp büyüklerle rekabet edecek bir fırsatı yakalar (kapitalizmin eşitsiz gelişim yasası). Büyük (gelişmiş) kapitalist ülkeler küçük (geri kalmış) ülkeleri kendilerine daha bağımlı hale getirirken, bu ülkeler üstündeki sömürüyü de artırırlar.
  • Tek tek ülkelerde de bu gelişmeler, ülkelerin kendine has özellikleriyle de birleşerek, “büyüklerin küçükleri yuttuğu” süreci olağanüstü hızlandırırlar.

Bu nedenlerledir virütik bir kriz olarak başlayan koronavirüs salgını “dünyada ekonomik kriz” sonuçları doğuracak gelişmelerin önünü açacak gibi görünmektedir. IMF başta olmak üzere dünya ekonomisiyle ilgili kurumlar dünya ekonomisinde yüzde 10-20 düzeyinde bir küçülmeden söz etmeye başlamışlardır bile.

Kısacası pandemi için ihtiyaç duyulan büyük bütçeleri ayırabilecek ekonomik güce sahip olan ülkeler bu krizden gelişmemiş ülkeler üstündeki hegemonyalarını artıracak ve onları ekonomik olarak kendilerine daha da bağımlı hale getirecek yeni fırsatlara sahip olacaklardır. Yine tek tek ülkelerde büyük sermaye, tekeller faturayı işçi sınıfı ve emekçilere çıkarırken küçük ve orta boy sermayenin elindekine avucundakine el koymak için hiçbir fırsatı kaçırmayacaktır.

Pandemiye kaşı mücadelenin seyrine bakıldığında, özellikle ülkemizdeki gelişmeleri dikkate aldığımızda şunları söyleyebiliriz:

1. Mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesi mücadelesinin zemini genişleyecek Merkezinde esnaf ve zanaatkarların olduğu küçük (ve alt orta sınıf) sermaye kesimleri için pandemi bugüne kadar hiçbir ekonomik krizin olmadığı hızda ve yaygınlıkta bir mülksüzleşmeye yol açacak görünmektedir. Bizim ülkemizde (ve bizim gibi ülkelerde) bu sürecin çok hızlı, çok yaygın, çok acılı olması, tarım, sanayi, hizmetler tüm sektörleri kapsaması kaçınılmaz görünmektedir. Bunun ülkemizdeki sınıflar mücadelesi bakımından anlamı ise, milyonları kapsayan bir emekçi nüfusun hızlı bir proleterleşme sürecine girmesi demek olacaktır. Yani işçi sınıfının kitlesi nicel bakımdan hızla büyüyecektir. Bu büyük ve hızlı mülksüzleşme hali, bir yandan işsizliği işçiler arasındaki rekabeti artırırken öte yandan da Marx’ın “mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesi” olarak tarif ettiği, küçük mülk sahiplerini gerçekte burjuvazinin mülksüzleştirdiği, komünistlerin yapmak istediğinin olsa olsa “mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesi” olduğu biçimindeki tezinin anlaşılması için son derece önemli bir zemin yaratacak görünmektedir. Bu gelişmenin ülkemizdeki komünizm, kapitalizm, mülkiyet gibi konulardaki ön yargıların yıkılması için bir dayanak olacağı da dikkatten kaçırılmamalıdır.

2. Esnek çalışmanın kalıcılaştırılmasına karşı mücadele önem kazanacak

Virüsün yayılmasına karşı patronların aldığı en ciddi önlem beyaz yakalı personelin “evden ya da uzaktan çalışması” uygulaması ve işçileri “esnek çalışma”ya sevk etme girişmeleri oldu. Bunu kimi patron sözcüleri “digital alt yapıdaki gelişmişliğin”ifadesi olarak gösterirken, kimileri de esnek çalışmaya önem verilmesi gerektiği sonucunu çıkardı.

Ama sonuçta patronlar özellikle beyaz yakalı personeli “evden çalışma”ya başlatarak ve mümkün olduğu kadar çok sayıda işçiyi de “esnek çalışma” düzenine geçirerek;

– Onları her gün fabrika ya da ofise getirip götürmek,

– Öğle yemeği masrafına katlanmak,

– Pahalı ofiste, her personel için masa, alan, bilgisayar, kırtasiye vb. sağlamak,

– Çalışanların mesai gün ve saatleri olan haftada 5 gün (6 gün), 9.00-17.00 çalıma saatlerini sınırsız biçimde uzatarak bütün güne ve haftaya yaymak (zamanı esnetmek),

– Daha az sayıda işçiye daha çok iş yaptırmak,

– Çalışanların bir araya gelerek kolektif talepler oluşturma ve mücadele etme imkanını zorlaştırarak onlarla birer birer muhatap olmak gibi patronlar için büyük tasarruf sağlayan ortam yaratılmıştır.

Dolayısıyla patronların, “mekan, zaman, tariflenmiş iş esnekliği”nin getirdiği avantajlardan vazgeçerek çalışanlara “Virüs tehdidi ortadan kalktı. Hadi artık ofislere dönün kaldığınız yerden çalışmaya başlayın” demesi pek beklenir bir durum değildir. Tersine, en azından patronların önemli bir kısmı, “Evden çalışmaya devam!” diyerek, işçiler arasında da esnek çalışmaya bağlı yeni düzenlemeler yaparak, masraflardan önemli bir “tasarruf” yapmayı (buna siz “sömürüyü artırmayı” diyebilirsiniz) tercih edecektir!

3. Sendikaların ve sendikal mücadelenin zorlukları ve imkanları artacak

En çok üyeye sahip olan sendika konfederasyonlarının virüse karşı mücadelenin ekonomik faturasının işçilere çıkarılması karşısında hiçbir ciddi girişiminin olmaması işçiler arasında sendikalara karşı tepkilere yol açmaktadır. Ama öte yandan sendikasız iş yerlerinde patronların daha pervasız davranmaları, sendikasız işyerlerinde sendikalı olmanın önemini daha derinden hissettirdiği de bir gerçektir. Son haftalarda sendikasız iş yerlerinde sendikalı olmak için atılan adımlar bunu açıkça göstermiştir.

Öte yandan sendikaların yıllardır, fiiliyatta göz yumsalar da TİS’lere sokmamakta ısrar ettikleri esnek çalışmanın yaygın kullanımı virüse karşı mücadele önlemleri bağlamında prova edilmektedir ve iktidar ile burjuvazi bunun salgın sonrasında da kalıcı olmasını istemektedir. Dolayısıyla esnek çalışmaya karşı mücadele işçilerin ve sendikaların gündeminde yeniden ön sıraya taşınacak görünmektedir.

İşsizliğin ve işçi sınıfının nicel büyüklüğünün artması sendikal mücadelenin öneminin daha geniş işçi kesimleri tarafından anlaşılmasının önünü açacağı gibi, mevcut sendikaların bürokratik yapısının ve mücadele anlayışının sorgulanmasına yol açan sorunları da iyice açığa çıkaran bir rol oynayacaktır.

Kapitalizmin işçilerin canlarının dolaysız biçimde tehdit altında olmasıyla sınandığı bir dönemeden geçiyoruz. Bu durum mücadeleci sendikacılık tutumunun işçiler arasında yayılmasının imkanlarının artması için de zemini geliştiren bir etkendir.

Kısacası virüs sonrasında öncesine göre daha iyi bir dünya kurulmasının imkanları emperyalist-kapitalist güçlerin daha karanlık, daha sömürücü dünya kurma imkanlarından daha az değildir.

Yeter ki “Her şeyin eskisinden daha iyi olduğu bir dünya” kurmak isteyen güçler, bu dönemde kendi üstlerine düşenleri yapsınlar.

EMPERYALİST-KAPİTALİST SİSTEME KARŞI MÜCADELE!

Gerek bilim çevreleri gerekse sermayenin propaganda merkezleri virüse karşı mücadelenin önümüzdeki bir yılı hatta birkaç yılı kapsayacağı bildiriliyor. Bu, salgın sırasında alınan bazı önlemlerin bir biçimde devam edeceğinin de ilanıdır. Sermaye iktidarları tarafından virüse karşı alınan önlemler ağırlıklı olarak “yasaklar”, “cezalar”, “kısıtlamalar”dan ibarettir ve sürdürülmek istenen önlemlerin arasında sağlıkta kamulaştırma gibi ‘halk için iyi’ olacak adımları atmak değil, tersine bu baskıları derinleştirmek vardır. Özellikle kitlelerin bir araya geldiği sosyal, siyasal etkinliklerin üzerine bir “Demokles Kılıcı” asmayı hedeflemektedirler.

Virüse karşı mücadelenin yıllarca sürme ihtimali bilim çevrelerinin tespitlerine dayansa da sermaye iktidarları virüse karşı mücadeleyi istismar etmeyi önümüzdeki dönemde sürdüreceklerdir.

Yukarıdan beri söylenenler dikkate alındığında önümüzdeki dönem için şunları söyleyebiliriz:

– Gelişmiş kapitalist ülkelerde sağlık sisteminin çökmesi ile başlayan sistem tartışmasının derinleştirilmesi; bunun ideolojik, siyasi, ekonomik vb. hayatın her alanını kapsayacak biçimde genişletilmesi; işçi sınıfının, emekçilerin ileri kesimleri içinde de yaygınlaştırılması, uluslararası platformlara da taşınması;

– Ülkemizde tek adam yönetiminin salgın sırasında kendisi için ortaya çıkardığı imkanları tek parti-tek adam yönetiminin inşasına dayanak yapmak için kullanmasının önünü keserek, ülkede demokrasinin geliştirilmesi için mücadele etmek ve bölgede barış talebini yükseltmeye devam etmek;

– Erdoğan AKP iktidarının krizin yüküne virüsün yükünü de ekleyerek bütün faturayı işçi sınıfı ve halka yıkmasının önüne geçecek bir mücadeleyi örgütlemek;

– Sendikal bürokrasiye karşı mücadele etmek ve sınıf mücadeleci bir sendikal mücadele anlayışını dönemin ortaya çıkardığı imkanları da dikkate alarak yenilemek;

– Virüsle mücadelede sermaye partilerinin ve iktidarlarının aczinin  teşhir olmasıyla açılan geniş alanın sınıf partileri (ve ilerici demokrat güçler için) için son derece önemli bir imkan olduğunu görerek değerlendirmek önemli olacaktır.

Kısacası, bir virüsü “biyolojik silaha” dönüştüren kapitalist sistemin insanlığın geleceği hakkında söz söylemesinin meşruiyeti kalmamıştır. Bu yüzden önümüzdeki dönem, “koronavirüse karşı mücadelenin koronavirüsü bir biyolojik silaha dönüştüren kapitalist sisteme karşı mücadeleye” dönüştürerek ilerlemeye müsaittir.


[1] Thomas Robert Malthus:İngiliz ekonomist, aynı zamanda Anglikan bir papaz. Kapitalizmin “vahşi yöntemlerle” yükseldiği, işçi sınıfı tarafından henüz kimi sınırlamalarla karşı karşıya kalmadığı bir dönemde, Malthus 1798 yılında yazdığı Nüfus İlişkileri Üstüne Deneme Üstüne Deneme adlı yapıtında kendine ün kazandıran görüşlerini öne sürdü. “Açlık ve yoksullukların nedeni nüfusun çokluğudur. Açlık ve yoksulluğun ortadan kalkması için fazla nüfusun hastalıklar, savaş ya da başka yollarla ölmesi gerekir” demiştir. Malthus’a göre insanların ihtiyacı olan tarımsal üretim aritmetik olarak (1, 2, 3, 4 …) artarken nüfus geometrik olarak (2, 4, 8, 16 …) artmaktadır. Bu iddia hiçbir gerçek kanıta dayanmaz. Ama burjuvazinin çok işine geldiği için Malthus’un teorisinin temeline koyduğu bu varsayımın gerçekliği, burjuva iktisatçıları tarafından tartışılmadan kabul edilegelmiştir. Bu yüzden hastalıklar, savaşlar insanları öldürerek nüfusu üretimdeki artışa oranlayarak dengeler. İşçi ücretlerinin en az geçinme çizgisinde bulunması kaçırılmazdır. Çünkü ücretler artarsa nüfus da artar ve ücretler yine en az geçim çizgisine çekilir. Yoksulları koruyan yasar çıkararak ölümleri azaltanlar topluma kötülük etmektedir. İnsanların ve besinlerin sayıları tanrıca saptanmıştır. İnsanlar tanrının işine burunların sokmamalıdır. “Hastalıklar, savaşlar gibi öldürücü kötülükler olmasaydı, bütün insanlık açlıkla karşı karşıya kalırdı” diyen Mathus, “insanlar eşit olmamalı”, “yoksullara yardım edilmemeli”, “Osmanlı devleti kötü yönetimi ve kıyıcılığı ile nüfusu sınırlamakta, pek de iyi etmektedir” gibi burjuvaziyi sınırsız biçimde memnun edecek sosyal sonuçlara da varmaktadır.

[2] Karl Kautsky (1854-1938): Alman düşünür. 1910 yılına kadar Marx ve Engels’in en yakın izleyicisi, Marksizmin saflarında en önemli otoritelerden birisi, hatta birincisidir. 1910 sonrasında Marksizmin düşmanları safında yer almıştır. Özellikle 1. Emyeryalist Savaş öncesinde işçi sınıfı ve partilerini burjuvazinin savaş ve dünyanın yeniden paylaşılması politikalarının peşine takılmaya teşvik etmekle kalmamış, “ultra emperyalizm” teziyle de tekeller arasındaki mücadelenin barış içinde sürebileceğini, dahası emperyalizmin gelişmesiyle tekeller arasındaki mücadelenin sona ereceği bir aşamaya ulaşacağını ve dolayısıyla kapitalistlerin sosyalizmi inşa etmek zorunda kalacaklarını da öne sürmüştür. Kautsky’nin bu tezinden çıkan ise; işçi sınıfının emperyalizme karşı mücadele etmek yerine onu desteklemesidir. Bu yüzden Kautsky ve etkisindeki Marksist partiler, 1. Emperyalist paylaşım Savaşı’nda kendi burjuvalarını destekleyen, sosyal emperyalist partiler haline gelmişlerdir. 20. yüzyıl ve sonrasındaki Marksizm Leninizmden, işçi sınıfı sosyalizminden her türlü sapma kendilerine Kautsky’de dayanak bulmuşlardır. Lenin Dönek Kautsky adlı yapıtında Kautsky’nin bu tutumunun, bugün de yol gösterici olmaya devam eden ayrıntılı bir eleştirisini yapmıştır. Nitekim 1990’ların başında Küreselleşmeci “eski solcular” ve burjuva sosyalist odaklar küreselleşmeye destek vermek için en önemli dayanağı Kautsky’de bulmuşlardır. Bugün “Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” diyenler de niyetlerinden bağımsız olarak, hayatın gerçekleri karşısında Kautsky ile aynı çizgiye düşmektedirler.

Warning: A non-numeric value encountered in /home/teoriveeylem/public_html/wp-content/themes/Newspaper/includes/wp_booster/td_block.php on line 353