Güncel kriz üzerine…

Burjuva-liberal kesimlerin de içinde yer aldığı geniş bir çevre, krizi yönetim biçimi ve yöneten güçlerin ekonomi politika değişiklikleriyle sınırlamaya, böylece halkın öfke ve yeni arayışlarını düzenin sınırları içine hapsetmeye çalışıyor.

Cemal Doğan

Başta TL’nin dolar karşısında hızla değer kaybetmesi olmak üzere ekonomideki son gelişmeler, Cumhurbaşkanı Erdoğan, onun etrafında kümelenmiş olan politik güçler ve burjuva-kapitalist kesimler tarafından Türkiye’nin büyümesini engellemeye, ülkeyi bölüp parçalamaya çalışan dış güçlerin açtığı ekonomik savaşla açıklanıyor. Bu açıklama üzerinden de tüm halka ülkeyi ve ekonomisini korumak, saldırıları püskürtmek için “reis” ve hükümeti etrafında birleşme ve her türden fedakarlığa hazır olma çağrısı yapıyorlar. Burjuva-liberal kesimlerin de içinde yer aldığı geniş bir çevre ise, TL’deki düşüş ve ekonomideki olumsuz gelişmelerle krize doğru sürüklenişi Erdoğan ve hükümetlerinin izlediği para ve ekonomi politikalarının yanı sıra izlenen iç ve dış politika ve yapılan tercihlerle açıklıyorlar. Halkın gelişmesi kaçınılmaz olan öfke ve yeni arayışlarını, bu zemin ve hedefle, yönetim biçimi ve yöneten güçlerin ekonomi politika değişiklikleriyle   sınırlamaya, yedekleyerek düzenin sınırları içine hapsetmeye çalışıyorlar.

Aralarında farklılıklar olmakla birlikte bu çevreler, ekonomideki gelişmeleri, genel olarak kapitalizm ve sermayenin egemenliğinden, özel olarak da bağımlı kapitalist ekonominin gelişme sürecinden soyutlayarak ele alıyor ve bu şekilde açıklamaya yöneliyorlar. Çözüm önerileri de bu temelde şekilleniyor.

İçinde bulunduğumuz dönemde, ekonomideki gelişmelerin kaynakları ve nedenlerine ilişkin somut ve canlı olgular ve gerçeklerden hareket eden sistemli bir propaganda-aydınlatma çalışması yürütmek ve bunu işçi ve emekçilerin talepleri doğrultusunda yapılan ajitasyon çalışmasıyla birleştirmek, sadece işçi ve emekçilerin bilincini ilerletmek ve kendiliğinden hareketin dar sınırların aşmak açısından değil, acil talepleri için yürütecekleri mücadelenin gelişmesi açısından da önem taşımaktadır.

Öncelikle belirtmek gerekir ki, TL’nin sadece dolar değil Euro gibi diğer güçlü paralar ve altın karşısında değer kaybetmesi Erdoğan ve hükümetinin ülkeye karşı bir ekonomik savaşın başlatıldığını ileri sürdüğü son döneme özgü bir olay olmadığı gibi, genel olarak ekonominin, özel olarak da sanayi üretiminin büyüme hızının bir krize yol açacak düzeyde düşmesi, TL’nin büyük değer kayıplarına uğradığı Ağustos ayı ile başlamadı.

2008-2009 krizinin ve bu krizden önce ABD ekonomisinde başlayan durgunluğun başta finans sektörü olmak üzere ekonominin 1929 benzeri bir çöküntüye yol açmasını engellemek için, ABD yönetim çevreleri ve FED, piyasaya milyarlarca dolar sürmüş ve faizleri düşürmek zorunda kalmıştı. Bu gelişmeye de bağlı olarak, 2006 yılı başlarında 500, kriz öncesinde 900 dolar civarında seyreden bir ons altın, 2011 Ağustosunda en yüksek düzeyine ulaşarak 1800 doları aşmıştı. Oysa 2008-2009 krizi ve hemen sonrasında bir ons altının 1250 dolara yükselmesi, doların uluslararası eş-değer para birimi işlevi görmesi ve ABD finans oligarşisinin çıkarları ve dünya hakimiyeti açısından kritik eşik olarak var sayılıyordu. 2010 yılı 3. çeyreğinde bu eşik aşıldı.

Sonra ABD finans oligarşisi ve siyasal temsilcileri, ABD ve dünya kapitalist ekonomisinin toparlanmasına da bağlı olarak, zayıflayan ve uluslararası eş-değer para birimi olarak durumu sarsılmaya başlayan doları güçlendirmek için önlemler almaya ve bunun bir unsuru olarak faizleri yeni ekonomik sarsıntılara yol açmayacak biçimde adım adım yükseltmeye yöneldi. Ve bir ons altın 1800 dolardan 1200 dolara kadar geriledi.

FED’in 2015 sonlarından itibaren ABD ekonomisinin gelişme seyrini gözeterek faizleri yükseltmesi, Trump’ın seçilmesi ve ABD’nin izlediği ekonomi-politikadaki diğer değişiklikler, uluslararası sermaye hareketlerini ve en başta da dış ticareti ve ödemeler dengesi büyük açıklar veren, bu açıkları ancak (borçlanma, portföy ve doğrudan yatırım biçiminde) yabancı sermaye girişi ile kapatabilen Türkiye gibi bağımlı ülkeleri etkiledi. Bundan böyle yabancı sermaye girişi açısından istikrarsız bir süreç gelişirken, sermaye girişlerinin maliyeti de giderek yükseldi. Uzun vadeli borçlanma olanakları daralır, yüksek faizlerle kısa vadeli borçlanma artar, borsadaki spekülatif sermaye hareketleri istikrarsızlığı da körükleyecek biçimde gelişirken; döviz rezervlerinin zayıflamaya, döviz kurlarının istikrarsızlığı arttıracak biçimde dalgalanmaya, TL’nin değer kaybetmeye ve faizlerin yükselmeye başladığı bir sürece girildi.

FED’in henüz faizleri yükseltmeye başlamadığı 2014 ve 2015 yıllarında, dünya sanayi üretimi ve ticaret hacminin büyüme hızı durgunluk denebilecek düşük bir seviyede seyrediyordu. Bu dönemde, kapitalist dünya ekonomisinin gelişme seyrine de bağlı olarak, başta sanayi olmak üzere Türkiye ekonomisinin büyüme hızı düşüyor ve yeni bir krizin unsurları giderek gelişerek görünür hale geliyordu. Kredi taksitlerini ödeyemeyen ve iflas ederek kapanan ya da iflasın eşiğine gelen şirket ve işletme sayısı hızla artıyor, işten atmalar yaygınlaşıyordu. Bu süreç, FED henüz faizleri yükseltmeden önce başlamıştı ve devam ediyordu.

FED’in faizleri kademeli bir biçimde yükselttiği ve bir ons altının 1200 dolara gerilediği bu süreçte, Türkiye’de TL’yi zayıflatan bir para ve mali politikası izlendi. Erdoğan ve AKP etrafında birleşmiş olan tekelci kliğin başlıca önceliği, ülke yönetiminin iplerini ellerinde tutmak, tek adam tek parti yönetimini Olağanüstü Hal koşullarında yapılacak bir referandumla halka onaylatmak ve ardından yapılacak seçimleri kazanmaktı. Bütün veriler referandum ve seçimlerin bıçak sırtında olduğunu, kriz koşullarında yapılacak bir referandum ve seçimlerden Erdoğan ve partisinin kazanımla çıkamayacağını gösteriyordu. Bu nedenle onlar, bir yandan fetihçi bir söylem eşliğinde Suriye’ye müdahale eder ve şovenizmi körüklerken, diğer yandan da, uzun vadeli sonuçlarını önemsemeden, ekonominin geçici de olsa canlanmasını sağlayacak önlemelerin alınmasını ve bunun için devletin tüm kaynakları ve olanaklarının en etkin bir biçimde kullanılmasını merkezine alan bir ekonomi politikası izlediler.

Bir süre için de olsa iflasları erteleyecek, iç pazarı canlandıracak, kredileri genişletecek paketler art arda açıklanarak uygulandı. Anayasa referandumu ve seçimler sürecinde, ekonomiye birçok bakımdan 2008-2009 krizi döneminde yapılanları da aşan devlet müdahaleleri yapıldı. Kamu Garanti Fonu’ndan şirketlere açılan krediler 250 milyar TL’yi buldu. Kredi piyasası %22 genişlerken; KOBİ kredileri %20, kurumsal krediler %28, tüketici kredileri %15 büyüdü, kredi kartları kullanımı %6,6 oranında arttı. Tüketimi arttırmak için ÖTV ve KDV’de indirimler yapıldı. Aşırı üretimin en çarpıcı biçimde göründüğü inşaat sektörünü canlandırmak için ek önlemler alındı. Şirketlerin sigorta prim ve vergi borçları yeniden yapılandırılarak ertelendi. İstihdam desteği adı altında ücretler ve sigorta primlerinin bir kısmı devlet ve bağlı kurumların kaynaklarından ödendi.

Art arda uygulanan paketlerin yanı sıra, dünya ekonomisi büyüme hızının artmaya başlaması ve Rusya’nın ambargoyu tedricen kaldırmasıyla birlikte büyüme hızındaki düşüş durdu ve ekonomi kısa süreli bir canlanma sürecine girdi.İç pazar canlanır, ihracat artarken, kapanan ya da iflas eden işletme sayısı azaldı ve karşılıksız çıkan çek oranı son 10 yılın en düşük düzeyine geriledi.Ancak ekonomiyi canlandırmak için uygulanan paketler ve alınan önlemler, bütçe açıklarının büyümesine, enflasyonun ve faizlerin artmasına, bankalar ve kredi veren diğer kuruluşların mali yapı ve dengelerinin bozulmasına ve buradan TL’nin değer kaybının ivme kazanmasına, mali bir krizin unsurlarının gelişmesine, ülkeyi yöneten sınıf ve temsilcilerinin bir kriz durumunda kullanabilecekleri iç kaynak ve olanakların alabildiğine daralmasına vb. de yol açtı.

Kısa süreli canlanma sürecinde bütçe açığı ile birlikte dış ticaret açığı ve cari açık da büyüdü ve sadece ekonominin çarklarının dönmesi için ülkeye girmesi gereken yıllık yabancı sermaye miktarı 50 milyar dolara yaklaştı. Toplam dış borçlar GSMH’nın yarısını aşarken, her yıl ödenmesi gereken dış borç yükümlülükleri de yükseldi. Temmuz ayında açıklanan verilere göre önümüzdeki 12 ayda çevrilmesi gereken dış borç miktarı 180 milyar dolar. Bağımlı ekonominin çarklarının dönebilmesi için ülkeye girmesi gereken yabancı sermaye miktarı durmadan artarken, Türkiye daha yüksek faizler ödeyerek borç bulabiliyor. Ülkenin toplam üretiminin, kâr transferleriyle dış ve iç borç ödemeleri için ayrılan bölümü giderek artıyor. Mali bir krizin unsurları bu bakımdan da gelişmektedir.

SANAYİ ÜRETİMİ VE DARALAN PAZARLAR

Türkiye sanayiden tarıma, finanstan ticarete tüm sektörlere yayılarak krize doğru ilerleyen bir sürece girmiş bulunuyor. Türkiye, sadece parası hızla değer kaybeden ve bir “para-döviz krizi” yaşayan, döviz stokları eriyen, iç ve dış borçlarıyla bütçe ve cari açıkları artık sürdürülemez bir noktaya gelen, mali krizin eşiğindeki bir ülke değil. Tüm bunların yanı sıra Türkiye, sanayi üretimi ve iç ve dış pazar olanakları daralmaya başlayan bir ülke.

2014 yılının yanı sıra 2015 ve 2016 yıllarında da düşen toplam sanayi üretimi büyüme hızı, 2016’nın son çeyreğinde başlayan canlanma ile birlikte istikrarsız bir biçimde de olsa yükselmeye başladı. Ancak tüm veriler, dünya ekonomisinin büyüme hızının 2016’nın son çeyreğinde artması ve özellikle ülkenin tüm kaynak ve olanaklarını fütursuzca kullanan Erdoğan ve hükümetlerinin uyguladıkları paketlerle de bağlantılı olarak, bu istikrarsız ve dalgalı canlanmanın da sona erdiğini ve sanayi üretimi büyüme hızının 2018 yılında düşmeye ve büyümenin yerini daralmanın almaya başladığını göstermektedir. Bu yılın ilk çeyreğinde sanayi üretimi büyüme hızı, önceki çeyreğe göre %1’e geriledi. İkinci çeyrekte ise, bunu da sürdüremedi ve sanayi üretimi önceki çeyreğe göre büyümek bir yana (%-0.7 oranında) daraldı. Geçici bir süre için de olsa büyüme oranının daha fazla düşmesini engellemek üzere uygulanan ve ülkenin mali bir krize sürüklenmesini hızlandıran paketlere karşın, sanayi üretimi, Ocak ayındaki daralmanın (%-1) Mart ve Nisan aylarındaki hafif bir büyümenin ardından, Mayıs ve Haziran aylarında, sırasıyla %1.6 ve %2 oranında azaldı.

Kapitalizmde üretimin pazarlardan hızlı büyümesi ve buradan krizin de temelini oluşturan aşırı üretimin ortaya çıkması; kaçınılmaz alarak önce stokların artmasına, üretimin kesintiye uğrayarak sürmesi ve büyüme hızının düşmesine, kapanan, üretime geçici ya da uzun süre ara veren işletmelerin artmasına ve kapitalist işletmeler arasındaki ticaretin düşmesine neden olurken, işsizliğin artması, gerçek ücretlerin ve alım gücünün gerilemesine bağlı olarak tüketim malları pazarının da daralmasına yol açar. Türkiye’de olan da bu. İç pazardaki büyümeyi tam olarak ifade etmeyen ancak genel eğilimi yansıtması bakımından önem taşıyan “perakende satış hacim endeksi” ve sanayi alt sektörlerine ilişkin satış verilerine göre, içpazar da, büyümek bir yana küçülmektedir. Enflasyon %16’ya ulaşırken ücretlerin ve gelirlerin aynı oranda artmaması, nüfusun ezici çoğunluğunu oluşturan işçi ve emekçilerin alım gücünün düşmesine yol açmakta ve verili koşullarda iç pazarı daraltan etkenlerden biri olmaktadır. İşten atmaların artması, işsizler ordusunun büyümesi, iflaslar ve kapanan işletmelerin yaygınlaşması ile birlikte durum daha da ağırlaşacaktır. Tüm bunlar, aşırı üretim temelinde gelişen krizlerin kaçınılmaz ve onu daha da derinleştiren sonuçlarıdır.

Otomotiv, beyaz eşya, kimya, ham çelik vb. sektörlerdeki gelişmeler, sanayi üretimi ve iç pazardaki daralmanın Temmuzda da devam ettiğini göstermektedir.

2017 yılında, bir önceki yıla göre %2,8 daralan otomobil ve hafif ticari araç toplam pazarı, 2018 yılı Ocak-Haziran döneminde, bir önceki yılın aynı dönemine göre %11,37 daraldı. İhracat ise, aynı dönemde adet olarak %3,67 azalırken, değer olarak %15 arttı. Aynı dönemde toplam üretim ise %2,99 azaldı. 2018 yılı Temmuz ayı otomobil ve hafif ticari araç pazarının geçen yılın aynı ayına göre %35,92 oranında azalmasına bağlı olarak, bu yılın ilk 7 ayında otomotiv pazarındaki daralma; geçen yılın aynı dönemine göre %16’ya yükseldi. Geçen yıl %2,7 olan dünya otomotiv pazarı büyüme hızının bu yıl %1,8’e düşeceği tahmini de göz önüne alındığında, otomotiv ihracatının geçen yılın altında kalması sürpriz bir gelişme olmayacaktır.

Geçen yılın son çeyreğine göre bu yılın ilk çeyreğinde kimyasal madde üretimi %1,4 azalırken, bu sektörde kapasite kullanım oranı da geriledi.

Beyaz eşyada satışlar, bu yılın ilk yarısında, geçen yılın ilk yarısına göre dış pazarlarda %5,4 oranında artarken, iç pazarda %15 azaldı.

İnşaat sektöründe de büyüme geçen yıla göre düşerken, konut satışları %5,4 oranında azaldı. İnşaat malzemeleri üreten sanayide de büyüme hızı düştü. Diğer sektörlerde de kısmen olduğu gibi, inşaat sektöründe satışlar ve buna bağlı olarak üretim, paketlere bağlı bir seyir izledi.

Veriler, tarımda büyümenin bu yıl gerileyeceğini; tahıl dahil birçok tarım ürününde %1,3, sebze üretiminde %1,4 düşüş, meyvelerde ise %6,3 oranında artış olacağını gösteriyor.

Sanayi üretimi ve iç pazardaki daralma kaçınılmaz olarak diğer sektörlerdeki gelişmeleri de etkileyecek ve bu sektörlerdeki kriz unsurlarını da geliştirecektir.

Önümüzdeki süreçte krize gidişin tahrip edici sonuçları ağırlaşarak ortaya çıkacaktır. İşten atmalar yaygınlaşırken, işsizlik artacak, ücretlerdeki aşınma hızlanacak ve ücretleri en düşük seviyede tutmak için baskılar yoğunlaşacaktır. Küçük ve orta işletmelerde iflas ve kapanmalar artar, eğitimden sağlığa, kamu çalışanları ücretlerinden emekli maaşlarına kadar tüm sosyal harcamalar için bütçeden ayrılan paylar kısıtlanırken, emperyalist ve işbirlikçi tekellerin azami kârlarını güvenceye alacak önlemler alınacaktır. Önümüzdeki dönem, yaşam ve çalışma koşulları kötüleşen işçi ve emekçiler arasında hoşnutsuzluk, öfke ve mücadele eğilimlerinin de gelişeceği bir dönem olacaktır.

Kriz tehdidi, şimdiden, AKP medyasına bile “bu kadar olmaz” dedirterek zorunlu tüketim maddeleri dahil bütün sektörlerde patlak veren zam furyası, enflasyon karşısında eriyen ücretler, işten atmalar türünden yıkıcı sonuçları görünmeye başlayan krizin yüklerini kimin yükleneceği tartışmasını gündeme getirerek derinleşmektedir. Sömürülen yığınların hoşnutsuzluk ve öfkelerinin tekellere ve egemenliklerine yönelmesi, bu yığınların birleştirilerek mücadeleye sevk edilmesi, devrimci bir tutumla yürütülecek propaganda, ajitasyon ve örgütlenme çalışmasının başarısına bağlıdır.

 

Warning: A non-numeric value encountered in /home/teoriveeylem/public_html/wp-content/themes/Newspaper/includes/wp_booster/td_block.php on line 353