Tek adam yönetimi inişte burjuva muhalefet beklemede

Kadir Yalçın

Erdoğan’ın karizmasının olağanüstü parıldadığına inanılırdı. Herhangi bir şey kötüye mü gidiyor, saptar, o müthiş karizmasının eşliğinde bilgisi, analiz yeteneği ve en önemlisi neyi, ne zaman, kiminle çözümleyerek ilerleyeceğine ilişkin nabız tutuculuğunun yanı sıra sonsuz kararlılığıyla bir el atar, halleder, gidişatı yoluna koyardı!

KARİZMA, TEK ADAM YÖNETİMİ VE KERAMET

Boşuna tek adam olmamıştır.

Nerelere ne kadar harcanacağını makro düzeyde kararlaştıran Erdoğan’dır. Faiz oranını dahi o belirler. Ekonomiden anlasa da anlamasa da, “haram”dır inancından gelme bilgiyle “indirin” der, faizler düşürülür.

Yakında sınırsız borçlanma yetkisiyle donatılan Varlık Fonu’nun imza yetkilisi, eklentisinde damatla, Erdoğan’dır.

Hazine’nin yurt içindeki ya da yurt dışındaki şirketlere iştirak etmesini sağlamak” da Hazine ve Maliye Bakanlığı üzerinden pek çok yetkiyle birlikte Erdoğan’a bağlandı.

Devlet ihaleleri, ancak Erdoğan’ın isteği ve onayıyla dağıtılıyor.

Kriz nedeniyle yapımları durdurulan yatırımlardan örneğin Antep’te 80 okul inşaatına tek bir çivi çakılmazken, Millet Bahçeleri Erdoğan’ın talimatıyla “en yukarıdan” siyaseten kararlaştırıldığı için bu ildeki yapımına 72 milyon TL ayrılabilmiştir.

Kanal İstanbul da öyledir. Sanki derin bir kriz yaşamamaktadır ülke, birçok yatırımın yarım bırakılması kararlaştırılmamış ve toplu sözleşmelerde enflasyona ezdirilen işçiler karınlarını doyurmakta zorlanmamaktadır ve sıra, tahmini değeri 25 milyar dolar olan “dünyada ciddi sükse yapacak” Kanal’a gelmiştir. Arap yatırımcılarla birlikte “etraf”ın çok önceden rotasından haberdar oldukları “kanal”ın iki yakasını el çabukluğuyla parsellediği bilinmektedir.

Tek kişilik siyasal kararlar rant ve genel olarak ekonomiyle sınırlı değildir. Hemen her idari, mali, ticari, adli, askeri, hatta kültürel konu, en çok belirli “istişareler”le tek kişilik kararlaştırılmaktadır.

Eski genelkurmay başkanı Başbuğ’u hedef alan ve devletin “Ergenokoncu” eski sahipleriyle ittifakı geçersizleştirebilecek “FETÖ’nün siyasi ayağı” sorunu tek kişilik kararla gündeme taşınmıştır.

Yargı; MİT TIR’ları ve 17-25 Aralık Davaları, üyeleri, Yargıtay ve Danıştay gibi, tek kişilik atanan HSK soruşturma ve atamaları, Cumhuriyet ve Sözcü Davaları, KHK kapatma, el koyma, görevden alma ve işten atmaları, Can Dündar vb. davalarının gösterdiği şekilde siyaseten tek kişilik komutaya bağlıdır.

Meclis, bir tek araştırma önergesi dikkate alınmayacak kadar işlevsizdir.

Siyasal ve askeri bakımdan birbiri peşi sıra Suriye’de karşılaşılan sorunların tümünün tabii ki ön hazırlığıyla planlaması genelkurmayca yapılmış ve danışmanların görüşlerine başvurulmuştur; ancak her biri, Putin ve Trump’la yüz yüze ya da telefon görüşmeleri yapılarak tek kişilik kararlaştırılmıştır. Libya ve bu ülkeye askeri müdahaleye götüren doğu Akdeniz konularında atılan adımlar da öyledir.

Kim, AKP MKYK ve MYK üyelerinin herhangi bir yetkisinin olduğunu ve onay verilmeden sorumluluk alanlarıyla ilgili belirli kararlar alabildiklerini ileri sürebilir? Devlet yöneticisi bakanlarla bürokratlarının yetkili oldukları alanlara ilişkin kararları kendi başlarına alabildiklerini kim iddia edebilir? Hemen her “”, “son karar mercii”nde bitmektedir.

Bu “tek kişilik ordu” hali, tabii ki, kendileri sermayenin yoğunlaşması ve merkezileşmesinin ürünü olan tekellerin ihtiyaçlarına uygun olduğu için fazla zorluk yaşanmadan gerçekleşebilmiştir. Ve tabii ki, siyasal İslam Davası bu uygun düşüşü pekiştirmiştir: Genelde ve özelde İslam’ın Peygamberler ve Halifelerle İmam ve Ayetullahların tekelci liderliği geleneğinde ifadesini bulan “Çoban-Sürü” mantığının sadece dinci hareketin kadrolarında değil, ama Müslüman halkların kör inan ve önyargılarında da karşılığı olması, “tek adam”ın sivrilmesini kolaylaştırmaktadır. Üstelik başbuğcu Türk devlet geleneğinin de aynı önyargılarda güçlü bir yerinin oluşu, bu tek kişilik karar mekanizmasının işlevsel olabilmesini olanaklı kılmıştır. Fakat, ne denli önyargı ve geleneklerden güç almış ve haklı ya da haksız elde edilmiş olursa olsun, ancak belirli deneylerden süzülerek oluşmuş bir dizi yetenekler toplamı olarak bir “karizma”nın varlığı, yine ancak belirli bir konjonktürde ortaya çıkabilecek “tek adam”ın şu kişi değil ama bu kişi olarak belirmesini sağlayabilirdi ve sağlamıştır. Bir kez kazanıldıktan sonra ise tek adamlık şanının kendisi, yeteneklerden çok ve asıl olarak sayılan kolaylaştırıcılarla kör inan ve önyargıları besler, beslemiştir. Karizma, gerçek durumdan çok, bu abartılı yüceltmede ifadesini bulur. Öyle ki, sözü edilen önyargıların gerek siyasal İslamcı kadrolarda da bulunuşu, gerekse “bakara-makara” tekerlemesiyle Kur’an’la dalgasını geçen uyanık kadroların bir yandan ağırlığını aşamadıkları bu önyargıların gücüne ayak uyduran tutumları bir yandan da onları işlerine öylesi geldiği için kullanmaları ve dolayısıyla karizma ve karizma sahibini pohpohlayarak yüceltmeleri hem absürtlüklere neden olmuş, hem de kendisi dahil hemen herkes tek adamın keramet sahibi olduğuna inanır olmuştur.

Aya dört şeritli yol yapma”nın inanılırlığı ya da Allaha şirk koşmalar veya “g…..n kılı” olmalar sözü edilen absürtlüklerdendir. Her şeyin tek adamın onayına bağlanması kadar “tek adam”ın bir konuşma ya da eylemiyle “karizması”nı kullandığında olan-biteni ve koşullarını değiştirebileceğine duyulan inanç yine aşırı bir absürtlüktür; ama çok yönlü önyargılarla güçlendirilmiş bu inanç, zor sarsılır türdendir. Ama sonunda sarsılmaktadır!

KIRILMALAR VE KARİZMA PIRILTISINDA SÖNÜKLEŞME

İstanbul belediyesinin kaybı, Erdoğan’ın kendisi tarafından öylesine olmazlanmış ve “İstanbul’u kaybedenin Türkiye’yi kaybedeceği” öylesine yüksek sesle ileri sürülmüştür ki, gerçekleştiğinde sarsıcı olmuş ve kolaylıkla kabullenilememiştir. Sadece sıradan militanlar değil Erdoğan da yenilgiyi kabullenmemiş ve tekrarlanan seçim daha büyük bir hüsrana yol açmıştır. Ve hemen bütün büyükşehirler kaybedilmesine rağmen pes edilmemiş, yetkili ağızlardan “zaten kaybetmedik ki, ilçeler bizde, belediye meclis çoğunlukları bizde, biz kazandık” yorumları yapılmış ve sarsılan inançların tükenmeyip yeniden toparlanmanın dayanağı kılınmasına girişilmiştir. Ancak inançlar bir kez sarsılmıştır ve hiçbir “karizma”nın gücü onları sarsılmamış saymaya yetmez!

2015 7 Haziran Seçimlerinde AKP’nin çoğunluğu kaybetmesini kabullenmeyip savaşa başvurarak şoven milliyetçiliğin tırmandırılması ve yaratılan savaş ve korku ortamında tekrarlanan seçimlerle çoğunluğu sağlayarak galibiyet temennası çakmak, “tek adam”ın karizmasını bir kez daha parlatıp, “o hep kazanır” yüceltisini besleyerek, Erdoğan’la hep kazanılır sanılmıştır. Bu sanının ardından kaybetmenin çok daha zor açıklanır olacağı açıktır. “Attan inip eşeğe binmek” hep hayal kırıcı ve moral bozuculuğuyla yıkıcı olagelmiş, “büyü bir kez bozulup” hele üst üste birkaç yenilgiyle pekişince “gemi” batış sinyalleri vererek terk edişlerin başlaması daima kaçınılmaz olmuştur.

İstanbul seçimleri bu sinyalleri güçlendirmiştir. “Gemiyi ilk önce fareler terk eder” denir. Oysa öyle de olmamıştır, bu kez önceliği alanlar “ikinci kaptanlar” ve hatta “eşitler içinde ikinciler”dir: Eski başbakan Davutoğlu ile eski cumhurbaşkanı ve ekonomiden sorumlu başbakan yardımcısı, Gül’le Babacan. Eteklerin tutuşmuştur.

Karizma”, baştan çıkarıcı olsa da, bu sinyaller karizma sahibince de alınmıştır. Yaptırılan günlük anketler halkın desteğinin ölçüsünü ve azalan eğri halindeki gidişatını göstermektedir. Bir kez “ben neymişim” havasına girildiği için boş övünmeler sürse  bile; bir yandan da olumsuz gidişe önlem alınmaya çalışılmaktadır.

Karizmada çizikler peydahlanmış, hatta tek adamlık sistemi açık ve örtülü sorgulanmaya başlanmıştır; ancak, tekrarlanır umuduyla, yine, 7 Haziran’dan 1 Kasım’a gidişat ve durum değiştirmenin altında yatan asıl etken olan şoven milliyetçiliğin tırmandırılmasından medet umulmuş, yeni bir toparlanma öngörülerek içeride ve dışarıda savaş gündeme alınmıştır. Eh, Türkiye gücü ve olanaklarıyla küçük ve jeo-stratejik konumuyla da bölgede etki ve nüfuz mücadelesi yürüten büyük güçlerin önemsemeyecekleri bir ülke değildir. Ve zaten kafalarda Hilafet ve Osmanlı’yı yenileme hülyası vardır. İslam ve Osmanlı’nın elde kılıç yayıldığı bilinmektedir. Üstüne toparlanma aşkı da binince kılıç elden düşmez olmuştur.

DIŞ POLİTİKADA KARİZMA ÇİZEN DALGALANMA VE ÇIKMAZLAR

İçeride operasyonlar sürmektedir ve bunun Kürt kartının tümüyle elden kaçırılması bir yana kısa vadede büyük bir sıkıntıya yol açabileceği düşünülmemiş ya da bu göze alınmıştır. Ama yalnızca kendilerinde akıl olduğu var varsayımıyla olmalı, akıllılıklar abartılarak, bir büyük emperyalistin takkesi diğerinin başına yerleştirilmeye ve hepsinin arkasından dolanmaya kalkışıldığında dışarıda da önemli bir sıkıntıya neden olmayacağı sanılmış, işte bunda yanılma payı hiç akla gelmemiştir. Dışarıda, sıkıntı, sıkıntı üstüne yığılmıştır.

Amerika’ya rağmen” ve Rus oluruyla Suriye’de iki harekat gerçekleştirilebilince Abdülhamid’in emperyalistlerin aralarındaki çelişkilerden yararlanarak yol alma taktiğinin ilelebet geçerli olacağı sanılmış ve yayılmacılığın yanında milliyetçilik etkenini kullanıp muhalefeti açmaza alarak toparlanmak amacıyla kendini ve haddini bilmez bir büyüklenme ile ABD’yi asker çekmeye zorlayan 3.’üne başvurulunca takke düşmüş, kel görünmüştür!

Türkiye, “Barış Pınarı”nın daha başında, hem ABD’den, hem de Esad’ı destekleyen ama Türkiye’yi de ABD ve NATO’dan uzaklaştırıp kendisine yakınlaştırmaya çalışan Rusya’dan “kırmızı kart” görerek, “ateşkes” baskılanmasına uğradı. Çift yanlı baskı aşılamazdı ve harekat sürdürülemeyip durduruldu. Arada Trump’ın hakaretamiz mektubu duyuldu ve “toparlanma etkeni” olarak tasarlanan milliyetçilik ters kündeye geldi. Ederinden çok gideri oldu.

Hele ABD Kongresi birinci maddesi Erdoğan ve ailesinin mal varlığı olan Türkiye’ye yaptırımları gündeme alınca, yüksek perdeden çıkan sesler, sessizliğe dönüştüğünde, başkalarını doğramak üzere ele alınan balta kendi ayağına vuruldu. Milliyetçilik etkeni yine tersine çalışmaya başladı.

Karizma”yı koşullayan önyargıların bir doyum noktasına ulaştığı ve artık rolünü tersten oynamakta olduğu noktaya varıldığı söylenebilir! Sanki her el atılan “su” kuruyor, toparlanmaya yönelik olarak düşünülüp alınmaya çalışılan hiçbir önlem yaraya merhem olmuyor ve amaçlananın tam tersi sonuçlar doğuruyor. Görülüyordu ki, yığınakta yapılan hatalar bir türlü giderilemiyor, giderilmek bir yana, ayaklara dolandıkça dolanıyor. Örnekse Suriye’ye girmek bir hataydı. Durmadan yeni adımlar atılması ihtiyacı üretiyor, ancak ne yapılsa kâr etmediği gibi, başlangıçta ayak bileklerinde olan bataklığın içine çeken çamuru giderek boğaza kadar yükseliyor. Gülen Cemaatiyle ortaklık hataydı, şimdi “siyasi ayak” olarak başkaları arandıkça gülünç olunduğu kadar, ikna edilecek kimse bulunamıyor, iş giderek, önceleri zorla da olsa geniş kesimlerin ikna olduğu sanılan ya da ikna edilmiş göründükleri 17-25 Aralık meseleleri, yeniden, konuyu hem de adli olarak sumen altı etmiş muhataplarının önlerine geliyor.

ABD ile ilişkiler de öyle. ABD, Rusya ile dengelenmeye çalışılmış, hatta “anti-Amerikan” havalara girilmişti!

İdlib’te açmaza düşülmesi ve TSK’nın bölgede kurduğu “gözlem noktaları”na bir hafta arayla düzenlenen iki Suriye saldırısında ondan fazla askerin ölmesi Suriye bataklığının alarm sinyalleri vermesine neden oldu ve yığınak hatası belirginleşerek AKP’yi sarstı.

Müttefikler durumundaki siyasal İslamcı çetelerin elindeki İdlib, AKP Türkiye’sinin, sözde emperyalistler arasındaki çelişkilerden yararlanarak gerçekleştirmeye çalıştığı yayılmanın alanıydı. Gözlem noktaları kurma dahil TSK’nın tüm ilerlemesinin, Türkiye’yi ABD ve NATO’dan uzaklaştırıp kendi “dümen suyu”na çekme peşindeki Rusya olurlarıyla sağlanmış olduğu Suriye’de, Türkiye’nin Rusya’yla başının belaya gireceği belliydi.

Çünkü Rusya Suriye’nin arkasındaki asıl güçtü ve Esad karşıtlığında ısrar ettikçe, Türkiye, eninde sonunda Rusya ile karşı karşıya gelecekti. Geldi. Hiçbir “karizma” bunu önlemeye güç yetiremezdi. Yetiremedi. Türkiye’nin güç ve olanaklarıyla konumundan gelen önemi küçümsenemez, ancak çelişkileriyle oynayıp onlarla “aşık atmayı” da kapsayarak iki büyük emperyalistin arasından sıyrılma girişimi türünden abartıları da kaldırmaz. Güçlü karizma varsayımı, köylü kurnazlığı ve “yaparız” kibriyle Amerika’yla Rusya’ya şapkalarını ters giydirme bilgiçliği duvara çarpacaktı. Çarptı. Şimdi “Sayın Putin”in “dost” Rusya’sı, yeniden geçmişin “Moskof gavuru”na döndü dönüyor. “Yandaş medya”, Rusya’nın zulmü ve kalleşliğini birinci sayfadan yazmaya başladı. 16 Şubat Pazar günkü Yeni Şafak’ın manşeti olan “Neredesin Ey İnsanlık”ın spotunda “Rusya, Esed ve İran, dünyanın gözü önünde 21. Yüzyılın en ağır insanlık suçuna imza atıyor” yazılı!

Karizma”, oysa, bir dizi önyargının ürünü olsa da, belirli kişisel yetenekleri gerektirdiği gibi, bu özel yeteneklerin, ancak karizmatik kıldığı kişinin kendisi dışındaki, bir bölümü nesnel bir bölümü öznel belirli özel koşulların varlığıyla kesişmesinde beliren sonuç alıcılığıyla oluşur, örneğimizde de böyle olmuştur. Başka etkenleri bir yana, söz konusu “karizma”yı besleyip “karizma” yapan sonuç alıcılık, gerçek durumda katkısı olsun olmasın ya da ne kadar olmuş olursa olsun, karizmanın nesnesi olan insanların algısında almış olduğu gerçek ya da gerçek dışı yüceltilmiş biçimiyle, özel yeteneklerin, seçimler kazanmayı sağlamış oluşudur. İnanılmış olan budur. Karizma, başlıca gerçek dayanağı olarak, 17 yılda nice seçimler kazanılmış olması ve başarının hemen sadece lidere yorulmasıyla oluşmuştur.

Karizma sahibiyle ilişkisi şöyle ya da böyle yorumlanabilir, ama başarıya dayalı olmayan karizma yoktur. Oluşmasında propagandanın katkısı az ya da çok olabilir, “reklam çağı”nda genellikle çoktur, ancak karizmanın ilişkili olduğu ve dayanak edinebileceği gerçek, kazanılmış başarılardır. Örneğimizde en çok seçim başarılarıyla oluşmuş olan “karizma”, son İstanbul seçimleriyle darbeyi tam da gerçekle ilişkili olduğu “Aşil topuğu”ndan almış, sonrasında bütün olumsuzlukların üst üste gelmesiyle iflah etmez görünmeye başlamıştır. İdlib’te tersinden yaşanarak, sürüklenilen moral bozukluğunu derinleştirip gerileme ve çözülme sürecini ağırlaştıran, yine gerçeklik ve bunun algılanması “kantarı”na vurulduğunda görülen, “karizma”yla başarı ya da başarısızlık arasındaki ilişkidir. Her zaman ve koşulda, ne yapıp ederek, başta ya da çoğu kez son anda yaptığı müdahalelerle başarıyı getiren “karizmatik lider”, artık görülmeye başlanmıştır ki, genel olarak Suriye ve özel olarak İdlib’te, bir oraya bir buraya dönüp yalpalar vurarak denemediği kalmamasına rağmen, başarısız olmakta; kendisini de, ülkeyi de son derece ciddi bir çıkmaza sürüklemektedir: Vardığı nokta, Rusya ile çatışma ihtimalidir.

Amerikalı emperyalistler fırsatı değerlendirerek, Türkiye Suriye’de Rusya ile karşı karşıya geldiği ve zor duruma düştüğünde “yardım ellerini uzatmışlardır”! ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’nun açıklaması şöyledir: “Esad rejimi ve Rusya’nın devam eden saldırıları durmalıdır. Jeffrey’i bu saldırıya yönelik adımları koordine etmek için Ankara’ya gönderdim. NATO müttefikimiz Türkiye’nin yanındayız.

Derhal Ankara’ya gelen Suriye Özel Temsilcisi J. Jeffrey ise şunları söylemiştir: “ABD’nin NATO’daki müttefiki Türkiye’nin askerleri bugün İdlib’de büyük bir tehditle karşı karşıya. Bu tehdit Rusya ve Esad rejiminden geliyor. Türk hükümetiyle durumu gözden geçirmek ve mümkün olduğu kadar destek vermek istiyoruz.

ABD’nin fırsattan Türkiye ile ilişkilerini yenilemek ve bağımlılık iplerini sağlamlaştırarak güçlendirmek amacıyla yararlanmaya yönelmesinden doğalı olamaz. Lafla sınırlıdır, ama öngörülemeyecek şey değildir. Resmi ağızlardan gelen tepkiler, “karizma” bir yalpa daha vurduğunu göstermektedir. AKP Sözcüsü Ö. Çelik ve MSB H. Akar’ın açıklamaları, 2018’de, Şam yakınlarındaki doğu Guta’da kimyasal silah kullanıldığı gerekçesiyle Amerika ve Batılıların Rus “oluru” ile harekata girişilen Suriye’ye müdahaleye davet edilmelerinde olduğu gibidir.

5 askerin öldürülmesinin ardından, AKP Sözcüsü Ömer Çelik şunu söyledi: “NATO’nun doğası gereği Türkiye ile dayanışma göstermesi gerekir. ‘Türkiye şu kadar saldırıya uğruyor, güney sınırlarımızı koruyor, mültecileri barındırarak çok büyük iş yapıyor’ açıklamalarını sık sık duyuyoruz. Bu açıklamaları yapıp Türkiye’yi takdir edenlerden, Türkiye’nin yanında nasıl duracağına dair de sözler duymak istiyoruz.

AA, Hulusi Bey’in Brüksel’de NATO Savunma Bakanları toplantısındaki sözlerini ise şöyle verdi: “NATO ülkeleri, NATO, Avrupa ve dünya, bu (Esed rejiminin İdlib’deki saldırıları) konuya daha yakından bakmalı ve ciddi, somut destek sağlamalıdır.

AKP yüzünü yeniden döndüğü ABD (ve genel olarak Batı da), burunlar sürtülerek, çıkmazıyla aczini gördüğü Türkiye’nin, Erdoğanlı ya da Erdoğansız, tamamen ve bu kez kımıldayamayacak olgunlukta avuçlarının içine düşmesi için ağırdan almaktadır.

Bu, Doğu Akdeniz ve Libya sorunu dolayısıyla açık seçik görülmektedir. Türkiye, Doğu Akdeniz’in doğalgazı ve bu alandaki tecridini kırmak için anlaşmalar imzalayıp savunmak üzere ÖSO çeteleriyle eğitmen ve silahla araç-gereç göndererek desteklediği Müslüman Kardeş ağırlıklı Trablus’un Mutabakat Hükümeti’nin yanında müdahil olduğu Libya savaşında hemen tek başınadır. Rusya, İdlib’teki gibi karşısındayken, ABD ilgisiz görünmekte, ama aslında İsrail-Mısır-Yunanistan-Kıbrıs’ın oluşturdukları rakip birliği desteklemektedir. Fransa da öyledir. Bir miktar İtalya’nın tutumu farklıdır, Almanya ise, kendisine yontarak, arayı bulma çabasındadır.

Libya’ya asker gönderme tabii ki yalnızca milliyetçiliği yükseltmeye yönelik bir “önlem” değildir; asıl, yayılmacı histeri, doğu Akdeniz’in zengin enerji kaynakları ağzı sulandırırken askeri-siyasal durumu uygun görünmese bile, enerji sorununda düşülen tecridi kırmak bakımından zorunlu varsayılan Libya’nın sahiplenilmesine götürmüştür.

Maceradan başka bir şey değildir. İstanbul seçimlerinde artık gizlenemez olan ve iç muhalefetin baş göstermesiyle birlikte karizma sorununun da oluştuğunu işaret eden kayıplar ve gerileme eğrisinin yarattığı düş kırıklığı ve moral bozukluğuyla, her türlü askeri harekat imkanına sahip olunan komşu Suriye’de içinden çıkılamaz bir açmaza saplanıldığına aldırılmadan, hatta belki de “tek kişilik” karar sürecindeki bir öfke patlaması anında hiç düşünülmeden başlatılan Libya macerası, karizma sorgulamasını büyütmüştür. Burjuva muhalefetin ilk kez bir “milli dava”da “milli çıkarları” sorgulayarak asker gönderilmesine ve Libya’da girilecek bir savaşa açıktan karşı çıkması da uyarıcı olmayarak, hızla savaşın parçası olunmuştur. Oysa muhalefetin karşı tutumunun, halkta, sadece kendi etkisindeki kesimlerle sınırlı olmayan bir karşılığı vardır ve karşı çıkma cesaretinin kaynağı buradadır. Sadece Erdoğan ve AKP değil, artık burjuva muhalefet de sık sık kamuoyu anketleri yaptırmakta ve göstergeleri bilerek, uygun şekilde davranmaktadır.

Tecrit halinde içine atlanan yeni Libya bataklığının boğucu balçığının fazla uzun sürmeden, tıpkı İdlib’teki gibi, sefere çıkanlar tarafından da görüleceğinden kuşku duyulamaz. Ancak şimdiden, “bu kadarı da olmaz” dedirterek, taraftarlarının önemli bir bölümü dahil halkın ve egemen burjuvazinin çoğunluğunun kafasına yatmayan bu macera, karizma çizici ve güçten düşürücü rolünü oynamaya başlamıştır.

Gelinen, ayakların iyice yerden kesilerek gerçeklerden hemen tamamen kopulduğu noktadır: Yeni Akit, yakın geçmişte “Şam’daki Emevi Camiinde namaz kılmak”tan söz ederek gerçekle ilişkisini ortaya koyan, ama giderek gerçeklerle arasındaki mesafe hızla açılmakta olan Erdoğan’ın “Biz şu anda Akdeniz’i kontrol eden ülke konumundayız” sözlerini 16 Şubat tarihli manşetine taşımıştır. Erdoğan, bu ilginç iddiayı, her şey bir yana Amerikan 6. Filosunun bölgede cirit attığı, Rusya’nın Suriye ve Libya’daki performansıyla formda olduğunu kanıtladığı koşullarda “Türkiye’nin Akdeniz’de sadece petrol ve doğalgaz aramadığını, siyasi ve askeri olarak da burada bulunduğunu” belirterek ileri sürmüştür. Türkiye’nin gerek Ortadoğu ve gerekse doğu Akdeniz’de süren güç mücadelesinde hesaba katılmayarak ihmal edilebilir bir ülke olmadığı tartışma götürmez, ancak “kontrol eden ülke” büyüklenmesi, Davutoğlu’nun eski “oyun kurucu ülke” abartısının bir devamıdır. O, hiç değilse “oyun kuruculuğu” Amerikan emperyalizmiyle birlikte tasarlıyordu!

KARİZMA ZEDELEYİCİ ULUSAL ETKEN VE YAKLAŞIMLAR

Dış ilişkilerde sorun üstüne sorun yaşanır, izlenen politikalar sürekli geri teper ve yüceltilmiş “karizma”, Trump ve Putin’le telefonla ve yüz yüze sonuçsuz görüşmeler yapmaktan başka yapacak şey bulunamayıp hiçbir olumlu çözüm üretilemeyince üst üste defalarca çizilirken, içeride durum farklı mıdır? Değildir.

Kapitalist kriz, “başkaları üç kazı bile güdemez, bu işi biz biliriz” böbürlenmesiyle ekonomi ve ticari alanın erbabı olduklarını ileri sürerek, yollar, köprüler, tüneller yapmakla övünenlerin çıplak gerçeğini ortaya koyan temel gösterge olmuştur. Hala “ben bilirim, bakın faiz nasıl indirilirmiş, gördünüz mü hiçbir şey kötüleşmedi” edasıyla davranmanın, her şey zaten fazlasıyla kötüyken bir işe yaramadığı ortadadır. Hele damadın “şu rakam iyiye gidişi gösteriyor” şeklindeki “düzeldik, düzeliyoruz” edebiyatının, sanılanın aksine ters etki yaptığı ve alay konusu olduğunu görmekte bile zorlanmak, yalnızca çaresizliğin belirtisi olabilir. Bir bölümü neredeyse tamamen, çoğunluğu da yarı yarıya boş mideler hamaset dinlemez. Artık Damadın TÜİK rakamlarının başka, çarşı-pazar rakamlarının başka olduğunu bilmeyen yoktur. Emekli ya da çalışan işçi ya da memur, ücret ve maaşına yapılmış zammın enflasyonun erittiğinin yarısını bile karşılamadığını, hesap kitap bilmesine gerek olmadan, filesinin ne kadar dolabildiği, kışın doğalgazı nasıl kullanabildiği ve ayın sonunu hangi zorluklarla getirebildiğiyle ölçebilmektedir. Karınlarını doyurmakta zorlananların, başka yalanları yutabilecek olsalar bile, ekonomi ve geçime dair yalanları yutmaları olanağı yoktur!

Ekonomik krizin varlığı bile kabul edilmemiş, aşırı fırlayan sebze fiyatlarını bir nebze aşağı çekebilmek umuduyla açılan tanzim satışlar önündeki kuyruklar, “karizma” tarafından “varlık kuyrukları” olarak nitelenmişti. Bunun açlıkla dalga geçme olarak algılanıp hakaretlerle karşılanması ve ters teperek karizma çizdirici olması anlaşılmaz olamaz. Bir de, en temel yiyeceklerin aşırı fiyatlanması milli hamasete başvurularak aşılmaya çalışılıp, üstüne “ne diyorlar domates, ne diyorlar patates, düşünün ya, düşünün bir merminin fiyatı nedir?” diye gidildiğinde, karizmadaki zedelenmenin başta İstanbul olmak üzere büyük şehirlerin kaybına götürmesi olağan sonuç olmuştur.

Karizmanın çizilmesinden kaçınma amacıyla kriz kabul edilmemiş, ama işsizliğin daha fazla artışına götürerek, çok övünülen metro vb. yatırımları da dahil hemen bütün kamu yatırımları yarım bırakılarak durdurulmuştur ki, görülüp hissedilmemesi imkanı yoktur ve karizma zedeleyici olduğu tartışmasızdır.

Durdurulmayıp tamamlanmış olanların da, “şunları şunları yaptık” övünmesinden karizma sorununa dönüştüklerini söylemek yanlış olmaz. Geçiş fiyatları artarak, herhalde daha da önemlisi, “yap-işlet-devret” modeliyle yapımcılarına hazineden yüksek müşteri garantileri tanınarak üretilen “eserler”in astarı yüzünden pahalı olmuş, tabii ki vergilerden karşılanarak, halkın sırtındaki kambura kambur eklenmekten kaçınılamamıştır. Geçinemediği, çocuğuna ayakkabı ya da pantolon alamadığı ya da borcunu ödeyemediği için kendisini asma, valilik ve belediye önünde yakma ve ailece siyanür içme gibi yollarla intiharların krizin ardından yirmiyi aşması, yalnızca neden olduğu faturanın sırtına yıkılmaya çalışıldığı halkın içine itildiği zorluk ve açmazı göstermekle kalmamakta, tabii ki karizmasıyla birlikte AKP’nin de krizin altında kaldığını belirtmektedir.

Tek tek sayarak uzatmak gerekmiyor. Birkaç örnekle yetinilirse…

İşsizlik Sigortası Fonu oluşturulmuştu; ancak işsizlik oranı yükseldiğinde işsiz kalanların fondan yararlanabilmesi deveye hendek atlatmaktan zorlaşmıştır. Zaten sözü edilen, düzmece bir işsizlik fonudur ve teşvik vb. olarak çoktan sermayeye peşkeş çekilmiştir.

15 Temmuz şehit ve gazi yakınları” için toplanan milyonlarca liralık bağıştan hiçbir “yakın” yararlanmamış, paralar, söylendiğine göre “Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Teşvik Fonu” adı altındaki bir fonda toplanmış, niçin dağıtılmadığı sorulduğunda paranın bir vakıfa aktarıldığı belirtilmiş, ancak vakıf için gösterilen adres sahte çıkmıştır. Sözde 15 Temmuz şehitleri AKP’nin kutsalıdır! Karizmayı çizen etkenlerden olduğu şüphesizdir.

Küçük Rabia Naz Vatan’ın kim vurduya götürülme çabasında olduğu gibi, önemli AKP’liler ve yandaşlarının –ne yapmış olurlarla olsunlar– korunmaları ve haklarında soruşturma açılmayarak ya da örtülerek “adalet”e teslim edilmemeleri, örnekteki somut kanıtıyla görülmüştür ki kesinlikle karizma çizicidir. Kanıt; 7 puan farkla AKP’nin elinde olan olay yeri Giresun Eynesil Belediye Başkanlığının 20 puan tersine farkla (toplam 27 puanlık değişme görülüyor) CHP’nin eline geçmesidir.

Benzer gelişmeler, devlet ve AKP’nin en fazla kolladığı ve en son vergi kaçıran Torunların Başkent Gaz’ından Kızılay aktarmalı 8 milyon dolarlık “bağış” alan Ensar Vakfı’nın yargıda kollanmasıyla ilgili yaşanmaktadır. Konya Karaman’da Vakıf yurdunda kalan 10 küçük erkek çocuğa tecavüz edilmesi davasında Aile Bakanı’nın “sadece bir kere olmuş” açıklamasının ardından avukatların soruşturmanın Ensar Vakfını kapsayarak genişletilmesi talebinin reddi vicdanları yaralayıcı ve karizma çizici bir etki yapmıştır.

Benzer bir diğer yıkıcı karizma çizici etki, ucu AKP ve önde gelenlerine dokunacağı için Tekirdağ Çorlu hızlı tren “kazası”nda ölen Oğuz Arda Sel’in de içinde olduğu kurbanlarıyla olayın soruşturması ve davasının ne TCDD Gn. Mdr., ne Ulaştırma Bakanı ne de başkasına değmesine izin verilmeden savsaklanması dolayısıyla oluştu. Kamu giderleri kısılarak görevliler işten çıkarılmış, selin rayların altını boşalttığı fark edilmemiştir. İnsan yaşamıyla kumar oynama ve bedeli diğer 24 kişiyle birlikte daha küçücük bir çocuğun ödemiş olması yürek yakıcıdır ve kuşkusuz bir karşılığı olmuştur.

Seçim kazanmaya yönelik olarak, sinyalizasyon kurulmadan erken hizmete sokulan yüksek hızlı trenin Ankara’da yaptığı ve 9 kişinin ölümüne neden olan “kaza” ya da cinayetin, suçun hareket ve teşkil memurlarına yıkılarak ve yine genel müdürle ulaştırma bakanının kollanmasıyla kapatılma yönünde ilerlemesinin yine karizma zedeleyici bir etki yapmamış olması herhalde olanaksızdır. Üstelik bu yılın Ocak ayında bu kez Turistik Doğu Ekspresinin sefer bitiminde raydan çıkarak devrilmesi, hattın hala otomatik sinyalizasyon kullanımından yoksun çalıştırılmakta olduğunu göstermektedir ki, bu kaza/cinayetlerin de uyarıcı bir hükmünün olmadığını belirtmektedir.

Yerli ve Milli” edebiyatı AKP ve özellikle Erdoğan’ın diline pelesenktir. Ama Adapazarı Tank Palet fabrikası tartışmalarıyla görüldü ki, en azından İslam kardeşliği ve para babalığı daha önemlidir; “yerli-milli” fabrika, hem de üç kuruşa Katar-E. Sancak ortaklığına devredilmiştir!

Yerli milli silah üretimi” genel olarak böyledir. En gelişkin İHA ve SİHA’ların üretimi doğrudan bir Damat’ın tekelindedir ve Damat her girilen çatışma ve savaşta amuduyla kazanmaktadır. Altay Tankları ve zırhlı araç Kirpi “kasa” pozisyonundaki Tank-Palet ortağı E. Sancak üzerinden üretilmektedir. Laftaki milliliğin uygulamayla çelişmesinin karizma meselesiyle bir ilgisi olmuş olmalıdır.

Benzer bir gelişme Kanal İstanbul tartışmaları dolayısıyla yaşanmıştır. “Çılgın Proje”nin, “sükse” yapacağı gerekçesiyle, kapitalist krizin ortasında ve halkın geniş kesimlerinin karnı guruldarken gündeme taşınması, rant sorununun yanı sıra belki iş yapar görünmek içindir, ancak karizmadan büyükçe bir parça koparıp götürdüğü tahmin edilebilir. 25 milyar dolara mal olacağı ayyuka çıkan “kanal”ın, yine meşum “yap-işlet-devret” modeliyle ve bu modelin alameti farikası olan geçiş garantisiyle yapılarak halkın sırtındaki kambura yeni bir kambur ekleme ihtimali bile karizma çizdirici niteliklidir. Ancak asıl çizik, halkın önemli bir çoğunluğu doğalgazdan kısıp kışı battaniyeye sarınarak atlatmaya çalışırken, “kanal” güzergahının etrafındaki milyonlarca dönüm arazinin spekülasyon amacıyla “doruklardakiler” ve yakınlarıyla Arap Şeyh ve zenginlerince kapatılmış olduğu bilgisi kamuya mal olunca gelmiştir.

Web’de Elazığ’ın Kürt olup olmadığı araştırmasının rekor yapması bir yana, İçişleri Bakanı’nın çok sayıda yurttaşın canına mal olan Elazığ Depremi’ni 1999 Yalova-İstanbul depremiyle karşılaştırarak, “sizin depreminiz-bizim depremimiz” kıyaslaması yapmaya kalkışması ibret verici olmuş, karizmadan bir parça daha götürmüştür.

Uzamasın…

Sürecin, lideri ve bir “lider partisi” olan AKP bakımından destek ve karizma kaybı olarak ilerlediği ve ardından yeni bir toparlanmanın sökün edebileceği sıradan bir güç kaybı süreci olmayıp telafisi olanaksız kalıcı bir gerilemeye götürdüğü söylenmelidir.

BURJUVA MUHALEFETİN DURUMU

Tek adam ve yönetici partisi sözü edilen türden bir gerileme sürecine girmesine rağmen, siyasal toplumsal muhalefet, ne yazık ki, ulusal ve uluslararası alanda ciddi darbeler alıp uzun yıllar baskı altında tutularak siyasal çalışması engellenen devrimci proleter hareket ve etkisinin zayıf olduğu koşullarda gelişmektedir.

Bu koşullarda, 15 yıldan fazladır Erdoğan ve AKP karşısında bir alternatif oluşturamayan, ama başta CHP olmak üzere, son yıllarda kımıldamaya başlayan burjuva muhalefet, ilk kez kapitalist krizin yıpratıcı etkisi koşullarında 2019 yerel seçimlerine gelinirken, pratikte, giderek kendisine güven duymaya başlayan bir alternatif olarak belirmiştir. Burjuva muhalefetin alternatifliği, tartışmasızdır ki bir düzen-içi ve dolayısıyla “alternatif olmayan alternatiflik” halidir. Karakteristiği budur. Ancak henüz devrimci bir alternatifin oluşmadığı koşullarda yine de bir alternatifin ortaya çıktığı söylenebilir.

Bu, alternatifsiz bir burjuva gericiliğinden şüphesiz iyidir. İyi olmasına iyidir, ama bundan, ÖDP-SOL Parti’ninki türünden, bir yandan eleştirel tutumlarla daha ileri arayışlara yönelme eğilimi gösterirken bir yandan da burjuva muhalefetin özellikle “sosyal demokrat” kanadının çağrılarına olumlu yanıt verip genel tutumu ve taktiği kabullenilerek peşine takılma gibi Menşevikçe bir sonuç çıkarılamaz. İyiliği, kuşkusuz ki hükümet olması beklentisi içine girilmesi ve kurtuluşun olmasa bile, bir nefes alma ve ilerlemenin yolunun bu muhalefetin desteklenmesinde aranması zorunluluğunda olamaz; ama gericiliğin bölünmesi, ve “mızrağın sivri ucu”, faşizme giden yayılmacı saldırgan gericiliğe yöneltilip aralarındaki çelişkilerden akıllıca yararlanılarak, burjuva gericiliğin devrilmesi ve tekellerin tasfiyesine girişilmesi için manevralar yapma olanağının çoğalmasındadır.

Uzun yıllar AKP’ye alternatif bile olamamış burjuva muhalefet partisi olarak CHP’nin burjuva, küçük burjuva kamuoyunda çok akıllıca bulunup takdir toplayan sağa açılarak muhalefetin geri kalanını etrafında toplama ya da bu muhalefeti birleştirme taktiğiyle bir düzen için alternatif oluşumunun önünü açması/açabilmesi, başlıca iki koşulun varlığının sonucudur. Bu koşullar arasında CHP’nin akıllılığı ya da akılsızlığı ve izlediği taktiklerin etkisi ya yoktur ya da ihmal edilecek düzeydedir.

Birinci koşul, AKP’nin zayıflama ve destek kaybının temel hareket ettiricisi olan kapitalizmin krizi ve işsizlik artışı ve emeklilerle işçi ve memurlara düşük ücret, EYP’lilere ve tümüne hotzot çekerken yüksek zam ve vergilerle bezdirmekten kaçınamaması ve yolsuzlukların yanı sıra politik saldırganlığı, keyfi yönetim ve tutumlarının yıpratıcılığıdır. İkincisi ise, zayıflamasını ve destek kaybını gören AKP’nin toparlanmak için eski kolay başarılarından çıkarılmış yanlış sonuçlarla çırpındıkça gerilemesini hızlandırmaya ve çöküşe dönüştürme eğilimidir. AKP, içeride ve dışarıda milliyetçiliği tırmandırmayı da öngörerek saldırganlığı artırma ve Kanal İstanbul’da ısrar tutumunda yansıdığı üzere büyük yatırımcılıkla etkileme hesabıyla dayatmacılık ve nasılsa görülmez ya da unutulur umuduyla spekülasyonculuktan uzak duramaması ve kibrinin ceremesini çekmekte; eskiden izlediği kutuplaştırma politikası tabanını konsolide ederek kendisini güçlendirirken şimdiyse tersi olmakta ve rakiplerine bağırıp çağırarak izlenen bu politika artık zayıflatıcı etkide bulunmaktadır.

Peki, burjuva muhalefetin ve düzen içinde oluşan alternatifin sürükleyici gücü CHP’nin durumu, genel anlayışı ve izlemekte olduğu taktikle yapmakta olduğu nedir.

  1. CHP’nin sağa açılma politikası takıntısı

İçinde bulunulan süreçte politik olarak geriletici rol oynamaması koşuluyla belirli sağcı muhafazakar liberal partilerle geçici ve şarta bağlı birlikler kurulmaz değildir. İzledikleri güncel politikalar halkı karşısına alıp toplumsal muhalefeti zayıflatmıyor, tersine hükümet eden faşizme yönelmiş gericiliğin koçbaşını hedef alıyor ve şu ya da bu ölçüde güçsüzleşmesine hizmet ediyorsa, işçi ve halk karşıtlıklarıyla çıkarlarını savunmakta oldukları sömürücü sınıfların karakterinden yansıyan gerici ideolojik anlayış ve tutumları ileri sürülerek somut pozisyonları değerlendirilmezlik edilemez. Çünkü izlenen taktiğin doğruluğuyla yanlışlığının tek ölçütü vardır: Halkın mücadelesinin ilerlemesine hizmet eden taktik doğru, zayıflatıp geriletense yanlıştır! Ancak değerlendirme vardır, değerlendirme vardır! İdeolojik nedenlerle, uygun politik koşullarda ona uygun geçici birlik biçimlerinin reddedilemezliği doğrusundan, ideolojik farklılık ve karşıtlıkların önemsizliği, aradaki zıtlık görmezden gelinerek karşıt ideoloji savunucularıyla hemhal olunabileceği ve onların gerici burjuva platformlarıyla birleşilebileceği türünden yanlış sonuçlar çıkarılamaz. CHP tam da bunu yapmakta ve AKP karşıtlarıyla yetinmeden, düzen karşıtlarına da, bu platformuna uyum sağlayıp katılmayı dayatmaktadır.

Somut örnek üzerinden yürümek ve konuşmak gerekirse, Kılıçdaroğlu’nun da katıldığı Saadet Partisi’nin “Kudüs Mitingi”nde yaptığı konuşma örnek verilebilir. Konuşmasının bir bölümü şöyledir:

1970’li yıllarda, Türkiye’nin ahlakını ve vicdanını temsil eden bizim gençlerimiz, Filistin davasının neferleri oldular. Aynı tarihlerde, Milli Görüşçüler de Kudüs mitingleri yapıyorlardı. Bu noktada, İsrail’e karşı Filistinlilerle birlikte ölüme yürümekten korkmayan Türkiye’nin yurtsever, devrimci gençlerini ve ilk Kudüs mitingini 1969 yılında Konya’da düzenleyen Milli Görüş’ün kurucu lideri merhum Necmettin Erbakan’ı, saygı ve rahmetle anıyorum. Hepimiz; hakkın, hukukun ve adaletin hakim olduğu bir Türkiye, Ortadoğu ve dünya için mücadele ediyoruz.

Öncelikle söylemeliyiz ki, Kılıçdaroğlu’nun SP’nin düzenlediği Kudüs Mitingi’ne katılmasında bir sakınca yoktur. Ancak konuşmasının içeriği sakıncalıdır ve CHP’nin muhalefet ve alternatif oluşturma taktiğini ortaya koymaktadır.

Bugün Kılıçdaroğlu’nun, ilk kez 1969’da Filistin’e giden gençlere ve gidişlerine sahip çıkarak, İsrail Siyonizmine karşı savaşan gençleri “Türkiye’nin ahlakı ve vicdanı” olarak gösterip övmesi ve “bizim” diyerek sahiplenmesi övgüye değerdir. Şundan ki, hem de ülkenin en demokratik günlerini yaşamakta olduğu koşullarda, o gençlerden ilk gidenler, dönüşlerinde yakalanıp aylarca hapiste yatırılmışlardı. O gençlerin ayırt edici özellikleri devrimci oluşlarıydı. Filistin’e savaşmaya gidenler, aralarında Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan, Yusuf İnan ve Alpaslan Özdoğan olan devrimci gençlerdi. İsrail Siyonizmine silah çekenler arasında devrimci olmayan genç yoktu ki, Kılıçdaroğlu da onları “Türkiye’nin yurtsever, devrimci gençleri” olarak niteliyor. Onun bilerek ya da politik nedenle yaptığı yanlış, “aynı tarihlerde, Milli Görüşçüler de Kudüs mitingleri yapıyorlardı” deyip “hepimiz; hakkın, hukukun ve adaletin hakim olduğu bir Türkiye, Ortadoğu ve dünya için mücadele ediyoruz” diye eklemesidir.

Yanlış olan, biri savaşıyor biri miting yapıyor dendikten sonra, sanki herkes ya da hepsi “hakkın, hukukun ve adaletin hakim olduğu bir Türkiye, Ortadoğu ve dünya için mücadele ediyor”muş gibi, devrimcilerle İslamcıları ortaklaştırıp benzeştirmeye çalışmaktır. Hayır, “hepimiz hak, hukuk ve adaletin hakim olduğu bir Türkiye…” için mücadele etmedik, etmiyoruz. Ya da hepimizin, açarsak devrimcilerle İslamcıların “hak”tan, “hukuk”tan ve “adalet”ten anladığı farklıdır. Herkesin “hak, hukuk ve adaleti” kendisine göredir.

Evet, o tarihlerde Milli Görüşçüler ya da bu ad altında İslamcı gençler Kudüs Mitingi yapıyorlardı, ancak yaptıkları yalnızca Kudüs Mitingi değildi. İslamcılar başka mitinglerle devrimciler tarafından düzenlenen mitinglere saldırılar da yapıyorlardı ki, bunlardan biri, devrimci gençlerin ilk kez Filistin’e gitmelerinden 7-8 ay öncesindeydi: Kanlı Pazar!

Şubat 1969’da Sultanahmet’te toplanarak Amerikan 6. Filosunu protesto etmek için Taksim’e yürüyüş düzenleyen Amerikan (ve kuşkusuz İsrail Siyonizmi) karşıtları, polisin desteğinde camilerde birikmiş İslamcıların bıçaklı silahlı saldırısına uğradılar. İşçi ve gençlerden 3 kişi öldü.

Dün saldıranlar da Kudüs mitingleri yapıyorlardı. Bugün de Kudüs Mitingi yapılıyor. Akım aynı akım, hareket aynı harekettir. Örnek vermek gerekirse, bugün AKP’lidir, ama önce RP’liydi ve N. Erbakan’ın yanında yer alıyordu, sonra Meclis Başkanlığı yapmıştı, Kanlı Pazar günlerinde ise Milli Türk Talebe Birliği’nin (MTTB) Başkanıydı: İsmail Kahraman. İslamcılar o günlerde ayrıca Komünizmle Mücadele Dernekleri ve İlim Yayma Cemiyetlerinde de örgütlüydüler. Gazete çıkarıyorlardı; geçenlerde ölen ve ölene kadar SP’nin yayını durumundaki Milli Gazete’de yazmayı sürdüren Mehmet Şevket Eygi örneğin, Bugün gazetesi yazarıydı ve İslamcıları Taksim’i Kanlı Pazar’a döndürmeleri için çağrılar yapan akıl hocalarındandı. 15 Şubat 1969 tarihli yazısının başlığı “Cihada Hazır Olunuz”du. Kime karşı cihat? Emperyalizmi ve işbirlikçi egemen sınıfları hedef alarak özgürlük, demokrasi, ulusal bağımsızlık, egemenlik ve halkın acil talepleri için mücadele edenlere karşı.

Şöyle yazmıştı: “Büyük fırtına patlamak üzeredir, Müslümanlar ile kızıl kâfirler arasında topyekûn savaş kaçınılmaz hale gelmiştir… Müslüman kardeşim, sen bu savaşta bitaraf kalamazsın. Ben namazımı kılar, tesbiğimi çekerim… Etliye, sütlüye karışmam deyip de kendine zulüm edenlerden olma, gözünü aç, bak!.. Onlarda taş, sopa, demir, molotof kokteyli mi var? Biz de ayni silahları kullanmaktan aciz değiliz… Cihat eden zelil olmaz. Sağ kalırsa gazi olur, canını verirse şehitlik şerefini kazanır.[1]

Biliyoruz, bugünkü politik yönelimleri farklı; eskisi gibi SSCB’yi bir “yeşil kuşak”la çevrelemeye çalışan Amerikan emperyalizminin piyonları olarak devrime ve devrimcilere saldıran siyasal İslamcılardan ya da günümüzdeki benzerleri olan IŞİD ve el Nusra (HTŞ) ya da ÖSO (Suriye Milli Ordusu) içindeki Nurettin Zengi Tugaylarıyla Furkan el Şam’dan farklı olarak, bugün SP, AKP’ye karşı kendi kavlince bir muhalefet yürütüyor ve devrimcilere –en azından şimdi– saldırmıyor. Bu tabii ki dikkate alınır. Ancak devrimcilerle “aynı sepet”e doldurulabilir türden olmadıklarının farkında olmak ve sanki “hepimiz” aynı davanın (soyutluğu içinde hak, hukuk, adalet davasının) savaşçılarıymışız gibi benzeştirilip ortaklaştırılmaya çalışılmadığımız sürece ve bu şartla. Dünkülerle devamcıları olan bugünkü siyasal İslamcı hareket ve örgütün somut politika ve tutumları arasında bir açı farkı olması ve değerlendirilmesi gereği, onların şirinleştirilmesini gerektirmeyeceği gibi, gevşek ve geçici ya da değil bir tür birlik kurulması ihtiyacı, gerçek dışı güzellemelerle ideolojik flulaşmaları da kapsayarak, onların platformuna kayılmasını haklı çıkarmaz.

Sözcü’den Soner Yalçın Kılıçdaroğlu’nun haklılığını savunurken, “Biz kimsenin yanına gitmedik, onlar bizim yanımıza geldi!” diyor. “Onlar”ın, yani Erbakan’a biat etmişlerin SP’sinin farklılaştığı doğru, ama bizim yanımıza geldiği doğru değildir. Elbette “biz” CHP ya da CHP “biz” değildir; S. Yalçın el çabukluğuyla burada da bir karışıklık yaratmakta, Kılıçdaroğlu’nun devrimcilerle siyasal İslamcıları “aynı sepet”e koyup ortaklaştırıp aynılaştırdığı gibi, o da devrimcilerle CHP’yi aynılaştırmaktadır.[2] CHP lideri Kılıçdaroğlu’nun bizim yaklaşımımız ve tutumumuzla uzaktan bile ilgisi olmayan miting konuşmasına bakıldığında,–tutumu Kanlı Pazar günlerininkinden farklılaşmış olmakla birlikte– SP’nin CHP’nin yanına değil, ama CHP’nin SP’nin yanına gittiği görülecektir.

S. Yalçın’ın Kılıçdaroğlu’ndan aktardığı pasaj da bunun kanıttır: “Bütün mazlumlar birleşmelidir. İsrail’e karşı ilk Kudüs mitingini düzenleyen Milli Görüş lideri Erbakan‘ı saygı ve rahmetle anıyorum. Siyasi olarak farklı görünen iki hareketi bir araya getiren bir davadır Kudüs. Allah hak, hukuk ve adalet diyenlerle beraberdir. Kimlik üzerinden, yaşam tarzı üzerinden bizi bölmeye çalışıyorlar. Emperyalizme karşı bütün mazlumların birleşme vaktidir.

Elbette emperyalizme karşı birleşelim. Ancak gerçekten emperyalizme karşı olanlarla birleşelim. Yoksa Erdoğan ve “yandaş” medya köşelerini tutmuş taraftarları da anti-emperyalizm iddiasında bulunup duruyorlar, herhalde onlarla da birleşilmeyecektir! O nedenle lafta değil fiiliyatta emperyalizme karşı çıkanlarla birleşilebilir. Sadece SP değil, CHP de emperyalizme, yani yalnızca bir saldırı ve işgal ya da ilhak eğilimine değil, ama tekelci kapitalizmden başka şey olmayan emperyalizme, mali sermaye egemenliğiyle ona bağımlılık ilişkilerine karşı çıktıkça ve çıktıkları ölçüde, onlarla neden gerektiğince birlikler oluşturulmasın.

Elbette emperyalizmin böl-yönet politikasının aleti olmayalım. Elbette bütün mazlumlar birleşmelidir. Ancak kimdir “mazlum”? Sömürülen işçi ve emekçiler mi, ezilen halklar mı yoksa “saygı ve rahmetle anılan” Erbakan mı? Bölünmemek ama emperyalizme karşı mazlumların birleşmesi ihtiyacıyla hemen ardından gelen cümlede Erbakan’ın sözünün edilmesinin ilişkisi, eğer o mazlum değilse, nasıl kurulabilir?

Ve öyle midir, “siyasi olarak farklı görünen iki hareketi bir araya getiren bir dava” mıdır Kudüs davası? Anlaşılıyor, taktik izlenmektedir, ancak İslami bir dava olan Kudüs Davası etrafında birleşme, kimin platformudur? Kudüs sorununun Filistin Davasının bir parçası ve bileşeni olması başka şeydir, savunuruz, kendi başına ve kutsallık yüklenmiş “Kudüs Davası” başka şey. “Kudüs Davası”nı birleştirici eksen varsayan ya da öyle görünen Kılıçdaroğlu’nun vardığı noktayı bir sonraki cümlesi ele veriyor: “Allah hak, hukuk ve adalet diyenlerle beraberdir.”!

Devrimcilerin uğruna mücadele ettikleri ve edecekleri “dava” ya da “davalar” arasında göksellikle Allah’ın inayetine kalmış hak, hukuk, adalet yoktur. Ama bilinir ki, siyasal İslam ve İslamcının dilinde “hak” Allahtır; “hukuk”, başlıca kaynağı fıkıh olan ve kısasa kısas denip kolun bacağın kesilip kadınların taşa tutularak recmedilip cezalandırıldığı Şer’i hukuk ya da “İslami hukuk”tur; adalet de kölelerin varlığını tanıyıp eşitlik ve adaletten söz açılması olarak “Hz. Ömer adaleti”dir!

Devrimcilerin başkalarıyla bir araya gelecekleri iki “dava” düzlemi vardır; işçi sınıfını etrafında birleştirmek için uğraşacakları ve başkalarıyla ileri bir birleşme için öne sürdükleri “dava”, devrim ve sosyalizm davasıdır. Halkın bir araya getirilmesi ve buna hizmet etmek üzere başkalarıyla geçici olarak birleşmek için çalışacakları ise, Türkiye ve benzeri ülkeler söz konusu olduğunda demokrasi ve anti-emperyalizm davasıdır. “Kudüs Davası” falan değil!

Devrimciler Filistin halkına destek için İsrail Siyonizmine karşı savaşmaya gittiklerinde de davaları “Kudüs Davası” değil, ama demokrasi ve anti-emperyalizm (ve onunla içtiği su ayrı gitmeyen Siyonizme karşı mücadele) davası ya da özel olarak Filistin halkının kurtuluşu ve hak eşitliği olarak yine demokrasi davasıydı.

Taktik ya da değil, Kılıçdaroğlu’nun SP ile birleşmek üzere onun argümanlarını kullanıp SP platformuna geçmeyi göze alarak söz konusu ettiği ise, daha açık olarak anlaşılması amacıyla S. Yalçın’ın aktardıklarının ötesinde Diken’den alıntılanabilecek örneğin şu pasajdır:

Biz Müslümanlar için Kudüs; Mekke ve Medine’nin ardından üçüncü kutsal kentimizdir. Bizim ilk kıblemiz, Mescidi Aksa, Kudüs’de bulunmaktadır. Sevgili Peygamberimizin, Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya oradan da göğe yaptığı Miraç yolculuğu nedeniyle Kudüs, bütün Müslümanlar için özel bir yere sahiptir. Yahudiler, dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar dualarını Kudüs’e dönerek yaparlar. Ve Hazreti Davut’un saltanatının yeniden tesis edileceğine inanırlar. Hristiyanlar, Hz. İsa’nın dünyevi hayatını Kudüs’te sona erdiğini kabul ederler. Dolayısıyla üç ilahi din içinde kutsal olan Kudüs’ün bir barış kenti olması gerekmektedir.[3]

Yukarıdaki pasajdaki tek doğru, Kudüs’ün bir barış kenti olması ihtiyacıdır, ama bu hedefe, Müslüman “biz” tarafından ulaşılamaz!

Hepimiz; hakkın, hukukun ve adaletin hakim olduğu bir Türkiye, Ortadoğu ve dünya için mücadele ediyoruz” diyen Kılıçdaroğlu’nun, devrimcileri de aralarına kattığı “herkesi” siyasal İslam’la birleştirmeyi öngörürken kastettiği “biz”, herhalde böyle bir “biz” ya da “biz Müslümanlar” olamayız. Kendi payımıza biz, böyle bir “biz”in içinde değiliz, olmayız; çünkü Erdoğan ve IŞİD’le el Nusra maceralarının gösterdiği gibi, böyle bir “biz”in Türkiye ve Ortadoğu’yu birleştirme imkanı olmadığı pratik olarak görülmüştür; hele böyle bir “biz”in, Hıristiyan, Müslüman ve Yahudi’den çok Budist, Hindu ve Konfüçyüsçü kaynayan dünyayı hak eşitliği temelinde birleştirme imkanı ise sıfırdır.

CHP’nin ideolojik marjlar koymaması ama AKP karşıtı herkesi birleştirmeye çalışması taktiği anlaşılabilir bir şeydir; ancak örnekte görüldüğü ve İYİ Parti ile ilişkilerinde de kolaylıkla görülebileceği gibi, bir taktik olmaktan çok, sağa açılmakta olan CHP’nin kendilerine doğru açılmakta olduklarının platformlarına kaymaya ve onların yaklaşım ve tutumlarından etkilenmeye ya da gönüllü olarak onlara benzemeye yönelmesiyle karakterizedir. Aksi takdirde CHP’nin ortaöğretimin dincileştirilmesi ve çoğunluğa İmam-Hatip Liseleri’ne kaydolmanın dayatılması karşı çıkmaması ve İmamoğlu’nun siyasal İslamcılardan daha az İslami olmadığını her fırsatta ortaya koyarken, örneğin Belediye Sosyal Tesislerinde içki yasağını sürdüreceğini belirtmesi ve sürdürüyor olmasının açıklaması bulunamayacaktır. Ya Ankara Belediye Başkanı M. Yavaş’ın İYİ Parti ve hatta MHP’lilerden daha az ırkçı milliyetçi olmamasının açıklaması nerede olabilir?

  • CHP’nin birlik ve mücadele platformunun AKP karşıtlığıyla sınırlılığı

 “Ne var bunda?” denecek; “muhalefet partisi hükümetteki partinin yerini almak istemez de ne ister?”, bu nedenle “muhalefetin platformunu niçin AKP karşıtlığı olmasın?” diye sorulacaktır. Öyle ya, CHP platformunu neden AKP karşıtlığı ekseninde kurmasın?

Üstünkörü ve yüzeysel bakışla “evet yahu, AKP karşıtlığının esas alınmasında nasıl bir yanlışlık olabilir?” diye düşünülmesi anormal değildir. Galatasaraylılar Fenerbahçe karşıtlığını ya da Fenerliler Galatasaray karşıtlığını esas almıyorlar mı? İki takım arasında, kapsadığı süreç ve özellikle taraftar grupları penceresinden belki de etki gücü bakımından CHP ile AKP rekabetini bile aşan bir ezeli rekabet olduğu gerçektir; ama tersini düşünen fanatikler olmakla birlikte, buna rağmen şampiyon ve hatta Avrupa şampiyonu olmanın bu rekabetten daha az önemli olduğunu ve daha az önemseneceğini kim ileri sürebilir?

Soruna, takım taraftarlarıyla halk yer değiştirilerek, takımlar yerine partiler konup halkın penceresinden yaklaşıldığında değişik türden şampiyonlukların söz konusu olduğu görülecektir. Örneğin zam yapma ve yeni vergiler koyup eskilerinin oranlarını artırma şampiyonluğu ve enflasyon şampiyonluğu gibi. Ya da ücretleri düşük tutma ve işsizliğin tırmanmasına seyirci kalma gibi. Yolsuzluk ve adaletsizlik gibi.

Herhalde herkesin AKP’nin sayılan alanlardaki şampiyonluklarından bıktığı ortadadır. Ama yaşı tutanlar bilirler ki, AKP hükümet olmadan önceki CHP’nin eski başkanı Ecevit’in DSP’li koalisyon hükümeti döneminde, 2001’de de, işi, Başbakanlığın önüne yazarkasa fırlatılmasına vardıran aynı konuda şampiyonluklar “kazanılmıştı”. Ve Ecevit’in, bu kez CHP’nin başında olduğu 1970’lerin sonlarında kazanılmış sözü edilen şampiyonluklar hiç azımsanamazdı. Enflasyon örneğin %100’leri çok aşmıştı.

Evet, Fener-Cimbom rekabeti gibi CHP-AKP rekabeti de görmezden gelinemez ve önemsiz olduğu düşünülemez; ancak sonuçta, ne seyirlik zevki olmasına rağmen Fener-Cimbom rekabeti karın doyurur ya da halkı avutmaktan başka bir yararı vardır ne de CHP-AKP rekabeti! Halkın sorunu Ali-Veli sorunu değildir, olmamalıdır!

Ya halkın sorunu nedir? Zamsız-zulümsüz, savaşsız, işe ve ekmeğe rahatça ulaşılabilen, çalışma ve yaşam koşulları giderek iyileşen, rahatça ısınıp rahatça giyinilebilen, sağlık ve eğitim derdinin olmadığı, kültürel gelişimini sağlayabilmek ve tatil yapabilmek için yeterli zaman bulunup geleceğin güven altında olacağı özgür bir yaşam.

Bunun için CHP-AKP rekabetinin yetmeyeceği ya da CHP’nin yaptığı türden AKP karşıtlığının eksen alınamayacağı, bu anlayışın doğrulanamayacağı noktasına varılacaktır.

AKP olmadığında zam yapılmayacak ve vergi artırılmayacak, yenisi konmayacak mıdır? Enflasyon ücretleri ezmeyecek midir? Türkiye’yi uçurma AKP’nin iddiasıydı, yoksa CHP hükümet olduğunda asgari ücret mi uçacaktır? İşsizlik sorunu mu çözülecektir? CHP, yoksa eğitim ve sağlığı yeniden kamusal hizmet olarak örgütlemek üzere vaatte bulunmuş, özel eğitim ve sağlık kurumlarını kamulaştırma sözü vermiştir de, bizim mi haberimiz yoktur? Kapitalizmin krizlerine çare mi olacaktır CHP? Krizleri kapitalizmin dolaysız ürünüdür, krizlerine çare bulmak için kapitalizme son verilmesi şarttır. Yoksa CHP kapitalizme, hiç değilse tekellere karşıdır, ama açıklamayarak, kapitalistleri ürkütmekten mi kaçınmaktadır? Sorular uzatılabilir, ancak halkın sorunlarının çözümü, hiç değilse çözüm yoluna sokulabilmesi ve halkın yaralarına merhem olunabilmesi için AKP karşıtlığıyla sınırlı bir yaklaşım ve tutumun yetmeyeceği, daha fazlasının gerektiği; işsizlik, ücret düşüklüğü, enflasyon, kötü çalışma ve yaşam koşulları, güncel olarak kamusal hizmet olması gereken eğitim ve sağlık türünden her şeyin, suyun bile özelleştirilmesi, bölüşümde adaletsizlik, halkı canından bezdiren zam ve vergiler vb… üreten tekelci kapitalizmin tasfiyesi ve bunu gerçekleştirebilecek bir siyasal değişikliğin, öyleyse sadece AKP hükümetine değil, ama mali sermaye ve tekellerin egemenliğine son verilmesinin şart olduğu sonucuna varılacaktır.

CHP ise, AKP gider CHP gelirse “her şey güzel olacak” demekte ve buna inanılmasını istemektedir! Yeter mi? İmamoğlu da, öyle inanılmasını isteyerek gelmişti. Her şeyin güzel olmadığı ortadadır. Son %35’lik zamlar böyle olmadığı ve olamayacağını kanıtlamıştır. “Merkezi hükümet AKP’nin elindeyken yerelde ancak bu kadar olabilir” denecektir! Oysa yerel seçimler öncesi öyle denmemiş, “her şey güzel olacak” iddiasında bulunulmuştur. Eğer geçerse, merkezi hükümet AKP’den örneğin CHP’ye geçtiğindeyse, bir başka “kulp” takılacaktır! Kulp bulmanın sonu yoktur, yalan AKP örneğinden bilindiği gibi, yalnızca onun değil, ama burjuva politikası ve politikacılarının karakteridir. Ve sosyal demokrasi de içinde, halkın esenliğe ulaşması için, hükümetteki faşist, muhafazakar, ırkçı gerici vb. partilerin yerine kendilerinin gelmelerinin yeterli olacağını ve olabilecek en iyi şeyin zaten bu olduğunu iddia edegelmiş reformist burjuva muhalefet partilerinin Ecevit ve CHP gibi Türkiye, Lula ve PT gibi Brazilya, Brand’la Shröder ve SPD gibi Almanya ve tüm dünya tarihindeki örnekleri, bu iddialardan hiçbirinin doğru çıkmadığını sürekli tekrarlanarak göstermiştir.

Tarih yanılmaz. Nedeni bellidir: Reformist muhalefet partileri de, faşist, milliyetçi, dinci, muhafazakar vb. diğerleri gibi, burjuva partileridir. Burjuva partisi, çıkarları kapitalist düzende ve bu düzenin devamında olanların, kapitalist düzeni yaşatmaya yönelik program ve platformuyla örgütlenmiş partisi demektir. Bu aynı zamanda, reformist burjuva muhalefet partilerinin, tekellerin egemenliğindeki mevcut düzende sadece ve yalnızca belirli iyileştirmeler yapabilir olmaları anlamındadır. CHP örneğin, kendi elindeki belediyelerde asgari ücretin 2500 TL olarak uygulanacağını açıklamıştır. Ancak bu kadarı uygulanabiliyor, örneğin 2600 TL bile değil. İstanbul’da Kartal ve Maltepe Belediyesi gibi örneklerde ise, üç kuruşluk ücret artışı için, işçiler, belediye yönetimine karşı greve çıkmak zorunda kaldılar.

Reformcu burjuva muhalefetin karakteristiği, ücret sorununda olduğu türden, bütün eşitsizlik, haksızlık, hukuksuzluk, adaletsizlik, demokrasi ve özgürlük sorununu üreten mevcut sömürü sistemine, ona niteliğini veren tekellerin egemenliğine dokunmadan, sistem-içi rötuşlar yapma yoluyla bu egemenliğin devamına kurgulanmak; halkın, kendisine eza ve cefa çektirmekten başka hiçbir şey vermeyen bu düzenin sürmesine rıza göstererek ortak olmasını sağlamaya çalışmaktır. Özetle, reformcu burjuva muhalefet, “herkes için CHP” sloganında ifadesini bulan ve bir önceki alt-başlıkta eleştirilen “hepimiz aynıyız” göz boyamasıyla, halkın, kendi çıkarlarıyla kapitalist tekellerin çıkarları arasındaki karşıtlığı görmesini engellemek üzere aldatmaya başvurarak ve bu amaçla sorunu yalnızca AKP-CHP karşıtlığından ibaret göstererek, kapitalizme ve tekellerin egemenlik sistemine yedeklenmesini amaçlamaktadır.

Oysa emeğiyle geçinmeye çalışan işçi ve emekçinin nesnel çıkarları bakımından sorunun AKP-CHP çekişmesi ve yer değişikliği olarak konması karın doyurucu olamaz. Sadece çıkarlarının nesnelliği bakımından değil, CHP-AKP çekişmesi, tabii ki yine de küçümsenmemesi gereken iyileştirmeler bir yana, işçi ve emekçi bakış açısından da yeterli sayılıp benimsenebilir sayılamaz, sayılmamalıdır. İstisnaları olsa bile, halkın rızasını alıp bakanlık koltuklarını kapabilmek için, her muhalif parti belirli iyileştirmelerle güzellikleri savunmak ve bir ölçüde yapmak zorundadır. AKP ilk kurulduğunda “3Y’ye karşı” olduğunu söyleyip bu doğrultuda bir-iki göstermelik adım atarak, yol, köprü vb. yapmamış, örneğin 12 Eylül ve Eylülcüleri mahkemeye vermemiş midir? Açık terörü gündeme taşıyıp faşist diktatörlüğünün kuruluşuna yol veren türünden olanlar bir yana bırakılırsa, her hükümet değişikliği, başlıca –devlet ihaleleri ve özelleştirmeler vb. türünden– “ganimet” paylaşımının yeniden düzenlenmesi için bakanlık koltuklarında değişiklik demek olmakla birlikte, halkın rızasını sağlamaya ve bir süre için garanti etmeye yönelik belirli adımları da zorunlu kılar.

İşçi ve emekçi bakış açısından önemli olan, herhalde yöneten partiler ve yöneticilerinin değil; işsizlik ve sefalet koşullarının değiştirilmesi, çalışma ve yaşam koşullarının değişerek düzelmesi, sağlık ve eğitimde özelleştirilenlerin değişerek yeniden kamu hizmetine dönüştürülmesi, ülke içi ve dışında çatışma ve savaş ortamından barış ortamına dönülmesi, eşitsizlik ve yasaklarla yasakçılığın değişmesi olabilir. Aynı şekilde, işçi ve emekçi bakış açısından önemli olan, AKP’den kurtulmak, ama bel bükücü zam ve vergilerden kurtulmamak, gelecek güvensizliği ve emekliliğin sürünmeye eşitlenmesinin sürmesi ve tümünün temel nedeni durumunda olan sömürünün ve sömürüye dayalı bugünkü düzenin devam etmesi olamaz. Tüm bu nedenlerle, yöneten parti ve kişilerin değişmesi ve AKP gidip yerine örneğin CHP’nin veya bir başkasının gelmesi; ama yönetenle yönetilen karşıtlığının, sömürenle sömürülen karşıtlığının bir ürünü ve yansıması olarak süregitmesi benimsenip savunulabilir değildir, olamaz. Daima sömürülen ve yönetilen olarak kalmak, kendisini böyle ezgin ve ezik hissetmek ve sürekli kapitalist sınıf egemenliği koşullarında şu ya da bu burjuva partisi tarafından yönetilmek, işçi ve emekçinin kaderi değildir. İşçinin zor ama olanaklı olan bir alternatifi vardır: Yalnızca belirli bir burjuva partisi ve bugünkü türden “karizmatik” lideri tarafından yönetilmekten değil, ama tümüyle burjuva egemenliğinden kurtulmak, tekellerin egemenliğine son vererek kendisini egemen sınıf olarak örgütlemek.

Eğer Ali’nin gidip Veli’nin gelmesiyle, eğretileme bir yana bırakılıp adıyla sanıyla Erdoğan’ın yerine Kılıçdaroğlu ya da İmamoğlu’nun, AKP’nin (ve MHP’nin) yerine CHP’nin (ve İYİ Parti + HDP + SP + Gelecek Partisi + Gül-Babacan Partisi’nin) geçmesiyle yetinilmek yerine halkın dertlerine eğilmek ve çözülmeleri istenecekse, tutulacak yol ve alınacak tutum bellidir. Ancak öncelikle kararlaştırmak gerektir. Hangisi: AKP’den kurtularak yerini CHP’nin (ve müttefiklerinin) alması mı yoksa halkın dertlerine eğilmek ve çözümlerinin sağlanması mı? Halkın dertlerine çözüm aranıp bulunacak ve sorunları çözülecekse, savunulacak olan, AKP’nin yerini CHP’nin almasıyla “her şey”in (halkın dertlerinin, sorunlarının) “güzel olacağı” (yani çözümleneceği) değil, halkın sorunlarının çözümlerini işaret eden taleplerinin gündem edilip savunulması ve CHP’nin hükümet olması mücadelesinin değil, halkın talepleri uğruna mücadelenin örgütlenmesi; AKP ve tek adam yönetimine karşı mücadele platformunun bu temel üzerinde yükselmesi ve mücadelenin bu temelde gelişmesidir. Talepleri gündeme taşınıp sahiplenilerek savunulması ve halkın kendi taleplerini savunmak üzere birleştirilip ayağa kalkması sağlanmadan hiçbir gerçek ve ciddiye alınır iktidar değişikliği olanaklı olamaz, çünkü. (Ancak tersi mümkündür: Halkın mücadelesinin belirli bir anında, bu mücadeleye bağlı ve onun bir yan ürünü olarak, hal ve mücadelesi, henüz işbirlikçi tekellerle büyük toprak sahiplerinin iktidarını devirmeye güç yetirememiş ve dolayısıyla belirli temel hak kazanımları elde edememişken AKP ve tek adam yönetimi halk karşısında acizleşip yerini bir başka burjuva hükümete bırakabilir.) Öyleyse halkın talepleri etrafında birleşilmeden ve bir başka şeyin (örneğin bir burjuva parti hükümetinin yerini diğerinin almasının) değil ama bizzat bu taleplerin mücadelesi verilmeden, AKP gidip CHP ya da başkası gelse bile fazlaca değişen şey olmayacaktır. İktidar değişikliği için mücadele, ancak bu taleplerden hareketle ve taleplerin gerçekleştirilmesi için mücadele ile birleştirilirse, yani CHP’nin ya da bir başka partinin değil, ama halkın mücadelesi olarak şekillenirse, gerçek bir iktidar değişikliğinin yolunu açabilir; halk egemenliği, ancak halkın talepleri uğruna mücadelesinin bağlandığı yer ve onun sonucu olabilir.

Taktik üzerine konuşulacak olursa, evet, bilinçli işçi ya da burjuvaziden bağımsız parti olarak örgütlenmiş işçinin bugünkü taktiği, faşizme yönelmiş tek adam tek parti yönetiminin devrilmesidir.

İşçi sınıfı ve emek yığınlarının hareketi üzerinden, hareketin iniş çıkışları, işçiler ve müttefiklerinin kültür, siyasal bilinç ve örgütlenme düzeyi, hareketin temposu ve biçimleriyle örgüt biçimlerinin gelişmesi üzerinden ve hareketi geliştirmek amacıyla kurulacak olan taktiğin her belirli dönemeçte değişmesi tamamen gerekli ve anlaşılırdır. Ancak öte yandan taktik, yalnızca belirli temelli değişikliklerde değişecek ve bu değişikliklerin gerçekleşeceği görece uzun dönemleri kapsayıp yönetecek olan stratejinin ihtiyaçlarını karşılamak üzere kurulur, onun çıkarlarının gerçekleşmesine hizmet eder ve belirli siyasal değişikliklerle birbiri peşi sıra değişebilecek olan taktiklere bu uzun dönemli strateji kılavuzluk eder.[4]

Bu, işçi bakış açısından, faşizme yönelmiş tek adam tek parti yönetiminin devrilmesi devrimci taktiğinin, CHP’ninki türünden bir AKP-CHP değişikliği yoluyla AKP’den kurtulmakla yetinme taktiği olmayıp, “acil görevi”, EMEP Programı’nda tanımlandığı biçimiyle, “emperyalist sömürü ve bağımlılık ilişkilerinin, işbirlikçi tekellerin, büyük toprak mülkiyeti ve tüm biçimleriyle feodal kalıntıların tasfiyesi, ulusların tam hak eşitliği ile kendi kaderlerini tayin hakkı da dahil, demokratik tüm hak ve özgürlüklerin gerçek anlamda ve kalıcı olarak kazanılması ve güvenceye alınması[5] olan stratejinin hizmetinde olduğu ve bu stratejinin ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik olarak belirlendiği anlamına gelir.

Bu ise, sorunun, sadece AKP’den kurtulmaktan ibaret olmadığı ve yerine mevcut düzeni devam ettirecek bir diğer partinin, örneğin CHP ya da onun da içinde yer alacağı bir koalisyon hükümetinin geçirilmesinin amaçlanmadığını belirtir. Kimse AKP hükümetinin yerinde kalmasını savunmamaktadır şüphesiz. Ne CHP ne de bilinçli işçi ya da devrimci sosyalistler. CHP, AKP yerine, mevcut düzeni sürdürecek CHP’li bir hükümet öngörürken; bilinçli işçinin yönelimi, gericiliğin koçbaşı olan AKP gericiliğine karşı mücadelenin geliştirilmesinden hareketle ve belirtilen “acil görevi” gerçekleştirmek üzere, “emperyalizmin ve tekelci burjuvazi ve toprak sahipleri egemenliğinin yıkılması ve … ezilen ve sömürülen sınıf ve tabakalara dayanan devrimci halk iktidarının kurulması”dır.[6]

Özetle, CHP AKP yerine kendisini geçirmeyi amaçlarken, bilinçli işçi ise, AKP’den kurtulma mücadelesinin, temsilciliği ve sözcülüğünü yaptığı tekeller ve büyük toprak sahiplerinin sömürü ve egemenliğinden kurtulma hedefine yöneltilmesini ve halk egemenliğinin sağlanabilmesi için yerine işçi sınıfı önderliğinde bir devrimci halk iktidarını kurmayı hedefleyecektir.

Bir burjuva ve tabii ki düzen-içi muhalefet partisi olarak CHP’nin kendisini AKP karşıtlığıyla sınırlayarak tanımlaması şüphe yok ki tamamen olağandır. Bizim bu yaklaşım ve tutumu işçi ve emekçilerin çıkarlarına aykırı bulmamız, bunu CHP’ye yakıştırmadığımız için ve düzeltmesini talep eden uyarı nitelikli bir eleştiri amaçlı değildir; ama bu anlayıştan etkilenebilecek işçi ve emekçileri uyanık olma ve davranmaya çağrıdır. Yoksa CHP’nin kendisi tarafından kararlaştırılmış istediği türden görüşler savunup tutumlar geliştirmesine karışmak bizim işimiz olamaz.

Ve fakat, yeri geldiği için, CHP lideri Kılıçdaroğlu’na yönelik bir eleştiri gereklidir. Nasıl bizim işimiz CHP’ye ayar vermek değilse ve olamazsa, CHP ve liderinin de ne işi ne de haddi Marx’ı ve dünya işçi sınıfının birlik şiarını düzelterek değiştirmeye, değil yeltenmek, niyetlenmek bile olamaz! Kılıçdaroğlu’nun son DİSK Kongresi’nde yaptığı konuşmada, “Bütün ülkelerin işçileri birleşiniz” şiarını, “Dünyanın bütün demokratları birleşin”le değiştirme çabasını kast ediyoruz.[7] Doğrusu, herkesin kendi işine bakması ve üzerine vazife olmayan işlere karışmamasıdır.

1 nolu alt-başlık altında üzerinde durulan “hak, hukuk, adalet” de, bu bölümde CHP’nin basitçe bir hükümet değişikliğine indirgediğini gördüğümüz iktidar değişikliği ve bunun işçilerin mi yoksa demokratların birleşmesiyle mi sağlanabileceği tartışması da, bir yönüyle bir demokrasi tartışmasıdır.

CHP, AKP’nin yerini CHP’nin alması ve parlamentonun belirli bir işlev kazanması ve yasamayla yargının yürütmeden ayrılmasıyla (kuvvetler ayrılığına dönülmesiyle) demokrasi sorununun hallolacağını varsayıyor. Ona göre, demokrasi sorunu, ne düşünce ve ifade, toplantı ve gösteri, basın, örgütlenme vb. hak ve özgürlüklerinin elde edilmesiyle siyasal demokrasinin kazanılması, ne emeğin eğitim ve sağlık, 8 saatlik işgünü, insanca yaşamaya yetecek ve işçilerin çoğunlukta olacağı komitelerce belirlenecek asgari ücret, kadınlara tam eşitlik türünden sosyal haklarının elde edilmesi ve ne de bunları garanti edecek bir halk egemenliğinin kurulması sorunu değil! Ama böyle bir demokrasi, açık söylenmelidir ki, bir laf ola beri gele ya da parlamenter laf ebeliği demokrasisi olarak, yalnızca egemen burjuvazi için demokrasi olabilir. Bu tür bir demokraside işçi ve emekçi için hak ve özgürlük aramak boşunadır! İşçilere sadece açlıktan ölmemek için kölece çalışma özgürlüğü, kapitalistlere başta her şeye sahip olma hakkı olarak mülkiyet hakkı olmak üzere ticaret özgürlüğü! Ve silme eşitsizlik! Silme haksızlık ve adaletsizlik!

Ve tabii ki, olası bir CHP’li hükümetle en fazla “demokratik” bir milliyetçilik tarafından baskılanacak ve çatışma ve savaş tehlikesi yaşayacağız. Şimdi Erdoğan’dan kurtulmak için HDP ile de bir tür ittifak zorunluluğunu görmüş olan CHP buna uygun davranmakta ya da taktik izlemektedir, ama biliyoruz ki, yalnızca Oslo ya da AKP’nin son “barış süreci”ni kabullenmeyerek Kürt muhalefetinin “terörizmi” konusunda ısrarlı olmakla kalmamaktadır ve sicilinde HDP’li vekilleri hapse gönderen dokunulmazlıkların kaldırılması da vardır. Kısacası, Kürt sorununu demokrasi kapsamında bir hak eşitliği sorunu olarak anlamayan CHP, son derece milliyetçi bir zemindedir.

Bu zeminde bulunması, onu, sadece içeride Kürt sorununda değil, dışarıda da, örneğin Suriye’ye asker gönderme tezkeresinin onaylanmasına götürmüştür. “Esad’la görüşülsün” demektedir CHP, ancak milliyetçidir ve Suriye’ye yönelik üç askeri harekatı da desteklemiştir!

  • CHP’nin parlamenter biçimlerle sınırlı mücadele anlayışıyla ancak güdük bir demokratikleşme olanaklıdır

Sınıflar arasındaki karşıtlığı flulaştırarak gözlerden uzak tutmaya çalışan ve mevcut kapitalist düzende sınıf karşıtlığı sürerken bu karşıtlık ve işsizlik ve sefaletin büyümesi, zam ve vergilerde artış, eğitim ve sağlık hakkından yoksunlaşma, eşitsizlik ve haksızlıkların derinleşmesi, geleceğe güvensizlik gibi sonuçları üzerinden belirlenebilecek emekçi halkın taleplerinden hareketle bir iktidar değişikliği ve tekellerin egemenliğinin yerini halkın egemenliğinin almasını değil, ama basitçe AKP’nin yerini CHP’nin almasını mücadelesinin platformu edinen CHP’nin öngördüğü mücadele biçimleri de buradan yansıyarak şekillenmektedir.

CHP’nin, liderinin ve diğer yöneticilerinin ağzından AKP eleştirisi yaptığı ve genellikle Erdoğan ve AKP’ye yolsuzluk, spekülasyon, rantiyelik, yandaş kayırıcılık, TBMM’yi işlevsizleştirip yargıyı siyasallaştırmak, yürütmenin tek kişilik kararlar alması, devlet kadrolarına liyakat önemsenmeden yandaşların doldurulması, gittikçe azalarak laiklik karşıtlığı ve din istismarı, FETÖ’nün siyasi ayağı olma ve zaman zaman savaş yerine barış ve Esad’la görüşme ihtiyacı ve yeterince milliyetçi olmama türünden eleştiriler yönelttiği, eleştirilerin yine genellikle Salı günleri Meclis Grup ya da basın toplantı toplantı salonlarında Genel Başkan, Parti sözcüsü ve Grup Başkanvekillerinin basın toplantısı ve açıklamalarıyla yapıldığı biliniyor. Zaman zaman yanlış politikalar izleyerek krize neden olmak, büyütüyorum deyip ülke ekonomisini küçültmek türünden eleştirilerde bulunulsa ve emekliliği yaşa takılanların, öğretmenlerin vb. durumları dolayısıyla AKP Hükümetine eleştiriler yöneltiliyor olsa bile, bu eleştiriler arasında halkın taleplerinin dolaysızca savunulmasına son derece güdükleştirilmiş sınırlı biçimlerde yer veriliyor. Asıl bu taleplerin gerçekleştirilebilmesi ve güvence altına alınabilmesi amacıyla politik sistemde herhangi bir düzenlemeyi gündemlerine bile almıyorlar.

Burjuva gericilikle, emperyalistler, işbirlikçi tekeller ve büyük toprak sahipleriyle işçi ve emekçi halk arasındaki karşıtlık örtülüp herkesin AKP’ye karşı birleşebileceği, hak, hukuk ve demokrasi sorununun çözümünün de burada, AKP’nin yerini CHP’nin almasında olduğu düşünülmüş ve halkın taleplerine ya yer verilmeyen ya da bu taleplerin güdükleştirilmiş halleriyle eklendiği mücadele platformu bu iki temel üzerinden kurulmuştur. Böyle olursa ve AKP ile CHP ve müttefikleri çekişecekse, bu çekişme nerede olacaktır? Halkın değil, ama aralarında çekişme halindeki güçler olarak hükümet ve muhalefet partilerin yer aldıkları Meclis’te! Bu nedenle CHP, parlamentoyu esas almakla kalmamakta, ama bazı düzeltmelerle, parlamenter kayıkçı dövüşünü, bir ya da birkaç partinin “iktidar” bir ya da birkaç partinin muhalefet olduğu ve halk seyirciyken aralarında “al gülüm-ver gülüm” değişiklikler gerçekleşerek yer değiştirdikleri parlamenter sisteme dönülmesini savunmakta, bu konuda bile açık ve net görüş ve tutum belirtmeyip lafı yuvarlayarak, tekellerin ihtiyacı olan –belki keyfiliğin denetim altına alınacağı bir– başkanlık sistemiyle uyuşmaya da kapıyı açık bırakmaktadır.

Mücadele halkın talepleri üzerinden yürütülecek olsa, tabii ki bütün zeminler mücadele alanı olarak değerlendirilecektir; ancak böyle bir mücadelenin asıl zemini ya da alanı bellidir: İçi ve emekçi halkın çalışıp yaşadığı yerler olarak, fabrikalar, tarlalar, okul ve devlet daireleri vb. ile mahalleler, sokak ve meydanlar. Mücadele CHP ile AKP’nin birbiriyle yer değiştirmeleri olarak öngörülüp, halkın, yedeklenecek “seyirci” olarak tribünlerde oturup en çok seçimden seçime oy kullanarak haklıyla haksızı, gerçekteyse –egemenliği sandığa ve oya sıkıştırılarak– kendisini kimin yöneteceğini sözde kararlaştıracağı varsayıldığında, mücadelenin, sandıkta ve parlamentoda, parlamenter mücadele olarak verilmesi zorunlu sonuç olmaktadır.

Parlamento ve yalnızca parlamenter mücadele değil en basitinden en karmaşığına hiçbir mücadele biçimi küçümsenemez. Ancak, imza kampanyalarını, grevleri, boykotları, gösterileri, siyasal grev ve gösterileri, yürüyüşleri, direnişleri, halk hareketleri ve göğüs göğüse karşı karşıya gelişleri önemseyip kapsamayan ve her şeyi parlamentoya, seçimlere ve parlamenter mücadeleye ve başarısına bağlayan bir mücadele anlayışıyla başarıya ulaşılması ve siyasal mücadelenin başarısı iktidar sorununun çözümüyle ölçülebileceğine göre, gerçek bir iktidar değişikliği hayaldir.

Dönüp CHP’ye bakılsın. Son yıllarda hemen yalnızca Ankara’dan İstanbul’a bir Adalet Yürüyüşü düzenlemiştir, bir de yerel seçimler öncesinde birkaç il ve ilçede miting –hepsi o kadar. Tümü de taraftarlarının katıldığı CHP yürüyüş ve mitingleridir, ama halkın sorun ve talepleri etrafında örgütlenmiş toplantı, miting ve gösteriler değil. Halkın tek sorunu, herhalde, aslında burjuvazi arasında da ayrım yapılarak, örneğin Koç Holding’e hemen hiç devlet ihalesi verilmeyip, CHP ve İYİ Parti bile, Meclis’in işlevsizleştirilmesi ve vekilleriyle danışman ve belediye başkanlarının görevden alınıp hatta hapsedilmeleri yoluyla parlamenter muhalefet partileri olarak bile siyasal alandan dışlandıklarından, günümüzde burjuva grup ve katmanların da sorunu haline gelen ve zaten burjuva demokratik içerikli bir sorun olan hak, hukuk ve adalet sorunu değildir.

CHP ve müttefiki muhalefet partileri, sadece halkın etrafında birleşip mücadele edebileceği kendi sorunlarının sahiplenilmesi ve çözümlerini hareket ettirici olarak değerlendirip mücadelesini vermemekle kalmıyorlar. Sadece eleştirel konuşmalar yapmakla yetiniyor, ama hedef edindikleri AKP’nin güçten düşmesi ve yerini muhalefete bırakması için de parmaklarını kımıldatmıyorlar. Kollarını kavuşturup, Erdoğan ve AKP’nin krizin ve saplandığı batak ve açmazların yıpratıcılığı yanında hatalar da yaparak, kendi kendine zayıflamasını bekliyorlar.

Halkın kendisini ve taleplerini sahiplenerek ayağa kalkması düzen ve tabii ki bir düzen örgütü olan CHP için de tehlikeli olur düşüncesiyle halkın kendi talepleri üzerinden mücadelesini örgütlemeye yanaşmadıkları gibi, zayıflaması tabii ki aslında ancak buradan hızlanabilecek AKP’nin zayıflayıp güçten düşmesi amacıyla, kendi kavillerince (sadece CHP lehine ve parlamenter mücadeleyle) bir mücadele örgütlemeye bile çalışmıyor; erken seçim dahi talep etmeden, güç ve destek kaybı sürecine çoktan girmiş olan AKP’nin kendiliğinden zayıflayıp takatten düşmesi için sadece ve yalnızca bekliyorlar.

Bu bekleyiş, tıpkı sınıf çelişmeleri ve mücadelesinin üstünün örtülmesi ve sınırlı mücadele platformuyla halk egemenliği yerine düzen-içi değişikliklerle yetinilmesi gibi, ilk olarak, sadece CHP değil, HDP de dahil, AKP karşısında yeni bir hükümet alternatifi oluşturma çabası içinde onunla gücünü birleştirmeye yönelmiş tüm burjuva muhalefet partileri açısından geçerlidir. İkinci olarak, bu bekleyiş, AKP’nin kendiliğinden zayıflaması yoluyla hükümet koltuklarının olgunlaşmış bir meyve gibi kendi ellerine düşmesi beklentisinin ürünü olduğu kadar, tersine bir eğilimin, hükümetin ellerine düşmesi yerine Erdoğan ve AKP’nin hükümeti güzellikle teslim etmeyerek muhalefete yönelik yeni bir saldırıya geçebileceği endişesinin de ürünüdür. Ancak parlamentonun işlevsizleştiği koşullarda parlamenter mücadelede ısrarla yapılabilecek çok az şey olmasının da bir sonucu olarak, beklenmekte ve beklenmektedir.

SONUÇ YERİNE

Marx, Feuerbach Üzerine Tezler’inin 11.’nde “Filozoflar dünyayı yalnızca çeşitli biçimlerde yorumladılar, aslolan onu de­ğiştirmektir[8] demişti. Evet, kuşku yok ki aslolan değiştirmektir, ne kadar doğru olursa olsun, analiz etmekle yetinmek değil.

Kıssadan hisse şudur: AKP ve muhalefete ilişkin tespit ve eleştirilerin, yorumların doğruluğu yetmez. Değiştirmek ve bunun için doğru temellerden hareket eden güçlü bir gerçek mücadelenin, güncel sınıf mücadelesinin örgütlenmesi ve bir devrimci alternatifin geliştirilmesi zorunludur ve aslolan budur!


[1] Bianet.org

[2] Kılıçdaroğlu’nun SP’nin Kudüs Mitingine katılmasına karşı çıkan herhalde “aşırı solcu” devrimcileri eleştirirken şöyle yazmıştır: “Mitingin ‘ev sahibi’ nasıl Saadet Partisi olur; onlar yokken bu ülkenin devrimcileri Filistin davasına sahip çıktı, mitingi CHP düzenlemeliydi.” (sözcü.com.tr, 11.02.2020)

[3] Diken.com.tr (09.02.2020)

[4] Bkz. Stalin Strateji ve Taktikler Üzerine Aşama Yayınları.pdf, sf. 9-10

[5] Emek Partisi Program ve Tüzüğü, “Türkiye Devrimi” başlıklı “F” Bölümü, md. 8

[6] Agy

[7] Kılıçdaroğlu’nun sözleri şöyledir: “21. yüzyılda, otoriter rejimlerin güç kazandığı bir ortamda yeni bir söylemle ortaya çıkmak gerek. ‘Dünyanın bütün demokratları birleşin’ demeliyiz. Dünyanın bütün demokratları birleşmek zorundadır.” (hurriyet.com.tr, 15.02.2020)

[8] Marks-Engels Alman İdeolojisi Evrensel Basım Yayın.pdf, sf. 17

Warning: A non-numeric value encountered in /home/teoriveeylem/public_html/wp-content/themes/Newspaper/includes/wp_booster/td_block.php on line 353