‘Kadınların ezilmesinin kökeninde ne var’ sorusuyla yanıtlanacak soru: 8 Mart kimin günü?

Sevda Karaca

  • 2020 yılının Ocak ayında medyadan derlenen haberler en az 27 kadının şiddet sonucu yaşamını yitirdiğini ortaya koyuyor. 2010 yılından bu yana her yıl bir önceki yıldan daha fazla kadın öldürüldü. (2010’da 180, 2011’de 121, 2012’de 210, 2013’te 237, 2014’te 293, 2015’te 303, 2016’da 328, 2017’de 409, 2018’de 440) Geçen yıl bu rakam 474’e ulaştı. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun verilerine göre kadınların 292’si evinde öldürüldü, bu rakam 2019’da öldürülen kadınların yüzde 61’ine tekabül ediyor. Veriler bize kadınların evin içi ve yakın çevresinde şiddete uğrama olasılıklarının, sokakta şiddete maruz kalma ihtimalinden çok daha fazla olduğunu gösteriyor.
  • İçişleri Bakanlığının açıkladığı verilere göre, son 5 yılda 1 milyon 15 bin 337 farklı kadına yönelik şiddet olayında toplam 1890 kadın öldürüldü, kadınların 94’ü devlet koruması altında hayatını kaybetti.
  • 2011’den bu yana İstanbul Sözleşmesi’ne, 2012’den sonra da 6284 sayılı şiddet yasasına ve 2013’ten itibaren şiddet yasasının yönetmeliğine karşı saldırı kampanyaları artarak devam ediyor. Bu kampanyalarla aynı doğrultuda kadın cinayetlerinin de arttığını gösteriyor.
  • Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay’ın açıkladığı verilere göre 7 yılda 514 bin kişi Şiddeti Önleme Merkezi’ne başvurdu. Yani Türkiye’de her 7,5 dakikada 1 kadın, şiddete uğradığı için Şiddeti Önleme Merkezi’ne (ŞÖNİM) geldi. Bu merkezlere gelemeyen veya bu merkezlerden haberi olmayan kadınları da düşündüğümüzde tablo ağırlaşıyor. ŞÖNİM’lerin de bağlı olduğu Kadının Statüsü Genel Müdürlüğüne ise bakanlık bütçesinden yüzde 1 pay ayrılmıştı, bu kadın başına 3 lira demek!
  • İşyerinde şiddet ise en az görünen şiddet biçimi. Nesnelliğe yaklaşacak herhangi bir veri bile yok bu şiddet türüne ilişkin.
  • 2018 Ağustos ayından bu yana istihdam 975 bin azaldı. Aynı dönemde işsiz sayısı 726 bin kişi arttı. Dar tanımlı işsiz sayısı 4 milyon 396 bine yükselirken, geniş tanımlı işsizlik 7 milyonun üzerinde. Ocak ayı istatistiklerine göre toplam işsizlerin yüzde 29,3’ü 15-24 yaş arası gençlerden oluşuyor. Günden güne artan genç kadın işsizliği bir yılda yüzde 27,2’den yüzde 32,9’a çıktı. Ne eğitimde ne istihdamda olan genç kadınların sayısı 3 buçuk milyonu aştı. Nisan 2018’den itibaren ekonomik kriz sürecinde 15-34 yaş grubu üniversiteli işsiz sayısı 222 bin kişi arttı. (Genç İşsizler Platformu, Şubat 2020 raporu) Üniversite mezunu 752 bin kadın işsiz.
  • 2019 yılı Ocak ayında, 15 yaş ve daha yukarı yaştaki 30 milyon 865 bin kadının sadece 8 milyon 661 bini çalışma imkanı buldu. Bir diğer ifadeyle çalışma çağındaki kadınların sadece yüzde 28,1’i çalışabildi.
  • Kadınlar yüzde 56,1 oranla en çok hizmet sektöründe çalışıyor. Tarım sektöründe toplam istihdam oranı yüzde 19,4, erkek istihdam oranı yüzde 15,4, kadın istihdam oranı ise yüzde 28,3. Kadın oranının en düşük olduğu sektör sanayi. Sanayi sektöründe toplam istihdam oranı yüzde 26,5 iken, erkek istihdam oranı yüzde 31,4, kadın istihdam oranı ise yüzde 15,6. (TÜİK 2019)
  • Kadın Emeği ve İstihdamı Girişimi (KEİG) Platformu’ndan Doç. Dr. Emel Memiş’in resmi verileri analiz ederek hazırladığı bilgi notu, Türkiye’de her 10 hanenin 4’ünde hiç tam zamanlı ve ücretli çalışan bulunmadığını ortaya koyuyor. Bu nota göre, kadınlar daha az oranda tam zamanlı ve ücretli işlerde çalışıyor, erkeklerden de daha az kazanıyor. 
  • Yoksul hanelerde ücretli çalışan erkeklerin yüzde 60.2’si, kadınların ise yüzde 32.9’u tam zamanlı çalışıyor. Yoksul hanelerde tam zamanlı ücretli çalışan kadınlar ve erkekler arasındaki ücret farkı da büyüyor. Erkeklerin ortalama aylık ücreti 1072 lira iken, kadınlarınki 682 lira. (TÜİK Gelir ve Yaşam Koşulları 2018 anketi)
  • Son sekiz yılda sanayideki ücretli oranı yüzde 43,6’dan yüzde 35,6’ya indi. Erime yüzde 20 civarında. Ücretli çalışanların yüzde 43’e yakını hizmet sektöründe çalışıyor. Hizmet sektörünü oluşturan iş kollarının tamamına yakınında, kadın sayısı erkeklerin üzerinde. Yoğun işten çıkarmaların yaşandığı sanayinin kalbi imalatta ise kadın-erkek çalışan oranındaki fark azalıyor; 2010’da fark 7.7 puanken, 2014’te 7.6’ya, 2018’de ise 6.4’e kadar düştü. Her sektör ve eğitim düzeyinde kadın-erkek çalışanlar arasındaki ücret farkı yüzde 15-25 arasına çıkıyor.[1]
  • Özellikle kadınların yoğunlaştığı hizmet alanında “güvencesizlik ve geleceksizlik” ciddi bir belirleyen olarak çıkıyor karşımıza. Bu sektör giderek daha fazla düşük ücretin, örgütsüzlüğün, güvencesizliğin alanı haline geliyor. 
  • Kriz dönemindeki ekonomik daralma ve giderlerdeki artış, aynı zamanda iş arayan kadın sayısını artırıyor. Kadınların iş talebinin yükseldiği bu durumlarda resmi işsizlik oranı da yükseliyor. Kadınlar işsizlik, yükselen fiyatlar, azalan ücretler, hane halkının yaşamını idame ettirmenin zorlaşması karşısında yeni ayakta kalma stratejileri geliştirmek zorunda kalıyorlar. Bu, ev içi bakım yükünü içinden çıkılmaz bir hale getiriyor.
  • Türkiye’de 9.3 milyon çocuktan sadece 96 bini devlet kreşlerinden faydalanabiliyor. DİSK-AR’ın araştırmasına göre kadın işçilerin sadece yüzde 2’si işyerlerinde kreş olduğunu söylüyor, işçilerin sadece yüzde 7’si işyerinin yaptığı kreş anlaşması ve kreş desteğinden yararlanabiliyor. İşçilerin yüzde 86’sının işyerlerinde hiçbir çocuk bakım desteği yok.[2]
  • Türkiye İstatistik Kurumu’na (TÜİK) göre Ekim 2018-Ekim 2019 arası 632 bin kadın “ev kadını” oldu. “Ev işleriyle meşgul” olduğu için işgücü içinde bile sayılmayan bu kadınların bir yıl önceki durumları incelendiğinde, “geçici ve kırılgan” diye nitelendirilen esnek ve güvencesiz koşullarda işlerde çalıştıklarını[3], bugün “ev işleriyle meşgul” oldukları için eve dönmelerinin bir tercih değil, zorunluluk olduğunu görüyoruz. Çalışmanın kadınlara “getirisinin” giderek azalması, hane bakım yükünün giderek daha ‘masraflı’ hale gelmesi bu zorunluluğun önemli bir yönü.

Yalnızca bu istatistik tablosu değil, gündelik hayatın içindeki sohbetlerde, arkadaş buluşmalarında, otobüslerde, akraba ziyaretlerinde ve 8 Mart çalışması için mahalle mahalle, işyeri işyeri, kampüs kampüs yaptığımız buluşmalardaki tartışmalar 2020 Türkiyesi’nde kadınların en önemli gündemlerinin şiddet, ekonomik kriz, işsizlik, yoksulluk ve kağıt üstünde kalan, zaten kullanılamayan haklarının dahi hedefe konması olduğunu gösteriyor.

BU TABLOYU ORTAYA ÇIKARAN NE?

Sermaye, 1970’lerin sonlarından itibaren işçi sınıfının, uğruna birkaç yüzyıl boyunca mücadele ederek kazandığı bütün hakları, askeri darbeler ve savaşlar da dâhil her türlü aracı kullanarak tasfiye etti. Yeryüzünün her noktasında kendisine tam serbestlik ve mutlak egemenlik sağlayan neoliberal programı hayata geçirdi, küresel düzeyde, sadece iktisadi yapıları değil bütün kurumsal ve toplumsal pratikleri sermayenin öncelikleri etrafında yeniden örgütleyerek dönüştürdü.

Neoliberalizm emeğe karşı saldırısını, hem üretim mekânının örgütlenmesinde yeni bir uluslararası işbölümü yaratarak (üretimin aşamalarının bölünerek, işgücünün daha ucuz olduğu farklı ülkelere taşınması, kimi yerlerde tümüyle kuralsız serbest üretim bölgelerinin inşası gibi) hem de özelleştirme ya da kapatma yoluyla kamu iktisadi varlıklarını tasfiye edip peşkeş çekerek, taşeronluğu ve kısmi süreli istihdam biçimlerini yaygınlaştırarak gerçekleştirmişti. Bu saldırı, gelişmiş kapitalist ülkelerde olduğu kadar, Türkiye gibi geç kapitalistleşmiş ülkelerde de işçi sınıfının örgütlü kesimlerinin kısıtlı iş güvencesini, ücret dışı bazı sınırlı haklarını tarumar ederek artık tümüyle güvencesizlikle karakterize edilen yeni bir işçileşme dalgası yarattı.

Çalışma yaşamında sınırlı yasal haklar, iş güvencesizliği, düşük ücretler, uzun çalışma saatleri, yüksek iş kazası ve meslek hastalığı riski” doğuran güvencesizlik, bugün neoliberalizm koşullarında tüm yaşamsal faaliyetlerimizi belirleyen bir etken haline geldi. Neoliberal dönüşümün yarattığı bu dramatik alt-üst oluşlar, güvencesizliğin yalnızca “”, “çalışma” alanlarını değil, yaşamın tümünü belirleyen bir olgu haline getirdi.

Kadınlar, hızla ve artan ölçüde bu dalganın en sert çarptığı kesim oldu. Bu süreçte sadece ücretli kadın emeğinin yapısında değişiklik olmadı. Kadın istihdamının karakteristik özelliği olarak kabul edilen düzensiz ve ayrımcılığa dayalı çalışma koşulları bütün bir sınıfa yayıldı. İstihdamdaki güvencesizliğin yaygınlaşmasıyla tüm dünyada geleneksel olarak daha itibarlı görülen çeşitli mesleklerde çalışanların da proleterleşmesi söz konusu oldu. 

Bu dönemin en ayırt edici özelliklerinden biri de emek gücünün toplumsal yeniden üretimi, yani insani ihtiyaçlarımızın sağlıktan eğitime, ulaşımdan barınmaya, iletişimden gıdaya, suya, ısınmaya, elektriğe vb. uzanan tüm temel unsurlarının kapitalizmin tarihinde daha önce hiç olmadığı genişlikte ve yoğunlukta metalaşmasıydı. 

Emek gücünün toplumsal yeniden üretimini bu çapta metalaştırabilmek ancak sosyal refahı kamusal bir yükümlülük olmaktan çıkartıp onu tamamen aileye yükleyen bir ekonomik, siyasal ve ideolojik bir programla mümkün olabilirdi.

Nitekim neoliberalizm, emek karşıtı politikalarını 1980’lerle birlikte başta bekâr anneler olmak üzere kadınlara saldırarak başlattı. Bu ilk yıllarda kadın karşıtı politikalar, kamusal bakım hizmetlerinin kapatılıp piyasalaştırılmasından, kürtaj hakkının fiilen imkânsızlaştırılmasına uzanan bir dizi ağır hak kayıplarıyla derinleştirildi. Neoliberal programın yürütülebilmesinde eşit işe eşit ücret, aile içi şiddetin suç sayılması, üreme ve cinsel sağlık hizmetlerine erişim hakları, bakım hizmetlerinin kamusal bir hak olarak sunulması gibi erkeğe bağımlılığı azaltan kazanımlarının ortadan kaldırılması ya da fiilen işlevsiz hale getirilmesi çok önemli bir dayanak oldu.[4]

‘KAMUSAL ZOR’UN İŞLEDİĞİ, HER EKSİĞİN GİDERİLDİĞİ ‘ÖZEL ALAN’

Çalışma ilişkilerinde tam güvencesizlikle, emek gücünün toplumsal yeniden üretiminin her veçhesinin sürekli olarak metalaştırılmasıyla ayırt edilen neoliberalizmin temel birimi “birey” değil, ailedir.[5] Ancak neoliberal dönemde bir yandan aileye ilişkin tüm politikalarda kamusal zor kullanılırken, yaşanan sorunlarda ise aile “özel alan” olarak kodlanarak “müdahale edilemez” hale getirilir.

Biz bunun ne anlama geldiğinin en yakın örneğini Türkiye’de gördük. İktidarın uzun süredir “aile”yi politikalarının merkezine oturtmasının ardında, tüm kamusal hizmetlerin özelleşmiş bir biçimde aileye devredilmesi uygulamaları var. Nasıl ki evin idaresi, yoklukla baş etme, işsizliğe pansuman olma, bu koşullar altında imkânsız hale gelen yaşlı, çocuk, engelliye bakma yükü “özel bir şefkat ve sevgi meselesi” haline getirilerek aileye, aile içinde de kadına “özel bir görev” olarak veriliyorsa; aile içinde yaşanan sorunlar da “özel alana dair bir sorun” olarak ele alınıyor. Örneğin, kadına yönelik şiddet toplumsal, siyasal, kültürel, ekonomik olarak bütünlüklü fıtrata bağlı olarak gelişen farklılıkların “doğal bir sonucu”ymuş gibi ortaya konuluyor. Sonuçta şiddetin toplumsal kaynakları görünmezleştirilerek, şiddet faillerinin cezalandırılması esas mesele haline getiriliyor. Aynı biçimde yoksulluk da “sosyal sermayeye sahip olmayan, başarısız, niteliksiz kişilerin” özel bir sorunu olarak ele alınıyor.

Devletin hane refahını kamu mal ve hizmetleriyle sübvanse etmekten vazgeçtiği koşullarda, ataerkil aile ve aile içinde kadınların emekleri ve bedenlerinin sınırsız sömürüsü, giderek daha fazla oranda, piyasanın yaslanacağı temel kaynak haline geliyor. Cinsiyetçi iktidar ilişkilerini ve ataerkil yapıları güçlendirip genişletmek, sermaye ve devletin emek gücünün toplumsal yeniden üretiminin sorumluluğundan kaçabilmesinin önemli bir dayanağı.

Neoliberal sermaye birikiminin muhafazakarlık hatta dinciliğe yaslanarak ilerlemesi de şaşırtıcı değil. Din ve muhafazakarlık, kadınların emekleri ve bedenleri üzerinde etkin ataerkil denetimi meşrulaştırır ve çeşitlendirirken bir yandan da en yoksul ve en korunmasız hanelerde ‘refah’ ve ‘hakların’ emekçiler açısından bir ‘lütuf’ meselesi olarak görülmesinde elverişli bir politika aracı olarak teşvik edildi.

NEOLİBERAL ‘CİNSİYET EŞİTLİĞİ’NİN FATURASI

Katmerlenen sınıfsal sömürüyle birlikte kadınların ataerkil ezilmişliğini de örgütleyen ekonomik, siyasal ve ideolojik bir düzenlemeler bütünü olarak neoliberalizm, “cinsiyet eşitliği” söylemini kullanmaktan da geri durmuyor.

Neoliberalizmin “fırsat eşitliği”, kapitalizmin krizlerini aşmanın bir “yöntemi” olarak karşımıza çıkıyor. Her ne kadar bu durumun yansımaları çoğu zaman “kadın hareketinin bir başarısı”, “feminizmin cinsiyet eşitliğini gündemleştirme başarısının bir sonucu” gibi değerlendirilse de, gerçekte kadınıyla erkeğiyle liberal düşünür ve politikacıların, devletler ve şirketlerden oluşan geniş bir koalisyonun, krizlerin toplumsal sonuçlarını “yumuşatma” görevini, “fırsat eşitliği” adı altında kadınlara sunduğunu görüyoruz.

Örneğin; Dünya Bankasının “Kadın Yılı” ilanları, “kadınlara yatırım yapmanın akıllıca bir iş” olduğuna dair açıklamaları hafızalarımızda. Dünya Bankası “fırsat eşitliğini” kadınların emek piyasalarına erişimlerini artırmanın, kadın girişimciler için kredi sağlamayı kolaylaştırıp yaygınlaştırmanın ve kadınların ‘insan sermayelerine’ (eğitimleri, sağlıkları vb. gibi) yatırım yapmanın sadece kadınlar için değil ‘iş dünyası’ için de iyi olacağını söyleyerek savunuyordu. “Kadınların erkeklere kıyasla daha çalışkan, daha üretken oldukları ve gelirlerini daha yararlı biçimde kullandıkları, bu özellikleri nedeniyle kadınlara ‘yatırım yapmanın’ verimliliği artıracağı, kalkınmanın sonuçlarını gelecek kuşaklar için iyileştireceği, kurumların daha etkin ve üretken çalışacağı (kadınlar ayrıca titiz, risk alma konusunda dikkatli ve başkalarına duyarlı varsayıldıkları için)”  sözleriyle de “eşitlik” söyleminin arka planında kadınları bir kriz supabı olarak kullanma gerçeği yattığını ilan ediyordu.

Bu ‘aşırı çalışkan, fedakâr ve girişimci kadın’ imgesi, erkeğin otoritesine dokunmazken, hayatta kalma sorumluluğunun devlete değil yoksula ait olduğu fikrini pekiştirip yoksulluğu damgalamaya, onu bir utanç ve bireysel başarısızlık hikâyesi olarak resmetmeye de yaradı.[6] 

VE TÜRKİYE: NEOLİBERAL VİZYONUN ŞAHİKASINA VARDIĞI ÜLKE

Kadına yönelik şiddetin siyaseten ve hukuken teşvik edildiği, şiddet faillerinin resmen korunduğu, cinsiyet eşitliğinin söylem düzeyinde bile gayrimeşru ilan edildiği 17 yıllık dönemde AKP hükümetinin kadın istihdamına dönük politikaları, neoliberalizmin dünya ölçeğindeki ‘vizyonuna’ tam olarak uyum gösteriyor.

Örneğin;

  • 2003 tarihli 4857 sayılı İş Kanunuyla 1990’lı yıllardan beri fiilen uygulanan esnek çalışma biçimlerine en kapsamlı yasal çerçeve sağlanarak bu çalışma tipi hızla yaygınlaştırıldı. İstihdamda esneklik, orta vadeli programlar (OVP), ulusal istihdam strateji belgeleri gibi politika metinlerinin tümünün ana meselesi haline getirildi. Örneğin, OVP 2016-2018’in “İstihdam Politikaları” başlıklı 6. kısmında amaç, “rekabetçi bir işgücü piyasasının oluşturulması”, “iş ve aile yaşamının uyumlu hale getirilmesi”, “özel istihdam bürolarının faaliyet alanlarının yaygınlaştırılması ve geçici iş ilişkisini de kapsayacak şekilde genişletilmesi”, “alt işverenlik uygulamasında ekonominin rekabet gücünün gözetilmesi” olarak açıklanıyor. Bu amaçlar bir yandan da ücretli kadın işgücünü artırmanın mucizevî yolu olarak sunuluyor. 
  • 2012 Ulusal İstihdam Stratejisi Belgesi, 2013 Kadın İstihdamı Yasa Tasarısı, 2014 Ailenin ve Dinamik Nüfus Yapısının Korunmasına Dair Yasa Tasarısı bu esnekleştirme ve güvencesizleştirme politikasının ana belgeleri olarak karşımıza çıktı. Kış lastiği kullanmanın koşullarını anlatan bir torba yasada, kadınların kısmi zamanlı işlerde, ne tür özel istihdam bürosuyla, hangi şartlar altında çalışacağının çerçevesinin çizildiği bir “yasalaştırma” süreci yaşadık, kadınların hak kayıpları karşımıza “kadınların ev ile işi uyumlu bir biçimde sürdürebilmeleri için bir lütuf” olarak çıkarıldı. 
  • 2017’de asıl değişikliklerden biri yine torba mantığıyla Gelir Vergisi Kanunu’nda Değişiklik Yapılmasına Dair Yasa ile yapıldı. “Çocuk yapan kadınlara yarım çalışma hakkı” diye duyurulan bu yasa ile özellikle kamuda çalışan kadınlar, süt izni haklarının kısıtlanması ile karşı karşıya kaldı. Kiralık işçilik 6715 sayılı Yasa ve çıkarılan yönetmelikle yasal hale getirilirdi.
  • 2017 sonunda 2010 tarihinde yayımlanan Başbakanlık Kadın İstihdamının Artırılması ve Fırsat Eşitliğinin Sağlanması Genelgesi “güncellendi.” Artık “eşit işe eşit ücret, kamu kurum ve kuruluşlarında fırsat eşitliğinin sağlanması ve denetlenmesi, işyerlerine yapılan denetimlerde cinsiyet eşitliğine uyup uyulmadığının saptanması ve uyulmuyorsa işlem yapılması, işe giriş, eğitim ve terfilerde fırsat eşitliğine uygun davranılması, şiddet mağduru, eşi ölen kadınların yaşama katılımı için hazırlanan projelere öncelik verilmesi, toplumsal cinsiyet temelli istatistikler tutulması, özelde ve kamuda kreş ve gündüz bakım evleri kurulması ve kurulup kurulmadığının denetlenmesi” maddelerinin hiçbiri artık yok! 
  • 2018 yılında Çalışma Bakanlığı ile Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı birleştirildi; Çalışma, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı kuruldu. Son 20 yıldır aile ve nüfus politikaları, kadın politikaları çalışma yaşamının neoliberal dönüşümü için bir kaldıraç işlevi görmüştü. Bu birleşme, bu zamana kadar zaten iç içe işleyen yıkım politikasının bütünleşikliğinin göstergesi oldu. Ama bir yandan da kadınların kaderiyle işçilerin kaderinin nasıl birleştiğinin somut, açık, sarih bir ifadesi…
  • Tüm bunlar olurken Aile, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Zehra Zümrüt Selçuk, Mart 2019’da yaptığı bir konuşmada 2007-2017 yılları arasında kadın istihdamını yaklaşık 3,4 milyon kişiyle yüzde 63 oranında artırdıklarını söyleyerek övündü. Gerçeğe baktığımızda ise olan şu; devlet 2011 yılından bu yana ev içinde bakım hizmeti yapan, yani aslında kamusal hizmet olarak verilmesi gereken işleri üstlenen, karşılığında çok düşük miktarlarda bakım parası alan, ancak hiçbir gelecek teminatı olmayan kadınları “işgücüne katılmış” sayarak kadın istihdamını artmış gibi gösteriyor. 
  • İktidar bir yandan kadınlara “aile içindeki makbul konumları ve fıtratları gereği” engelli, hasta, yaşlı yakınlarına bakmaları noktasında ideolojik ve kurumsal bir zor uygularken, diğer yandan kadınlara engelli ve sürekli hastalığı olan yakınına bakmak için ödenen paralarla, engelli olmasa da kendi çocuğuna koruyucu aile olarak bakmak için ödenen nakit yardımlarıyla, okula giden çocuklar için anneye ödenen şartlı nakit transferleriyle, çeyiz yardımlarıyla bir “rıza” da inşa etti. Bu rıza inşasını yalnızca ekonomiyle değil, “Biz kadınların annelik emeğine değer veriyoruz” açıklamalarıyla “yoksul annelerin dostu” imajı çizerek politik olarak da gerçekleştirmeye çalıştı. Öte yandan tüm kamusal hizmetlerin aile içine/‘özel alana’ devredilmesinin yarattığı zorluk ortadayken, “Kadınlar zaten çocukları için yarı zamanlı çalışmak istiyor, kadınların talebi geçici süreli işlerde çalışmak” diyerek, yarattığı yoksulluk ve işsizlik ortamında kadınların mecbur bırakıldığı koşulların üstünü kapatıyor.

Eğitimin her kesimden kadını endişelendiren büyük bir sorun haline geldiği, sağlık hizmetinden yararlanmanın giderek zorlaştığı, işsizliğin had safhada olduğu, temel yaşam maddelerine erişimin giderek zorlaştığı, bakım yükümlülüklerini istihdam önünde engel olmaktan çıkaracak kreş, etüt merkezi vb. olanakların yok edildiği ülke koşullarında kadın istihdamına ilişkin parlatılan rakamların, yazılan başarı hikâyelerinin kadınlar nezdinde bir karşılığı yok. Kadınlar yaşanabilir bir ücret, güvenceli bir iş ve güvenli bir gelecek olanaklarından tümüyle yoksun biçimde, eğreti ve hem bedenlerini hem de ruhlarını tümüyle esir eden koşullarda çalışmaya, yaşamaya zorlanıyorlar.

Ağırlaşan yaşam ve çalışma koşulları nedeniyle artık eve giren tek ücretin ayakta kalmaya yetmediği bu koşullar, iş arayan kadınların sayısını ve işsiz kalıp yeniden bir işe girmek için iş bulma kurumlarına kayıt yaptıran kadın oranını da büyük ölçüde arttırıyor.

Bir yanda kadınları sürekli olarak eve ve aileye hapseden uygulama ve söylemler, diğer yanda uygulanan neoliberal program nedeniyle gündelik yaşamın bu değerlerle sürdürülemez hale gelmesi gerçeği ve çelişkisi ortada. Kadınlar bu koşullar nedeniyle sürekli “dışarıya, iş aramaya, toplumsal hayata karışmaya, aileyle, kocayla, devletle karşı karşıya gelmeye, talep etmeye, yardım istemeye” çıkarken, iktidarın kadınların “kocaya kul, aileye köle, devlete fedai” olması çağrısı anlamsızlaşıyor. 

EKONOMİK KRİZLE ATEŞİ KÖRÜKLENEN CEHENNEM: İŞYERLERİ

İşyerlerinin kadınlar için şiddetin giderek pervasızlaştığı yerler haline gelmesinde bütün bu neoliberal sürecin nasıl etkili olduğu tartışması, kaçınılamaz, üzerinden atlanamaz bir tartışma. Rekabetin arttığı, işçilerin birbirine düşmanlaştırıldığı koşullarda kadınlar en ağır “yıldırma” politikalarıyla karşı karşıya. Hem ustabaşları, yöneticileri, patronları tarafından, hem de iş arkadaşları tarafından… Kadın çalışana bilmediği işi verme, onu yaşlı veya acemi olmakla sürekli suçlama, aşırı yük yükleme, yaptığı işi görmezden gelme, gereksizmiş gibi gösterme, izole etme ve bunları sistematik olarak yapma… Hamile işçiye kötü muamele, hamile ya da süt izni kullanan kadına yıldırma politikalarıyla işten çıkma baskısı yapma… Patronların kreş yükümlülüğünün kadın işçiler aleyhine hafifletilmesiyle birlikte çocuklu kadınların ne yapacaklarını bilememe zoruyla baş başa kalması… Çocuk bakım yükü nedeniyle işten ayrılma ve eve mahkûm olma zorunluluğu… “Kriz” ya da “küçülme” bahanesiyle ilk işten atılanların kadın işçiler olması… Bu süreçlerde, taşeron şirketlerle ya da özel istihdam büroları aracılığıyla düşük ücretler ve kötü koşullarda işin yürütülmesi, işlerin parçalanarak çevre mahallelerde evlere dağıtılması, bu evlerde kadınların üç kuruş paraya bu büyük şirketlerin işlerini yapmaları, ama hiçbir güvenceleri olmadığı için o ev içlerinde yaşadıklarına boyun eğmek zorunda kalışları…

Bugün kadınların işyerlerinde yaşadıkları şiddeti anlatmakta büyük zorluklar yaşamasının üretim süreçlerinin parçalanmasıyla, kadınların işyerinde birlikte hareket etme olanaklarından yoksun bırakılmasıyla, kadın emeğinin giderek daha fazla değersizleştirilmesiyle, kadınlara yönelik saldırganlığı mubah ve olağan bir zemine çeken toplumsal dönüşümle elbette büyük bir ilgisi var. Ağırlaşan yaşam koşullarının dayattığı ‘işine sahip çıkma’, yükselen muhafazakârlığın dayattığı “İşyerinde yaşadıklarımı paylaşırsam ayağım dışarıdan kesilir” duygusu da önemli bir belirleyen.[7]

İşyerinde şiddet bugün örgütsüzlükle, çalışma yaşamının güvencesizleştirilmesiyle, ağırlaşan yaşam koşullarıyla, ücret eşitsizliğiyle, hiçbir sosyal haktan yararlanamamakla, itaat ve kanaate mahkum eden muhafazakârlıkla daha önce hiç olmadığı kadar bağlantılı bir görünüme kavuştu. Daha doğru ifadeyle, bu bağ daha açık hale geldi. 

DÖNEMİN ‘YENİ’LERİ, ‘YİNE’LERİ

İnsan hayatını bu derece metalaşmaya zorlamanın, yaşamın tümüyle güvencesizleştirilmesinin yarattığı çıkmaz, geçmiş 40 yılda ağır ekonomik krizler yarattı. Ve her seferinde daha fazla sayıda kadın ve göçmen düşük ücretli ve esnek işgücüne dâhil oldu, kamu mal ve hizmetleri daha fazla özelleştirilip piyasa ilkelerine tabi tutuldu; siyasal ve sosyal haklar her seferinde biraz daha tırpanlandı.

Bugün krizlerin yarattığı sınıfsal ve cinsiyetçi sonuçlar üzerine ayrıntılı bilgiye sahibiz.[8] Ekonomik kriz koşullarının kadın emekçiler açısından daha yakıcı ve eşitsiz sonuçlara yol açması, kadınların çalışma hayatında her daim maruz kaldıkları ayrımcılığın devamı niteliğinde.[9]

Hane halkının geçim olanakları azaldıkça yeni stratejiler geliştirme yükünün kadınlar üzerinde olması da kadınların krizin etkilerini katmanlı yaşamalarına neden oluyor. Örneğin enflasyonun yükselmesi ile alım gücünün düşmesi ve bunun hane halkı tüketimini etkilemesi sadece ücretli çalışmaya değil, aynı zamanda hane içindeki bakım sorunlarının derinleşmesine de yansıyor. Özellikle hane içi harcamalara ayrılacak bütçenin azalması ev içi emek üzerindeki yükü arttırıyor. Makro düzeyde kamu harcamalarının kısılması ile birlikte temel ihtiyaçların karşılanması ve bakım işleri aileye, aile içinde de kadına daha fazla yükleniyor. Kriz dönemlerinde; özellikle sağlık ve eğitim alanında yaşanan dönüşümler kadınların hayatına daha somut biçimlerde etki ediyor.

Krizi aşmak için uygulanan kemer sıkma politikalarına, baskıcı politikalar eşlik ediyor. Baskıcılığın neoliberal muhafazakarlık biçiminde yaşandığı koşullarda kadınların da en temel haklarının aşındırıldığını, hedef haline getirildiğini görüyoruz. Kadınların toplumsal varoluşları, en temel medeni hakları, nüfus ve beden politikalarının dönüşümüyle paralel olarak sorgulanır duruma getiriliyor. Bu gerici sorgulama, kadınların kazanılmış haklarının sermayenin çıkarları açısından gerekli yasal düzenlemelerin de konusu haline getirilmesiyle bir saldırı furyasına dönüşüyor. Sermaye lehine kemer sıkma politikaları, bu politikalara uyum sağlama yeteneğine fazlasıyla sahip olan otoriter rejimleri de besliyor.[10]

İçinden geçtiğimiz ekonomik kriz süreci Türkiye’de Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi adı verilen tek adam rejiminin inşa edildiği bir döneme denk düştü. Ekonomideki birikmiş yapısal sorunlar yanında, siyasal alanda yaşanan krizler, burjuva hukuk devletinin aşınması da sorunları derinleştirdi. Bu aşınma, kadınlar bakımından hayati kimi kazanımların daha kolay biçimde askıya alınmasına yol veriyor. Son yıllarda özellikle nafaka hakkına, kadına yönelik şiddet konusunda kamusal sorumluluk getiren İstanbul Sözleşmesi ve 6284 Sayılı Kanuna dönük saldırılar bu sürecin bir parçası. Krizler karşısında egemenlerin uyguladığı politikalar, kapitalizmin yeniden üretimini mümkün ve süreğen kılmanın bir aracı olarak sömürü ve ezme-ezilme ilişkilerini güçlendiriyor, dolayısıyla toplumsal eşitsizliği derinleştiriyor. Kadınların eşitsizliği ise özellikle böylesi dönemlerde katmerleniyor. Sorunları, talepleri ve yaşadıkları daha az gündem oluyor, ‘büyük’ meselelerin yanında ‘küçük dertler’ olarak imleniyor, kadınların yaşamlarını ağır bir biçimde etkileyen sorunlar görünmezleştiriliyor. Koskoca şirketlerin iflas ve konkordato ilan ederek baş edemediği ekonomik krizle hane içerisinde baş etmeye çalışmanın getirdiği ‘tükenmişlik ve çaresizlik’, çocuklarıyla ilişkilerindeki ‘eksiklik ve yetersizlik’, eşleriyle ilişkilerindeki ‘korku, kaygı, değersizlik’ gibi duygular, kendilerine zaman ayıramamanın koşulladığı özsaygıdaki aşınmayla birleşiyor. Kriz, kadınların hayatında en çok bu duyguların belirlediği bir psikolojik şiddet olarak gündelikleşiyor.[11]

BİR APARAT OLARAK ŞİDDET

Kadınlar krizle birlikte sadece daha da yoksullaşmıyor, aynı zamanda şiddetin her türlüsüne daha fazla maruz kalır hale geliyor. Yoksul ailelerde geçim imkansızlaşıyor, aile içinde zaten eşitsiz olan ilişkiler kadınların aleyhine daha da kötüleşiyor.

Üstelik bu kriz, ülkenin “tek adam yönetimi” altına sokulup demokrasi, ifade ve örgütlenme özgürlüğü, sendikal ve sosyal hakların ortadan kaldırılması için iktidarın bir dayanak haline getirmeye çalıştığı zorlu siyasal ve toplumsal sorunlarla birlikte yaşanıyor. Politik, ekonomik ve toplumsal kriz halinin derinleştiği bu koşullarda; kadınların krizin etkilerinin “yumuşatılması” için hane içindeki varlıklarının giderek daha fazla “köleliğe indirgendiğini” görüyoruz. Krizin yoksul nüfus üzerindeki yıkıcı etkilerini aile içerisinde çözmeyi uman iktidar kadınlar üzerindeki denetim ve şiddeti, sınıfsal öfkeyi ve mücadeleyi bastırmanın bir aracı, yöntemi haline de getirmeye çalışıyor. Bu bakımdan artan ve vahşileşen kadın cinayetlerini, tüm kurumlarıyla erkek şiddetini besleyen, kollayan ve aklayan iktidarın rolünü, bir bütün olarak şiddetin kadınların hayatını düzenleme noktasında kullanılan bir aparat haline gelişini “özerk, ayrı bir sistem olan patriyarka”nın kendisini koruması, kendisini her gün yeniden üretmesi olarak ele alamayız.  

Gerekçeler gazete sayfalarına, başlıklara türlü türlü geçse de şiddet kadınların hayatını denetim altına almanın sistematik bir yolu olarak giderek daha fazla kullanılıyor. Görüyoruz ki yaşı, mesleği, eğitim seviyesi ne olursa olsun kadınlar aynı şiddetin hedefi haline geliyor. Sınıfsal farklılıklar bakımından biçimi, içeriği ve sonuçları farklı yaşanıyor olsa da şiddet bütün kadınları ve kadınlığı hedef alıyor. Kadınları canlarından eden bu şiddet, “henüz öldürülmeyen” kadınları da hizaya sokuyor; “Ne yaparsan yaşarsın, ne yapmazsan ölürsün”ün çektiği hiza o kadar alçak ki, kadınlara boyun eğmekten başka şans tanınmıyor. Şiddetin kadınların ne yapıp yapmaması gerektiği konusunda bu denli düzenleyici bir norm haline geldiği bir toplumda bir tek kadın dahi o şiddetten azade kalamıyor, kalamaz.

Kadınların emeklerinin, bedenlerinin sınırsız sömürüsüne, cinayetlerinin artmasına ve vahşileşmesine, kadınların sabırlarının da patlama noktasına gelmesine neden olan bu koşulların; kadınlar eğer birlikte hareket edecek koşullardan yoksunsa çaresizliğe yol açtığını, ama birlikte mücadeleye ilişkin irili ufaklı dayanaklar söz konusuysa ses çıkarmaya, kadınların yaşamsal sorunlarıyla politik, ekonomik, toplumsal sorunlar arasında daha açık bağlar kurmaya, sorunun sistematik kaynaklarını daha çok tartışmaya zorladığını görüyoruz.

TÜM BU DÖNÜŞÜMÜ NASIL ELE ALMALI?

Biliyoruz ki emekçi kadınların mücadelesi yalnızca sanayi işçisi kadınların, yalnızca fabrika içindeki çalışma koşullarına, ekonomik sorunlara karşı verdiği sendikalist mücadeleleri değildir. Emekçi kadınların mücadelesi artı değer üretimi süreçleri içerisindeki sömürü koşullarına karşı mücadeleyle birlikte yeniden üretim alanının da tümünü, bütünselliği içinde kapsar.[12]

Kapitalizm koşullarında “kamusal ve özel hayat”, “dışardaki iş ve evdeki iş”, “fabrika ve mutfak” gibi ayrı alanları birleştiren sömürü ilişkileri bir bütündür. Üretimi ve yeniden üretimi birbirinden ayrı düşünen teorilerin aksine, Marksist yaklaşım maddi yaşamın üretim ve yeniden üretimini aynı sürecin birbiri üzerinde etkide bulunan, içsel bir ilişkisellik içinde görür.

Dolayısıyla kapitalist üretim biçimi içindeki değişimlerin, süreklilik ve yeniliklerin kadınların ezilmişliği, emeklerinin sömürüsü ve güncel sorunları bağlamında yarattığı sonuçları analiz etme noktasında eksik kalıyor. Bu yaklaşımlar; kadın mücadelesinin kapsamının, içeriğinin, hattının ve hedefinin ne olduğuna, ne olması gerektiğine dair de bir yanılsama yaratıyor. 

İnsanın yeniden-üretimini de içeren ama bununla sınırlı kalmayan aile içindeki (toplumsal) ilişkiler, kapitalist üretim ilişkilerinin dışında tutularak gerçek anlamda anlaşılamaz. Kadınların ezilmesi ve kadın emeğinin sömürülmesi bağlamında kapitalizme yapılan özel vurgunun anlamı burada saklı.

Kadınların ezilmişliğinin toplumsal-maddi temeli hane içindeki, bu kapitalist üretim ve yeniden üretim sürecinden bağımsız, örneğin kapitalizmden özerk ataerkil cinsiyet ilişkileri içinde bulunmaz. Bu temel, daha ziyade ev içi emeğin sermaye açısından taşıdığı toplumsal öneme, emek gücünün üretimi ve yeniden üretiminin kapitalist sistemin temel dinamiğini destekleyen, kapitalizmin kendisini yeniden üretmesini mümkün kılan zorunlu bir koşul olması olgusuna dayanır. Kadınların kapitalist toplumdaki ezilmişliğini kapitalist üretim tarzının merkezi ilişkilerinin içine yerleştiren olgu tam da budur. Kadınların kurtuluşu fikrini sosyalist devrim teorisinin bir yan ürünü değil, merkezi bir meselesi haline getiren de…

Kapitalizm için kadınların boyunduruk altına alınması, kapitalist genişleme ve hep daha fazla büyüyecek bir emek gücü –kadın bedeninin tahakküm altına alınmasıyla yeniden üretimi mümkün olan özel bir meta olarak– tedarikini güvence altına almak için yaşamsal önem taşır. Bu nedenle, kapitalizmde ataerkil toplumsal ilişkilerin varlığı basitçe önceki üretim biçimlerinden aktarılmış örtük bir kalıntı ya da ayrı ilerleyen ayrı bir üretim biçimi değildir. Aksine bu ilişkiler “kapitalizmin sönmeyen ateşinin benzinini” yani emek gücünü yeniden üretmek için mutlak surette gereklidir. Ataerkil ilişkileri yeniden üreten şey egemen üretim biçimidir ve bu üretim biçiminin kendisi kaçınılmaz olarak ataerkildir. Yani ataerki, üretim biçiminin dışarıdan etkilediği bir olgu değildir. Emek gücünün toplumsal yeniden üretiminin ataerkil karakteri kadınların ezilen cinsiyet olması sorununu sınıfsal bir mesele haline getirir, tam da bu nedenle kadının özgürleşmesi sınıf mücadelesinin kapsamındadır.

Sermayenin gerçekleşme süreci, belirli bir toplumsal ve kültürel biçim ya da tarzın dışında olamaz. Evrensel bir soyutlama biçimine bürünmüş hiçbir sermaye yoktur. Sermaye her zaman pratiktir, belirli bir toplumsal ve bu arada kültürel ilişkiler bütünüdür. Her türlü toplumsal örgütlenme gibi ‘ırk, toplumsal cinsiyet ve ataerki’ de özneler arasında, özel mülkiyet ve sermaye temelinde toplumsal olarak yaratılmış farklılıkların damgasını taşıyan beden ve zihin ilişkilerine dayandığından, sınıftan ayrılamaz.[13]

Cinsiyet eşitsizliğine karşı mücadelede bu sınıf perspektifinin korunması, kadınların üzerindeki baskıyı kendi eşitsiz güç ilişkilerinin bir parçası haline getirmiş olan sömürü sistemine topyekûn bir karşı çıkışı da zorunlu kılar.

Kadınlar ve erkekler sınıfsal konumlarını farklı yaşarlar, ancak aynı zamanda kadınların bir cins olarak yaşadıkları baskı sınıfsal konumlarına göre de farklılaşır.

Ve elbette; sınıfın cinsiyete özgü farklılıkları, cinsiyetin sınıf temelinde parçalanmışlığı, kapitalizmde erkek egemenliğiyle sınıf sömürüsünün birbirinden ayrılamazlığı üretim tarzının kendi içinde barındırdığı çelişkilerin dinamiğiyle kavranmalıdır.

Biliyoruz ki üretimin ve yeniden üretimin koşulları her zaman uyum içinde olmaz. Çünkü yeniden üretimin koşulları hep aynı kalmaz, değişkenlik gösterir. Sermaye ve emek gücünün fabrikadan başlayan ve toplumsal hayata kadar genişleyen karşılıklı ilişkisinin yeniden üretiminin bir önceki zamana göre, eskisi gibi sağlanamadığı durumlar ortaya çıkar. Örneğin, yazının başında ayırdedici yönlerini tartışmaya açtığımız neoliberalizm, kapitalist sermaye birikim süreci içinde bir önceki döneme göre yeniden üretime farklı koşulların dayatıldığı bir dönemdir. Ama bu değişim hep “dayatmayla” gerçekleşmez, taleple ve mücadeleyle de değişir; sınıf güç ilişkileri de belirleyici bir etkendir. Yeniden üretim ile üretim arasındaki ilişkide, emek gücünün canlı sahibi proleter kadın “özne”dir. Sınıf ilişkileri içindeki yerini sürekli yeniden üretmesi istenen; bunu kabul edecek, boyun eğmek zorunda kalacak ya da reddedecek olan da odur.

BU BÜTÜNLÜK İÇİNDE YANITLANABİLECEK BİR SORU:

8 MART KİMİN GÜNÜ?

8 Mart üzerine “New York’ta 40 bin tekstil işçisi kadının 1857 8 Mart’ında greve gittiği ve üzerlerine kilitlenen fabrikada çıkan yangınla 129 işçinin yanarak öldüğüne ilişkin bir kayıt var mı, yok mu?”, “Ekmek ve Gül grevi hiç oldu mu?”, “Clara Zetkin karar önergesinde Uluslararası Kadınlar Günü mü dedi, yoksa emekçi kadınlar günü mü demişti?”, “İlk belirlenen tarih 8 Mart mıydı, başka bir tarih miydi?” tartışmaları hep vardı. Eskiden beri yürütülen ama 8 Mart feminist grev günü ilanıyla daha da büyüyen bu tartışmanın “öyle miydi, böyle miydi” sorularından çok, esasen kadınların ezilmişliği ve sömürüsü bağlamında kapitalizmin özgünlüğünün ne olduğuna, üretim-yeniden üretim arasındaki içsel ilişkinin nasıl analiz edildiğine, dolayısıyla kadın mücadelesinin kapsamı ve hattının ne olduğuna ilişkin yaklaşım farklılıklarından kaynaklandığını söyleyebiliriz. 

8 Mart’ın “enternasyonal bir kadın mücadelesi günü” olarak tüm dünyada kutlanmaya başlanmasının kökenine ilişkin son yıllarda pek çok yeni tarihsel kaynak bulundu, çeviriler ve derlemeler yapıldı, -bunlar bilinerek ya da bilinmeden- muhtelif pek çok tartışma, farklı tarih yazımları, hatta çarpıtma yapılıyor.

Kadınların ama özellikle işçi kadınların tüm dünya çapında taleplerini ve mücadelelerini ortaklaştıracağı, kadınların sosyalist bir anlayışla mücadeleye kazanılmasının olanaklarının artırılacağı uluslararası bir gün belirlenmesi tartışması ilk olarak 1910’da Kopenhag İkinci Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansında yapıldı. Konferanstta alınan karar şöyle:

“Ülkelerindeki, proletaryanın sınıf bilinçli, siyasal ve sendikal örgütlenmeleriyle fikir birliği içinde, bütün ülkelerin sosyalist kadınları her yıl bir Kadınlar Günü örgütleyecekler. Bugünün en önemli amacı kadınların oy hakkı kazanmasına yardımcı olmaktır. Bu talep, sosyalist anlayış gereğince bir bütün olarak kadın sorunu ile birlikte ele alınmalıdır. Kadınlar Günü uluslararası bir karaktere sahip olmalı ve dikkatli bir şekilde hazırlanmalıdır.”[14]

Bu kararda dikkat çeken temel nokta; bu günün “sosyalist anlayış gereğince bir bütün olarak kadın sorunu ile birlikte ele alınması gereğine” özenle vurgu yapılması.

Kararın alındığı konferansın belgelerini bizzat kaynağından çevirenlerin de belirttiği gibi; Clara Zetkin’in desteklediği önergede günün adı ‘Emekçi Kadınlar Günü’ olarak özellikle vurgulanmıyordu[15] ama 8 Mart en başından beri teorik, politik mücadele ve örgütsel kökleri itibarıyla sınıfsal bir vurgu taşıyan ve kadınlar için “sosyalist bir kurtuluş programı” içeren bir gündü. İlanında öncelikli amaç olarak ifade edilen “kadınlara oy hakkı” için değil sadece, emekçi kadınların tümüyle yoksun bırakıldıkları haklar, anneler ve çocuklar için sosyal destek, bekâr annelere eşit muamele ve yuva sağlanması, ücretsiz yemek dağıtımı, okullarda ücretsiz olanaklar ve uluslararası dayanışmayı da içeriyordu.[16] Acil hedefi tüm kadınlara evrensel oy hakkı olsa da, emekçi kadınların mahkum edildikleri korkunç çalışma ve yaşam koşullarının yarattığı sefalete karşı insanca bir yaşam için ilksel talepler de en az oy hakkı kadar işçi emekçi kadın mücadelesinin gündemi ve önceliğiydi. Clara Zetkin, editörü olduğu Eşitlik dergisinde, konferans konuşmalarında oy hakkının farklı sınıflardan kadınlar için aynı anlama gelmediğini, tam da bu nedenle ortak bir mücadele yürütülüyor olsa da hem bu mücadele sürecinin hem de kazanılacak sonuçların farklı sınıflardan kadınlar için farklı anlama geldiğini pek çok kez dile getirmişti.[17] Kadınların oy hakkı mücadelesinde sembolleşen en temel demokratik hakların kazanılması mücadelesinin önemine dikkat çekip, bu mücadeleyle ekonomik ve sosyal hakların kazanılması için verilen mücadelenin birbirinden ayrılmayan bir yaklaşımla ele alınması gerektiğini söylemişti.

Bu mücadelenin temel hedefi ise -sosyalist anlayış gereğince- bir bütün olarak kapitalizmi alt etmek, ücret köleliğini, ev köleliğini ortadan kaldırmak yani esasen üretim ve yeniden üretimin bütünselliği içinde yaşanan tüm sömürü ve tahakküm ilişkilerini yıkmaktı.

“Tüm sömürü ve tahakküm ilişkilerini yıkmak…” Bunun için -sınıflı toplum ve cinsiyet ezilmişliği kapitalizmden çok önce var olduğundan-, tahakkümün ekonomik biçimi olan özel mülkiyetin kökünden sökülmesinden daha fazlasına ihtiyaç var. Çünkü üretim ilişkileri özel mülkiyetten fazlasını içerir. Ezilmişliğin ve egemenliğin farklı ilişkileri, türleri, görünümleri özel mülkiyetin ortadan kaldırıldığı üretim biçimlerinde de varlığını sürdürür. Yani hem “kutsal aile”nin hem de onun görünümlerinin ortadan kalkması için üretimin içerdiği tüm toplumsal ilişkilerin de değişmesi gerekir. “Sosyalist anlayış gereğince” ufuk budur.

Marx ve Engels’in Kutsal Aile kitabındaki temel belirlemelerinden biri şu:

Proletarya, kendi konumunda özetlenen bugünkü toplumun insanlık dışı yaşam koşullarının tümünü ortadan kaldırmadan, kendi yaşam koşullarını ortadan kaldıramaz. Sorun, şu ya da bu proleterin, hatta bütün proletaryanın o an için hangi amacı tasarladığı değildir. Sorun, proletaryanın ne olduğu ve bu oluşa uygun olarak, tarihsel bakımdan neyi yapmak zorunda kalacağıdır.[18]

Marx, proletaryanın bir bütün olarak toplumu özgürleştirmeden kendi kurtuluşunu gerçekleştiremeyecek olan bir sınıf olduğunu, proletaryanın özel mülkiyeti tasfiye ederek tüm sınıf ayrımlarını ortadan kaldırmaya yönelik devrimci mücadelesinin, insanlığın evrensel kurtuluşunu da gerçekleştirecek bir mücadele olduğunu anlatır. Çünkü toplumun ortak çıkarları yalnızca proletaryanın sınıfsal çıkarlarıyla örtüşür, bu yüzden de proletaryanın talepleri insanlığın ortak ihtiyaçlarını temsil eder. İşçi sınıfının bu anlamda devrimci bir sınıf olmasının nedeni, felsefi değil, tamamen toplumsal ve tarihseldir.

Ereği ister şu ya da bu olsun, eylemliliğinin düzeyi ve ufku ne olursa olsun, hangi farklı ideolojik, politik anlayışın etkisi altında olursa olsun…. Sınıf üyelerinin tek tek neyi nasıl algıladığı, şu an ne yaptığı ya da hedeflediğinden çok sınıfın tamamının ortak çıkarları ve hedefleri doğrultusunda tarihsel olarak neyi yapması gerektiğini görmesi ve bu doğrultuda harekete geçmesidir önemli olan.

Tam da bu nedenle 8 Mart, sınıfın bir parçası olan işçi emekçi kadınların kendi özgün sorunları ve taleplerini gündem ettiği, mahkûm edildikleri korkunç çalışma ve yaşam koşullarının yarattığı sefalete karşı insanca bir yaşam için harekete geçtiği, kadınların ezilmişliğinin toplumsal-maddi temelini, yani üretim ve yeniden üretim alanlarının bütünselliği içinde yaşanan tüm sömürü ve tahakküm ilişkilerini yıkmak için yol aldığı, güç biriktirdiği bir gündür.

8 Mart elbette Polonya’da olduğu gibi kürtaj hakkımız için tekrar mücadele ettiğimiz, Arjantin’de, Peru’da, Türkiye’de şiddete karşı sokağa döküldüğümüz, İtalya’da, Güney Kore ve İrlanda’da olduğu gibi üreme sağlığı ve haklarımız için yürüdüğümüz, Doğu Hindistan’da olduğu gibi, tarım işçi kadınlar olarak toprak ve yaşam ücreti için mücadeleyi tecavüz ve cinsel tacizin son bulması talebiyle birlikte yükselttiğimiz bir içerikte; yani kadınların ezilmesinin, emeğiyle ve bedeniyle sömürülmesinin, tümüyle eşitsiz koşullara mahkum edilmesinin tüm deneyim ve görünümlerine karşı gücümüzü birleştirdiğimiz bir gündür.

Bu deneyim tüm kadınların hayatını ipotek altına aldığı da açık.

Tüm dertleriyle, tüm farklılıklarıyla kadınların o alanda birlikte mücadelesinin zeminini yaratan “ortaklığın” esası, kadınların üzerindeki baskıyı kendi eşitsiz güç ilişkilerinin bir parçası haline getirmiş olan sömürü sistemidir.

8 Mart, sorunların yalnızca suretlerine karşı değil, esasına karşı da mücadelenin günüdür.

Bu esas, yani sömürü sistemi “sınıfsaldır”, kadınların ezilmişliği bu esasın vazgeçilmez bir unsurudur, bu esasa karşı mücadele “sınıfsaldır”.

8 Mart sınıfsaldır.


[1]  https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2020/01/14/emegin-hali-daha-yoksul-daha-guvencesiz/

[2] https://www.evrensel.net/yazi/85642/ev-isleriyle-mesgul-kadinlarin-sayisi-artarken

[3] https://www.evrensel.net/yazi/85735/tuik-biraz-alinmis-kalbimizi-kirdin-diye-mektup-yazmis

[4] Aynur Özuğurlu, “Geçmişten Bugüne Kadın İstihdam Politikaları ve Mevcut Durum”, 9-10 Kasım 2018 KESK Kadın Emeği ve İstihdamı Çalıştayı kitabı, s.33- 37

[5] Aynur Özuğurlu, age. s.38

[6] Aynur Özuğurlu, age. s.41

[7] Onur Bakır, Haklarımız Var: İşçi kadınlar soruyor Ekmek ve Gül yanıtlıyor, Kor Kitap, 2019, sf. 278-283

[8] EMEP Kadın İşçi ve Emekçi Buluşmaları Raporu, 2019 https://www.emep.org/tr/rapor-8-marta-giderken-kadin-isci-ve-emekci-bulusmalarinin-gosterdigi/

[9] https://teoriveeylem.net/2019/04/8-marttan-1-mayisa-bir-kriz-raporun-ardindan-notlar/

[10] Ecehan Balta, Ekonomik Krizi Toplumsal Cinsiyet Bağlamından Okumak: Hanehalkı Geçinme Stratejileri ve Kadınlar, Toplum ve Hekim Dergisi, 2019, Cilt 34, Sayı:3,  s.182

[11] https://teoriveeylem.net/2019/04/8-marttan-1-mayisa-bir-kriz-raporun-ardindan-notlar/

[12] Kadın hareketi içinde de, farklı alanlarda yapılan tartışmalarda da kadınlar arasındaki sınıfsal farklılıkları karikatürize eden kimi olguların, bir süre sonra tartışmanın “esas zemini” haline geldiğini görüyoruz. “Ben plaza çalışanıyım, ben mühendisim, ben şuyum, bu işi yapıyorum, ne yani ben 8 Mart kutlayamaz mıyım?”, “Ev kadınları ne olacak o zaman?”, “Ben feministim diye işçi, emekçi değil miyim?”e varan bu karikatürleştirme “Sınıfsal farklılıkları yaratan esas nedir?” gibi esaslı bir tartışmanın yapılamadığı koşullarda bir yere varmayan sahte bir ayrışma yaratıyor. Kapitalist üretim biçimini ve onun tüm bileşen ve kavramlarını belirli toplumsal koşullarda ortaya çıkmış tarihsel olgu ve kavramlar olarak ele almadan yapılan bu tartışma; sınıfın salt bir ekonomik inceleme nesnesi, meslek kategorisi, teknik bir işbölümü olmadığı gerçeğinin de üstünü örtüyor. Sınıf farklılıklarının, ücret ve yaşam düzeylerinin farklılığına değil sömürü ilişkilerindeki konuma, yaratılan artı değerin ve zenginliklerin bölüşümüne dayandığı, dolayısıyla ister mühendis, ister öğretmen, ister plaza çalışanı, ister solcu, ister feminist, ister milliyetçi olsun, nesnel ölçütün kişinin kendini nerede ve nasıl tanımladığı değil, üretim süreci içindeki yeri olduğu konuşulamıyor. “Kadınların sınıfı”, “kadınlar arasında sınıf farklılıkları” esaslı bir tartışma ve ayrı bir yazı konusu olduğu için, bu yazıda bir dipnotta bu kadarcık bir değinme olmanın ötesine geçemeyecek.

[13] Himani Bannerji, “Marx’tan Yeniden Doğmak: Irk, Toplumsal Cinsiyet ve Sınıf Üzerine Düşünceler”, Sharzdad Mojab, Marksizm ve Feminizm, der: Shahrzad Mojab, Yordam Kitap, 2018, sy 142

[14] https://sendika63.org/2019/12/kizil-mi-mor-mu-572213/#_ftn1

[15] https://sendika63.org/2019/12/mor-kizil-25-kasim-8-mart-vs-571319/

[16] https://sendika63.org/2019/12/kizil-mi-mor-mu-572213/

[17] Örneğin Zetkin’in “Kadınlara Oy Hakkı” başlığıyla Enternasyonal Sosyalist Kongreye sunduğu karar tasarısı.  (Clara Zetkin: Seçme Yazılar içinde, derleyen Philip S. Foner, Nota Bene Yayınları, sy 135-146)

[18] Karl Marx&Friedrich Engels; Kutsal Aile, Eriş Yayınları, sy 59

Warning: A non-numeric value encountered in /home/teoriveeylem/public_html/wp-content/themes/Newspaper/includes/wp_booster/td_block.php on line 353