Kadına yönelik şiddette değişen bir şey yok

Cevriye Aydın

Bilim tarihinde olduğu kadar, kadına yönelik şiddetin tarihinde de Hypatia, özel bir yere sahiptir. M.S. 370-415 yılları arasında yaşamış ve linç edilerek öldürülmüş ilk kadın matematikçi, gökbilimci, filozof ve kütüphaneciydi. Hypatia, Roma İmparatorluğu’na bağlı olan Mısır’ın İskenderiye şehrinde doğdu ve yaşadı. Çağının çok ötesinde bir kadın kimliği yarattığı için, kadına dair egemen değer yargılarını sorgulattığı ve ‘kötü örnek’ olduğu için, “cadı” ilan edilerek yok edildi.

Kadına yönelik şiddet Hypatia ile başlamadığı gibi Ceren Özdemir ile de sona ermedi. Çok eski, köklü bir geçmişe dayalı olmasının elbette cinsiyetler arası eşitsizlikle ve bu eşitsizliği yaratan nedenlerle doğrudan bağı var.

Eşitsizliği ve ayrımcılığı yaratan nedenler özünde aynı kalsa da günümüzde kadına yönelik şiddetin artışının gerisinde çok katmanlı, birikmiş ‘yapısal’ sorunlar var. En başta, kapitalist sitemin kendisi, eşitsizliği sürekli yeniden üreten bir yapı. Bu zeminde AKP iktidarının dinci-gerici, ayrımcı, eşitsizliği derinleştiren kadın politikalarını iktidar süreci içinde adım adım sosyal dokuya yedirerek ilerlemesi, başlıca sorun üreten kaynaklardan birisi.

Ekonomik ve sosyal hayat, -şimdi cumhurbaşkanlığı kurumunda toplanmış sınırsız yetkilerle-  sürekli yeniden yapılandırılıyor. Ekonomik eşitsizliği ve gelir uçurumunu derinleştiren, buna paralel olarak ajandasındaki hedefleri hayata geçirirken her adımda kadınları çağın çok gerisinde bir konuma doğru sürükleyen düzenlemelere yenilerini ekleyen siyasi iktidar, 18 yıldır ülkeyi yönetiyor. Hedefleri önünde engel oluşturan temel hukuk normlarını yok sayıyor ya da işlevsiz hale getiriyor. Politik ve ekonomik çıkarları için sürekli karar, kanun, yönetmelik vb. değiştiriyor; yerleşik kurumları lağvedip, ‘saray’ın ihtiyaçlarına uygun yenilerini kuruyor. Değişen dönemsel çıkarlarına göre dün yüceltileni bugün lanetliyor. Az çok objektif hukuk ilkelerinin yerine, keyfi yoruma elverişli, hatta dini esaslar içeren ilkeler koyarak, keyfiyeti mevzuata dönüştüren siyasal iktidar, böylece tercihlerini gerçekleştirmesine elverişli olan,  kendi varlığını ve sürekliliğini güvenceye alan, ihtiyaca göre sürekli değişebilen bir yasallık zeminine yaslanıyor1.[1]

Cumhurbaşkanlığı kurumunda toplanan siyasal erkin, karar alma ve uygulama mekanizmalarının engelsiz işlediği ve her türlü yetkiyle donanmış bulunduğu koşullarda, halkın yaşam düzeyi sürekli bir düşüş içinde. Aralık 2018 verilerine göre önceki en az iki yıldan beri “sürekli yoksulluk” içinde olanların oranı %12,7[2]; 9 madde halinde belirlenen temel ihtiyaçların en az 4’ünü karşılayamayanların nüfus içindeki “ciddi maddi yoksunluk” oranı ise %26,5 olarak belirlendi. Türkiye, gelir dağılımı eşitsizliği sıralamasında 33 Avrupa ülkesi içinde 2. sırada. Yine bu verilere göre yoksullar daha yoksullaştı, zenginler daha zenginleşti. Araştırma, nüfusun %10’unun servetinin, ülke servetinin %77’sini oluşturduğunu gösteriyor. Geri kalan %90’ın serveti %33’te kalıyor.[3]

Rakamlar durumu yeterince açıklıyor. Sürekli artan işsizlik ve yoksullaşma, en temel insani ihtiyaçlarını karşılayamayan insanların ve ailelerin sayısındaki olağanüstü artış, sefaletin ve şiddetin yoğunluğunu artırıyor, biçimlerini çeşitlendiriyor. Ortaçağın vahşetini geride bırakan şiddet biçimleri, kıtlık günlerini çağrıştıran sefalet görüntüleri artıyor. Geleceğe dair umutları yıkan günlük geçim gailesinin ağır yükü, her şeyin önüne geçerek hayatı bir ölüm kalım savaşı haline getiriyor. Geçtiğimiz bir ay içinde borçlarını ödeyemediği için, borç listesini bırakarak intihar eden, işsizliğe dayanamayıp intihar eden, ailece siyanür içerek intihar eden insanlara dair birçok haber geçti basın. Sadece 19 Aralık tarihinde basına yansıyan, aynı nedenle bir günde 4 intihar haberi, yoksullaşmanın sonuçlarını somut olarak gösteriyor.[4]

Bu yönetim pratiğinin sonuçları, halkın her kesimine daha çok baskı, sürek avı tarzında soruşturmalar ve yargılamalar ile daha fazla korku, daha çok hak yoksunluğu, artan işsizlik ve hayat pahalılığı, daha az ücret, daha yaygın yoksullaşma olarak yansıyor. Bütün bu olgulara paralel olarak kadına yönelik şiddetin ‘şiddeti’ de artıyor. Halkın büyük bir kesimini en temel ihtiyaçlarının derdine düşüren ve varlık-yokluk sınırına iten bu koşullar, şiddetin görünürdeki biçimleriyle neden ve kökenleri arasındaki bağları görünmez kılıyor.

Takibi bile gözden kaçan bir hızla artan kişilerarası şiddet, kadın cinayetleri, çocuk istismarı, iş cinayetleri, tek ve toplu intiharlar, hayatın günlük rutini haline geldi.

Bu durumda iktidarın ailedeki izdüşümü eşin, sevgilinin, erkek arkadaşın, nişanlının, babanın, abinin, kadın düşmanı bir erkek haline gelmesi doğal bir sonuç oluyor.

Zira, toplumsal cinsiyet rollerine uygun olarak toplumun birikmiş bütün sorunlarının aile ölçeğindeki gerilimi kendisine yüklenen erkek ile bu sorunların başlıca kaynağıymış gibi gösterilen kadın, kıstırıldıkları ağır sorunlar altında birbirine düşmanlaştıran bu karşılaşmanın ardındaki asıl nedenleri ve gerçek failleri görme imkanlarını da büsbütün kaybediyor.

Öte yandan küçük bir azınlık dışındaki bütün bir halkın örgütlenmesinin, hak arama mücadelesinin, taleplerini ifade etmesinin polis şiddeti, yargılama ve cezalandırma konusu olması, yargının, toplumsal adaletsizlikle paralel olarak siyasi iktidarın muhaliflerini cezalandırma aracına dönüşmesi, halkın insanca bir yaşam ihtiyacını, ihtiyaçlarını karşılama beklentisini, güvenli bir gelecek umudunu sürekli bastırmasına yol açıyor. Bu temel ihtiyaç ve beklentilerini karşılayamamanın getirdiği hayal kırıklığı, umutsuzluk ve eziklik her an bir öfke patlamasına, eşi, sevgiliyi, abiyi, babayı, bir şiddet makinesine dönüştürüyor; kadını, çocuğu, engelliyi, yaşlıyı, farklı olanı bu öfke ve şiddetin “kolay hedefi” haline getiriyor. Sorunları konuşarak, aile büyüklerinin hakemliği vb. yöntemlerle çözme geleneği, gücü gücü yetene mantığının egemen olduğu tahripkâr bir ‘çözüm’ ortamına evriliyor.

Bu sonucu yaratan etmenlere baktığımızda en temel ortak zeminin işsizlik ve yoksullaşmanın artması olduğunu görüyoruz. Türkiye’nin Çin’den sonra neoliberal ekonomi politikalarını uygulamakta en hızlı davranan ikinci ülke olduğu ekonomi uzmanlarınca ifade ediliyor. 1980 12 Eylül darbesi ile yolu açılan ve 90’lı yıllara kadar Özal tarafından bayraktarlığı yapılan neoliberal politikaların acı meyveleri yıllar içinde çoğalıyor. İstatistiklerde işsizlik, yoksullaşma, kadın ve iş cinayetleri, kadın ve çocuklara fiziksel ve cinsel istismar olaylarının rakamlara dökülmüş hali bile ürkütücü bir tablo oluşturuyor. Türkiye, can güvenliği ve iş güvenliğinin tanrıya havale edildiği bir sosyal facialar ülkesine dönüşüyor.

Zira, neoliberal ekonominin gereği olarak sosyal hakların büyük bir bölümü tasfiye edildi, emekçinin işçinin emek gücü dizginsiz bir sömürüye açıldı. Kayıtsız çalıştırma serbestleşti. Özellikle kadın işgücü, kayıt dışı ekonominin en büyük orandaki üreticisi. Bütün kamu kaynakları özelleştirildi, piyasanın metası olarak satılıp savruldu. 90’lı yıllardan itibaren başlayan özelleştirmelerin artık sonuna gelindi. KİT’ler, kamu kurumu ya da kamu iştirakli kurumların özel mülk ve tesisleri, taşınmazları, madenler, nehirler, SİT alanları, ormanlar; akla gelebilecek bütün doğal kaynaklar neoliberal piyasanın metası olarak pazarlandı, doğa talan edildi; doğadan yediğimiz gıdalara kadar her şey tahrip edildi, zehirlendi. Yönetenler artık neoliberal ekonominin övgüsünü yapmayı bıraktı; KİT’ler, kamu malları, madenler, ormanlar, nehirler ve  “deniz bitti.” Şimdi aynı zihniyetin egemenliğini sürdürebilmesi için satılabilecek, yeniden piyasaya sürülebilecek “çılgın proje”ler için harekete geçildi.[5]  

Aynı tahribat;  halkın örgütlenmesine, hak arama mücadelesine, demokratik değerlerine ve özgürlük arayışına sistemli bir saldırı halinde sürdürülüyor. Kadınlar bu saldırının temel hedeflerinden. Geçmişten süregelen eşitsizlikler, ayrımcılık, cinsiyetçilik AKP iktidarı süresince daha da derinleştirildi; sistemli bir kadın özgürlüğü düşmanlığı siyasi iktidarın temel motiflerinden biri oldu.

Kadına yönelik şiddeti önlemek üzere geçmiş yıllarda TBMM’de kurulan çoğunluğu AKP’li vekillerden oluşan araştırma komisyonu raporu, somut bir sorun olan kadına yönelik şiddetle ilgili doğrudan hiçbir şeyden bahsetmezken, şiddetin ancak boşanmaların önlenmesi ve aile birliğinin korunmasıyla önlenebileceğini tespit etti. Ardından Diyanet İşleri Başkanlığı ile Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın işbirliğiyle diyanet görevlileri ailelere dini telkinler içeren ‘önlemler’ götürmeye başladılar. Bu konu Cumhurbaşkanlığı’nın 2019 Programı’nda da ayrıntılı olarak yer aldı. Uyguladığı politikalar sonucunda yoksullaşan, ekonomik sorunlardan bunalan halka, iktidarın götürdüğü hizmetlerden biri de yine camide dinleyen cemaat aracılığıyla “ailelere” ulaştırdığı bütün camilerde okunan hutbeler. Bunlardan 22.11.2019 tarihli hutbe “Aziz Müminler! Hayatın akışı içerisinde her birimizin yaşadığı zorluklar, çile ve kederler, maddi ve manevi sıkıntılar olması mukadderdir. Çünkü bu dünya, adı üstünde, “imtihan dünyası”dır. Başa çıkmak için uğraştığımız imtihanlardan çok daha fazlasını Resûlullah (s.a.s) yaşamıştır…”[6] diye devam eden hutbede, geçim sıkıntısı ve diğer sorunlar karşısında, müslümanın “imtihanda olduğu”, isyan etmeden gelen her derdi, sıkıntıyı, acıyı sabır ve tevekkülle karşılamasının dinin emirlerinden olduğu buyruluyor. Bunun her hafta siyasi ihtiyaca uygun güncel bir versiyonunu dinleyen “Müslüman”ın, yakınan eşine, talepte bulunan çoluğuna çocuğuna aynı hutbeyi tekrar etmekten başka söyleyebileceği bir şey var mı?

Hatırlanacağı üzere, müftülerin ve imamların nikah kıyma yetkisi, kadın örgütlerinin sokakları dolduran büyük tepkisine rağmen uygulamaya konuldu. İmam Hatip Okullarının sayısındaki artıştan, ana okullarında dini eğitime kadar mevcut Anayasa’ya aykırı birçok düzenleme ile gündelik hayatın dinselleştirilmesi hızla sürdürülüyor. Korkutan dini hikayeler,  ve bunlar arasında kadın düşmanlığı daha anaokulundan başlayarak henüz gelişmesini tamamlamamış zihinlere dini eğitim adıyla zerk ediliyor. Ana okulunda öğrendiği tuvalet duasını unutan çocuk, korkudan tuvalete giremiyor; kadınlara dokunmanın günah olduğu öğretildiği için, ana okulu öğrencisi erkek çocuk, kendisini almaya giden halasının elini “günah” diye tutmuyor.[7] Daha şimdiden durum bu derece kara tablolara yol açmış durumda. Başı takkeli erkek çocuklar ayrı sınıfta, başörtülü, ayak bileklerine uzanan entarileriyle kız çocuklar ayrı sınıfta, 4-6 yaş arasında  toplum mühendisliğinin mağdurları durumundalar. 

Bizim sadece kısa başlıklarıyla değinebildiğimiz bu siyasi ve hukuki düzenlemeleri gerçekleştiren siyasi iktidar, bu tutumunun sonucu olarak kadınların, çağdaş hayatın onurlu, eşit bireyleri olması için adım atmamakta, şiddeti önlemek için gerekli ve yeterli çabayı sarf etmekten imtina etmekte, altına ilk imzayı attığı 2014 yılında yürürlüğe giren İstanbul Şözleşmesi’nin gereği olan hukuki, idari, mali ve kurumsal düzenleme yükümlülüklerini yerine getirmemektedir.[8] Hatta bu sözleşmenin kadın ile erkek arasındaki toplumsal eşitsizliği giderecek önlemler alma yükümlülüğünün tam aksine bir yönde ilerlemektedir.

Başbakan olduğu sırada “kadınla erkeğin eşit olmadığını” seslendiren ve bugün hükümetin başında bulunan RT. Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı 2019 Programında zaten böyle bir gündem yoktu. Bu duruma koşut olarak 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Yönelik Şiddetin Önlenmesi yasasının -ki İstanbul Sözleşmesi’nin öngördüğü bir çok önlem içermektedir- uygulanmasında da yapılan belki de tek şey, kadına şiddet uygulayanların uzaklaştırılmasına dair “koruma” kararı vermek ki, bunun uygulamasının ciddiyetle yerine getirilmediğini, koruma kararına rağmen yaşanan kadın cinayetleri göstermektedir. [9] Ayrıca, 6284 Sayılı yasanın kaldırılması gündem yapılmakta, boşanma halinde (kadına) ödenecek nafakanın belirli bir süreyle sınırlandırılması yolunda siyasal iktidar propaganda çalışmaları yürütmektedir.

Kadına ve çocuğa yönelik fiziksel ve cinsel şiddet konusunda ise yönetenler adeta seyircilik yapıyor. Çok infial yaratan durumlarda konuştuklarında da sanki gayet olağan bir durum varmış gibi sözler sarf ediyorlar. İçişleri Bakanı Soylu, Ceren Özdemir cinayeti ile ilgili “Bazı çevreler, attığımız adıma eleştiri getirmektedir. Bütün bu eleştiriler, bilmenizi istiyorum ki bu kızımızın geri dönmesini sağlamayacaktır. Hakikaten elinde bıçak olup, hiç tanımadığı bir insanı katledebilecek bir caniyle karşı karşıyayız. Açık cezaevinden firar etmiş ve bunu bir cinayete döndürmüş bir cani ile karşı karşıyayız. … Bu bütün Türkiye’nin bir güvenlik endişesiyle karşı karşıya kaldığını göstermez.” diyerek, adeta “olur böyle şeyler, eleştirmeyin, susun, asayiş berkemal!” demeye getiriyor.[10] Ceren Özdemir’i öldüren Özgür Arduç, “hiç tanımadığı bir kadını katledebilen” ilk “cani” değil! O “cani” neden böyle kolayca öldürebiliyor? Neden yetişkin bir adamı değil de bir genç kızı, bir çocuğu öldürmeyi tasarlıyor? Bu tercihinde ülkeyi 18 yıldır yönetenlerin kadınlarla ilgili söz, tutum ve politikalarının hiç mi ilgisi yok? Cezasızlık ve kravat indirimleri kadınları mı cinayete uğramaya cesaretlendiriyor acaba? O “cani” hangi koşullardan geçerek canileşti? Bunca sık cinayetin, çocuk istismarının, işsiz, yoksul intiharının gerçekleştiği bir ülke nasıl güvenlik endişesiyle karşı karşıya kalmadığımız bir ülke oluyor ki, İç İşleri bakanı olanlardan hiç endişe duymuyor? 

Elbette, “güvenlik” söz konusu olunca bahsedilenin ülkede yaşayan halkın, özellikle de kadınların ve çocukların güvenliği olmadığını İçişleri Bakanı ifade ediyor. İfade ettiği şekilde düşündüğünden emin olmamak için bir neden yok. Yönetenler, bürokratlar koruma birlikleriyle dolaşırken,  “güvenlik” endişesi duymayacakları aşikâr. Herkesin olduğu gibi kadınların da yaşama hakkını güvenceye almak devletin görevi değil miydi?

Böyle sorular sormanın anlamsız kalması ne kadar endişe duyulsa yeri olduğunu gösteriyor.

Özgecan Aslan vahşice öldürüldüğünde de dönemin kadın ve aileden sorumlu kadın bakanı, “Yasalarımızda eksiklik yok, cinayet münferittir” diye açıklama yaptıktan sonra öldürülen kadın sayısı neredeyse 1000’e ulaştı. Aynı bakan, 45 çocuk Ensar vakfında cinsel istismara uğradığında “Bir kereden bir şey olmaz” demişti. Çocuklara yönelik cinsel istismar vakaları da var gücüyle devam ediyor. Bugünkü İçşleri Bakanı da aynı tutumu sürdürüyor.

Bu “endişe verici” gelişmeler olurken iktidarın dizginsiz bir şatafat içinde yaşadığını gösteren alametler ile taban tabana zıt bir yönde borçlarını ödeyemeyenlerin, icralık olanların, kirasını  ödeyemediği için ailece sokakta yaşayanların… siyanür ile topluca intihar edenlerin artması halkın ekmeğinin küçülmesi, giderek yok olması, işten atılanların, açlıktan bayılanların, ölenlerin çoğalması ve durumun olağanlaşması yanında kendi ekonomik-sosyal politikalarının felaketzedelerine karşı iktidarın hak temelli hiçbir çözüm üretmeye yanaşmaması durumu daha da ağırlaştırılan bir etken.

Bunca önlemsizliğin, cezasızlığın, “kravat indirimleri”nin yanında siyasi iktidar yetkililerinin, kadınlarla ilgili açıklamalarının şiddet gören, öldürülen kadını sorgulayan, suçlayan, damgalayan açıklamalar olmasının da cesaretlendirici bir etken olduğu açıktır.[11] Geçtiğimiz Kasım ayı itibarıyla Türkiye’de medyaya yansımış en az 39 kadın cinayeti yaşandı. Aralık Ayı başında Ordu’da Ceren Özdemir bir cezaevi firarisi tarafından takip edilerek öldürüldü. 2019 yılında 11 ayda 430 kadın öldürüldü.[12]

Ve bu böyle devam ediyor. Dünyanın birçok ülkesinde de kadının cinsiyeti nedeniyle şiddete uğraması, egemen sınıfın tarihsel ataerkil ‘kazanımları’nı da yedekleyerek, kadın emeği sömürüsünü artırmalarına paralel bir şekilde aynı neoliberal ekonomik sistemin işleyişinin doğal sonucu olarak arttı. Kadınların tepkisi ve isyanı da arttı. Lübnan’dan Irak’a, Şili’den Ekvador’a kadınlar yakın geçmişte dans ederek cinsel şiddeti protesto ettiler. Aslında son yıllarda dünyanın pek çok ülkesinde kadınlar kâh ataerkiyle güçlendirilmiş, kâh onu da içeren dini hükümleri ve gerekçeleri siper etmiş olsun bu sistemin kadın düşmanı özünü teşhir etmekten, tepkilerini yükseltmekten geri kalmadılar. Ancak, kısmi ve geçici kazanımlar elde edilmiş olsa da henüz bu dizginsiz sömürüyü sınırlandıracak ve egemenleri geri adım attıracak kalıcı kazanımlar sağlanamadı. Bunun için gerekli olan dün olduğu gibi bugün de   daha fazla mücadele, daha çok ve yaygın örgütlenme…


[1] Hatırlanacağı üzere Cumhurbaşkanı kısa süre önce İslam Dini’nin “bize göre değil, bizim dine göre hareket edeceğimizi”  açıkladı ve ardından faizsiz bankacılık sektörünün denetçileri için yayınladığı kararda, banka denetçiliği için aranan ölçülere “inanç esaslarına göre davranma” ilkesini ekledi. Resmi Gazete’nin 14 Aralık 2019 tarihli sayısında yayınlanan denetçilik standartları içinde  “….insanın yeryüzündeki halifeliği, ihlas, takva, Allah-u Teala korkusuyla davranma” da denetçilikte aranacak özellikler arasında yer aldı.

[2] https://www.aa.com.tr/tr/ekonomi/turkiyede-gelir-dagilimi-rakamlari-aciklandi/1587020

[3] https://t24.com.tr/haber/iste-turkiyenin-adaletsiz-gelir-dagilimi-tablosu,774476

https://tr.euronews.com/2019/09/23/a-dan-z-ye-turkiye-nin-yoksulluk-ve-gelir-dagilimi-esitsizligi-haritasi

[4] Tüketici Hak Arama Derneği Genel Başkanı ve Tüketici Birliği Federasyonu Genel Başkan Yardımcısı Nihat Altay, Türkiye’de 2019 yılı itibariyle 148 milyonu banka kartı ve 66 milyonu da kredi kartı olmak üzere 214 milyon kart kullanıldığı, 2019’un ilk çeyreğindeki 31,5 milyon borçlu, 3 milyon 451 bin icralık vatandaş, Temmuz ayında kredi kartı harcamalarındaki artışın yüzde 19’la 76,4 milyar lira olarak gerçekleştiği bilgisini veriyor. https://odatv.com/kac-kisi-icralik-oldu-03091956.html

[5] https://www.sozcu.com.tr/2019/gundem/kanal-istanbul-aciklamasi-5523007/

[6] http://www2.diyanet.gov.tr/DinHizmetleriGenelMudurlugu/Sayfalar/HutbelerListesi.aspx

[7] https://tele1.com.tr/anaokulunda-din-egitimi-kabusa-dondu-110463/

[8] “CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu’nun hazırladığı “2018 Türkiye’de Kadın Yaşam Hakkı İhlalleri” raporuna göre 2002 yılında Türkiye’de öldürülen kadın sayısı 66 iken, cinayetler yüzde 392 oranında artarak 2018’de 440’a ulaştı.

2019’un ocak ayında 43, şubat ayında ise 31 kadın öldürüldü. AK Parti Hükümetinin geldiği günden Mart 2019’a kadar toplam 15 bin 34 kadının yaşam hakkı ihlal edildi. 

Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı kaynaklarına atıfta bulunulan raporda, “Kadın sığınma evlerinin kapasitesi 2013’ten bu yana sadece 256 kişi artırıldı ve sayı 2 bin 697’ye ulaştı. Belediyelere bağlı 237 kadın sığınma evi olması gerekirken, Türkiye genelinde 3 bin 454 kişi kapasiteli toplamda 144 kadın sığınma evi olduğu bilgisi Bakanlık tarafından aktarılmıştır” denildi.

[9] https://www.gazeteduvar.com.tr/kadin/2019/11/29/kadin-cinayetinde-ihmal-23-kez-suc-duyurusunda-bulunmus/

[10] https://www.ntv.com.tr/turkiye/soyludan-ceren-ozdemir-cinayeti-aciklamasiacik-cezaevinden-firar-etmis-bir-can,yZdOVoWuqUiWyRCzrWSQ4Q

[11] http://www.diken.com.tr/milli-egitim-mudurunun-ceren-ozdemir-cinayetinden-cikardigi-ders-cocuklari-cok-iyi-yetistirmeliymisiz/

[12] https://www.birgun.net/haber/11-ayda-en-az-430-kadin-olduruldu-278731

Warning: A non-numeric value encountered in /home/teoriveeylem/public_html/wp-content/themes/Newspaper/includes/wp_booster/td_block.php on line 353