Halk hareketleri, devlet ve başarı olanakları

Kadir Yalçın

Geçtiğimiz Ekim ayında, neo-liberal saldırganlığın daha da ağırlaştırdığı tekelci kapitalizmin olumsuz sonuçlarıyla sömürü ve yağmanın dış koşullarını sağlayan burjuva devletlerin çeşitli biçimler alan baskılarına karşı halkların bir dizi ülkede birbirinin peşi sıra ayağa kalkışlarına tanıklık ettik. Halk hareketleri Ekvador gibi bazılarında belirli kazanımlarla bir sonuca ulaşsa da, çoğu ülkede Kasım’da da yatışmaktan uzaktı, hatta eskilerinin yanına, başta Fransa’daki, uzun süreli ve 1995’ten bu yana en geniş katılımlı genel grev gibi, yenileri eklendi.

Bunlardan, başbakanın istifa etmek zorunda kaldığı, ancak buna rağmen bir yandan da zorbalığın sürdüğü Irak’ta, İran desteğindeki Haşdi Şabi milisleri olmaları kuvvetle muhtemel “kimliği belirsiz grup ve kişiler”in katımıyla, ayağa kalkan ve öfkesi dinmeyen halka yönelik saldırılar tırmanma eğilimi göstererek, ölü sayısı resmi açıklamalara göre 420’yi aştı ki, gerçek rakamın çok daha yüksek olduğu sanılıyor.

Bu yılki seçimlerin ardından Mayıs’ta ikinci kez başbakanlık koltuğuna oturan Modi’nin aşırı gerici işçi ve halk karşıtı saldırgan ırkçı ve neo-liberal politikalarıyla ağırlaşan siyasal ve iktisadi koşullarda yılın başında Hindistan’da 200 milyon işçi iki günlük grev greve çıktı. Bazı eyaletlerde katılımın yüzde yüze ulaştığı grevin başlıca talepleri, zamlar ve fiyat artışlarının durdurulması, işsizliğin önlenmesi, asgari ücretin artırılması ve herkesi kapsar hale getirilerek sosyal güvenliğin iyileştirilmesiydi. Yazın grevler yine yaygınlaştı ve Ağustos sonuna doğru 41 silah fabrikasında özelleştirmeye karşı grevler düzenlendi. Sendikalara ve biri öldürülen sendikacılara yönelik saldırılar dikkati çekse de, Batı Bengal dışında grevcilere ve halka saldırılar görülmedi.

İran’da geçen yılki yaygın grevleri, Amerikan ambargosunun ağırlaştırdığı yaşam koşullarında kimi yerler ve ürünlerde %300’e varan yüksek petrol zammını hedef alan bu yılki kitlesel protesto gösterileri takip etti. Gösteriler hemen tüm İran kentlerine yayıldı ve yüzlerce bankayla yerel ve merkez yönetim birimleri ve karakollar saldırıya uğrayıp yakıldı. Hamaney’in tarafından “yıkıcılık ve yabancılarla işbirliği yapmak”la suçlanan göstericilerse Pastarların saldırılarına uğradılar ve yüzden fazlası öldürüldü.

Çeşitli inançlardan halkın etnik ve dinsel/mezhepsel bölünmüşlük ve birbirine düşürülmüşlüğü aşarak birlikte sokaklara döküldüğü Lübnan’da, başbakan Hariri’nin istifasının ardından, gericiliğin, bir manevrayla mevcut ekonomik, sosyal ve siyasal durumu Hariri’nin yerine ondan iyi olmayan bir oligarkı dayatarak sürdürmeye çalışması halk hareketine yeni bir hız kattı, ancak bu kez göstericilere yönelik saldırılar da arttı. En son 14 Kasım’da yeni hükümet çalışmalarının kotarıldığı Meclis’e yürüyen kalabalık kitleye devlet güçleri gaz bombalarıyla müdahale etti ve onlarca kişiyi yaraladı.

Şili’de de diktatörlük geri adım attı; halkın isyanı gösteri boyutunu aşıp tüm ülkeye yayılarak müthiş bir kitlesellik sağladığında, ölümlere neden olarak uygulanmakta olan karşı-devrimci şiddetin yanı sıra devlet başkanı bir yatıştırma yöntemi olarak, kabinenin istifasını “kabul buyurdu.” Ancak bu tavize rağmen kitle hareketi yatışmadı. Gerici saldırganlık -dizginsiz olmasının halkın tepkilerini önü alınamaz kılabileceği gözetilerek, az-çok kontrollü biçimde- sürüyor.

Sudan’da düzen savunucusu generallerle muhalifler arasında anlaşmaya varılması öncesinde, “Askeri Konsey”, ayaklanmasını bastırmaya güç yetiremeyip tamamen diz çöktüremediği halka yönelik “uzlaşmaya ikna” amaçlı baskısını ve aracı olan silahlı saldırılarını artırdı ve yüzlerce kişinin ölümüne neden oldu.

Bolivya’da ise durum farklı gelişti. Başkan olarak hükümet etmekte olan ve bir yandan halkın talepleri karşısında tutumlar geliştiren bir pozisyon almaya yönelirken diğer yandan da üst üste defalarca seçilmeyi önleyen anayasa hükmünü tartışmalı bir biçimde değiştirmeye ve kendisini dayatmaya girişen Evo Morales, bir darbeye maruz kaldı. Santa Cruz merkezli olarak ülkenin belli başlı büyük kentlerinde Morales’in kendi “yerli” tabanı dahil olmak üzere halktan kopmakta oluşundan yararlanan “sivil” faşist hareket, milisler halinde örgütlenirken, genelkurmaydan gelen “başkanlıktan istifa” içerikli muhtırayı destekledi. Gerçekleşen Hıristiyan faşist darbe sonrası senatör Jeanine Anez, bir elinde İncil, beraberinde faşist milislerle geldiği Meclis’te “geçici” devlet başkanlığını üstlenirken kaçak duruma düşen Morales Arjantin’e iltica etti. Faşist darbeciler, on yıldır Meclis’te Bolivya bayrağının yanı sıra asılı olan yerli halkı temsil eden bayrağı hakaretlerle indirir ve Yerlilere örtülü bir savaş ilan ederken, halka ve Morales’le partisi “Sosyalizm Hareketi Partisi”ne (MAS) yönelik terör saldırılarını başlattı. Ayağa kalkıp karşı gösteriler düzenleyerek darbeye karşı tutum alan yerliler de içinde olmak üzere halka yöneltilmiş saldırılar hız kesmedi.

FARKLI ÜLKELERİN FARKLILAŞAN HALK HAREKETLERİNDE FARKLI VE ORTAK OLANLAR

Ekvator, Irak, İran, Hindistan, Lübnan, Şili, Venezuela, Sudan, Bolivya ve hele Fransa, birbirlerinden fazlasıyla farklı ekonomik ve sosyal gelişme düzeyinde ülkeler ve gelişme düzeylerinin farklılığı bir yana, ağları tüm dünyayı sarıp sarmalayan mali sermaye ve tekellerin egemenliğini altında olmayan ülkenin kalmadığı çağımızda/günümüzde, kimi emperyalist kimiyse bağımlı karakterde olmalarına karşın, kapitalist tekeller tümünün niteleyici ortak yanı olsa bile, toplumsal ve siyasal koşulları bakımından da önemli farklar taşıyorlar. Fransa örneğin, işçi sınıfı ile burjuvazinin doğrudan karşı karşıya olduğu gelişmiş kapitalist ve emperyalist bir ülke. Hindistan, kast yapısının geriliği ve ilkelliğiyle tekelci kapitalizmin oldukça ileri düzeydeki gelişmesinin bir arada bulunduğu bir ülke ve kapitalizmi büyük bir hızla da gelişiyor. Şili ile Venezuela belirli bir gelişme gösteren ülkelerken İran kapitalizmin gelişme düzeyi bakımından onlara benziyor, ancak toplumsal siyasal yapısı bakımından değişik özellikler gösteriyor. Lübnan’ın çözemediği etnik ve dinsel/mezhepsel bölünmüşlükle ilişkili ciddi siyasal problemleri ve bölünmüş bir siyasal yapısı var. Sudan ise, feodal hatta kabile ilişkilerinin önemli kalıntılarını taşıyan bir iktisadi yapıya sahip. Fransa ve bir yönüyle Hindistan bir yana, geri kalan ülkelerin bir ortak özelliği de otokratik siyasal yapıları.

Böyle olunca, ülkeler birbirlerinden, toplumsal siyasal bakımdan yüz yüze bulundukları ve acil çözüm bekleyen sorunları ve dolayısıyla önlerindeki devrimci adım açısından da farklılaşıyorlar. Bu farklılığın, bu ülkelerde patlak veren halk hareketlerinin niteliğinde de farklılıklar olarak kendisini göstermesine şaşırmamak gerektiği gibi, bu, tamamen beklenir şeydir.

Örneğin Sudan’da gelişen hareket, yine neo-liberalizmin ağırlaştırdığı kapitalizm-öncesi feodal ve kabilesel ilişkilerin –kuşkusuz hiç bozulmamış tam halleri ve biçimleriyle değil, ancak tekellerin egemenliğine bağlanarak dönüştükleri kalıntılarıyla– bir arada bulunup iç içe girdiği tekelci kapitalizmin yüksek zamlar gibi sonuçları ve tekelci otokratik zorbalık rejimine karşı patlak vermiş, demokratik nitelikli bir harekettir. İşçiler ve emeğiyle geçinen başka sömürülen yığınlar da katılmıştır; ancak hareketi nitelediği gibi, kendisi de buradan tanımlanabilecek olan “halk”ın örneğin Fransa’da genel greve katılan “halk”la aynı kategoriden olmadığı tartışmasızdır. Geçen yılın sonunda harekete geçip Nisan’da Beşir’i deviren ve sonbaharda katıldığı “Devlet Başkanlığı Konseyi”nde temsil edilen Sudan halk hareketinde tanık olduğumuz “halk”, genel grevde harekete geçmiş olan Fransa “halkı”yla farklı kategoriden bir “halk” olduğu kadar; hareketin gelişimi içinde “yarın”, belki yarından da yakın sözü edilen “Konsey”e veya adını yenileyerek oluşacak tekellerin bir başka yönetimine karşı Sudan’da mücadele edecek “halk”, aynı halk olmayacaktır.

Halk” kavramı, değişkendir ve her koşulda sabit kalan tek bir gücü belirtmez. Tersine, “halk” kavramı, belirli dönemlerde, belirli talepler etrafında bir araya gelip toplumsal siyasal sistemde az ya da çok değişiklik isteyerek gericiliğe karşı mücadele eden ve zaman içinde farklılaşacak olan toplumsal gücü ya da bileşimi tanımlar ve bu güç ya da bileşimin adıdır.

Dün”, Sudan’da “halk”, işçi sınıfından tekel-dışı burjuvaziye kadar, yarı-feodal, hatta kabile ilişkileriyle giriftleşmiş tekellerin sömürü ilişkileri altında yaşayıp çalışan ve bu ilişkilerin ilk elde üst yapısının değişmesine uzanan bir mücadele yürütmüş olan geniş bir kesimi kapsamaktaydı ve bu nedenle daha ileri ve sosyalist içerikli bir mücadele veremedi ve ancak demokratik içerikli bir mücadele yürütebildi. “Yarın” ise, Sudan “halkı” farklılaşarak sömürülen yığınlarla tanımlanacak ve amaç ve hedeflerini daha ileriden tanımlayacağı gibi, tanımlanan, nesnel bakımdan farklılaşmış olacaktır.

Ancak yazıda ne sahip oldukları farklı özelliklerle tek tek ülkeler ne de bu farklılıklar ve farklılaşma üzerinde durulacak. Bu farklılıklar ve en başta şu ya da bu ülkede yürütülmüş olan mücadelelerin ayırt edici içerik ve yanları, ve bir adım atılarak, “devrimin karakteri” ve “acil görevleri” olmak üzere neden olacakları farklılıklar tartışılmayacak. Fransa’daki genel grev üzerinde de yoğunlaşmayacak olan yazıyı ilgilendiren ve tartışılacak olan, birbirlerinden toplumsal ve siyasal yapı vb. olarak küçümsenmez farklılıkları bilinen ülkelerde belirli farklılıklarıyla gelişen halk hareketlerin, ortak olan yön ve yanları üzerinden, yalnızca belirli ve geçici değil, kalıcı başarılar kazanabilmeleri için gereksinilenler ya da başka bir deyişle devrimci sınıf partilerinin –farklı somut koşullarının farklı taktiklerin uygulanmasına ihtiyaç göstereceği şüphesiz olan– halk hareketleri karşısındaki genel yaklaşımları ve görevleridir.

GERİCİLİĞİN SALDIRILARI, KENDİLİĞİNDENLİK YA DA YEDEKLENME VE GEÇİCİ BAŞARILAR

Halkların, önceki belirli eylemlerinden farklı olarak, bu kez, aralarında sınıf talepleriyle işçiler de olmak üzere, sömürü toplumun kendisine olmasa bile belirli sonuçlarına, yerli ve yabancı tekellerin yağmasının belirli görünümlerine ve genellikle zorbalığın otokratik biçimlerine karşı ayağa kalkmaları, katlanma ve sessizliğin yerini koşullara isyan ve karşı koyuşun –Bolivya’da ise darbeye karşı tutumun– alması başlı başına iyi ve sevindirici bir gelişmedir. Sömürülen ve ezilen yığınlar, hemen her ülkede farklı sınıflarla bir arada eylemde bulunsalar ve hiçbir şey kazanamasalar bile, birlikteliklerinin çoğu ülkede gericiliğe geri adımlar attıran yaptırım gücünü görmekte ve bu güce dayanarak sorunlarının çözümüne ulaşabileceklerini hiç değilse hissetmektedirler. Bu, az şey değildir. Başka zorunlu gerekleri de yok değildir, ancak kazanmanın bir olmazsa olmazı, halkların deneyleriyle biriktirdiklerini üst üste koyarak hareket etmeyi başarmasıdır.

Üzerine laf etmek de, entelektüel bir bilgi olarak ulaşmak da kolaydır. Ancak halklar açısından pratik elde edilebilirliği o kadar kolay değildir. Çünkü “kazanmak” dendiğinde sıradan reformistlerin düzen-içi yaklaşım ve öngörülerine itibar edilmeyecekse, sözü edilen; elbette her türlü kazanç önemli olsa bile, yarın belki de yarından da yakın yeniden elden çıkacak/gasp edilecek kapitalizmin belirli olumsuz sonuçları ya da bakan ve başbakanların istifaları türünden zorbalığa belirli geri adımlar attırılmasıyla ilgili kısmi ilerlemelerden çok, hangi acil görevler yerine getirilerek ilerlenecek olursa olsun, olumsuzluğun kaynağı olan kapitalizmin kendisinin tasfiyesinin öngörülmesini de kapsayarak, mevcut düzenin değiştirilmesine girişilmesi olarak, devrimdir. Devrimse, evet, halk kitleleri ayağa kalkmadan olanaksızdır. Devrim kitlelerin eseridir. Ancak isyan nedenlerinin kaynağı kurutularak ortadan kaldırılması ve öyleyse yalnızca sonuçlarının değil ama temeli olan üretim araçlarının özel mülkiyetiyle kapitalist ilişkilerin tasfiyesi yoluyla sömürüden kurtuluşunu gerçekleştirmeye öngörmesi ve bunun ilk adımı olarak kendi egemenliğini kurması olarak halkın kazanması, hala emperyalizm ve proleter devrimleri çağı olmayı sürdüren çağımızda, eğer geçici ve burjuva gericilikçe kolaylıkla çalınabilir olmayacaksa, halk hareketinin burjuvazinin hegemonyasında ve onun peşine takılmış bir hareket olarak gelişmemesini ve aynı anlama gelmek üzere işçi sınıfı öncülüğünde bir hareket olmasını gerektirir.

Doğrudan burjuvazinin önderlik ettiği ya da kendiliğinden hareketler olarak, burjuva içerikli ve bu nedenle –sağından solundan aşma belirtileri gösterse bile– burjuva düzen sınırları içinde kalan/kalacak halk hareketleri belirli kısmi kazanımlar sağlayabilir; ancak bunlar, örneğin Venezuela’da, örneğin 2011’de diktatörlüklerin başındaki Bin Ali ve Hüsnü Mübarek’in devrildikleri ama devrimlerin “çalındığı” Tunus’ta ve çok daha kısa süreli olmak üzere Mısır’da olduğu gibi, geçici kazanımlar olabilir. Son örnek, Ömer Beşir’in devrilip tutuklandığı, ama şeriatçı “Milli Ümmet Partisi” ile revizyonist Komünist Parti’nin de aralarında bulunduğu muhaliflerin örgütü “Özgürlük ve Değişim Bildirgesi Güçleri”nin Beşir’in bir “Askeri Geçiş Konseyi” oluşturan generallerinin darbe ile halka kendi iradelerini dayattığı ve muhalifleri egemenliği elinde tutan “Devlet Başkanlığı Konseyi”ne katılıp kendilerine tabi olmaya zorlayarak devrimi halkın elinden çaldığı Sudan’dır.

Sudan’da geçtiğimiz yıl sonunda patlak veren gösteriler ayaklanmaya dönüşerek, bu yılın Nisan’ında Ö. Beşir devrilmiş ve generalleri sözde normalleşmeyi sağlayacak bir “Askeri Geçiş Konseyi” kurmuşlardı. Yüzlercesi katledilmesine rağmen Ö. Beşir’i devirmeyi başaran Sudan halkı, kendisini ve iradesini dayatan generallere ve konseylerine boyun eğmedi ve düzenin, Beşir’in generallerince sürdürülmesini kabul etmeyerek, mücadelesini sürdürdü. Göstericiler kışlaları kuşattılar ve geri çekilmeyip taleplerinden vazgeçmediler. Haziran’daysa ordu halka saldırıya geçti ve yüzü aşkın kişi bir gecede katledilip ayaklarına taşlar bağlanarak Nil’e atıldılar. Yine durmayan halkın mücadelesi iktidar değişikliği ve egemenlik talep etme noktasına ilerledi. Konsey başkanı generalin istifasıyla Konsey kendisini yenilemeye gitti; Suudilere ve BAE’ne, dolayısıyla Amerikan emperyalizmine yakın generaller gücü ellerinde toplarken halkın mücadelesi karşısında izledikleri taktiği de yenileyip geliştirdiler.

Mücadelesi ezilerek yok sayılamayan sömürülen ve ezilen yığınların arkasından dolanılacak; halka yönelik baskı görünüşte son bularak, halkın temsilcileri sözde yönetime katılmaya çağrılacak, aslında baskı yalnızca biçim değiştirecekti!

Muhaliflerin belirli örgütlülüklerine karşın karşı-devrimin bu taktiği başarılı oldu. Yığınlarda bir gevşeme görülmezken, önce “Bildirge Güçleri” içinde tartışma baş gösterdi ve dinci siyasal İslamcı örgüt, peşinden görece küçük belirli grupları da sürükleyerek, generallerle uzlaşmaya yöneldi. Darbecilerin, Irak’taki Amerikan işgali sonrasında işgalcilerle işbirlikçilerinin ya da Türkiye’de 12 Eylülcülerin kullandıkları argümanın benzerini ileri sürerek, “demokrasiye geçişi sağlamak” üzere, bir organ olarak geçici bir “devlet başkanlığı konseyi”nde, generallerle halkın temsilcilerinin bir araya gelerek bu “geçişi” sağlamaları dayatması bir kere kabullenilmeye başlanınca, arkası geldi. Küçümsenmez bir güce sahip olan revizyonist Komünist Partisi önce uzlaşmaya karşı çıktı, ancak reformist yaklaşımlarıyla düzen karşısında ve halk ve mücadelesiyle ilişkisinde hiçbir zaman devrimci bir rol oynamamış olan revizyonist partilerin genel tutumlarının yeni bir örneğini verip “ipe un sererek”, henüz uzlaşmayı kabullenmemiş sömürülen yığınların önüne düşmedi ve mücadele yolunu benimsemedi. Kısa süre içinde o da generallerle uzlaştı ve “Bildirge Güçleri” belirledikleri 5 kişiyle “yönetimde” temsil edilmeyi kabul ederek, halkı, kaderine terk ederek, yarı yolda bıraktılar.

Halkın isyanı, başlıca ekmek fiyatlarının üç misli zamlanmasıyla tetiklenmiş ve ülkenin bağımlı ve geri kapitalizminin belirli sonuçlarının yıkıcı hal almasıyla bu sonuçlara ve Beşir’in zorba baskısına karşı patlak vermişti. Halkın, sonuçlarına yönelik tepkinin ötesinde tekellerden başlayarak kapitalizmin kendisini tasfiyeye yönelme gibi bir tutumu, ya da eğilimi yoktu; öfkesinin kendiliğindenliği aşmayı zorladığı noktada, mücadeleye atılmış olan yığınlar bağımsız bir siyasal tutum geliştirmekten uzaktılar, böyle bir program ve örgütlenmeye (bir proleter devrimci önderliğe) sahip değillerdi; dolayısıyla –tekel-dışı– burjuvazinin hegemonyası kırılamadı, temsilcileri durumundaki başlıca iki siyasal örgütün, İslamcı “Milli Ümmet” ve revizyonist “KP”nin peşine takıldılar. Diktatörün istifası talebiyle mücadelelerini geliştirme düzeyine kadar ilerlediler, ama yerine ne koyacakları konusunda bir netlikten yoksundular. Zorla bastırılıp ezilemeyen mücadelelerinin, etkili burjuva akımlar olan siyasal İslamcılar ve revizyonistlerin yönlendirmesinde, kendilerine düzen içinde yerler arayan reformist temsilcilerinin “yönetime katılmasıyla” “güzellikle” yatıştırılması sağlandı.

Zaten hiç dokunulmamış olan tekellerin egemenlik koşulları devam ederken, bundan böyle halka yönelik baskı ve zor, bağımlı kapitalizm altında kendileri için bile önemli tavizler koparamayacak olan düzen yanlısı temsilcilerinin de –hiç değilse önemli bir bölümünün– katılımıyla sürecek.

Bu ve benzeri gelişmeler, ilk kez yaşanmıyor.

Tunus’ta bin Ali’nin devrilmesinin ardından benzerine tanık olundu; gericilikle uzlaşan siyasal İslamcı en Nahda, oligarşik egemenliğin sürdürücüleriyle koalisyon kurarak devrimi halkın elinden çalıp götürdü. “Geçiş süreci”nde, bin Ali’nin bakanlarıyla generalleri yine önemli rol üslendiler.

Mısır’da da farklı olmadı. Mübarek’i deviren Mısır’ın yoksul ve sömürülen yığınları, başından itibaren düzenin sivil ve askeri bürokrasisinin şahsında Mübareksiz Mübarekçiler ve palazlanmış olan siyasal İslamcı Müslüman Kardeşlerinin arasında kaldılar. Önce, –tamamen ezilmeseler bile–, düzene karşıtı görüntü vermelerine karşın kendileri tekelleşerek düzenin egemenleri arasına katılmakta olan siyasal İslamcıların ağırlığı altında kaldılar ve siyasal İslam Mursi ile kendi gerici iktidarını yerleştirmeye giriştiğinde –zaten yatışıp sönmemiş olan– ayaklanmalarını yenilediler. Mursi’ye Mısır’ı dar ettiler. Ancak bu kez, siyasal İslam’ın zorbalığını ileri sürüp kullanarak kendilerine yardım ediyor görüntüsü veren generallerin darbesiyle karşı karşıya kaldılar. Mısır Devrimi ikinci kez halkın elinden çalındı.

Hem Tunus ve hem de Mısır’da sömürülen yığınlar, ayaklanmasına ayaklanmışlardı; ancak yine kapitalizmin belirli olumsuz sonuçlarıyla gerici burjuvazinin zorbalığına karşı ayağa kalkmışlardı. Kitle hareketi, tekellerin sömürü ve yağmasının belirli sonuçlarını ve zorbalığın belirli bir biçimini hedeflemekle sınırlı kendiliğinden bir hareketti; ama kapitalizmi ve burjuva diktatörlüğünü hedef alan bağımsız hareketiyle işçi sınıfı önderliğinde, siyasal ve örgütsel bakımdan gelişkin bir hareket değildi. Düzen karşıtı bir program ve bu programı gerçekleştirecek burjuvaziden bağımsız örgütlenmesiyle sağlam bir önderlikten yoksundu.

Sudan’da olan da buydu.

Venezuela’da Chavez’le ardından Maduro ve ondan politik bakımdan daha geri ve uzlaşmacı olmakla birlikte Bolivya’da Morales’in sürüklediği hareket bakımından da benzer bir gelişme söz konusudur.

Venezuela’da oligarşi siyasal egemenliğini henüz yeniden sağlamış değildir ve sömürülen yığınlar tekelci kapitalizmin üstelik neoliberal saldırganlığının dizginsiz koşullarıyla yüz yüze değiller. Arada, hala, kamulaştırmalar ve devlet sübvansiyonları olarak konmuş bir dizi ketler var.

Ancak Chavez de, aynı şekilde kapitalizmin yoksulluk ve sefalet türü sonuçlarıyla oligarşik zorbalığa karşı ayağa kalkıp askeri birliklerin ateşiyle binlerce ölü veren 1989 Caracazo İsyanının henüz ateşi küllenmemişken darbeye teşebbüs etmiş, aynı sürecin ilerleyen yıllarında bu kez seçimle iktidara gelmişti. Çeşitli isimlerle ifade ettiği ve her isim yenilemede katılımı biraz daha genişleyen hareketinin başlıca sosyal dayanağı kentlerin nüfusunu şişirmiş yoksul işçi ve emekçi yığınları olduğu gibi, iktidarını da onların yatıştırılamayan hareketliliği üzerine oturttu. Ancak Chavez sömürülen yığınların belirli taleplerini savunup kamulaştırmalarla devlet sübvansiyonları vb. yoluyla karşılamaya yönelmekle birlikte, bir halk iktidarı kurmaya girişmedi. Halkçılık –ya da yabancı dilde populism– yaptı şüphesiz, ama iktidarı bir burjuva iktidarıydı. Tekellerle belirli çelişmelere sahip, ama onun tasfiyesi gibi bir yönelimi olmayan ve bu haliyle uzlaşmacı, üstelik siyasal egemenliği ele geçirdiği koşullarda devlet olanaklarını kullanarak zenginleyip palazlanarak tekelleşme eğilimi içindeki tekel-dışı burjuvazinin; –küçük burjuvazinin özellikle üst kesimlerinin bir ucundan tutunmakta oldukları– başlıca orta burjuvazinin iktidarı.

Chavez’in kişisel özellikleriyle birlikte muhalif hareketin birleştirici etkide bulunduğu başlangıçta görece iyi olan ve iktidarın ilk döneminde de az-çok süren emek yığınlarıyla ilişkiler, –hala Amerikan emperyalizmi ve tekelci muhalefetle süren mücadele içinde bütünüyle olanağı yakalanıp tamamen gerçekleştirilemeyen– iktidarın “oturma” süreci ilerledikçe sıkıntılı hal alarak, bozulma eğilimi gösterdi. Bir yandan üstesinden gelinemeyen Amerikan ambargosunun yarattığı zorluklar ve kitlelerin tahammül etmesi istenen yoksulluk ve yoksunluklar, diğer yandansa kitlelerden gizlenemeyen suiistimal ve yolsuzluklar vb. yoluyla iktidardaki burjuvazinin palazlanması, sömürülen yığınlarla burjuvazi arasında iki taraflı gerilimlere neden oldu. Hem yolsuzlukları vb. dolayısıyla sömürülen kitleler kendileri gibi yoksunluklar içinde yaşamayan burjuvaziden, hem de palazlandıkça sömürücü sınıf karakteri ve tutumu itibariyle burjuvazi, sırtından palazlanarak zenginleşmesi yetmiyormuş gibi aşağılayarak yukarıdan bakmaları artarak kitlelerden uzaklaşmaya, hatta taraflar, Tarım Bakanlığı gibi yolsuzluğun ayyuka çıktığı durumlarda karşı karşıya gelmeye başladı. Şimdi Maduro yönetimi altında hala dört başı mamur tam bir kopuşma gerçekleşmemiş olsa bile, süreç, bu yönde ilerlemektedir. Çin ve Rus emperyalizmiyle girilen ilişkiler ve ülkenin yeni bir bağımlılık altına girmekte oluşu, bu yöndeki ilerleyişi pekiştirmektedir.

Bolivya ise, halk hareketleri ve halkların her ileri atılımının, elde ettiği ve edebileceği her olası kazanıma karşın, bu kazanımların geçiciliğinin ve atılımlarının daha ileri ve kalıcı kazanımları açısından olduğu kadar, hatta devrimlerinin –Arapların deyişiyle– çalınmaması bakımından da, kendiliğinden hareketler halinde dolaylı ve burjuva, küçük burjuva önderlikli hareketler halinde dolaysız olarak kapitalizmin sınırları içinde kalmakla yetinemeyeceğini, ama kapitalizm karşıtı program ve burjuvaziden bağımsız örgütlenmeye sahip işçi sınıfı önderliğinde hareketler olarak gelişmeye ihtiyaç duyduğunu kanıtlayan daha da öğretici bir örnektir.

Chavez ve Maduro ile karşılaştırıldığında, yine tekel-dışı orta burjuvazinin temsilcisi olan Evo Morales’in fazlasıyla uzlaşmaya dayalı “mücadele platformu” ile onlardan daha geri bir noktada olduğu tartışma götürmez. L. Amerika’nın neo-liberal saldırganlık karşısında halkların tepkileri zemininde “sol”a açıldığı koşullarda –Chavez’le Lula arasında ikinciye daha yakın bir pozisyon tutarak– bir yerli lideri olarak seçimleri kazanıp Bolivya’nın başına geçen Morales, Amerikan emperyalizminin de baskılarını artırmasıyla rüzgarların sağdan esmeye ve yalnızca Brezilya’nın değil ama genellikle L. Amerika’nın sağa kaymaya başlaması ve önündeki zorlukların büyümesinin de etkisiyle bir yandan neo-liberal içerikli politikaları daha ileri ölçüde benimseyip uygulamaya bir yandan da otoriterleşme ve baskıyı artırmayı çıkar yol saymaya ve başlıca bu iki nedenle halkla arasını açmaya, giderek halktan tamamen kopmaya yöneldi. Oysa başkanlığının sosyal dayanağı, başta kendisinin de zengin bir ailesinin çocuğu olduğu yerliler olmak üzere halktı, ve bu, “kendi bindiği dalı kesmek” anlamına geliyordu.

Darbeyi de buradan yedi. Moroles neo-liberal politikalar izlemeye yönelmiş ve otoriter eğilimler göstererek halkın talepleri karşısında gerici bir pozisyon tutmaya başlamıştı; ancak onun halk karşıtı ve düzen yandaşı bu yönelimi, ne Amerikalılar ne de işbirlikçisi Bolivya oligarşisinde olumlu yanıt buldu. Onu bağırlarına basmadıkları gibi, kendilerinden olmayan, güvenilmez olduğu kadar, tek avantajı durumundaki –başta yerliler olmak üzere– halkı denetim altında tutabilme olanağını büyük ölçüde yitirmiş olduğundan değersizleşmiş ve atılması gereken bir “safra” sayarak, dolaysız siyasal egemenliklerini gerçekleştirme yoluna gittiler. “Sivil” faşist hareketin desteğindeki askeri darbeyle hükümeti de ele geçirdiler. Darbe, kuşkusuz yalnızca Morales’e yönelik değildi ve onu yerinden etmekle kalmadı, asıl saldırı, yerlileri ve tüm halkı hedef aldı.

Morales’in başkanlığıyla tekel-dışı burjuvazi tarafından yedeklenerek emperyalizm ve işbirlikçisi tekellere karşı mücadelesi yatıştırılmış olan Bolivya halkı, gericileştikçe gerçek yüzünü görmeye ve mücadele etmeye yöneldiği Morales’in yatıştırıcılığından kurtulmaya başladığında gelen Amerikancı faşist darbeye karşı mücadelesini geliştirme çabasında şimdi.

Ekim’den bu yana, iki ayı aşkındır, hala yatışmaktan uzak olan ve hükümet görevden alınmasına rağmen hız kesmeden kitlesel olarak süren Şili halk hareketi de benzer zorluklarla yüzleşiyor. Özellikle ilk patlak verdiğinde polis ve asker şiddetine maruz kalmasına karşın, halkın katılımının genişlemesinin yanı sıra, mücadele, gösterilerle grevler… ve en son kadınların polis şiddetini telin ettikleri toplu dansların vb. eklenmesiyle, yeni biçimlerle zenginleşerek gelişti. Hareket çok güçlü ve kopardığı tavizler ve sağladığı kazanımlara karşın gerileme belirtisi göstermedi. Aylardır ayakta olan Şili halkı, birliğinin ve birleşik hareketinin gücünü yaşayıp hissediyor. Bu, temel önemdedir ve geleceğin temelli bir güvencesi olduğu tartışılmaz. Ancak tek başına yeterli sayılamayacağı da, yine, tarihsel örnekler kadar, yakın tarih ve günümüz halk hareketlerinin deneyleriyle kanıtlıdır.

HALKIN YIKICI VE YAPICI GÜCÜ, KOŞULLARI VE BAĞINTILILIĞI

Halklar, her ayağa kalktıklarında, hem tanıklık ettikleri birlik ve mücadelelerinin gücünün yeniden ve yeniden farkına varıyor, hem de çoğu durumda burjuva gericiliğini geriletip tavizler kopararak kazanımlar sağladıklarında, yaptırımcı niteliğiyle, daha ileriden farkına vardıkları güçlerini, dost-düşman herkese gösteriyorlar. Bu, önemsenmezlik edilemez.

Öte yandan, önemsenmezlik edilemeyecek başka şeylerin de olduğu kesindir. İlki şudur ki; ayağa kalktığında, halkın hem kendisi hem de dost-düşman herkese yeniden ve yeniden kanıtladığı birleşmiş gücünün olumsuz ve olumlu yön ve işlevlerinin bir arada önemli olduğudur.

Olumsuz, yani yıkıcı yönü ve işleviyle birleşmiş halkın mücadeleci gücüne, –kazanım sağlamış ya da püskürtülüp yenilmiş olsun– tüm halk hareketlerinde, halkın birliğinin genişliği ve sağlamlığı kadar mücadele halindeki halkın ulaşıp sahip olduğu bilinç ve örgüt düzeyiyle orantılı olarak şu ya da bu ölçüde tanıklık edilebilir, edilmiştir.

Kendiliğindenliği aşamadığı durumda bile halkın ve mücadelesinin yıkıcı gücüne söylenecek söz yoktur. Halkın ve gücünün sillesi pektir. Halkın mücadelesi kendiliğindenliği içinde geliştiği koşullarda dahi bu güç, “çıplak” haliyle, kolay üstesinden gelinir güç değildir. Herhangi bir burjuva önderliğin peşine takılmadığı ve kendiliğindenliğiyle kendi halinde düzen içinde kaldığı koşullarda, kapitalizmin sonuçlarının tetikleyici nesnellikleri kadar çıkarlarının da nesnelliğiyle kapitalizmle uyuşmazlık ve karşıtlık halinde olan sömürücü sınıf ve tabakalarıyla halkın ve mücadelesinin gücü küçümsenmez bir yıkıcılık yüklüdür ve kapitalizmin sınırlarını aşmaya eğilim gösterir. Hareketinin gelişmesi içinde işçi sınıfı önderliğinde bağlanmadıkça halkın kendiliğinden hareketlerinin sonuçta sistem içinde dönenip sönmeye yazgılı olduğu tartışma götürmez; ancak sönmesi öncesinde, hele patlak verdiğinde ve yükseliş sürecinde küçümsenmeyecek bir güce sahip olduğu da açıktır ki, Ekim’den bu yana ayağa kalkan halkların genellikle kendiliğinden düzeydeki hareketleriyle Tunus ve Mısır Devrimleri bunu göstermiştir.

Ancak konu ve tartışma burada noktalanamaz. Ne denli yıkıcı rol oynarsa oynasın, kendiliğinden hareket eninde sonunda bastırılır ya da söner, ve mücadele tecrübesi ve deney birikimi bir yana, hareketin hanesine yazılacak olumlu puan ya da halkın elinde kalacak kazanım olarak, geriye ya hiçbir şey kalmaz veya çok az şey kalır. Mısır örneğinde, edindiği tecrübe önemsiz değildir, ancak Mübarek’in ardından en son üstelik halkın Mursi ve Müslüman Kardeşler hükümetini hemen hemen devirmesinden yararlanarak gerçekleşen Sisi darbesiyle, halkın elinde neredeyse hiçbir kazanım kalmamış; Tunus örneğinde ise, biriktirdiği tecrübenin yanında, halkın elinde, şimdilik giderek sağından solundan tırtıklanarak güdükleştirilen belirli bir kendini ifade, toplanma, basın ve özellikle örgütlenme hakkıyla burjuva içerikli –ama tabii ki küçümsenemeyecek olan– az-çok demokratik siyasal koşullar kalmıştır.

Öte yandan, günümüzde, şüphe yok ki, ancak –neo-liberal saldırganlık tarafından şiddetlendirilen işsizlik, vergi ve zam artışları, düşük ücretler gibi kapitalizmin olumsuz sonuçlarına yönelik olarak ekonomik ya da genellikle baskı ve zorbalık yüklü belirli uygulamalarıyla –burjuva devleti değil, onun yürütme komiteleri niteliğindeki– hükümetleri hedef alan siyasal taleplerden bir ya da birkaçı üzerinden patlak verebilecek halkın kendiliğinden hareketleri, düzen-içi hareketler olarak, burjuva içerikli olmalarının ötesinde, birçok durumda yedeklenerek, dolaysız şekilde belirli burjuva kesimlerin etkisi altına girerler, girmişlerdir.

Burjuva kesimlerin yedek gücü ve kitlesel dayanağı haline gelen kitlesel hareketlerin, bir kez yedeklendiklerinde, hemen ve her durumda bir askeri birlikte olduğu gibi “hazırol”da duracakları ya da “birer–le–kol” da veya “avcı düzeni”nde ilerleyecekleri ve hiç kendiliğinden tepkiler vermeyecekleri varsayılamaz. Yedeklenen halk hareketlerinin hala denetim dışı tepkileri olması olağandır; ancak burjuvazinin peşine takmayı başarması durumunda, artık asıl olarak, kendilerini yedekleyen burjuva mihrak ya da kliğin çıkarları doğrultusunda ve amaçlarına uygun olarak, kapitalist düzeni restore etmeye yönelik burjuva programıyla yürüttüğü politik mücadelesinin bir “kaldıracı”na dönüşmüş olacakları da herhalde açıktır. Kitle hareketinin herhangi burjuva mihrakın yaklaşımları ve politik programından etkilenerek onun özel talepleriyle çıkarları doğrultusunda ilerleme yoluna girmesi, söz konusu burjuva mihrakın yedeğinde bir “kaldıraç”a dönüşmeye ve düzenin restorasyonuna alet edilmeye başlamasıyla eşanlamlıdır. Halkın ve mücadelesinin gücünü, halkın kendisinin değil, ama yedekleyerek belirli bir burjuva mihrakının kullanıyor olması durumda, halkın ve mücadelesinin “yıkıcı gücü” de kaçınılmazlıkla bir farklılaşmaya uğrayarak, belirli burjuva mihrakının “vurucu gücü”ne dönüşecektir. Venezuela ve Bolivya’da ne yazık ki böyle olmuş, halk hareketi, tekel-dışı burjuvazinin peşinde böyle bir sürece sürüklenmiştir.

Bu, aynı zamanda halk hareketinin halk hareketi olmaktan çıkma ve yatışması sürecidir de ve bu durumda, halk hareketinden geriye, burjuvazi tarafından yedeklenip burjuva hareketin dayanağına dönüşerek, onun bir unsuru haline getirilmiş ve katlanılmaz hal alan sonuçlarına tepki göstererek isyan ettiği kapitalist düzenin burjuva amaçlarla sağından-solundan rötuşlanmasının hizmetine koşulmuş halk kalır.

Kuşkusuz, bir kez yedeklenmesi, halkı ve gücünü bütünüyle gündem dışı kılmayacak ve tarihin sonunu getirmeyecektir. Venezuela ve Bolivya’da örneğin, yeni koşullarda, yazının başlangıç bölümünde söylendiği gibi, kavramsal olarak değişken olan ve farklı koşullarda farklı anlamlar yüklenen gerek “halk” gerekse “halk hareketi”nin farklılaşarak yenileneceğine güvenilebilir. Farklılaşan yeni koşullarla devrimci sınıf partilerinin kitle içindeki çalışmalarının halkın yedeklenmesiyle hareketinin yatışmasına son vererek, her yenilginin ardından yeniden ayağa dikilmesine götürebileceği belirtilmelidir.

İkinci önemli şey ise, kendiliğindenliği koşullarında kapitalizmin sonuçlarıyla sınırlılığı belirli olsa bile, nereye yöneleceği ve burjuva amaçlara yedeklenip yedeklenmeyeceği belirsiz olan halk hareketlerinin olumsuz yönü ya da yıkıcı gücünün, sömürülen yığınların nesnel çıkarları doğrultusunda işlevsel oluşu ölçüsünde ve öyleyse halk ve hareketinin kapitalizmi hedef alan doğru bir programla örgütlülüğe sahip işçi sınıfının önderliğinde olması oranında artacağıdır. Bunun anlamı şudur ki, halk hareketlerinin olumlu yönü ya da yapıcı gücü ne denli belirgin ve gelişkinse, olumsuz yönü ya da yıkıcı gücü de o denli büyür. Ne yapacağını bilme netliği ve bunun doğruluğuyla gerçekleştirici/mücadeleci gücün örgütlülüğü, halkın ve mücadelesinin vuracağı bitirici darbenin etkisini çoğaltıp ağırlaştırır.

Buradan üçüncü önemli olana varırız: Halk hareketlerinin olumlu yönü ve işlevi ya da yapıcı gücü, en az olumsuz yönü ve yıkıcı gücü kadar, başarısının belirleyicisidir. Kapitalizm karşıtı bilinç ve örgüt düzeyinin gelişkinliği, dolayısıyla sadece yıkmaya değil aynı zamanda yapmaya, kapitalizmin yıkıntısı üzerinde sosyalizmi kurmaya yetenekli oluşu halk hareketlerinin kalıcı başarılarının önkoşuludur. Bu, tabii ki, bu durumda halk hareketinin ya doğrudan bağımsız bir işçi hareketi olması ya da işçi sınıfı önderliğinde gelişmesi anlamına gelir.

KALICI KAZANIMLAR İÇİN KAPİTALİZM KARŞITLIĞI İHTİYACI

Halk hareketlerinin, geçici kazanımlar elde ederek sönmemesi ya da çeşitli burjuva akım ve hareketlerce etkilenip yedeklenerek belirli burjuva amaçlar ve politikalara alet edilerek yatıştırılmak ve mevcut kapitalist düzenin restorasyonunun bir gücüne dönüşmekten kaçınabilmesinin tek çaresi ve yolu vardır.

Halklar, öfke ve isyanlarının nedeni olan olumsuz sonuçlarının kapitalist sömürü düzeninden başkası olmayan kaynağını ortadan kaldırmayı öngörebilmeleri ve –atılacak devrimci adım, üstlenilecek acil görev ve izlenecek taktiklerle ilgili tartışmalar bir yana– bu yola girmeyi başarabilmeleri durumunda kalıcı kazanımlar sağlayabilirler.

İsyan nedeni işsizlikse; işsizliğin nedeni günümüz kapitalizmidir, işsizlik kapitalizmin kaçınılmaz bir sonucu ve ayrılmaz yol arkadaşıdır. Ekmeğin, elektriğin, gazın, ulaşımın zamlanması ya da dayanılmaz vergi artışlarıysa, ikisi de kapitalistlerin kâr kaynakları olduğu kadar kapitalist düzenin koruyucusu burjuva devletlerin finansmanının araçlarıdır. Enflasyon, kapitalizmin, ücret ve maaşları eriten, hayat pahalılığına yol açan bir sonucudur. Halkların gösteri ve ayaklanmaları kapitalizmin hangi sonuç ya da sonuçlarına öfke ve isyanla patlak vermiş olursa olsun; kapitalizm tasfiye edilmedikçe bu sonuçlar bütünüyle ortadan kaldırılamaz.

En ileri noktada, tekelci kapitalistler, halkların gücünü kıramayıp mücadelesini ezip bastıramadıklarında geri adımlar atarak tavizler verirler. Halkı öfkelendiren somut sorun vergi ya da zamsa, bunlar, ya hareketi söndükten sonra yeniden dayatılmak üzere halkın bükülemeyen bileğinin geçici bir hakkı olarak, ertelenir veya geri alınır ya da süreç içinde “icat edilecek” veya enflasyon vb. yoluyla kapitalizmde kendiliğinden gerçekleşecek bir başka kalem gelirle telafi edilir.

Kapitalizmin sınırlarının ötesine geçilmeyip düzenin sınırları içinde kalındıkça, çaresi ve yolu yoktur; bir süre sonra elden çıkarılacak geçici kazanımlardan fazlası elde edilemez. Çare, mevcut kapitalist sömürü düzenine son verilmesinin yaklaşım olarak benimsenmesi, bunun, üzerinden yürünmek üzere hareketin temeli edinilmesidir. Nereden başlanacağı, hangi görevlerin hangi sırayla üstlenileceği ve hangi taktiklerin izleneceği tartışmaları bir yana, çare, sömürünün ortadan kaldırılması perspektif edinilerek mücadele edilmesidir.

Kolay mıdır? Değildir! Hele gerçekleştirilmesi, lafının edilmesi kadar hiç kolay değildir.

İhtiyaçları bir değil, birden çoktur.

En temellileri şunlardır.

KAPİTALİZMİN SONUÇLARINA ÖFKEYLE AYAĞA KALKMAK GEREKLİ AMA YETERLİ DEĞİL

Kapitalizmin herhangi sonuç ya da sonuçlarına öfke ve kızgınlıkla ayağa kalkmak gereklidir, ama yeterli değildir. Ayağa kalkıp harekete geçen halkın, dost ve düşmanlarının kimler olduğunu ve ne yapacağını bilmesi kalıcı başarının temel bir ihtiyacıdır. Bunun anlamı, en başta doğru bir programa ve bu programın hedeflerini gerçekleştirmeye yetecek düzeyde bir örgütlenmeye sahip olmaktır.

Ortadan kaldırılıp yerine bir başkası konmak üzere değiştirilmesi gerekenler, bir dizi yanlış politikalar izleyen, vergilerle zamları artırıp yolsuzluklar yapan başbakanlar, bakanlar bürokratlar ya da “diktatörler” olarak tanımlanan devlet başkanları vb. ile sınırlı olamaz; mali sermaye ve tekellerin egemenliğindeki kapitalist düzendir, kapitalizmdir.

Öyleyse, sömürücü ve baskıcı belirli politikalarla bu politikaların izleyicisi olan hükümetlerin, başbakan ve bakanlarla “diktatörler”in değiştirilmesiyle yetinilemez; alaşağı edilmesi zorunlu olan, izlenen bütün gerici ve halk karşıtı politikalarla derinleştirilen olumsuz sonuçlarıyla kapitalizm ve sömürü ilişkilerinin devamını sağlayan egemenlik sistemidir.

Düşman” ya da işten atmalar, ödenmesi olanaksızlaşarak bıkkınlık verecek şekilde artırılan vergiler, özellikle zorunlu tüketim maddelerine yapılan zamlarla isyan nedeni olan işsizlik ve sefaletin derinleşmesi, gelecek güvensizliği, özgürlük yoksunluğu ve zorbalık gibi olumsuz sonuçların nedeni ve kaynağı olan kapitalizmde egemenliği elinde tutan mali sermaye ve tekellerdir.

Mali sermaye egemenliği ve tekellerden zarar gören herkes, onlarla uzlaşarak halka, birliği ve mücadelesinin gelişmesine zarar vermemesi koşuluyla, dost olabilir.

Şu vergi artışı ya bu zamlara karşı çıkılarak, indirim vb. talep edip halka yöneltilmiş şu ya da  bu saldırılara yönelik protestolar düzenlenerek halkın içine itildiği kapitalizmin çözümsüzlüklerinin giderilmesi sağlanamaz. Olanaklı tek çözüm; kurtuluşunun ilk adımı olarak halkın kendi egemenliğini kurmasıdır. Çözüm, halkın egemenliğidir; halkın egemenliğini elinde toplamaya cesaret etmesindedir. Bunun için tekellerin gerici egemenliğine son verilmelidir.

Halk üzerinde baskı ve zor uygulayarak, sömürü ilişkilerinin devamını gözetip sağlayan;  “yürütme komitesi” durumundaki hükümetler ve sorumluluğu elinde toplayanlar “diktatörler”, “tek adamlar”, devlet başkanları ya da başbakanlar vb. olan burjuva diktatörlüğüdür, militarizm ve bürokrasi bu diktatörlüğün aletidir. Bu diktatörlüğün aldığı ve alabileceği demokratik, monarşist, faşist, dinci vb. çeşitli biçimler, halkın mücadelesinin sadece taktiklerini etkileyip değiştirebilir; oysa halkın, bütün olumsuz sonuçlarıyla sömürü ve baskıdan kurtuluşunun ihtiyacı olarak, burjuva diktatörlüklerin devrilmesi zorunluluğu değişmeden kalır.

BÜROKRATİK MİLİTARİST AYGITIN KIRILMASI ŞARTTIR

Tarihsel tecrübeler kadar en son Ekim’de çok sayıda ülkede patlak veren halk hareketlerinin deneyi de, kitlesel mücadelelerin önünde set oluşturan saldırgan başlıca bastırıcı güç ve halk karşıtı diktatörlüğün şiddet aleti olan bürokratik militarist aygıtın varlığını sürdürmesi halinde ancak kısmi ve geçici kazanımlar elde edilebileceğini ama esenliğe ulaşılamayacağını bir kez daha göstermiştir.

Son iki örnek olarak, gerek Sudan gerekse Bolivya’da her şey açık seçiktir. Sudan’da halka kendisini dayatan ve halk hareketinin yatıştırılmasını sağlayan asıl güç, generallerinin oluşturduğu görünüşte uzlaştırıcı saldırgan Konsey’iyle Sudan Ordusu olmuştur. Sudan deneyi, ordunun ve halka yönelik dayatıcı saldırganlığının üstesinden gelinmeden halk egemenliğinin sağlanamayacağı ve taleplerinin gerçekleşemeyeceğini yeniden kanıtlamıştır.

Yalnızca Sudan ve Bolivya’da değil, ama halk, ayağa kalktığı her yerde karşısında elinde silah, gaz bombası, plastik ve gerçek bombayla, yetmediğinde helikopter ve tanklarıyla bastırıcı silahlı birlikleri bulmuştur, bulmaktadır. Bilinç ve örgütlülük düzeyiyle; dost ve düşmanlarıyla ne yapması gerektiğini netlikle açıklığa kavuşturan programı ve bunu uygulayacak örgütlülüğünün yeterliliğiyle orantılı olarak tutumlar geliştirebilme durumunda olan halk hareketleri, halk karşıtı şiddet aletinin silahlı birlikleri karşısında başarısı için gerekli tutumları alamadığı ve saldırılarını püskürtüp aygıtın kendisini işlevsizleştiremediği için tabii ki eleştirilip suçlanamaz. Şiddet aletinin silahlı birliklerinin üstesinden gelip bu aleti işlevsizleştirmek, halk hareketlerinin kalıcı başarı ve kazanımlar elde edebilmelerinin zorunlu bir ihtiyacı olarak, olmazsa olmazı durumundadır ve bu hareketlerin başarılı olmaları açısından ulaşmaları gereken düzeyi işaret eder.

Ekim’de patlayan halk hareketlerinin tümünün geldiği nokta sözü edilen burjuva şiddet aletiyle karşı karşıya gelmek olmuştur. Şüphe yok ki ne Sudan ve ne de yalnızca Morales’i değil asıl halkı ve mücadelesini hedef alan bir askeri darbenin gerçekleştiği Bolivya’da, üstelik ordunun halka karşı silah kullanarak şiddet uygulaması ilk de değildir. Özellikle kapitalizmin görece geri olduğu bağımlı ülkelerde, örneğin Ortadoğu ve L. Amerika darbelere sık sık tanık olunur. İndependent Türkçe’nin haberine göre, Kasım’da Morales’i işbaşından uzaklaştıran darbe, 1825’te bağımsızlığını kazanan Bolivya’da gerçekleştirilen 191’inci darbe. Ancak sorun darbelerden ibaret de değildir. Ordular birer politika aracı olarak da kullanılmışlar ve kolaylıkla politikaya müdahale etmişlerdir, ancak sorun, asıl olarak, orduların, diğer silahlı eklentilerle birlikte halk hareketlerini bastırma ve kapitalizmin bekasını sağlama içerikli işlevselliği, sömürünün dış koşullarını sağlayıcı rolüdür.

Bolivya’da Morales, halkın yükselen mücadelesinin üzerine oturup başkanlığını ilan ettiğinde özellikle yerliler ve tabii ki halk tarafından bir “kurtarıcı” olarak göründü; o günlerde bilinç geriliği ve örgüt eksikliği nedeniyle kendi gücünün farkına varamamıştı, ama asıl güç, buna rağmen halkın gücüydü. Morales, kendisini, gücün asıl sahibine “kurtarıcı güç” olarak gösterip kabullendirmeyi ve onu düzen-içi tutumu ve reformist çizgisi etrafında toplayıp yedeklemeyi başararak, halkı ve mücadelesini de düzen içine hapsetmişti. Uzlaşmacı, reformcu bir düzen gücü olarak örgütlenmişti, bu yoldan yürümeyi sürdürdü. Mali sermaye ve tekellerin egemenliğinin, kendisiyle uzlaşma içinde olan Morales yönetimi altında da sürebilecek olması nedeniyle, siyasal durumun genel olarak L. Amerika ve özel olarak Bolivya’da bir askeri darbe için elverişli olmadığı koşullarda, ordu, onun başkanlık koltuğuna oturduğu hükümet değişikliği karşısında sessiz ve hareketsiz kaldı. Ancak bu, halk karşıtı gerici bastırıcı niteliğinde bir değişiklik olduğu için değil, konjonktürel nedenlerle böyle oldu. O koşullarda sessiz kalan ordu, kapitalist düzenin ihtiyaç hissetmesi halinde, sessiz kalmayacaktı, nitekim kalmadı ve yeni bir darbe vurdu. Gelişme yoluna girmiş olan halk hareketi, şimdi darbeye karşı direniş biçimini almış bulunuyor.

Konumuz açısından geçilecek olanın sosyalizm olup olmadığı ve izlenecek taktiğe ilişkin tartışma önem taşımadan, yine bir L. Amerika ülkesi olan Şili’de, –ülkemizi de kapsama alanına alan– “seçimlerle çoğunluk kazanılarak”, “demokratik yoldan sosyalizme geçilmesi” tartışmalarının ortasında, 1970 seçimlerini kazanarak, Allende Başkan seçildi ve ilerici hükümetini kurdu. Bakır madenleri ve sanayi başta olmak üzere kamulaştırmalara ve toprak reformuna girişti. Allende kendisine yakın bir Genelkurmay Başkanı bulmakla yetinmiş, ama başta ordu olmak üzere, militarist bürokratik aygıt ile ilgili başka bir önlem almamıştı; burjuva şiddet aleti olarak bu makine işler halde bırakılmıştı ve çalışıyordu. İkinci yılından itibaren muhafazakar partileri eliyle Şili oligarşisi, Amerikan emperyalizminin desteğinde, bakır fiyatları ve mali sistemiyle oynayarak vb. Allende hükümetini devirmek üzere düğmeye bastı. Terör makinesi gereğini yapacaktı! Ekonomik durumun kötüleşmesine karşın 1973 Seçimlerinden oyunu on puan kadar artırarak çıkan ve halkın desteğini pekiştiren Allende’yi bekleyen dramatik son fazlasıyla yakındı. Ağustos sonuna doğru muhafazakarların çoğunluğu ellerinde tuttukları parlamento, “Allende’nin diktatörlük kurmaya çalışması”na karşı orduyu “demokrasiyi korumaya” çağırdı ve 11 Eylül 1973’de Kara Kuvvetleri Komutanı Pinochet’nin yönettiği darbeyle ordu hükümete el koymak üzere silahını çekti. Allende, bombalanan başkanlık sarayında, elinde Kalaşnikofu, darbecilerle çatışırken kahramanca öldü.

Sosyalizme barış içinde geçilebileceği” iddiasındaki Şili deneyinin Allende’nin öldürülmesiyle sonuçlanması, bir kez daha, emperyalizm ve proleter devrimleri döneminde, askeri militarist bürokratik aygıt işlevsizleştirilerek yerine bütün halkın silahlandırılması konulmadan, “sosyalizme geçiş”in ya da kalıcı başarının olanaklı olmadığının altını kalın bir çizgiyle çizdi: Halk egemenliğinin olmazsa olmazı ve ilk adımı, mali sermaye ve tekellerin egemenliğindeki kapitalist düzenin savunucu ve koruyucu aygıtının bastırıcı/ezici gücünü görmezden gelerek, tekellerle olduğu gibi koruyucu aygıtıyla da bir arada yaşamayı benimseme değil, ama onun parçalanması olabilir ve bu, halk hareketlerinin başarısının temel bir koşuludur.

HALK HAREKETİNİN KALICI ZAFERİ İÇİN İŞÇİ SINIFININ ÖNDERLİĞİ ŞARTTIR

Kapitalist sömürü düzenine son verilmesi ve sömürü ortadan kaldırılarak emeğiyle geçinenlerin –sömürü koşullarından– kurtuluşunun sağlanmasının perspektif edinilmesi, kapitalizme karşı olmayan bir güç ve programla olanaksızdır.

Kendileri kapitalist olan güçler, burjuvazi, sadece tekelci değil orta sınıf durumundaki tekel-dışı burjuvazi de, herhangi burjuva akım ve hareketler, partiler, örgütler vb. kapitalist sömürünün ne ortadan kaldırılmasını öngörüp ister ve perspektif edinir ne de kapitalizmin ortadan kaldırılmasını içeren programa sahiptirler. Burjuvazi ve temsilcileri, akımlarıyla örgütleri, kapitalizmi ortadan kaldırma değil, yaşatma çabasındadırlar, kapitalist sömürü düzeninin devamından yana olmakla kalmaz, onu savunur ve örgütlerler.

Çeşitli tabakalarıyla küçük burjuvazinin ise bir ayağı kapitalist sömürü düzenindedir. Zarar da görür ama ondan güç de alır. Bu, mülk sahibi ve emek harcayarak geçinen olarak, ikili tabiatından ürer. Aşağı katmanlarına doğru artarak küçük burjuvazinin çeşitli temsilcileri, akım ve örgütleri kapitalizmden öfke duyup ona lanet okuyarak hakaretler edebilir, bu yönde radikal çıkışlarda da bulunabilirler. Ancak bunu yaparken bile –yukarı katmanlarına doğru artarak– hep kendilerine kapitalizm içinde uygun yerler ararlar. Parlamışlarsa çok geçmeden sönerler; bir öyle bir böyle yalpa vurmaktan kaçınamazlar. Programları da öyledir ve güvenilmezdir.

Kapitalizmin uzlaşmaz karşıtı olduğu kadar ona son verebilecek ve bu perspektifle hareket edebilecek, çünkü onunla, üretim aracı olarak hiçbir mülkiyet bağına sahip olmayan tek güç işçi sınıfıdır. Kapitalizm tarih olduğunda kaybedeceği hiçbir şey olmayan ama kazanacağı koca bir dünya olan sadece ve yalnızca işçi sınıfıdır. İşçi sınıfının kendi nesnel çıkarlarının farkında olan, yani sınıf bilinçli ve öyleyse çıkar ve amaçlarıyla burjuvaziden bütünüyle bağımsız hareketi, kapitalizme son verebilmenin ve bu perspektifle mücadelenin tek olanağıdır. Ancak işçi sınıfının nesnel çıkarlarının üzerinde yükselen devrimci bir programla, kapitalizme alternatif olunabilir ve böyle bir perspektifle mücadele edilebilir.

Öyleyse işçi sınıfı, –kapitalizmin hangi olumsuz sonucu isyanının nedeni olmuş olursa olsun–, ayağa kalkan halkın geleceğine sahip çıkarak kendi kaderini belirleyebilmesini sağlamak üzere, onun temel bir gücü olarak, hareketin merkezinde yer almalı ve sınıf talepleri üzerinde yükselen bağımsız işçi hareketi halk hareketlerinin temel bir bileşenini oluşturmalıdır. Ayağa kalkan halklar ve kurtuluş hareketlerinin kapitalizm karşıtı bir programa sahip işçi sınıfının bağımsız hareketince yönlendirilmeden kalıcı kazanımlar sağlama şansı olamayacağı yakın ve uzak tarihin temel bir bilgisidir. İşçi sınıfının önderliği halk hareketlerinin zaferi için şarttır.

HALKLARIN KURTULUŞUNUN YOL GÖSTERİCİSİ MARKSİZM-LENİNİZMDİR

Bu nitelikleriyle halk hareketlerinin, özü bir ve ortak olmakla birlikte iktisadi, sosyal, siyasal güncel ve tarihsel koşulları az-çok birbirinden farklı olan tek tek her ülke açısından nereden başlanması gerekeceği ve acil görevin ne olacağı türünden belirli somut farklılıklar taşımaları tamamen olağan olan halkların zafer ve kurtuluşlarının programları, ancak ve sadece, işçi sınıfının bilimsel dünya görüşü ve eyleminin kılavuzu olan Marksizm-Leninizmin yol göstericiliğinde geliştirilebilir.

Kazanacak olan halklardır, işçi sınıfı ve sosyalizmdir, Marksizm-Leninizmdir!

Demokratik ya da faşist, reformist, revizyonist… tüm burjuva akım ve hareketler, halkları ve ayaklanmalarını ya daha başlarken sönmeye ve yenilgiye, ya ancak sonuçta yenilerek elden çıkaracağı kısmi ve geçici başarı ve kazanımlarla yetinmeye, ama sömürüye mahkum olmak olan kaderini bir türlü sahiplenip değiştirememeye götürürler.

KİTLE İÇİNDE SÜREKLİ VE SİSTEMLİ GÜNLÜK PARTİ ÇALIŞMASININ ARTAN ÖNEMİ

Halkların ayağa kalktığı aktüel koşullarda Marksizm-Leninizmin yeniden burjuva gericiliğin uykusunu kaçırmaya başlaması kadar, arayış içine giren halkların özellikle genç ve ileri unsurlarınca çekici bulunarak ilgi kaynağı olması ve tartışılma ve öğrenilme ihtiyacının yaygınlaşması son derece doğaldır. Bu, özellikle Marksist-Leninist hareketin, sosyalizmin aldığı büyük yenilginin ardından tek tek ülkelerde ve dünya ölçeğinde oldukça güçsüz olduğu günümüzde halk hareketlerini olduğu kadar ML hareketi de geliştirip güçlendirecek temel önemde bir gelişmedir.

Ve bu yönüyle Marksist-Leninist partilere ve uluslararası birlik ve dayanışma örgütlerine yeni iş ve görevler düşmesi tamamen anlaşılır bir şeydir. Uluslararası dayanışmanın yanı sıra işçi sınıfının devrimci partilerinin bulunmadığı ülkelerde kurulmaları için gerekli yardımın sağlanmasının da önemi artmıştır.

Önemi artan temel ihtiyaç ve aynı zamanda da görev ise, başta işçi sınıfı olmak üzere, halk kitleleri içinde yürütülmekte olan günlük devrimci çalışmadır. Bundan böyle, bu çalışmanın, kitlelerin ve kitle mücadelesinin “dışında” ve “üstten” yürütülecek bir tür “ortalık çalışması” lehine savsaklanması ya da zaman zaman, akla geldikçe ve bir gün şöyle başka bir gün böyle, dağınık ve bölük-pörçük bir sürekli kılınmayan ve sistemleştirilmemiş bir çalışma olarak amatörce de yürütülebileceği düşüncesine ve bu yönde şekillenebilecek bir pratiğe katlanılamaz. Ayağa kalkmakta olan halkların ve halk hareketlerinin, başlıca bilinç ve örgüt düzeyleri bakımından eksikliklerinin, kendi kendine ya da hareketin “burun kıvrılıp” eleştirilmesiyle değil, ama ancak işçi sınıfının devrimci partilerinin sömürülen kitleler içindeki günlük sistemli ve sürekli çalışmasıyla (ve pratik mücadele içinde kitlelerin kendi deneyleriyle sınamaları yoluyla) tamamlanıp aşılabileceği gerçeği bilinerek, kitle içindeki parti çalışmasının güçlendirilmesidir. Halk hareketlerinin gelişmesinin bu çalışmanın yaygınlaştırılıp güçlendirilmesi bakımından devasa olanaklar sunacağı ve sunmakta olduğu tartışmasızdır, bu olanaklar değerlendirilmezlik edilemez.

Sonuçlarına yönelmiş olsa bile, nesnel olarak, üzerine kurulu olduğu karşıtlıklar keskinleşip çıkmazı büyüyen düzene duyulan öfkeyle gelişen kitle hareketi, bir yandan ML partilere, birlikte çalışmaya tam hazır olmasa dahi istekli ve yatkın olan yeni duyarlı, ileri ve genç unsurlarla taze kan taşıyacaktır, şimdiden taşımaya başlamıştır. Diğer yandan da başta bu unsurların olan-biteni anlayıp ileri götürülmesini kolaylaştırmak ve etraflarını seferber etmek üzere araştırma ve incelemeye duydukları ihtiyacı artırırken, en mücadeleci olanlarından başlayarak, halkın tümünün kendi mücadele talepleri üzerinden ajitasyona, taleplerinin kaynakları ve sınıf ve egemenlik ilişkileriyle bağlantılarına ilişkin propagandaya kulakları daha açık hale gelerek ilgilerinin artmasını ve bunların üzerinden hareketin giderek daha ileri biçimlerle örgütlenmesine katılmaya açık hale gelmesini sağlayacaktır, patlak vermesiyle birlikte sağlamaktadır. Eylemsizlik halindeki olağan günlerde görülmeyen ya da üzeri küllenmiş olan, ama halklar silkinip ayağa kalktıklarında kitle hareketinin geliştirip açığa çıkardığı bu ve benzeri olanaklar, devrimin sübjektif koşullarının serpilip gelişmesi kapsamındadır ve harekete katılarak, halkın ve hareketinin örgütlenmesini, kitlelerin içinden ilerletmeye yönelecek sınıfın devrimci partilerince, kendisini de bir yandan taze kanla doldururken, bir yandan da bolşevikleştirip sağlamlaştırıp örgütlenmesini geliştirip yaygınlaştırması açısından değerlendirileceğinden şüphe edilemez.

Warning: A non-numeric value encountered in /home/teoriveeylem/public_html/wp-content/themes/Newspaper/includes/wp_booster/td_block.php on line 353