III. Enternasyonal’e yönelik eleştiriler haklı mıydı?

Ali Yaşar

Bu yazı III. Enternasyonal’in kuruluşunun 100. yıldönümü dolayısıyla onun kuruluşunu ve mücadelesini anlatan yazılar dizisinin sonuncusudur. Kuşkusuz bununla birlikte konu kapanmamaktadır ve ileride farklı vesilelerle, başka yönleri ile ele alınabilecektir. Bu yazıda III. Enternasyonal’e yönelik temel eleştirileri ana hatları ile ele alıp bunların temelsizliğini ortaya koymaya çalışacağız. Gerek sosyal demokrasiden gerekse de Troçkist çevreler ve solun liberal kesimlerinden III. Enternasyonal’in politika ve taktiklerine, örgütlenme biçimlerine pek çok eleştiri yöneltilmiştir.

Bütün bu eleştiriler bahsedildiği üzere çok çeşitli çevrelerden gelmesine ve eleştiri yöneltenler soldan sağa geniş bir yelpazeye yayılmasına karşın özünde temel bazı noktalarda birleşmektedirler. Bu nedenle her bir akım ve çevrenin III. Enternasyonal’e yönelik eleştirilerini ayrı ayrı incelemek ve yanıtlamak yerine, ortaklaştıkları başlıkları tek tek incelemek ve bunları yanıtlamak, yazının daha derli toplu olmasını sağlayacaktır. Belge Yayınlarının derlediği “III. Enternasyonal 1919-1943 Belgeler” adlı kitap aslında III. Enternasyonal’e yönelik temel eleştirileri derli toplu özetlemektedir.

Bu eleştirileri şu konu başlıkları altında toplamak mümkündür: Sosyal-demokrasiye karşı tutum, faşizme karşı tutum, birleşik cephe, Nazilerle imzalanan anlaşma, Enternasyonal’e üye partileri Sovyet dış politikasının aleti olarak kullanma, Sovyetler Birliği’nde sosyalizmin kuruluşu uğruna diğer komünist partilerin çalışmalarına darbe vurma, komünist partilerin bolşevikleşmesine ilişkin politikalar vb. III. Enternasyonal’e her türden gerici çevrelerden yöneltilen temel eleştiriler işte bu belli başlı başlıklar altında toplanabilir.

Elbette III. Enternasyonal’e yönelik eleştiriler bunlardan ibaret değildir. Sovyetler Birliği’nde sosyalizmin kuruluşuna ilişkin izlenen politika ve taktikleri III. Enternasyonal eleştirileri içine dahil eden, hatta bunları özdeşleştiren, özellikle Troçkist çevrelerden gelen yaklaşım ve saldırılar da mevcuttur. Ama genel olarak sosyalizmin kuruluşuna ilişkin ideolojik ve politik eleştiriler olduğu için burada bunları III. Enternasyonal eleştirileri içine katarak ayrıca ele almaya gerek bulunmamaktadır.

SOSYAL DEMOKRASİYE KARŞI TUTUM SORUNU

III. Enternasyonal’in sosyal demokrasiye karşı tutumunu iki farklı dönemde ele almak konunun daha iyi anlaşılmasına yardımcı olacaktır. İlk dönem Komintern’in kurulmasından faşizmin somut ve yakın bir tehlike haline gelmesine kadar olan dönemdir. İkinci dönem ise, İtalya’da faşizmin tam olarak iktidar olmasından yani 1928’den (Mussolini 1922’de iktidara gelmiş, ancak istediklerini 1928’e kadar tam olarak uygulayamamıştı) faşizme karşı mücadelenin yakıcı hale geldiği, savaş tehlikesinin yükselmesiyle başlayan dönemdir.

III. Enternasyonal’e yönelik eleştirilerin, özellikle ilk dönemlerine damga vurmuş olanlardan biri sosyal demokrasiye karşı alınan tutum olmuştur. Bu tutum, yukarıda anılan çevreler tarafından genellikle “sekter” ve “sol” bulunmuştur. Bu eleştiriler temel tarihsel gerçeği bilinçli olarak göz ardı etmektedirler. Bu tarihsel gerçeklik, özellikle Alman Devrimi’nde sosyal demokrasinin Alman sermayesinin iktidarını korumak uğruna oynadığı uğursuz roldür. Alman Sosyal Demokrat Partisi, II. Enternasyonal’in en etkin partisiydi ve emperyalist savaşta Alman tekelci sermayesinin peşinde “ana vatan savunması”na katılmak ile başlayan ihaneti savaştan sonra da devam etti.

Alman Devrimi, Almanya’daki ayaklanma ve isyanlar Alman ordusu ile işbirliği halinde sosyal demokrasi tarafından bastırılmıştır. Scheidemannlar, Noskeler, Ebertler vb. bu dönemin eli kanlı sosyal demokrat cellatlarıdır. Sosyal demokratlar başta Weimar Cumhuriyeti olmak üzere iktidarda bulunuyorlardı. Hamburg ve Berlin’deki ayaklanma ve isyanların bastırılması, K. Liebknecht’in ve R. Luxemburg’un katledilmesi, 1923’te Ruhr bölgesinde patlak veren isyanların bastırılması hep sosyal demokrasinin ordu ile yaptığı işbirliği ile gerçekleştirildi.

İşçi hareketinin en üst organı olan III. Enternasyonal, bu tarihsel ve sosyal gerçeklik ortayken sosyal demokrasi üzerine pembe hayaller yayacak bir tutum alabilir miydi? Sosyal demokrasi Alman sermayesinin bir aleti olarak davranmış ve onu yeniden organize etmişti. Sadece bununla da kalmayıp III. Enternasyonale, Bolşevizm’e karşı sistematik bir çalışma içindeydi. III. Enternasyonal’in ilk Kongresi’nden itibaren izlediği işçi sınıfının birliğini sağlayacak politikalara karşı da sınıfın birliğini bozan yıkıcı bir mücadele yürüttü. Enternasyonal, sosyal demokrasinin işçi sınıfı içinde sınıfı bölücü bir rol oynadığını, sendikaları parçaladığını, önemli bir işçi kitlesini etkilediğini tespit ediyor, işçi sınıfının tabandan birliğini sağlamak üzere politika ve taktikler geliştiriyor, işçileri sosyal demokrasinin etki alanından kurtarmaya çalışıyordu.

İşçilerin tabandan birliğini sağlamak için yoğun bir çaba gösteren III. Enternasyonal’in bu çabalarının sadece tabandan birlikle sınırlı kalmadığını vurgulamak önemli olacaktır. III. Enternasyonal, İkinci ve İki Buçukuncu enternasyonallerin yöneticileri ile doğrudan temas kurarak, uluslararası işçi sınıfının sermayenin saldırılarına karşı acil sorunlarda mücadele birliğini sağlamaya çalıştı. 2-5 Nisan 1922’de III. Enternasyonal’in zorlamasıyla üç enternasyonalin temsilcileri bir dünya işçi kongresi toplamak üzere Berlin’de bir araya geldiler. İşçi sınıfının önündeki acil sorunlara karşı mücadele birliğini hedefleyen bu çabalar ve bu yönde alınan kararlar II. ve İki Buçukuncu enternasyonallerin yöneticileri tarafından rafa kaldırıldı.

Onlar bu toplantıya işçi sınıfının tabanındaki birlik özleminin baskısı sonucu katılmışlar, işçileri yatıştırmayı hedeflemişler, sonrasında da kararları kötü geleneklerinin bir devamı olarak hasıraltı etmişlerdi. Böylece III. Enternasyonal’in Üçüncü Kongresi’nde alınan Birleşik İşçi Cephesi kararı ve politikası, sosyal demokratların devam eden ihanetçi ve sınıf işbirlikçi tutumları ile ağır bir darbe almış oluyordu. II. Enternasyonal yöneticileri, III. Enternasyonal’le uzlaşmaya niyetleri olmadığını açıkça ilan etmişlerdi. Buna rağmen III. Enternasyonal’in işçilerin birliği ve mücadelesine ilişkin aldığı tutumlarla izlediği taktikler sekterlikten uzak ileri görüşlü, işçi sınıfının mücadelesini ilerleten ve birleştiren tutum ve taktikler olmuştur.

Örneğin IV. Kongre’de -Ekim 1922- yürütülen “işçi hükümeti” tartışması ve burada kabul edilen tezler, işçilerin birliğini ve mücadele gücünü artırmayı hedefleyen politikalara dayanaklık etti. Bizzat Lenin’in katılımıyla yürütülen bu tartışmalar ve kabul edilen tezler, işçilerin birleşik cephesi taktiğinin doğal uzantısı ve sonucuydu. Birleşik cephe politikasının başarılı olması durumunda, olasılık olarak, bir işçi hükümeti gündeme gelebilirdi ve bu konuda komünist partilerinin yaklaşımlarıyla taktiklerinin belirlenmesi gerekiyordu.

Aşağıya aktaracağımız pasaj, bu durumu açıklığa kavuşturan bir yaklaşımla kaleme alınmıştır.

Komünist Enternasyonal, aşağıdaki ihtimalleri dikkate almak zorundadır:

1. Avustralya’daki gibi bir liberal işçi hükümeti. Yakın gelecekte İngiltere’de de böyle bir hükümetin kurulması muhtemeldir.

2. Bir sosyal demokrat işçi hükümeti (Almanya)

3. Bir işçi-köylü hükümeti. Bu ihtimal Balkanlarda, Çekoslovakya’da vb. olabilir.

4. Komünistlerin katıldığı bir işçi hükümeti.

5. Komünist partinin tek başına, katışıksız bir biçimde hayata geçireceği, gerçekten proleter bir işçi hükümeti.

Karar, komünistlerin bu hükümetlerle ilişkilerinin tahliliyle devam ediyordu:

İlk iki biçim, devrimci işçi hükümeti değil, burjuvaziyle karşı-devrimci kesimlerin kılık değiştirmiş koalisyonlarıdır. Güç kaybeden burjuvazi, devletin sınıfsal karakteri hakkında işçileri yanıltmak ya da proletaryanın devrimci taarruzunu yozlaşmış liderler yardımıyla oyalayıp zaman kazanmak için, kritik momentlerde bu tür işçi hükümetlerine katlanır. Komünistler bu tür hükümetlere katılmaz. Aksine, komünistler bunların gerçek sınıf karakterini kitleler nezdinde ikirciksiz bir şekilde teşhir etmelidir. (…)

Komünistler, proletarya diktatörlüğünün gerekliliğini henüz kabul etmemiş işçilerle, sosyal demokratlarla, Hıristiyan sosyalistlerle, partisiz ve sendikalist işçilerle yollarını birleştirmeye hazırdır. Dolayısıyla komünistler, belli şartlar altında, belli güvencelerle, komünist olmayan işçi hükümetlerine destek verebilir. Aynı zamanda komünistler, burjuvaziye karşı devrimci bir mücadele vermeksizin gerçek bir işçi hükümetinin kurulamayacağını yığınlara açıkça anlatır.

Diğer iki işçi hükümeti biçimi; işçi-köylü hükümeti ile komünistlerin katıldığı işçi hükümeti birer proletarya diktatörlüğü olmadıkları gibi, proletarya diktatörlüğü yolunda tarihsel olarak kaçınılmaz geçiş hükümeti biçimleri de değildir. Ancak, kuruldukları ülkelerde proletarya diktatörlüğü için mücadelenin kalkış noktası işlevi görebilirler. Proletarya diktatörlüğü ancak komünistlerden oluşan bir işçi hükümeti biçiminde vücut bulabilir.[1]

Bu tezlerde, o günün tarihsel koşullarına uygun olarak hem sosyal demokrasiye ilişkin tutum hem de geniş işçi kitlelerini kazanacak ve onları birleştirecek taktik yaklaşım mevcuttur.

Komintern’in Yedinci Kongresi’nde komünist partilerin geçmiş bazı hükümet deneyimleri de ele alındı ve tartışıldı. Dimitrov Almanya’da Saksonya ve Thüringen’de 1923 yılındaki birleşik cephe hükümetinde Brandler önderliğinin hatalarını eleştirmiş, bu çizgiyi “sağ oportünist bir işçi hükümeti pratiği” olarak nitelemişti. Komünistlerin hükümete girmesi doğruydu. Ancak bu konumlarını proletaryayı silahlandırmak, işçilere konut sağlamak için zenginlerin evlerine el koymak ve yığınsal işçi hareketini örgütlemek için kullanmalıydılar. Ne var ki bunların hiçbirini yapmadılar. “Burjuva demokrasisi çevresinde ‘sıradan parlamenter bakanlar gibi hareket ettiler.[2]

Dolayısıyla III. Enternasyonal’in sosyal demokrasiye yaklaşımı soyut teorik tespitlerden uzak, bütünüyle o günün somut politik gerçeklerine uygun, ama aynı zamanda sınıf mücadelesinin ihtiyaçlarını gözeten, işçi sınıfının birliğini sağlayacak esneklikte, uzak görüşlü ve sorumlu bir politikadır.

Nasıl ki birinci paylaşım savaşı öncesi ve sırasında sosyal demokrat partilerin politikaları Lenin tarafından “sosyal şoven, sosyal-emperyalist” politikalar olarak mahkum edilmişse, savaş sonrasında izledikleri katliamcı, sermayenin hizmetindeki politikaların da gerici, büyük sermayenin iktidarını restore eden politikalar olarak damgalanmasının da anlaşılmaz bir yanı bulunmamaktadır. Üstelik bu dönem faşist tehlikenin ortaya çıktığı -İtalya örneği- bir dönemdir.

Hatırlanmalıdır ki, Komintern 1928’de sosyal-demokrasinin gerici, işçi sınıfının birliğini bozan ve yıkmaya çalışan karşı devrimci faaliyetlerini sürdürmesini de ağır bir biçimde mahkum etmiştir. Ama ayrıca altının dikkatle çizilmesi gereken gerçek de şudur; yukarıda anlatıldığı gibi, bu tespitler ne sosyal demokrasi ile ne de sosyal demokrasinin etkisi altındaki işçilerle birlik ve birlikte mücadele etme konusundaki çabayı engellememiş, bu konudaki darbeleyici yaklaşımlar III. Enternasyonal ve onun üyesi partilerden gelmemiştir.

III. Enternasyonal içerisinde ideolojik tartışmaların yapılması ve Marksizmin saflığının korunması sorunu, bütün bu gelişmelerin ve özellikle sosyal demokrasinin pratik tutumunun ortaya çıkmasından sonra kesinlikle zorunluydu. I. Enternasyonal içinde Marx ve Engels’in anarşistlere, sosyalizmi bilimsel bir temele oturmaya muhalefet eden kesimlere karşı ideolojik mücadelesinin keskinliği ve kararlılığı genel olarak bilinmektedir. Bu, bilimsel sosyalizmin temellerinin atılması ve savunulması için zorunlu olarak yapılması gereken bir görevdi. Bu kavgayı verdiklerinden dolayı nasıl ki Marx ve Engels “sekterlik” ve “dar kapıcılık”la suçlanamazlarsa, hiç kuşkusuz Lenin ve Bolşevikler de, III. Enternasyonal’in kurulmasına yol açan koşullar göz önüne alındığında, sosyal demokrasiye, sınıf uzlaşmacılığını hedefleyen liberal işçi siyasetlerine karşı sert bir ideolojik mücadele yürütmüş olmakla suçlanamazlar.

İkinci dönemde sosyal demokrasiye karşı tutum, uluslararası koşullar da dikkate alındığında buna uygun bir yaklaşım olmuştur. Yani faşizm tehlikesi yayılmaya başladığında da III. Enternasyonal’in tutumu, sosyal demokratları da içine dahil ederek faşizme karşı en geniş birleşik cephenin örülmesi yönünde olmuştur. III. Enternasyonal’in bu çabası reformist ve revizyonist cephelerde çarpıtmalarla birlikte şöyle ele alınmıştır. “EKKİ’nin -Komünist Enternasyonal Yürütme Kurulu- XIII. Plenumunda faşizm ve yaklaşan savaş tehlikesi üzerinde durulur. Yer yer VI. Kongre’de kabul edilen tezlere bağlı kalınmakla birlikte, Komintern üyesi partiler, ‘sosyal demokrasinin hain önderlerine rağmen ve onların isteklerinin aksine, sosyal demokrat işçilerle birleşik militan bir cephenin gerçekleştirilmesi için ısrarla mücadele etmeye’ çağrılır. 1934 sonlarında Sosyalist İşçi Enternasyonali, kendisine bağlı partilerin KP’lerle ittifak kurmalarını yasaklayan kararını kaldırdı.[3]

Bu söylenenler, aslında sosyal demokrasinin o döneme kadar gelen gerici faaliyetinin bir özeti gibidir. Sosyalist İşçi Enternasyonal’i ancak Hitler faşizmi Almanya’da iktidar olduktan sonra kendisine bağlı partilerin KP’lerle ittifak kurmasını yasaklayan kararını kaldırmıştır. Karar kaldırıldığında, Almanya için iş işten geçmişti. Artık söz konusu olan, faşist iktidar altında, ona karşı mücadeledir. Sosyal demokrat ve sosyalist adlı partiler, tekelci sermayeye, sadece toplumsal ve siyasi dayanak olarak değil, işçilerin birliğini parçalayarak da bulunmaz bir yardım sunmuşlardır. Ancak uluslararası politik gelişmeler, faşizm ve savaş tehlikesinin yükselmesi, Komintern’in işçilerin birliği için gösterdiği yoğun çaba ve aşağıdan, işçilerden gelen baskı onları geri adım atmaya zorlamıştır.

Bu konuda kısaca şu söylenebilir: Söz konusu dönemde sosyal demokrasinin hain ve işbirlikçi tutumundan kaynaklanan sorunlar, Komintern’in “sekter” politikası olarak nitelenemez. Komintern doğru bir zeminde durmuş, sosyal demokrasiyi teşhir etmiş, ama işçilerin tabandan birliğini ısrarla ve sürekli olarak savunmuş, üst yönetimlerle ilişkiyi ve onları ikna etmeyi de elden bırakmamıştır. İspanya İç Savaşı’nda, Fransa’da halk cephelerinin kurulması ve başarısında Komintern’in taktikleri sınanmış ve doğrulanmıştır. Görülmektedir ki, sosyal demokrasi konusunda Komintern’e yöneltilen eleştirilerin hiçbir haklı tarafı bulunmamaktadır.

SOSYALİZMİN ANAYURDU MESELESİ VE ELEŞTİRİLER

III. Enternasyonal’e yönelik eleştirilerin bir diğeri, Sovyetler Birliği’nin Komintern’i kendi çıkarları için kullandığı ve bu nedenle komünist partilerin bağımsız gelişmesini, hatta dünya devrimini engellediği şeklindedir. Bazı meseleler hakkında gerçek kararı tarihin vereceği görüşü pek çok kez birçok tartışmada ileri sürülmüştür. Başka sorunlar bir yana bu konuda tarih gerçekten kararını vermiş bu iddia tarihin gelişimi tarafından yanıtlanmış, doğru olmadığı kanıtlanmıştır.

Faşizme karşı kazanılan II. Dünya Savaşı sonunda sosyalizm ilerleme kaydetmiş, dünyanın üçte birine yayılmış, Komintern’in ve Sovyetler Birliği’nin doğru politika ve taktikleri ile faşizme karşı direnişte ve sonrasında güçlenen Batı’nın bazı komünist partileri -Fransa, İtalya, İspanya, Portekiz vb.- sermayenin iktidarını tehdit eder duruma gelmişler, Asya’da, Latin Amerika’da komünist partiler kurulmuş, yaygınlaşmış ve güçlenmişlerdir. İspanya İç Savaşı’nda ilerici güçlerin en kararlı ve sadık destekçisi, onlara her olanağı kullanarak yardım eden yine Sovyetler Birliği ve Komintern partileri olmuştur. 1949’da Çin Devrimi başarıya ulaşmıştır. Tarihin söylediği ve kanıtladığı bunlardır. Sosyalizmin ana vatanının savunulmasının öneminden ise -ki bunun doğruluğu da tarih tarafından kanıtlanmıştır- aşağıda bahsedeceğiz.

Temmuz 1928’de toplanan Komintern’in VI. Kongresi, Komintern’in program ve tüzüğünün onaylandığı kongre oldu. Şimdi her türden reformist ve Troçkistlerin bu Kongre’nin kararlarına ilişkin karşı düşünceleri özetleyerek, konuya açıklık getirmeye çalışalım. Onaylanan program SSCB’nin “dünya devrimci hareketinin öncü gücü” haline geldiğini, “tüm ezilen sınıfların uluslararası hareketinin üssü, uluslararası devrimin merkezi, dünya tarihindeki en önemli etken” olduğunu bildirmekteydi. “Sovyetler Birliği proletaryanın gerçek anayurdu” olduğu için de “uluslararası proletarya, Sovyetler Birliği’nde sosyalizmin inşasını başarıya ulaştırmak ve proletarya diktatörlüğü ülkesini kapitalist güçlerin saldırılarına karşı her yoldan savunmak zorundadır. Artık dünya devriminin başlıca etkeni SSCB’de sosyalizmin kurulmasıdır. Ama ayrı ayrı ülkelerdeki sınıf mücadeleleri ile emperyalizmin ezdiği halkların ulusal kurtuluş mücadeleleri de önemlerini yitirmemişlerdir.” Bunlardan sonra hüküm cümlesi geliyor: “Böylece dünya devrimi hedefi, SSCB’de sosyalizmin inşasının ihtiyaçlarına bağımlı kılınmış olur.[4]

Komintern’in yaklaşımında hiçbir yanlışlık yoktur. Evet, Sovyetler Birliği o tarihsel koşullarda proletaryanın gerçek anayurdu ve dünya devrimci hareketinin öncü gücüdür! Sosyalizmin inşasının başarılı olma zorunluluğu da sadece ülke içerisinde sömürücü sınıfları, kapitalist kalıntıları tasfiye etmek, onun yıkıntıları üzerinde yeni bir sosyalist uygarlık yaratmak için değil, aynı zamanda gün gün büyüyen ve tüm dünyayı ateşe atmaya hazırlanan faşizm ve savaş tehdidine karşı da tarihsel bir önem taşımaktadır. Olayların gelişimi zaten bu yaklaşımı doğrulamıştır.

Komintern’in bu yaklaşımından, tek tek ülkelerdeki komünist partilerin işçi sınıfına karşı görevlerini ihmal etmeleri, sınıf uzlaşmacılığı yapmaları, iktidar mücadelesinden vaz geçmeleri gibi sonuçlar çıkarmak için pusulayı tümden yitirmiş olmak gerekir. Ama komünist partiler böyle yapmamışlar, ülkelerinde sınıf mücadelesinin önlerine koyduğu görevleri yerine getirmek için büyük çaba göstermişlerdir.

Komintern’in kabul edilen programında Sovyetler Birliği ve onun uluslararası devrime karşı yükümlülükleri bölümünde ise şunlara vurgu yapılır:

Sovyet pazarının kendileri için taşıdığı öneme rağmen, kapitalist devletler sürekli olarak, ticaret çıkarları ile, dünya devriminin daha da büyümesi anlamına gelen, Sovyetler Birliği’nin güçlenmesinden duydukları korku arasında bocalıyorlar. Fakat yine de emperyalist devletlerin politikasında belirleyici olan ana eğilim, Sovyetler Birliği’ni çember içine alma ve hedefi Sovyetler Birliği’ni ortadan kaldırmak ve bütün dünya üzerinde burjuvazinin terör rejimini kurmak olan karşı-devrimci bir savaşı ilan etme çabasıdır.

Ama ne emperyalizmin Sovyetler Birliği’ni siyasal bakımdan bir çember içine alma yolundaki inatçı girişimleri, ne de bir askeri saldırı tehlikesi, proletarya diktatörlüğünün başında bulunan Komünist Enternasyonal seksiyonu Sovyetler Birliği Komünist Partisi’ni uluslararası yükümlülüklerini yerine getirmekten ve bütün ezilenlere –kapitalist ülkelerin işçi hareketleri ile emperyalizme ve ulusal baskının her biçimine karşı mücadelelerinde sömürge halklarına– yandaş çıkmaktan alıkoyamaz.[5]

Tarih, Sovyet partisinin bu ilkeye bağlı kaldığını kanıtlamıştır. Diğer yandan, sosyalizmin anayurdunda yıkılması durumunda neler olabileceğini ise tarih açık seçik ortaya koymuştur. 1956 sonrası, adım adım kapitalizmin restorasyonu ve her alanda M-L’in terk edilmesi sürecidir. Sonuçta, duvarlar yıkılmış, açıktan kapitalizme geçilmiştir. Artık kaybedilen, sadece sosyalizm değildir, sosyalizm ve devrim korkusuyla kapitalist ülkelerde gündeme gelmiş olan ve demagojik bir biçimde “sosyal devlet” olarak adlandırılan uygulamalara son verilmesi, uluslararası işçi sınıfının bütün tarihsel, sosyal kazanımlarına karşı savaş açılmasıdır.

Sosyalizmin kaybedilmesinin ağır faturasını uluslararası işçi sınıfı ve ezilen halklar ağır bir biçimde ödemişlerdir ve ödemeye de devam etmektedirler. Tarihin önümüze koyduğu ve kanıtladığı katı gerçek budur. Diğer katı gerçek ise, sınıf mücadelesinin yeni koşularda devam ettiği gerçeğidir. Sovyetler Birliği’nin ve Komintern’in önderleri gerçek durumun somut tahlili üzerinde yükselen ve büyük bir öngörü içeren tespit ve yaklaşımları ile dünya devrimini ve sosyalizmin stratejik çıkarlarını kararlıkla ve cesaretle savunmuşlardır.

Aynı durum, Nazi Almanyası’nı Sovyetler Birliği üzerine yöneltmek hinliği ile İngiltere ve Fransa’nın Almanya ile 1938’de imzaladığı Münih Paktı’nı boşa düşürmek amacıyla, SSCB’nin Hitler Almanya’sı ile 1939’da yaptığı saldırmazlık anlaşması için de söz konusudur. Bu anlaşmayı yaparken ne Stalin’in ne de o dönemdeki SSCB ve Komintern önderlerinin Hitler Almanya’sının yakın bir gelecekte SSCB’ye saldıracağı konusunda en küçük bir kuşkuları vardır. Ama bu anlaşma İngiltere ve Fransa’nın manevralarını boşa düşürmüş, Hitler Almanya’sının önce Batı’ya dönmesini sağlamış, SSCB’ye savaş hazırlıkları için çok önemli bir zaman kazandırmış, sonunda da, Batı’yı, Hitler Almanya’sına karşı SSCB ile ittifaka zorlamıştır. Bu, olağanüstü bir taktik başarıdır. Ama kabul etmek gerekir ki, böylesi manevraları da, ancak devrim yapmak ve sosyalizmi inşa etmek gibi büyük başarılara imza atmış yüksek prestije sahip önderler yapabilirdi.

İşçi sınıfı ve sosyalizme, sosyalist anayurda karşı hiçbir sorumluluk duygusu taşımayanlar, bu taktik manevradan sınıf işbirliği, öngörüsüzlük, devrimci mücadeleyi kargaşaya atmak gibi sonuçlar çıkarmışlardır. Alıntılar yaptığımız “Belgeler“de şu tespit yapılmaktadır: “Bu pakt KP’ler içinde büyük bir kargaşaya yol açtı ve partileri burjuvazinin yürüttüğü propaganda karşısında güç bir durumda bıraktı.[6] Kuşkusuz yapılan bu manevranın hiç sarsıntısız gerçekleştiği, uygulanması sürecinde belirli güçlüklere yol açmadığı ileri sürülemez. Sınıf mücadelesinin keskinleştiği anlarda bu tür manevraların yapılmayacağı ve böyle dönemlerin yaşanmayacağını ileri sürmek gerçeklerle bağı koparmak anlamına gelir.

Ancak KP’ler güçlü, iradeli ve kararlı yönetimlere, gelecekte olup bitecekler hakkında gelişkin bir uzak görüşlülüğe, uluslararası devrimin liderlerine içten bir güvene sahipse bu tür sarsıntılar karşısında sağlam durabilirlerdi. Onlardan ne sınıf mücadelesini tatil etmeleri ne de faşizme karşı mücadeleyi kesintiye uğratmaları istenmişti. İki yüzlü olan Batı burjuvazisiydi ve onların bu içerikli ideolojik saldırılarını cesaretle püskürtmek üzere karşı ideolojik saldırıya geçmek KP’lerin vazgeçilmez bir görevi idi. Nitekim, zaten devam eden faşizme karşı mücadele, Hitler Almanya’sının SSCB’ye saldırısının ardından da büyük ivme kazanarak kararlılıkla sürdürülmüş, KP’lerin hemen tamamı bu mücadeleden güçlenerek çıkmıştır.

Komintern, Sovyetler Birliği’ndeki sosyalizmin çıkarı için komünist partileri feda etti, dünya devrimine sırt çevirdi” içerikli suçlamaları karşısında, bu konuda eğer son sözü gerçekler söyleyecekse, bu gerçekler şöyledir: Komintern’in Kuruluş Kongresi’ne – 2-6 Mart 1919- 19 parti ve grup katıldı. Bunlar, yaklaşık 53 delegeye karşılık düşüyordu. Komünist partilerin gelişimini önlemekle suçlanan Komintern’in son Kongresi’ne -1935 yılındaki 7. Kongre- ise, 65 komünist partiden 371’i oy sahibi, 510 delege katıldı. Komünist partiler tüm kıta ve ülkelere yaygınlaşmışlardı.

Komintern 22 Mayıs 1943’te savaş içerisinde tarihsel görevini tamamladığını ilan etti. Yaklaşık iki yıl sonra da savaş kazanıldı ve faşizm yenildi. Bu zafer en başta Komintern’in en büyük partisinin dünya halklarına, uluslararası işçi sınıfına olağanüstü bir armağanıydı. Halk demokrasisi ülkeleri ortaya çıkmış, 1949’da ise Çin Devrimi gerçekleşmişti.

Ezilen ve sömürülen halkların yaşamında Komintern’in oynadığı büyük rol ve etki göz ardı edilemez. Ulusal kurtuluş mücadeleleri, Komintern’in ve sosyalizmin şahsında çok önemli bir destekçi ve müttefik buldu. Savaşın kazanılmasıyla eski tip sömürgecilik tarihe karıştı. Yeni ulusal devletler bu zaferlerin ardından kuruldu. Bunlar üstü kapatılamayacak tarihsel gerçeklerdir. Bu tarihin öğrettiği başka bir gerçek de eğer devrim ve sosyalizm kaybederse uluslararası işçi sınıfı, bağımlı ülke ve halkların da kaybedeceğidir.

FAŞİZME KARŞI MÜCADELE VE BİRLEŞİK CEPHE TAKTİĞİ

Komintern, faşizme karşı mücadelede sosyal demokrat partilere karşı “sekter” davranmakla, birleşik cepheyi engellemekle suçlanmıştır. Ancak gerçek tümüyle farklıdır. Komintern’in gündemine birleşik cephe taktikleri çok erken bir tarihte girmiştir. 1920’li yılların ilk başlarında tek tek ülkelerde büyük sermaye işçi sınıfına karşı yoğun bir saldırıya girişmiş, sosyal demokrasi de bu saldırıların suç ortağı olmuştu. Komintern, uluslararası işçi sınıfının sermayenin saldırılarına karşı birlikte mücadele etmesi sağlamak amacıyla II. Enternasyonal ve İki Buçukuncu Enternasyonal partilerine çağrılarda bulunmuş, ama işçi sınıfının kaderini onların eline bırakmamak için de işçilerin tabandan birliğini sağlamak üzere yoğun bir çaba içerisine girmişti. İşçilerin Birleşik Cephesi bu koşularda gündeme gelmişti.

Ancak birleşik cephe taktiğini sekter ve yanlış bir biçimde yorumlayan partiler de olmuştur. Örneğin Alman Partisi Radek-Brandler-Thalheimer gibi liderlerin önderliğinde birleşik cephe taktiğini çarpıtmış, birleşik cepheyi “sol” sosyal demokratlarla bir ittifak olarak görmüş, Komünist Parti’nin bağımsız çizgisini koruyamamışlardı. Bu hata ve sonuçları işçilerin ağır faturalar ödemesine neden olmuştu. Komintern, eleştirilerini komünist çizgiyi sosyal-demokrasi seviyesine çekme çabalarına yöneltti ve bu taktiğin işçilerin devrimci mücadelesini geliştirmek üzere uygulanmasının yolunu gösterdi.

Beşinci Kongre aynı zamanda İşçi ve Köylü Hükümeti sorununu da tartıştı ve bu sloganın sadece sosyal-demokrasi ile ittifak ve “burjuva demokrasisi çerçevesinde bir hükümet olarak” anlaşılmasını eleştirdi. Komintern, bu sloganın, proletarya diktatörlüğünün “devrimin diline“, “yığınların diline” tercümesi olarak kavranması gerektiğini vurguladı. Bu tartışmaların 1924’te yapıldığı unutulmamalıdır.

Bağımlı ülkelerin kurtuluş mücadelelerinde de birlik, cephe, ittifak gibi sorunlar hep gündeme geldi ve tartışma konusu oldu. Örneğin Çin, bu konunun öne çıktığı ülkelerden biriydi. Sun Yat-sen tarafından kurulan Kuomintang komünistleri bireysel olarak kendi saflarına çağırmış, komünistler de bu çağrıya uymuştu. Çin Devrimi’nin ilk gelişim aşamalarında komünist parti küçük olmasına karşın hızla gelişmişti. Ancak bu tür ittifaklar için Lenin’in dikkat çektiği koşullara da uymamıştı. Lenin “komünist Enternasyonal, sömürge ve geri ülkelerde burjuva demokratlarıyla geçici bir ittifak kurmalı, ancak onlarla bütünleşmemeli, proleter hareketin bağımsızlığını kayıtsız şartsız korumalıdır[7] diyordu. Ancak Çin Partisi liderleri bu ilkeyi unutmuşlar, Çin burjuva devrimine burjuvazinin önderlik edeceği gibi Menşevik bir anlayışla davranmışlardı. Sun Yat-sen sonrasında, Çan Kay-şek önderliğindeki Kuomintang, Çin Komünistlerine yönelik vahşi katliamlara girişmişti. Bu, Çin komünistlerinin ödediği ağır bir fatura olmuştu.

Almanya’da Hitler’in iktidara yürümesi ve faşizmin iktidarı ele geçirmesi, birlikte mücadele ve birleşik cephe taktikleri açısından dikkate değer özellikler taşımaktadır. Nisan 1932’deki seçimlerde Nazi Partisi 13 milyon 418 bin oya ulaşmış, sosyalist ve komünist oylar ise 13 milyon olmuştu. Bu iki partinin ittifakı, kuracakları bir cephe Hitler’in iktidara yürüyüşünün önünü kesebilirdi. Ancak sosyal demokratlar komünistlerin her çağrısına olumsuz yanıt verdiler. Sosyal demokratların bu dönemlerdeki ana sloganı “tehlike solda” idi. Onlar, geçmişte olduğu gibi, hükümetlere katılma, faşistlerle uzlaşma hayali içindeydiler. Daha sonra bunun boş bir hayal olduğu acı bir biçimde ortaya çıkacaktı.

Komünistler, dört kritik olayda sosyal demokratlara birlikte mücadele çağrısı yaptılar; ücret düşüşlerine karşı Nisan 1932’de, Von Papen diktatörlüğünün sosyal demokratları Prusya hükümetinden kovması üzerine 29 Temmuz 1932’de, Hitler başbakan olduğunda 30 Ocak 1933’de, Reichtag yangınının ardından 1 Mart 1933’te yapılan bu çağrılara sosyal demokratlar her defasında ret yanıtı verdi. Hitler’in yolunu döşeyen Hindenburg’un devlet başkanlığına gelmesini destekleyerek bu ihanetlerine devam ettiler. Açıkça görüldüğü gibi, sosyal demokrat ve sosyalist çevrelerin komünistlerin “sekter” politikalar izlediği şeklindeki iddiası hiçbir gerçek temele dayanmamaktadır.

Nazilerin iktidara gelmesi ve faşizm tehlikesinin diğer ülkelerde de gündeme oturması, Komintern’i, Birleşik Cephe politikasını yeni koşullara uyarlama görevi ile karşı karşıya bıraktı. Faşizm tehlikesi, savaş tehlikesi ile birlikte yükseliyordu ve savaşa ve faşizme karşı birleşik cephe taktiği Komintern’in VII. Kongresi’nde ele alınıp tartışıldı.

Anti-faşist Halk Cephesi, Dimitrov tarafından şöyle açıklanıyordu; “Bir bütün olarak proletarya mücadelesinin başarısı, bir yandan proletaryanın kendi içinde bir mücadele ittifakının, diğer yandan emekçi köylülük ile kent küçük burjuvazisinin ana gövdesi arasında, sanayileşmiş ülkelerde bile halkın büyük çoğunluğunu bir araya getirecek bir mücadele ittifakının kurulmasına sıkı sıkıya bağlıdır.[8]

Yedinci Kongre, “her sanayi kolunda tek sendika; her ülkede tek sendika federasyonu, sanayi kollarına göre örgütlenen sendikaların tek uluslararası federasyonu; sınıf mücadelesi temelinde tek bir sendikalar enternasyonali” yaklaşımını ortaya koydu ve karara bağladı.

VII. Kongre, partilerin ve gençlik örgütlerinin birleşmesiyle ilgili kararlar da aldı. “Kongre, böyle bir örgütsel birlik için beş genel şart belirledi: ‘Burjuvaziden tam bir kopuş, organik birlikten önce eylem birliğinin sağlanması’, ‘burjuvazinin egemenliğinin devrimci yoldan yıkılması zorunluluğunun ve proletarya diktatörlüğünün Sovyetler şeklinde kurulmasının’ kabulü, (…) ‘emperyalist savaşta kendi burjuvazisini desteklemeyi reddetmek ve birleşik partinin demokratik merkeziyetçilik ilkesine dayanması.’ Birlik programı, Komünist Enternasyonal’e üye olmayı içermiyordu.[9]

Manuilski, birlik programı hakkında daha sonra şöyle diyordu: “Neden birlik için Komintern İkinci Kongresi’nde yaptığımız gibi yirmi bir değil de beş şart öne sürdüğümüz çok soruldu. Böyle yaptık, çünkü yedinci kongrenin beş şartı, ikinci kongrenin yirmi bir şartını kapsamaktadır; çünkü Komünist Enternasyonal artık merkezcilik tarafından yutulma tehlikesi altında değil; çünkü işçi sınıfı savaştan sonra sadece sağcı Alman sosyal demokrasisi değil, yanı sıra (‘solcu’) Avusturya sosyal demokrasisi tecrübesini yaşadı; çünkü sosyal demokrat önderler henüz Komünist Enternasyonal’e ‘akın’ etmemektedir, şu anda sadece sosyal demokrat işçiler komünizme koşmaktadır; çünkü beş şart, tümüyle bu işçilerin düşünce ve duygularına denk düşmektedir.[10]

Komintern’in bu taktikleri hem faşizme karşı mücadeleyi geliştirdi ve güçlendirdi, hem de pek çok ülkede yeni komünist partilerin kurulmasını, güç toplamasını ve yaygınlaşmasını sağladı. Sömürge ve bağımlı ülkelerde de dikkat çekici atılımlar gerçekleşti.

Dimitrov, “Kongremiz, Komünist Enternasyonal’in yeni bir taktik yönelim geliştirdiği bir kongre olmuştur” diyordu. Manuilski de, “Bir siyasi partinin taktikleri, paspal bir arşiv memurunun yatarken bile çıkarmadığı gözlüğüne benzemez. Partinin mücadele araç ve yöntemlerinin bir toplamını oluşturan taktikler, değişen şartların gerektirdiği ölçüde hassasiyetle değiştirilmek üzere oluşturulurlar.[11] diyerek bu yeni koşullara uygun taktiklerin geliştirilmesinin önemine vurgu yapıyordu.

Halk cephesi taktikleri, faşist saldırganlığın ilerleyişi ve dünya tablosunu keskin bir biçimde değiştirdiği koşullarda gündeme geliyordu ve faşizme karşı mücadelede gündeme gelebilecek demokratik hükümetlerin desteklenebileceği, hatta koşullara göre bunlara katılmanın mümkün olabileceğini vurguluyordu. Bütün bunlar gösteriyor ki, Komintern’in savaşa ve faşizme karşı uyguladığı politikalarda sekterliğin, dar görüşlülüğün, doktriner davranışın herhangi bir izi bulunmamaktadır.

BOLŞEVİZASYON KOMÜNİST PARTİLERİ DARLAŞTIRDI MI?

Komünist partilerin Bolşevikleştirilmesi adımları, II. Enternasyonal partilerinin yarattığı köklü tahribatın ortadan kaldırılması, komünist partilerin proletaryanın gerçek devrimci partileri olarak örgütlenmesi ihtiyacından kaynaklanıyordu. Bu partiler, ancak revizyonizm ve oportünizmle ideolojik olarak hesaplaşarak, sınıf uzlaşmasını çizgi haline getirmiş yöneticilerinden kurtularak devrimci bir hat izleyebilirdi. III. Enternasyonal, Lenin’in II. Enternasyonal partilerini ideolojik, siyasi, örgütsel anlayışları bakımından köklü bir eleştiriye tabi tutması, Marksizmin yaşayan devrimci ruhunu ortaya çıkarması üzerinden kurulmuştu. Bu nedenle ideolojik netlik, örgütsel ilkelerde sağlamlık, parti üyelerinin eğitimi gibi sorunlar Bolşevizasyonun temel sorunları olmuştur.

Parti örgütlerinin işyeri esasına göre örgütlenmesi, demokratik olmayan ülkelerde faaliyetlerin her türlü koşulda sürdürülmesi, tüm sağ ve sol hataların üzerine tavizsiz olarak gidilmesi, “yeni tipte partiler”in demokratik merkeziyetçilik temelinde, parlamenter değil ama işyeri ve bölge esasına göre ve sömürülen kitleler içinde -ekonomik, politik ve ideolojik alanda- günlük sistemli ve sürekli devrimci çalışma yürüten örgütler olarak örgütlenmesi, özeleştiri anlayışının geliştirilmesi, yetenekli, somut koşullara uygun taktikler geliştirebilecek esneklikte M-L parti yöneticilerinin yetiştirilmesi gibi sorunlar üzerinde ağırlıklı olarak durulmuş, partilerin devrimin görevlerini yerine getirebilmesi için gerekli donanıma sahip olmaları sağlanmaya çalışılmıştır.

Sınıf uzlaşmacılığını, oportünizmi temel çizgileri olarak gören “sol, sosyal demokrat, sosyalist vb.” parti ve akımlar Bolşevizasyonu “sol rota” olarak görmüş, öyle tanımlamışlardır. Bütün bu saldırılara karşı Ocak 1925’te Komintern’in yayın organında, bu konudaki tutumu açıklayan ve gerekçelendiren bir makale yayınlanmıştır. Bu makalede “Partilerimizin bolşevikleştirilmesi ne demek?” diye soruluyor ve buna şöyle yanıt veriliyordu: “Her şeyden önce, Bolşevikleşmenin ne olmadığına ilişkin birkaç söz. Bir partinin Bolşevikleştirilmesi hiçbir zaman ‘saf’ bolşevik partilerinin örgütlenme yolundan gitmek, ‘seçilmişler’den bir örgüt oluşturmak vb. olamaz. Bolşevik her şeyden önce kitleden bir insandır, yani her şeyden önce kastlara düşmandır.

Bolşevikleştirme ilkelleştirme değildir. Bolşevik gerçek bir Marksistir, yani Marx ve Lenin’in öğretisinin inanmış bir taraftarıdır. Bolşevik, en geniş halk kitlelerinin önderi olmak için çaba harcar… Bolşevikleştirme, Rus Bolşevizminin deneylerini mekanik biçimde öteki ülkelere taşımak değildir. Bolşevik her şeyden önce, somut durumda yolunu bulmaya çaba gösterir. Bolşevik Marx ve Lenin’in öğretisini ‘genellikle’ye çevirmez, aksine onu toplumsal düzeyin, ekonominin ve politikanın verili zamansal ve mekansal koşullarına uyarlar… bir partiyi Bolşevikleştirmek demek, her ülkede, bir partiye (a) bir kitle partisi ve (b) savaşan Leninizmin bir partisi olma imkanlarını veren temel görevler üzerinde bütün dikkati yoğunlaştırmak ve bunları anında kavramak demektir…[12]

Bu makale faklı ülkelerden somut örnekler vererek, bunların eleştirisini de yapıyordu. Alman partisine yönelik eleştiriler özellikle dikkat çekiciydi. “Alman partisini az kalsın yok edecek olan Brandler oportünizme karşı haklı bir mücadele yürüten KPD, aynı zamanda partiyi işçi kitlesinden kopartan ‘sol’ soyutlaştırmaya karşı da mücadele etmelidir. Ne olursa olsun son seçimlerde bir milyon oy kaybettiğimiz ve asıl önemlisi, Alman Sosyal Demokrasisinin bir buçuk milyona yakın oy kazandığı gerçeği hafife alınamaz. Şimdi yeni bir biçimde ajitasyon yürütmeyi becermek gerek; Alman işçisinin günlük hayatına, en can alıcı günlük sorunlarına, şu anki varoluşuna sıkı sıkıya ‘yapışan’ bir ajitasyon yürütmeliyiz. Alman yoldaşlar bu durumda öncelikle bıkmadan yorulmadan, her ne pahasına olursa olsun kitleleri Sosyal Demokrasinin etkilerinden kurtarmak ve saflarımıza katmak için çalışmak yerine, kendilerini bir ‘kapalı çevre’ haline sokma, yokluğu erdem haline getirme ve ‘saf’ Bolşeviklerden oluşan küçük bir örgütle yetinme eğilimine karşı mücadele etmelidirler.[13]

Bu tartışmalar, partisiz işçilere yaklaşım, sendikalarda çalışma, köylü sorunu, ulusal sorun ve sömürgeler sorununa yaklaşım gibi o dönemdeki partilerin temel sorunlarını içeriyor, partileri kitlelerin içine mevzilenmiş, devrimci görevlerinin üstesinden gelmeye yetenekli partiler olarak dönüştürmeyi hedefliyordu.

Bitirirken şunun altı kalınca çizilmelidir. Komintern, söz konusu tarihsel dönemde uluslararası işçi sınıfının mücadelesini ideolojik, politik ve örgütsel olarak ilerletmiş, sınıfa büyük bir hizmette bulunmuştur. Sosyalizmin inşası, faşizmin yenilgisi, dünyanın önemli bir bölümünde sosyalist, devrimci partilerin iktidara gelmesi, devrim ve sosyalizm mücadelesinin tüm kıtalara ve ülkelere yayılması bu mücadelenin başarıldığını zaten ortaya koymuş, tarihsel olarak kayda geçmiştir. Komintern, uluslararası işçi sınıfının mücadele tarihinde en şanlı sayfalardan birisi olarak tarihteki yerini almıştır. Artık görev, tüm ülkelerdeki işçi sınıflarının ve komünist partilerinin omuzlarındadır ve onların bu görevi yerine getireceklerinden hiç kuşku duymamak gerekir. Uluslararası işçi sınıfı mücadelesinin gelişmesinde büyük bir ilerleme, yeni proletarya devrimleri ve yeni bir enternasyonal olabilir. Tohumu atılmıştır. Uluslararası işçi sınıfının önündeki görev artık budur.


[1] Üç Enternasyonalin Tarihi, Yazılama Yayınları, Çeviri: Can Saday, sf. 314.

[2] Üç Enternasyonal Tarihi, sf. 370

[3] Derleyen: Hermann Weber, Belgeler, 1979, Belge Yayınları, sf. XIV.

[4] Belgeler, sf. XII.

[5] Belgeler, sf. 177-178

[6] Agy, sf. XIV

[7] Üç Enternasyonalin Tarihi, sf. 329

[8] Üç Enternasyonal’in Tarihi, sf. 369

[9] Agy, sf. 371.

[10] Agy.

[11] Üç Enternasyonal Tarihi, sf. 372

[12] Belgeler, sf. 86

[13] Belgeler, sf. 87

Warning: A non-numeric value encountered in /home/teoriveeylem/public_html/wp-content/themes/Newspaper/includes/wp_booster/td_block.php on line 353