Ortadoğu’da ABD’nin gerileyişi ve Türkiye’nin fırat operasyonu

Ruze Cendeli

Çeviren: Ali Karadaş

Dwight David Eisenhower’ın ABD Kongresi’ndeki “Kongre’ye Ortadoğu’daki Durum Üzerine Özel Mesaj” başlıklı söylevinden bu yana 67 yıl geçti. Eisenhower Doktrininin ifadesi olan bu söylev, Ortadoğu’daki İngiliz sömürgelerinde ortaya çıkan boşluğun esasen Amerikan nüfuzu ile doldurulmasıydı. Bu nüfuz bölgedeki rejimlerle işbirliği içinde askeri üsler kurarak, komünizme karşı mücadele temelinde güçlendirildi. Körfez ülkelerinin büyük çoğunluğunun özellikle Suudi Arabistan’ın sahip olduğu ideoloji ile Taliban ve El Kaide’nin ideolojisi arasındaki yakınlığı göz önüne alırsak, Afganistan’ın “komünist” hükümetine karşı El Kaide’nin neden desteklendiği de anlaşılır. ABD doktrininin tüm Arap Körfezi’ne hâkim olmasından yola çıkarak Afganistan’da da bu yapılmak istendi ancak bu proje Afganistan ve İran’da bugüne kadar istenen sonuca ulaşamadı.

Son birkaç ayda Eisenhower Doktrini sürecinde iki önemli olay yaşandı.

Birincisi; Birleşik Devletler, ilk defa Suudi ARAMCO’ya yapılan hücum ve Husi Enserullah örgütünün gerçekleştirip İran’ın suçlandığı saldırı sonrasında Birleşik Hava ve Uzay Operasyonları Komuta Merkezini, Katar’daki el-Udeyd üssünden 24 saatliğine taşıdı. Merkez, Katar’dan ABD’nin güney doğusundaki Carolina’ya nakledildi. Washington Post’un raporuna göre taşınma işlemi Amerikan üslerinin saldırılara karşı savunmasının etkisiz olduğunu gösteriyor. Savunma sistemleri ARAMCO’yu savunmakta başarısız oldu. İran, bu saldırıyı gerçekleştirmekle suçlandı. Suudi petrol üretiminin yarısı devre dışı kaldı.

İkincisi ve daha dikkat çekici olanı Türkiye’nin sınırda operasyon yapacağını açıklamasının ardından ABD’nin Fırat’ın doğusundaki üslerinden çekilmesi. Burada ABD’nin geri çekilmesinin arkasındaki nedeni analiz etmede dikkatli davranmak gerekir. ABD’nin Ortadoğu’daki varlığının tarihsel olarak Eisenhower Doktrini politikalarının bir uzantısı olarak, yayılmacılığının ürünü olduğunu düşünürsek, yönetimin “Suriye’de kalma arzusu ve çekilmemesi” beklenir olandır. Çünkü Trump’ın ABD’nin dünyadaki siyasi ve askeri etkisini güçlendirmeyi hedefleyen ve “Büyük Amerika”nın yeniden restorasyonuna çağrıda bulunan bir lider olduğunu unutmamak gerekiyor. Ayrıca cumhuriyetçi-muhafazakar, yabancı karşıtı kimliğini de eklersek çekilme kararının, beklenenin aksine bir adım olduğu daha anlaşılır olur. Çünkü ABD’nin geri çekilmesi, uluslararası dengelerdeki değişimle; onun uluslararası bir aktör, küresel bir polis olma rolünün zayıflamasıyla da ilgilidir. Çin-Rusya yükselmiş ve İran’ın bölgesel rolü güçlenmiştir. Henüz kristalleşmemiş olmasına rağmen Avrupa’nın bağımsız bir kutup oluşturma eğilimi ortaya çıkmıştır. ABD’de eğer iktidarda Demokratlar da olsaydı onların da geri çekilmekten başka çaresi yoktu. Demokratların itirazı ABD’deki “iç siyasi çatışma” bağlamındadır. Ancak yine de Trump’ın yöntemiyle çekilmeyi farklı kılan, uluslararası normlar ve politikalarda alıştığımız herhangi bir diplomatik gerekçeden yoksun olmasıydı.

SURİYE’DE KUZEY IRAK SENARYOSU

Dahası, ABD’nin Suriye’den çekileceğinin belirtileri açıktı. Amerika bundan ne fazla ne de az olmamak üzere IŞİD ile mücadele çerçevesinde Suriye Demokratik Güçleri’yle (SDG) sınırlı bir anlaşma yapmıştı. Her iki tarafın birlikte çalıştığı yıllar boyunca Birleşik Devletler SDG’nin özellikle Suriye iktidarı ile müzakere konusunda politik karar alma süreçlerine müdahale etti. ABD Fırat’ın doğusundaki karar vericilere iktidarla pazarlık etmemeleri ve SDG bölgelerinde Suriye vatandaşlarına kendi hizmet mekanizmalarını oluşturmaları yönünde talimat verdi. SDG zaman zaman Amerikan diktesinden çıkmaya çalıştıysa da Amerika’nın yaşayacağı bir memnuniyetsizliğin olası bir müzakere sürecinde yıkıcı bir rol olacağı kaygısı belirleyici oldu. Amerika; Birleşmiş Milletlerin himayesi altındaki siyasi süreçte, özellikle Anayasa Komitesi’nin kurulmasında SDG’nin dâhil olmaması için baskı yaptı. ABD; SDG dosyasını ve Anayasa Komisyonunu ayrı ele almasından anlaşıldığı gibi Doğu Fırat’ı, Suriye’deki süreçten ayırmak istiyordu. Sonuç olarak Fırat’ın doğusunun içişleri konusunda bağımsız olmasını ve böylece uluslararası müzakerelerde yeni durumun tanınmasının önünü açmayı amaçlıyordu. Tamamen Amerikan etki alanı olacak olan Kuzey Irak (Kürdistan Bölgesi) senaryosuna benzeyen şekilde bir süreç hedeflenmekteydi. Doğal olarak yaşanan bu durum SDG’nin görüşünü ve projesini yansıtmasa da Amerika’nın Fırat’ın doğusunun geleceğine dair vizyonunu yansıtıyordu.

ABD FIRATIN DOĞUSUNDA HANGİ ÜSLERİ BOŞALTTI?

– Kobani üssü; Halep’in kuzey kırsalında Ayn el Arab üssü olarak bilinen üs, ABD’li subayların “kasıtlı bombalama” olarak nitelendirdiği Türk bombardımanı tarafından vurulduktan sonra tahliye edildi.

– Tel Abyad üssü: Türkiye ile Suriye sınırındaki üs tamamen boşaltıldı.

– Ayn İsa üssü: Tamamen boşaltıldı.

– Mabruka üssü: Ras el Ayn’ın batısında yer alan bu üs de boşaltıldı.

– Rimelan üssü: Kamışlı’nın doğusundaki Rimelan üssü hala ayakta ve henüz tahliye edilmedi.

– Tel Baydar üssü: Haseke Valiliği’nin kuzeyindeki Tel Baydar üssü boşaltılmadı ve hala çalışıyor. Ayrıca Haseki’de bir başka askeri üs tahliye edilmedi.

– El-Shaddadi üssü: Halen faal olan bir üstür. 250 IŞİD’li kadın el Hol kampından bu üsse transfer edildi.

– El-Tanf askeri üssü: Irak-Suriye-Ürdün sınırlarında bulunan Al-Tanf askeri üssü, Suriye’deki en büyük ABD üssüdür.

AMERİKAN İRONİSİ, SURİYE BATAKLIĞI

ABD’nin yaşadığı en büyük paradokslardan biri, Suriye muhalif gruplarına olan tarihsel desteği ve bu politikanın bir sonucu olarak IŞİD’in güçlenmesinin ardından SDG ile ittifakı. ABD bu nedenle çatışan tarafları birlikte destekledi. Wikileaks’ten sızan haberlere göre, Amerika Birleşik Devletleri IŞİD’i silahlandırmakla da suçlanıyor.

Fırat’ın iki yakasında da savaşan Suriyeliler arasındaki ihtilafın detayları şöyle:

MUHALİF SURİYE MİLLİ ORDUSU

2018’in başlarına kadar İdlib, yaklaşık 40 farklı silahlı grup barındırıyordu. Hepsinin hedefi aynıydı. O da Suriye rejimini devirmekti. Tüm bileşenler şeriatın farklı yorumlarını çok sayıda dini okumaya göre uygulamak istiyorlardı. Hepsinin dışarıyla bağlantısı ve dini farklı yorumlamalarından kaynaklı içeride tartışması vardı. Hatta Sultan Murad, Hamza ve Mutasim tugayı gibi birkaç grup “Ulusal Ordunun” oluşumunu bile ilan etmişlerdi. 30’dan fazla gruptan oluşan 20 bin savaşçı vardı. Bu ordu muhalefet hükümetinin Savunma Bakanlığına ait, karargâhı da Türkiye’de. Heyet Tahrir eş Şam’a (HTS) rakip iki grup birleşti. Bunlar Ahrar aş-Şam, Nureddin Zengi ve diğer küçük gruplardı -ki, “Suriye Kurtuluş Cephesi“ni kurdular. Cephe, İdlib ve Halep arasındaki bölgelerde HTS’ye karşı iki ay süren savaş verdi. Ulusal Ordu olarak adlandırılan bu gruplar bir ilerleme sağlayamadı. Zeminde varlığı olmayan bir medya olgusu olarak kaldılar.

Suriye Ulusal Ordusu en azından medyada daha belirgin bir varlığa sahip. Yeni orduda dördü büyük olmak üzere 30’dan fazla silahlı grup var. Bu gruplardan ikisi, Suriye’deki askeri operasyonları sırasında uzun yıllar Türkiye’ye sadık olan Suriyeli Türkmenlerden oluşan Sultan Murad ve Sultan Mehmed Fatih Tugaylarıdır.

Diğer iki büyük Arap grubu, Hamza ve Muntasır Billah tugaylarıdır. Bunlar 2015 yılında Türk ve Amerikalı subaylardan oluşan ortak bir grup tarafından eğitilip donatıldı. ABD, 2017 yılının sonuna kadar bu grupları desteklemeye devam etti. Ancak bu tarihten sonra ABD ile bu ilişkileri sürdürmediler. Bu tugaylar aynı zamanda Türkiye’nin Suriye’deki askeri operasyonlarında kilit rol oynadı. Ayrıca, Ulusal Orduda yaklaşık 350 kişilik küçük bir Kürt savaşçı grubu var. Bunlardan bazıları SDG’nin bölgede kontrolü ele geçirmesinden sonra kuzeydoğu Suriye’den kaçtı.

SURİYE DEMOKRATİK GÜÇLERİ

SDG, kuruluş metninde kendini “Araplar, Kürtler, Süryani tüm Suriyeliler için bütün bileşenleri bir araya getiren birleşik bir ulusal askeri güçtür” ifadesiyle tanımladı. Kuruluşun ilanı, ABD’nin IŞİD ile savaşmak için bu gruba silah sağlama niyetini açıklamasının ardından geldi. Kuruluş açıklamasında bu güçlerin aşağıdaki askeri güçleri içerdiği belirtildi: Suriye Arap ittifakı, devrimciler ordusu, Burkan el-Fırat grubu, el-Sanadid Güçleri, el Cezire Tugayları ve Süryani Askeri Konseyi. Bunlara ek olarak Öcalan doktrinine bağlı Halk Koruma Birlikleri (YPG) ve Kadın Savunma Birlikleri (YPJ) mevcut. Bunlar SDG’nin bel kemiğini oluşturan Kürtlerin Demokrat Birlik Partisi’ne (PYD) ait silahlı kuvvetlerdi. YPG ve YPJ Kobani’nin (Ayn el Arab) IŞİD’ten kurtarılması için şiddetli ve sert çatışmalara girmişti. Bu ittifaktaki güçler ve diğer tugaylar, örgütün işgal ettiği şehirlerden ve köylerden kovma savaşları sırasında kuzey Suriye’deki Kürt savaşçılarıyla birlikte savaştı. SDG, Suriye’nin 185 bin kilometre karesinin 35 binden fazlasını kontrolünde tutuyor. Bu güçler Pentagon’un açıklamalarına göre, yarıdan fazlası Arap olmak üzere en az 45.000 kişiden oluşuyor.

MASAYI DEVİRME SİYASETİ

Türkiye’nin operasyonu, masayı Amerikalıların üzerine devirmiş olsa da Suriye Demokratik Güçleri ve Suriye ordusu arasındaki anlaşma Türkiye’nin de masanın altında kalacağı bir sürecin önünü açtı. Bu anlaşma, “Fırat’ın Doğusu dosyasının Rusya’ya teslim edilmesi” anlamına gelmektedir. Herkes bu “büyük hediyeyi” Ruslara vermek için ittifak içinde oldu. Rusya durumu doğru bir şekilde değerlendirmiş ve Rusya dış diplomasisi de sürecin işlemesine yardım etmiş gibi görünüyor. Rusya, Türk askeri harekâtına aldırış etmemiş görünse de Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi toplantısında operasyonu desteklemedi. Öte yandan Türk tarafıyla olan yeni ilişkisinden faydalandı. Böylece Rusya, iki taraf arasında imzalanan ortak savunma anlaşmasına dayanarak Suriye hükümetiyle birlikte harekete geçti. Rusya bir yandan Türk tarafının Kürt örgüleri hakkındaki korkularını hafifletmeye çalışırken diğer yandan da SDG ile Suriye hükümeti arasında görüşmelerin garantörlüğünü yapıyor.

Suriye hükümeti Amerikan boşluğunun doldurarak bölgedeki idari ve politik işlevleri üstlenmeye çalışsa da bunun için daha fazla zamana ihtiyacı var. Şimdiye kadar Rus birliklerinin Amerikalılara alternatif olarak askeri üsler kurup kurmayacağı da bilinmiyor.

Özerk yönetim ile Suriye Hükümeti arasındaki anlaşmanın parametreleri belirsiz. Özerk yönetim tarafından yapılan resmi açıklamada, “Suriye sınırını koruma görevini yerine getirmek” için Suriye hükümeti ile bir anlaşmaya varıldığı ilan edildi.

AFP’ye konuşan kaynaklar anlaşmanın ikinci aşamasının devlet kurumlarının geri dönüşünü içerdiğini ifade ediyor. Ruslar’ın verdiği vaatlere göre Kürt Özerk Yönetimi, bölgenin işlerini yürüten yerel yönetimlere dönüştürülecek. Bazı raporlar, anlaşmanın en belirgin maddelerinin “Suriye Demokratik Güçlerinin” tanımlanması olduğunu da belirtiyor. Mevcut silahlı yapı varlığını sürdürürken ortak bir Kürt ve Arap liderliği altında bundan sonra 5. Suriye Kolordusu olarak adlandırılacak.

Anlaşmada ayrıca, “yeni Suriye anayasasında uygun bir özerk yönetim biçimiyle Kürtlerin haklarının güvence altına alınması” da öngörülüyor. Afrin de dâhil olmak üzere, Türk kuvvetlerini Suriye’nin tüm alanlarından uzaklaştırması hedefler arasında olacak.

Kürt liderlerine dayandırılan bir başka raporda, anlaşmada askeri kuvvetlerin Menbiç ve Kobani (Ayn el-Arab) şehrine girişi yer almıyor. Daha önce el Arima bölgesinde olduğu gibi sınır noktalarına girilecek ve SDG unsurlarıyla işbirliği içinde olunacak.

Öte yandan ABD; Başkan Yardımcısı Pence’nin ağzından dünkü müttefiklerinden yani SDG’den boşandığını ilan etti. Kuzeydoğu Suriye’de ateşkesin ilan edilmesi konusunda Türkiye’yle anlaşma sağladı. Kürt kuvvetlerinin savaş alanından çekilmesi ile ilgili çalışmalar başladı. Çatışmalar, YPG’nin bölgeden çekilmesi için 120 saatliğine askıya alındı. SDG ile değil, Türk tarafıyla imzalanan anlaşma ABD’nin Fırat’ın doğusundan sorunsuz bir şekilde çekilmesini de amaçlıyor. Çekilmeden hemen sonra savaşa neden olmaması için SDG’ye sınırı ve şehirlerini boşaltması için 120 saat verildi.

Sonunda ABD yükselişin ardından iniş aşamasına girmiş görünüyor. Yaşanan bu sürecin sebeplerini ABD’nin yaşadığı ekonomik çelişkiler ve 2008 krizinden çıkamaması, kapitalist sistemin kendisinin giderek tıkanması, periyodik ekonomik krizlerle karşı karşıya kaldığı mekanizmaların sertliği ve dünyanın finansal yükünü üstlenmek olarak özetlemek mümkün. Dünyanın finans merkezleri sadece zayıf ve tehdit altındaki ülkelere değil Avrupa’da ve Asya’nın göbeğindeki başkentlere, Ortadoğu’ya ve ABD’ye de olan güvenini kaybediyor. Buna karşılık Rusya ve Çin’de sermaye merkezlerinin daha acımasız ve şiddetli yükselişi mevcut. Güçlendirilmiş bir arka bahçe oluşturan Çin, Rusların dünyada yeni bir oyuncu olmalarını ve uluslararası anlaşmazlıkları etkin bir şekilde yönetebilmesini sağladı.

Hindistan, İran, Suudi Arabistan ve Türkiye gibi orta düzey ekonomilerindeki kalkınmanın yayılmacı beklentileri, fırsat ortaya çıktığında bu ülkelerin ABD kontrolü dışına çıkma eğilimini de güçlendiriyor. Arap dünyasındaki halk isyan dalgası etkisini sürdürüyor.

Sonuç olarak ilerici ve demokratik güçlerin yaşananlardan ders alması gerekir. Halkın talepleri olan özgürlük, insanca bir yaşam, eşitlik ve sosyal adalet süper güçlerin tank-silahlarıyla gelmiyor. Aksine, özgürlükleri elde etmenin tek yolu halkın kendi talepleri için mücadele etmesinden geçiyor. Görünüşte ne kadar uzun olursa olsun gerçekte halkların taleplerine ulaşabilmelerini en kısa yolu budur.

Warning: A non-numeric value encountered in /home/teoriveeylem/public_html/wp-content/themes/Newspaper/includes/wp_booster/td_block.php on line 353