‘Barış’ın bombaları ya da bombaların ‘barış’ı! 

Çetin Akdeniz

Son birkaç aylık süreçte yaşanan politik-askeri, ekonomik ve sosyo kültürel gelişmeler sadece ekonomik krizin derinleşerek daha ağır sonuçlar doğurmasına; sadece Suriye topraklarında girişilen “harekâtlar” nedeniyle bölge ve dünya ülkeleri devlet ve halklarının büyük çoğunluğuyla ilişkilerin daha fazla gerilmesine değil; siyasal gericiliğin yoğunlaşması ve sosyo-kültürel yozlaşmanın toplumun başta sermaye medyası, akademik kurumlar, “dini egitim” maskeli tarikatlar, “vakıf” etiketli çıkar oluşumları olmak üzere geniş kesimlerini sarmasına da işaret ediyor. Militarizmin gücü “bütün yıkıcı ihtişamı”yla evlerin içine taşınır ve herkese asker miğferi giydirilip “karşıdakini yok etme ruhuyla hareket etmesi” öğütlenirken, yaşananlara karşı sözü edilir bir toplumsal tepkinin ortaya çıkmaması -engel sadece baskı ve yasaklar değildir- “asker millet” propagandasının sürükleyici kuvvetinin yanısıra tavan yapan eglenceli, yemekli-gelin kaynanalı-düğün-dernek çal oynamalı programların boca ettiği pervasızlık ve sosyokültürel yozlaşmanın devasa boyutlanmasını, ortaçağcıl anlayışlarla kapitalist yağmacılığı toplumu dizayn etme politikasının etkili unsurları haline getiren yönetim anlayışının yol açtığı çürümenin ‘boğaza dek’ yükselişini de gösteriyor. Bir tarafta işten atılan, açlık sınırındaki ücretle “aile geçimi sağlama”ya çalışan, pazarda dolanıp yarımşar kilo elma ya da soğanla dönen yurttaşın yaşadığı zorluklar; diğer tarafta kârları katlananlarla savaş hali politikalarını yağma olanağı olarak görenlerin çaldığı savaş borazanlarının sağır edici gürültüsü. Bir tarafta asgari ücretli işçiler, diğer tarafta 1.5 milyon liralık lüks Mercedes’e binmeyi kendine hak gören ve 50-70 bin lira maaş alan sendika ağaları. Bir tarafta Kürtçe konuştuğu için dayak yiyen, fetih hakekâtına karşı çıktığı için gözaltına alınan ve tutuklananlar diğer yanda savaş tank ve toplarıyla bombardıman uçaklarının gerçekleştirdiği yangın-toz dumanın görüntüleriyle bütün toplumu “avlama” manevraları…

Kaba bir görünümdür bu. Ancak sermaye cephesinin basın-yayın[1], siyaset[2], “akademi[3] ve “askeriye” kanadının topyekun seferberliğiyle oluşturulan sosyopolitk-sosyopsikolojik ortam, ülkenin “işgale uğradığı” ve topyekun bir seferberlikle savunulmasına ihtiyaç doğduğu şeklinde “daha derinlikli” bir görünüm yaratmıştır. “81 milyon tek yürek” söyleminde ifadesini bulan çağrılar, bu durumun toplumsal tüm diğer sorunların ötelenmesi ve mümkünse unutulması istemiyle bağlıdır. Devlet yöneticileri konumlarını güçlendirmek için “savaş hali”ni kullanırlarken, yedeklenmiş “sivil kuvvetler” “harekâtı zorunlu kılan” argümanları zenginleştirmeye koyulmuşlardır.

Sermaye partileri sözcülerinin “sarsıcı” açıklamaları bu bakımdan yönlendirici işlev de gören önemli veriler sunuyor: “Yedi düvele” meydan okuma retoriğinde birleşen bu partilerin yönetici ve sözcüleri, Türk askeri “harekâtı”nı bölge halklarının ilişkilerini gözetmeyen bir askeri mantıkla ve “ne pahasına olursa olsun kazanma” hedefiyle ele alıp “bir milli cephe oluşturma” anlayışında birleşerek Erdoğan yönetimine sınır ötesi askeri harekâtlar düzenleme “yetkisi” verdiler.[4] CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun, partisinin grup toplantısındaki konuşmasında, Türkiye sınırları dışına asker çıkarma kararına desteklerini gerekçelendirirken “Tezkere bugün görüşülecek. Oradaki askerlerin burnunun kanamaması için içimiz yana yana ‘Evet’ diyeceğiz” demesi ise trajikomik gerekçesiyle birlikte kayda geçti.

Savaş goygoyculuğunu maskelemenin kolay yolu, “ABD tarafından silahlandırılmış bir yapı”nın ülke sınırlarında “belirmesi”ne karşı çıkma adına, 70 yıldır ABD ve NATO üyesi devletlerin çıkar bekçiliği göreviyle atom bombası dahil silahlandırılmış olmayı “Türkiye’nin hakkı” sayma riyakârlığı arasındaki çelişkiyi örtbas etmekti.[5] İliştirilmiş “yerinde yazar ve programcılar”la iliştirilmiş cephe programcıları ve gazetecileri, öldürüm beyanları ve bombardıman alev ve toz-dumanına bakarak heyecanla bağırırlarken, evine, toprağına ateş düşenlerin “yanıp yıkılma”ları umurlarında bile değildi.

Apoletsiz taktisyen “gazeteci ve akademisyenler”, Erdoğan’ın, “Ey Avrupa Birliği! Kendinize gelin. Operasyonu işgal diye nitelendirirseniz kapıları açarız, 3.6 milyon mülteciyi sizlere göndeririz[6] tehdidiyle coşup “fetih suresi” eşliğinde, dua mı etkili bomba mı ikileminde çırpınanların “iç yangını”nı da “bomba bomba!” naralarıyla soğutmaya çalışarak “savaşa hayır!” diyenleri “ihanet”le, “goygoyculuk”la, “kolpacılık”la suçlama yarışına girdiler. “Harekât”ı yönetenlerle ‘savaş muhabirleri’nin geçtikleri “operasyon” haberleriyle en basit, en yalın, en temel gerçekler arasındaki zıtlıkların örtülmesi için, gazeteci tabiriyle haberlere takla attırma marifeti zirve yaptı. Savaşa karşı “barış”tan söz edenleri “kolpacı”( ..) [7], “hain”, “dış güçlerin piyonu” ilan eden ve sırtlarını militarizmin gösterişli aygıtıyla onun imha araçlarına (tank, top, uçak vs.) dayayarak ülkenin, ülkelerin ve halkların yıkıma uğramasına karşı durmaya çalışanları tehdit edenler, ülke tarihinde yaşanmış kırımlara benzer yenilerini “hevesle bekleme” alçaklığını üstlenirken ne aç kalmış, ne yoksul düşmüş, ne gadre uğramışlar ne de “elde silah cephe savaşı”na koşmuşlardır. Aksine sırtları pek, cepleri-kasaları dolar, euro, sterlin dolu politikacı, parti şefi, gazeteci, muhabir, program yapıcı, hukukçu, futbolcu, şarkıcı, hepsi bir arada “harekât uzmanı ve komutanı” havalarında, ekranlarda ve “sınır hattı”nda “arzı-endam” ederek imha planları sunma yarışına girmiş;[8] kimileri topyekûn imhayı kimileri de çok cepheli savaş taktikleri sunarak acı ve trajediyi televizyon programlarını zenginleştirici malzeme olarak kullanmayı, yıkımdan “imar olanağı” çıkarma alçaklığıyla halklar arası ilişkilerin bombalanmasına alkış tutmayı “vatanseverlik” olarak pazarlamışlardır. Çelik yelek giyip sınıra koşan Buket Aydın’la Nazlı Çelik ve Metin Feyzioğlu’nu; Deniz Bayramoğlu ile “bakın bakın işte Suriye Milli Ordusu savaşçıları Resulayn’a giriyor, PYD-PKK teröristleri kaçtı” diye bağıran muhabirleri “aynı milli ruh ve heyecan”la çoşturan ne Amerikan ve NATO karşıtlığı ne de IŞİD karşıtlığıydı. Onları onca çoşturan Suriye’de özerk yönetim oluşturan Kürtlere vurulacak darbenin kuvveti ve “yok ediciliği”yle birlikte mümkün en geniş alanın fethiydi![9]

Cephe gerisi”nde sorun yaşamamak için muhaliflere yönelik operasyonlara hız verildi. HDP yöneticileri ablukaya alındılar. Provokatif bir girişimle “çocukları kayıp aileler”den bazıları Diyarbakır HDP binasının kapısına polis-asker kontrolü ve korumasında gönderilip Kürdü Kürtle çatıştırma provası yapıldı. “Cumartesi Anneleri”nin yıllardır sürdürdükleri gözaltında kaybedilen çocukları, eşleri, babaları ve akrabalarının akıbetlerini öğrenme eylemlerine karşı sopa ve dipçik siyasetinden geri kalmayan devlet yönetimi polisi, bakanı, il yöneticisi, yandaşıyla birlikte Diyarbakır HDP’nin kapısına “mağdurların direniş kampı”nı kurdu! ‘Sosyal medya’ operasyonlarıyla “sessiz protesto”lar dahi cezalandırıldı.

“HAREKÂT”IN TETİKLEYİCİ İŞLEVİ VE KARŞI HAMLELER

Recep Tayyip Erdoğan, Kürtlerin siyasal bakımdan kendilerini yönetmeye yönelik girişimleriyle bu doğrultudaki oluşumları “yok etme iradesi” ve “kararlılıkları”nı belki de yüzlerce kez dile getirmiştir. Ancak, Erdoğan yönetiminin, ABD ve Rusya’nın birbirlerinin bölgedeki varlığı ve etki alanlarını genişletme politikalarına karşı sürdürdükleri manevralardan yararlanarak “çatlaklardan sızma” politikası kapsamında “hayati önem” atfettiği ve “stratejik hedefler”e sahip olduğunu ilan ettiği “harekât”ın Ortadoğu gibi dünyanın en önemli istikrarsızlık, hegemonya ve çatışma bölgelerinden biri ve denebilir ki, hala başında gelen bir bölgede gerçekleştirilmiş olması, Türkiye’yi yeni ve daha ağır sonuçlarıyla birlikte süreç içinde daha da yıpratıcı olacak açmazlarla yüz yüze getirmiştir.[10] Suriye’nin ve bölgenin geleceğine ilişkin “yeni düzenleme”(ler)e “belirleyici güçlerden biri olarak dahil olma” hedefin dolaysızca bağlı ve güç kullanımıyla belirli bölgelere “yerleşilerek” pay alma amaçlı bu “harekât”ın kapitalist uluslararası ve bölgesel ilişkileri daha fazla gerginleştirici, çatışmaları körükleyici işlev görmesi kaçınılmazdı. İran, Rusya ve diğer güçlerin karşı hamleleri bu kapsamda gündeme geldi. Dünyanın pazar ve etki alanları olarak paylaşımının en büyük güçlerinin “sahaya indikleri” bir durumda bu tür meydan okumaların yanıtını belirleyenin de yine sahip olunan güç olduğu bir kez daha görüldü. Türkiye’nin askeri politikası ve giriştigi “harekât”a gösterilen tepkilerle ve bu tepkiler sonucu Erdoğan iktidarınca “idrak edilen”ler bunu ortaya koyarken, pazar ve etki alanları kavgasının büyük güçleri açısından başlıca etkenin Kürt sorunu olmayıp “yeni Osmanlıcı” yayılma istemi ve politikasının kendilerinin emperyalist çıkarlarıyla “uyum” ya da “uyumsuzluğu” olduğu yeniden açıkça ilan edildi. Bu gelişmelerin yeniden açıklığa çıkardığı olgu ve bağlamlarıyla yol açabilecekleri sonuçlardan bazıları şöyle sıralanabilir:

i-) Suriye’ye düzenlenen “harekât” nedeniyle yapılan açıklamalar, Erdoğan yönetimindeki Türk devlet iktidarına ve silahlı kuvvetlerine “fethettiği topraklardan çıkmama” yönünde duyulan güvensizligin sadece ABD ve Rusya’nın değil hemen başlıca Batılı kapitalist-emperyalist devlet yönetimleriyle Çin ve İran başta olmak üzere Asya’nın önemli güçleri, Mısır ve Suudi Arabistan gibi bölge ülkeleri ve İsrail yöneticileri tarafından da duyulduğunu göstermiştir.[11]Suriye’nin toprak bütünlüğüne ve egemenliğine saygı gösterme” yönündeki tüm açıklamalara karşın Erdoğan’ın Osmanlı sultanları Yavuz ve Kanuni ile kıyaslanarak “yeni fetihlerin başkomutanı” ve “Türk-İslam dünyası”(!) liderliği tahtına oturmuş yeni sultan olarak reklam edilmesi[12], Afrin ve El Bab’da Türk iktidarına bağlı olarak girişilen “idari biçimlendirme” ve nüfus bileşimini degiştirme uygulamaları, Suriye’nin “fethedilen” topraklarında Gaziantep Üniversitesi’ne bağlı üç fakültenin kurulması kararı, Erdoğan iktidarının, “ata toprakları[13] olarak nitelediği bölgeye yönelik “yeni Osmanlıcı” emperyal politikalara soyunması vb. gibi gelişmeler, bu “kaygılar”ı güçlendirici rol oynamaktadır.[14] Suriye’nin “iç savaş”a sürüklenmesi ve El Kaide başta olmak üzere şeriatçı orduların para ve silahla donatılarak koordine edilmelerinde dolaysızca rol alan S. Arabistan gibi devletlerin de içinde yer aldığı “Arap Birliği”nin, Türkiye’nin giriştiği “harekât”ı “Suriye Arap devleti’nin topraklarını işgal ve egemenliğine saldırı” olarak niteleyip derhal durdurulmasını ve geri çekilmesini istemesi, Osmanlı’ya karşı bağımsızlık savaşları vermiş Arapların kaygılarıyla birlikte tutumları açısından da göstergedir.[15]

ii-) Bölgenin askeri, ekonomik-politik fay hatlarını tetikleyici işlev gören bu “harekât”, nedenlediği tepkilerle birlikte Türkiye’nin uluslararası durumu ve ilişkilerini ciddi boyutlarda sarsmıştır. Karşı çıkan güçlere karşı harekatın “hesaba katmaksızın sürdürüleceği” yönündeki “racon kesme” nutuklarının, içeride yarattığı şoven dalganın frekansı ne denli yüksek görünürse görünsün, “kazanç-kayıp çizelgesi”ne sığmayan yıpratıcı-yıkıcı sonuçların ağırlığı giderek artan şekilde hissedilmeye başlanmıştır. ABD, AB, Rusya, Arap Birliği, İran ve Çin’in gösterdikleri tepki dikkate alınmazlık edilemez etkilere sahiptir ve sonuçlarının önümüzdeki süreçte daha net görülmesi kuvvetle muhtemeldir. Bu tepkilerden öne çıkanlar şunlardır:

a-) Belirlenen “cepler”den (üç yerde) belirlenen “derinliği aşmama” koşuluyla harekâta “olur” vererek ABD askerlerini geriye çeken Trump, harekâtın başlamasıyla birlikte Kürtlerin Suriye yönetimi ve Rusya ile anlaşma olasılığını görerek birbiri ardına yaptığı açıklamalarıyla Türkiye yönetenlerini tehdit ederken, ABD’nin Pentagon başta olmak üzere sahadaki generalleri, Senato ve Kongre’nin etkili isimleri ültümatomlarıyla Amerikan çıkarlarına aykırı eylemlere “izin verilmeyeceği”ni açıkladılar. Erdoğan ortaya çıkan ve çıkabilecek olumsuz sonuçların sorumlusu ilan edilirken Trump’ın imzasıyla “üç Türk bakan”a yaptırım kararı alındı. Donald Trump, “Türkiye’nin yürüttüğü askeri operasyonun sivilleri tehlikeye attığını ve bölgede barış, güvenlik ve istikrara yönelik tehdit oluşturduğunu” söyledi. Trump, “Cumhurbaşkanı Erdoğan’a çok net bir şekilde söyledim: Türkiye’nin harekatı insani kriz ortaya çıkarıyor ve olası savaş suçlarının işlenmesi için gerekli koşulları oluşturuyor” dedi. Trump ayrıca Kongre’ye yaptırımlarla ilgili yazdığı mektupta Suriye konusunda ulusal acil durum ilan ettiğini söyledi ve bunun gerekçesini de “Türk hükümetinin IŞİD’i mağlup etme mücadelemize zarar veren[16], sivilleri tehlikeye atan ve bölgede barış, güvenlik ve istikrarı olumsuz etkileyebilecek tehditler de yaratan eylemlerde bulunması ve bunun ABD’nin ulusal güvenlik ve dış politikasına sıra dışı ve olağanüstü bir tehdit oluşturması” olarak açıkladı.[17] ABD Savunma Bakanı Mark Esper ise, “Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan ABD ile uluslararası toplumun muhalefetine ve tekrarladığı uyarılarına rağmen Suriye’nin kuzeyine tek taraflı işgal emri verdi”ğini belirterek bunun “geniş çaplı can kayıpları, sığınmacılar, yıkım, emniyetsizlik ve ABD askeri güçlerine büyüyen tehditle sonuçlandı”ğını ileri sürdü. “Türkiye’nin sorumsuz eylemleri nedeniyle Suriye’nin kuzeyinde ABD güçlerinin karşılaştığı risk kabul edilemez bir düzeye ulaşmıştır. Aynı zamanda daha geniş çaplı bir çatışmanın içine çekilme riskiyle karşı karşıyayız. Dolayısıyla ABD Başkanı’nın talimatıyla Savunma Bakanlığı ABD askeri personelini Suriye’nin kuzeyinden planlı şekilde çekmektedir.

Türkiye’nin tek taraflı eylemi sorumsuz ve düşüncesizce. IŞİD’in potansiyel dirilişi, olası savaş suçları ve büyüyen insani kriz dahil sonuçlarının tüm sorumluğu Cumhurbaşkanı Erdoğan’a aittir” diyen Esper, Erdoğan’ı “savaş suçu işlemek”le suçladı.[18]

ABD’li yetkililer, yaptırımların Türkiye’yi ateşkes ilan etmeye zorlama amacı taşıdığını ve operasyonun devam etmesi halinde yaptırımların da sertleşerek artacağını açıkladılar.[19]IŞİD savaşçıları”nın tutuldukları hapishanelerden “kaçmaması ve hiçbir şekilde yeniden yapılanmamasından” artık Türkiye’nin sorumlu olduğunu belirten ABD’nin Birleşmiş Milletlerdeki temsilcisi Craft, aksi durumda, Erdoğan ve yönetiminin “savaş suçları” soruşturmasına tabi tutulabileceği tehdidi savuruyordu.[20]

b-) Türkiye’yi ABD’den uzaklaştırma taktiğinin belirli bir geçerlilik göstermekle birlikte Türkiye’nin NATO üyesi ve ABD ile 70 yıllık işbirliği ilişkilerine sahip bir ülke olduğunu, Kürt sorunu nedenli anlaşmazlıkların bu “stratejik ittifak”ı ve güçlü bağımlılık ilişkilerini sonlandıracak güçte olmadığını gözardı etmeyen Putin yönetimi, bir yandan Türkiye’yi ABD’den uzaklaştırıp kendi stratejik çıkarları yönünde hareket etmesini, diğer yandan Suriye yönetimiyle Kürtleri kendi kontrolünde anlaşmaya zorlayarak süreç içinde ABD ve Türkiye’nin Suriye topraklarındaki varlığının son bulmasını hedefleyen bir politika izledi. Erdoğan iktidarının Suriye topraklarındaki “operasyonları”na “göz yumar”ken Türk askeri varlığının kalıcılığına karşı olduğunu, “Suriye’nin toprak bütünlüğü ve egemenlik hakkına saygı” koşulunu Astana süreci dahil hemen her zaman dile getirmekten geri durmayan Rus yöneticiler, ABD’nin SDG ile işbirliğini de ikili taktikle sonlandırmayı “denediler.” Bir taraftan Türkiye’nin Kürt ‘özerk oluşumu’na karşı askeri politikalarına “olur” verirken diğer taraftan Kürt politik-askeri yöneticileri ABD ile değil Rusya ve Suriye yönetimiyle işbirliğine ikna etmeye çalıştılar. Rusya’nın Suriye Kürt sorunuyla ilişkin önerisi ya da “çözümü” ise, Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un ifadesiyle “SDG’nin kontrolündeki bölgelerin Suriye hükümetinin kontrolüne bırakılması, Kürtlerle Şam’ın diyaloga geçmesi, Kürtlerin durumunun yeni anayasada gözetilmesi” şeklinde formüle ediliyordu. Rusya yönetimi, ABD ile Türkiye’nin “arasını mümkün olduğunca açma” taktiğiyle yetinmedi; ABD’nin ve Türkiye’nin Suriye’deki “davetsiz ve gayrı meşru varlığı”nın uluslararası burjuva anlaşmalarıyla aykırılığına sürekli vurguyla da durumunu güçlendirmeye çalıştı. Almanya, Belçika, Polonya, Fransa, İngiltere, Estonya gibi birçok ülke temsilcilerince hazırlanan ve Türkiye’nin giriştiği “harekât” nedeniyle “Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK)” kararıyla kınanmasını içeren öneriye, teklifin Suriye’de “çağrılmaksızın bulunan tüm güçleri kapsamaması” gerekçesiyle karşı çıkan Rusya, Türkiye’nin “operasyonu sonlandırması”nı istemekten geri durmadı. Rus yönetimi Erdoğan iktidarını Suriye yönetimi ile “Adana Mutabakatı” çerçevesinde “anlaşma”ya zorlamakta; Kürt sorununu da bütün tarafları belirli bir biçimde mahkum bırakacak pazarlık etkeni olarak kullanmaktadır. Rus parlamentosunun üst ve alt kanadı (Federasyon Konseyi ve Duma) adına yapılan açıklamalarda “Türkiye’nin Suriye’ye başlattığı harekâtın bölgedeki durumu olumsuz etkileyeceği” belirtilirken, Duma Savunma Komitesi Başkanı Vladimir Şamanov, yönetimden, “Kürt nüfusun çıkarlarını dikkate alacak” şekilde “görüşme masası kurması”nı istedi.

Rusya’nın, Putin ve Lavrov’un açıklamalarıyla işarat ettiği seçenek, “Şam yönetimiyle anlaşma”ydı. Türkiye’ye diplomasi diliyle söylenen, İran yönetimiyle birlikte sürdürülen “Astana süreci”nde varılan “mutabakata bağlı kalma”sı ve “Şam’la işbirliğini kabullenerek çekilmesi”ydi. “Suriye topraklarında yasalara aykırı olarak bulunanlar bu bölgeyi terk etmeli ve bu tüm ülkeler için geçerli. Eğer Suriye’nin gelecekteki meşru yönetimi, ülkede Rus silahlı kuvvetlerinin bulunmasına gerek duymadığını açıklarsa, bu durum Rusya için de geçerli olacak” diyen Putin, ABD ve Türkiye’nin Suriye’deki varlıklarının zora dayalı ve gayrı meşru olduğunu belirtiyor ve bir an evvel çekilmeleri gerektigini söylüyordu.

Bu “uyarı”; ABD’nin Erdoğan yönetimiyle örtülü anlaşmasına karşı (Erdoğan, Azerbaycan ziyareti öncesinde devlet-hükümet gazetecilerine yaptığı açıklamada Türk ordusunun 32 kilometre derinliğe kadar uzanabileceğinin Trump’la yapılmış ve fakat açıklanmayan anlaşma gereği garanti edildiğini ima eden üstü örtülü bir yanıtla itiraf etmiş oldu) bir hamle ifadesiydi. ABD ile değil “bizimle anlaş, Trump’tan uzak dur, Kürt oluşumunu da belirli bir sınır ve haklar dahilinde kabul et!” deniliyordu. “Suriye ile anlaşma” çağrısının Kürtler’e dönük yanı ise, “tercihlerini daha dikkatli yapma” uyarısıyla birlikte, “ABD’ye güvenmeyin, belirli haklar üzerinden ülke yönetimiyle anlaşın ve Türk saldırısıyla imhadan kurtulun!” gibi tehdit-teklif karışımını içeriyordu. Putin’in “Suriye özel temsilcisi” Lavrantyev ile Dış İşleri Bakanı Lavrov’un açıklamalarıyla ilan edilen Rus politikasının diğer yanı, Türkiye ve Suriye orduları arası bir savaşın önlenmesi ve tarafların “kontrollü anlaşma”ya zorlanmasıdır. “Türkiye’nin Suriye’deki operasyonu kabul edilemez” diyen ve Türkiye-Suriye sınır güvenliğinin “tüm sınıra” konuşlandırılacak Suriye ordusu tarafından sağlanması gerektiğini belirten Aleksandr Lavrentyev, Rusya’nın, “Türkiye ile Suriye arasında herhangi bir çatışma çıkmasına izin vermeyeceğini” belirterek Türkiye ile Suriye’nin savunma bakanlıkları, istihbarat servisleri ve dışişleri bakanlıkları üstünden ‘gerçek zamanlı olarak’ diyalog halinde olduklarını, Şam ile Kürtler arasında da daha yoğun iletişim sağlanarak Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunmasında rol oynamalarının önemine işaret etmiştir.[21]

Gelişmeler, Rusya’nın izlediği Suriye ve Bölge politikasının kendi lehine olmak üzere başarılı olduğunu gösterdi. Bir yandan Türkiye ile Suriye yetkililerini “sınır güvenliğinin sağlanmasında işbirliği”ne ikna etmeye, diğer taraftan Suriye devlet yöneticileriyle Kürt kantonal oluşumunun temsilcilerini “uzlaştırma” girişimlerinde bulunan Rusya yöneticileri, bu iki yönlü “görüşme trafiği” sonucunda, -muhtemel farklı gelişmeler saklı tutulursa- denebilir ki her iki konuda da başarılı oldular. Bölgedeki kaos, kargaşa, çatışma ve savaşların “en çok kazananı” olarak Rusya böylece İran ve Suriye yönetiminin yanısıra SDG’nin de “üzerinde anlaşılabilir” gördüğü “asgari zemin”i yaratırken, ABD’nin bölgedeki konumu ve etkisiyle “hesaplaşma”sında da öne geçmiş oldu. Rus “formülü”nü önce, SDG’nin ABD ile işbirliğini anımsatarak “Dış kuvvetlere rehin olmuş kişilerle herhangi bir diyalogu kabul etmeyiz. Suriye topraklarındaki Washington ajanları için hiçbir ayak izi kalmayacak” şeklinde oldukça sert şekilde reddeder görünen Şam yönetimi, Dışişleri Bakan Yardımcısı Faysal Mikdat’ın bu ifadelerinin aksine, Türkiye’nin askeri hamlelerinin yol açacağı sonuçları da hesaba katarak ve SDG’nin “özerk yönetim bölgesi” dahil sınır kontrolünü Suriye ordusuna teslim etmeyi kabullenmesiyle birlikte “anlaşma”yı kabullendi. Bu “yeni adım”ın karşıya aldığı, -ABD’nin durumu daha belirsiz olmak üzere- asıl olarak Türk askeri harekâtı ve Suriye topraklarındaki varlığıdır.

c-) İran, Kürtlerin mevzi kazanmasına olumsuz yaklaşımına rağmen Türkiye’nin Suriye’deki askeri harekatlarına karşı çıkarak TSK’nın geri çekilmesini istedi. İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif’in açıklaması İran’ın tutumunun en net göstergesiydi. Bu açıklamada şöyle deniyor: “Güvenlik Suriye’yi işgal ve istila ederek sağlanamaz. Adana Mutabakatı hâlâ geçerli ve güvenliğin temininde daha iyi bir yol olabilir. İran, Türkiye ile beraber Suriye silahlı kuvvetlerinin sınırları kontrol edebilmesi için Suriyeli Kürtler, Suriye hükümeti ve Türkiye’nin bir araya gelmesine yardımcı olabilir.[22]

iii-) Büyük güçlerin ya da bölge ülkeleri yönetimlerinin ortaya koyduğu tutumun “Kürtlere beslenen sempati”yle, “Kürtlerin devlet kurmasına destek vermek”le alakası yoktur. Etki alanları kavgasının tarafı olarak bölgede bulunan devletlerin hiçbiri açısından sorun ya da “hesap” Kürtlerin ulusal haklarına sahip ve kendi idarelerini oluşturup “kaderlerini kendi ellerine almaları” değildir. Kürtlerin ezilen ulus konumu aksine bütün bu güçlere istismar olanağı olarak dönmekte ve onlar Kürtleri birbirleriyle hesaplaşmalarının bir gücü olarak “tutma”ya çalışmaktadırlar. Bu durum ve politika özellikle işçi sınıfı ve emekçiler yönünden ciddi tehditler içermekte ve doğru tutum alınmasını zorunlu kılmaktadır. Bu bakımdan;

a-) Ezilen bir ulusun kaderinin emperyalistlere teslim edilemeyeceği ilk kez kanıtlanıyor değildir. ABD’nin ve Rusya’nın, Türkiye’nin ve İran’ın Kürt sorununa ve Suriye Kürtleri’nin oluşturdukları “özerk yönetim modeli”ne yaklaşımlarını belirleyen ve güç ve etkilerine bağlı olarak değişkenlik gösteren başlıca etken, herbirinin uluslararası ve bölgesel düzeyde gözettikleri kendi çıkarlarıdır. Bu çıkarlar ve çıkar karşıtlığı, sorunun çok yanlı ve taraflı olarak istismarına yol açmaktadır. Kürtlerin içinde tutulmakta olduğu ve sorunla dolaysızca muhatap ülke yönetimlerince sürdürülmek istenen durumun -o değişecekse bile- hangi gücün yararına belirleneceği, Kürtlere “uzatılan el” ve “verilen cephane”nin nasıl kullanılacağının da belirleyici etkenidir.

b-) Bu ‘trajik durum’ sadece Kürt sorunuyla cebelleşen Türkiye, Suriye, İran gibi bölge devletleri yönetimlerini açmaza düşürmüyor; farklı düzeyde ve nitelikte olmakla birlikte Kürt kitleleri başta olmak üzere bölge halkları açısından da bir handikap oluşturuyor. Bu handikapın aşılmasının ancak sorunun sömürülen ve ezilen halklar yararına bir çözümüyle mümkün olduğu, günümüze dek gelen mücadele tarihince da kanıtlanmıştır. Ezen ulusların proleter ve emekçi kitlelerinin Kürtlerin Türk, Arap ve Fars uluslarıyla eşit haklara sahip olmaları için Kürt işçi ve emekçilerini yalnız bırakmamaları ve Kürt halk yığınlarının bulundukları ülkelerin diğer uluslarından ve ulusal topluluklarından emekçilerle birlikte burjuva diktatörlüklerine karşı mücadeleyi yükseltmeleri ve bunu yaparken emperyalist tehdit ve istismarı da karşıya almayı başarmaları özgürce yaşamanın yolunu açacak tek doğru seçenektir. ABD’nin, sorunu bölge politikaları doğrultusunda kullanmak üzere giriştiği istismar çerçevesinde Kürtlerle yaptığı işbirliği halkların eşit haklara sahip özgür birliğini yaratma mücadelesini zayıf düşürmemeli ve engel olmamalıdır. Ezilen ulusun emekçi kitlelerinin tutumu, mücadelesi ve karşı karşıya olduğu tehditlerle sahip olduğu olanaklar bölgenin tüm ulusları ve ulusal topluluklarından işçi ve emekçilerinin bugünü ve geleceğini dolaysızca ilgilendiren bir sorundur. Kürtlerin ulusal haklarından mahrum tutulmaları ve demokratik eşit haklar temelinde birlikte yaşama yönündeki eğilim ve istemlerini askeri-polisiye zor yöntemleriyle karşılayan egemen burjuvazinin politikalarına karşı, onun “ihanet” tehditli suçlamalarını da yerle bir etmek üzere bir mücadele örgütlenmedikçe, ezen-ezilen ulus emekçileri arasında olması ve pekişmesi gereken güven ilişkisinin şoven milliyetçi politikalar tarafından sabote edilip dinamitlenmesi engellenemez. Başta Türk işçi ve emekçileri olmak üzere, bölge ülkeleri ezen uluslarının emekçileri şimdi denebilir ki her zamankinden daha fazla ve daha belirgin biçimde böylesi bir sorumlulukla yüzyüze bulunuyorlar.

Türk, Arap ve Fars işçi ve emekçi kitlelerinin “ulusal bilinci”nin egemen burjuvazinin ideolojik-kültürel kuşatmasıyla belirlenmiş olması gerçekligi, ileri ve sınıf bilincine ulaşmış işçi ve emekçilerle ilerici-devrimci aydınların karşı karşıya oldukları sorun ya da sorunları daha da ağırlaştırıcı işlevinin yanısıra, sorunlara yaklaşımda hassasiyet sorumluluğu da gerektirmektedir. Kürt ulusal mücadelesi sürecinde sömürülen ve ezilen sınıflarla orta ve üst sınıflardan kesimlerin ayrışmalarıyla da bağlı olarak işçi ve emekçilerin çıkarına politikalarla burjuva işbirliği politikalarının da giderek ayrışmaya yol aldığı bir dönemde, Kürtleri “emperyalist haydutlara el uzatma”ya iten nedenlerle “boyun eğmekle işbirliğine gitmek arasında seçim yapma”ya zorlayan etkenler gözardı edilemez. Bütün karmaşıklığıyla bölgede yaşananlar ve gelişmelerin yönü, Suriye’nin emperyalist ve bölgenin Türkiye ve İran gibi güçlerinin dayatmalarından kurtulmasının Suriye’de yaşayan tüm emekçilerin mücadele birliğine bağlı olduğunu gösterirken, daha fazla açıklık kazanan bir diğer ‘şey’, Türk işçi ve emekçilerinin Kürtlerin “aynı vatanda eşit haklara sahip yurttaşlar olarak yaşama” şeklinde ifade ettikleri istemleri için mücadelesinin “ülkenin bölünmesi tehlikesi”ne karşı engelleyici işlev görecegidir. Bu tutum, sömürücü egemen sınıf ile onun politik-askeri kuvvetlerinin Kürt sorununu istismarla emekçileri bölme ve egemenliğini sürdürme olanağı olarak kullanmasını da engelleyecektir.

c-) Ezen ulus burjuva devletleri ya bugüne dek sürdürdükleri hak tanımaz baskı ve ret politikalarında ısrar edecek ve sorunun emperyalist istismarıyla birlikte ülkelerinin parçalanması koşullarını en azından potansiyel olarak bizzat kendileri kendi politikaları nedeniyle hazır tutacak ya da Kürtlerle eşit ulusal haklar temelinde birarada yaşamayı kabulleneceklerdir.

YAYILMACI EMELLERİN SINIRI, “SINIR”INI “İDRAK ETME”!

Erdoğan, “harekât”ın “30-35 km derinliğe kadar devam edeceğini” ilan ederken, “Bu konuda hiçbir istisnamız, hiçbir tereddüdümüz, hiçbir açık kapımız yoktur... Ne zaman ki Münbiç’ten Irak sınırına kadar istisnasız bir şekilde 30-35 kilometrelik bir derinliği kontrol altına aldık, işte o zaman harekatımız sona erer. Bu hedefe ulaşana kadar hiçbir güç bizi durduramaz” diyordu. Ancak Rusya ve ABD başta olmak üzere uluslararası güçlerin “elin o kadar da serbest değil” çıkışı ve “savaş suçlarıyla yargılama” tehdidi, daha ötesinin olamazlığını göstermiştir. ABD temsilcisi Pence ve Pompeo ile yapılan anlaşmaya göre, Erdoğan, kendisine Trump tarafından “önerilen” -ya da dayatılan- ve diplomasi tarihinde örneği pek fazla bulunmayan bir üslup ve tonda yazılan bir mektupla[23]deklare edilen” istemlerin önemli bir bölümünü kabullenmiş; karşı koşul olarak öne sürdüğü “Hemen bu gece tüm teröristler silahlarını, her şeylerini bırakıp, kurdukları tuzakları imha edip belirlediğimiz güvenli bölgeden dışarı çıksınlar. Bu dediğimiz yapıldığında, sadece teröristleri hedef alan Barış Pınarı Harekatımız zaten kendiliğinden sona ermiş olacak” tutumunda ise -sonrası gelişmelerden bağımsız olarak başarılı olmuştur.

Buna rağmen ama, “Ne olursa olsun sonuna kadar devam edeceğiz” diyen Saray iktidarı sözcüleri, “bütün dünya bize karşıyken bile fetih harekâtını başlatıp sürdürdük, kimse bizi yolumuzdan alıkoyamaz ve durduramaz” meydan okumasının çarptığı duvarlar görülmüş; açmazların arttığı, “ayazda kalma” tehlikesinin belirdigi; kavramları yasaklamakla gerçeklerin gizlenemediği; büyük güçlerle güç savaşına girme gözü karalığının kumarda blöf yapmaya benzemediği de giderek netlik kazanmıştır. Aynı nedenle geriye çark politikasının taşları döşenmesine başlanmıştır. Savaş misyonerleri ve goygoycularının bir bölümünün, “beka sorunu”nu “Ankara’nın Şam’la işbirliğine girmesi” çerçevesinde “çözme”nin “en akılcı yol” olacağını vaaz etmeye başlamaları bir göstergelerden biridir. Diğeri, Putin ile “işleri bir hal yoluna koymaya çalışacağız” aşağıdan almasıdır. İran, Suriye ve Rusya’nın “çağrıları” oldukça nettir; “geri çekilin!” Geriye ABD ile “işleri pişirip” yeni manevralara girişmek kalıyor ki, onun da pahası hayli ağır olacaktır.


[1]Barış Pınarı harekâtı adı altında aslında dünyada terörle mücadelede ders mahiyetinde okutulması gereken bir operasyon”un yürütüldüğünü; “yıldırım hızıyla yürütülen operasyonda en önemli kent merkezlerinden olan Resulayn’dan sonra Tel Abyad’da da kontrol sağlandı”ğını ileri sürenler, “Tek bir sivilin burnu kanamadı” diye yazabildiler. Onlara göre Erdoğan’ın güçlü liderliği sayesinde giriştiği bu “harekât”la, Suriye’yi yeniden şekillendirecek yeni anayasa çalışmalarının başlayacağı bir dönemde “masada daha da güçlü olmak için sahada gücünü arttırmış”tır! (Selvi, A. (14 Ekim 2019) “Harekâtın arka planı”, Hürriyet, http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/abdulkadir-selvi/harekatin-arka-plani-41349963 (Erişim Tarihi: 20.10.2019)) 

[2] D. Perinçek ve “Aydınlık”ı, “Ya Türkiye cephesi olarak, Türkiye ittifakı olarak Tayyip Erdoğan ile birlikte Amerika’ya karşı duracaksınız ya da Amerika ile birlikte Türkiye devletini ve hükümetini yıkmak için dolayısıyla hükümetin başında olan Erdoğan’ı yıkmak için bu stratejik projenin içerisinde olacaksınız. Vatanseverin burada seçeceği tercih nedir? Tabii ki de biz, Türkiye gemisinde olan Tayyip Erdoğan’ı, Devlet Bahçeli’si, Vatan Partisi ve diğer vatansever kuvvetlerle, Amerika’nın iktidar projelerine karşı aynı gemideyiz. Türkiye gemisindeyiz. Amerikan gemisinde olanların hiçbir başarı şansı yoktur” diye ahkâm keserken, ABD ile yapılmış ve devam etmekte olan “köleleştirici anlaşmalar”a; NATO’nun dayattığı emperyalizm bekçiliğine ve Amerikan askeri üslerine gözlerini kapatmıştır. Türk şoveni, kontrgerilla tetikçisi ve Kürt düşmanı politikalarıyla meşhur bir siyasal geleneğin “başı” olarak Perinçek, kiminde Rusya’yı “en tehlikeli süper güç” ilan ederek ABD dahil dünyanın tüm gerici güçlerini kendiyle birlikte karşı durmaya çağırmış, kiminde “sol devrimci güçleri” devlete ve onun kontrgerillasına jurnalleyerek imhasını “vatan ve millet çıkarları”yla bağdaşır göstermiş, kiminde de Kürt düşmanlığına “PKK terörüne karşı olma” maskesi geçirerek “vatanseverlik” çığırtkanlığıyla şovenizm ve militarizmin keskin kılıcı olmaya soyunmuştur. Şimdilerde üstüne geçirdiği, fetih orduları yedek komutanlığı üniformasıdır. Manga komutanı bile değildir ama, savaş generalliği hevesiyle “Başkomutan”a mektuplar döşenip jeopolitik ve jeostratejik askeri planlar sunarak “kabul görme”yi dilenmektedir.

[3] Anayasa Mahkemesi’nin “Barış Bildirisi”ne imza atan aydınların cezalandırılıp görevden alınmasını “hak ihlali” sayıp iptal etmesine karar vermesi üzerine, bazı üniversitelerin yönetimleri, “yüksek mahkeme” olarak da anılan AYM’nin kararını tanımayacaklarını açıklayarak Saray yönetiminin “hukukla bağlanmaz” politikalarına bağlılıklarını yeniden deklare ettiler. “1000’e karşı 1071 imza”yla sağ gerici ve şoven yazar, sanatçı ve akademisyenler, Anayasa Mahkemesi’nin konu üzerine kararını da protesto ederek bir karşı kampanya başlattılar ve AKP-Erdoğan yönetiminin politikalarına desteklerini ilan ettiler. 1071 rakamıyla ‘Malazgirt’ten Anadoluya giriş’ anımsatması yapılıyordu. “Devletimizin kararlı duruşu ve yapmış olduğu operasyonlar”ın yanındayız diye bildiriler yayımlayan bu üniversitelerin yönetimleri “büyük bir kararlılıkla yürütülen terörle mücadeleyi sekteye uğratmak isteyenlerin karşısında” olduklarını ve olacaklarını deklare ederken, barıştan yana olanları suçlamakta ve kendilerinin savaş yandaşlığını beyan etmekteydiler. Mesleki cüppelerini militarizmin postalları altına serme anlamına gelen açıklamalarıyla bu akademisyenler, Kürtlerin yoğun olarak yaşadıkları ve ulusal hak mücadelesinin yüksek olduğu yerleşim alanlarının imhasını içeren askeri politikaya destek vermekten kaçınmadılar. Onlara göre, Kürt sorununun “savaşsız çözümü” (bunun mevcut koşullarda mümkün olup olmaması ayrı bir sorundur) istemi, “devletimizi ve kahraman güvenlik güçlerimizin giriştikleri mücadeleyi, dünya kamuoyu önünde bir suç olarak göstermekten ibaret bir çaba”yla bağlıdır. Bu açıklamalara imza atan akademisyenler, Erdoğan-AKP iktidarının militanlığını yapmaları koşuluyla görevlendirilmiş olduklarını bilerek baskı ve zoru sahipleniyor ve demokratik hak mücadelesine atılanları imha politikasına güç veriyorlardı. Burjuva demokrasisi savunucularının övündükleri “yasalara bağlılık kuralı”nı yasa tanımazlıklarıyla geçersiz ilan eden bu “akademik kurumlar”ın yöneticilerine göre, “barış istemek” ve bunu bir bildiriyle duyurmak “teröre destek”le eşti ve cezalandırılmalıydı. Görevden alınıp yoksulluğa ve yoksunluğa mahkum bırakılanların akademik görev mevkilerinin ele geçirilmesi de böylece garanti edilmiş olunuyordu.

[4] Sınır ötesi “harekat”ın amacını “Suriye’nin barış ve huzuruna katkı sağlamak” olarak gösteren AKP Genel Sekreteri Fatih Şahin, ordunun “kahramanlığı” ve “her göreve hazır” olmasından ve “millet”in orduya “güveni ve inancı”ndan sözederek “İstiklalimiz ve istikbalimiz için terörle mücadelemiz sınırlarımız içinde ve dışında kesintisiz ve tavizsiz bir şekilde kararlılıkla sürecektir” derken; CHP Genel Başkan Yardımcısı Yıldırım Kaya, “ABD Başkanı Trump haddini bilecek. Burası Türkiye, yedi düvele karşı mücadele etmiş Mustafa Kemal Atatürk’ün ülkesi burası. Atatürk, yedi düvele karşı nasıl başarmışsa biz o nesilden geliyoruz” diye konuşarak CHP’nin “ne yaman anti Amerikancı olduğu”nu göstermiştir! MHP Genel Başkan Yardımcısı Mustafa Kalaycı ise, hamaseti daha yukarı düzeye çıkarmış, “Suriye sınırı boyunca var olan otorite boşluğunun ülkemizi hedefine alan tehdide dönüştüğü, bölgenin terör örgütlerinden temizlenmesi amacıyla bir barış koridorunun inşası”nın gündeme alındığını belirterek “Hiç kimseden müsaade alacak halimiz yoktur. Hiç kimseye diyet borcumuz yoktur. Hiç kimseye eyvallahımız da olmayacaktır. Gözümüz karadır, zira mevzubahis vatandır. Şakamız yoktur, zira konu milletin bağımsızlığı ve güvenliğidir. Türk milleti duasıyla, desteğiyle ordusunun yanındadır. Küresel ve bölgesel senaryo yazanların karşısında 82 milyon tek kale, tek bilek, tek yürektir. Unutulmamalıdır ki beka için, bayrak için, mukaddes ve mukadderat için şehadet şerbetinden içmeye kalbi vatan sevgisiyle çarpan herkes, hepimiz varız, kuşku yok, hazırız.” diye konuşmuş: “İYİ Parti” Sözcüsü Yavuz Ağıralioğlu da, “Terörle mücadele kapsamında atılacak her türlü adımı desteklemek bizim için milli bir sorumluluktur” şeklinde konuşarak partilerinin tutumunu ortaya koymuştur.

[5]Türkiye Barolar Birliği Başkanı” etiketli Metin Feyzioğlu, 30 Ocak 2019 günü Rize’de yaptığı konuşmada “yüzde yüzlük bir milli birlik” ihtiyacından sözederek Erdoğan iktidarı etrafında birleşilmesi yönünde çağrı çıkardı. Suriye’ye askeri harekâtı desteklemek üzere Akçakale’ye giderek Kürtlere karşı “güçlü irade birliği” sergileme açıklamalarında boy gösteren Feyzioğlu, “harekâtın gerekliligi ve meşruluğu” iddiasına destek vermekle kalmadı; katıldığı bir televizyon programında, “Uluslararası hukukun bu çatışmaları düzenleyen maddelerine göre, eğer silahlı güçler sivilleri kendilerine kalkan yapıyorsa, saldırıya uğrayan devlet sivillerin hayatını korumak zorunda değildir” diyerek “sivil öldürümleri”ne “hukukçu gerekçesi” oluşturmaya koyuldu. Ona göre; TSK’nın buna rağmen, yani “uluslararası hukuk, sivillere gerekirse zarar verme hakkını tanıdığı halde”, ve daha fazla zayiat verme pahasına “sivilleri ayırır, korurum” tutumu almaktaydı. Metin Feyzioğlu, “Suriye üzerinden Türkiye’ye yürüme planları bozuldu. Bu harekât, Türkiye-Suriye sınırında güvenli bir bölge oluşmasını ve bölgenin asıl sahiplerine kazandırılmasını sağlayacak olup, arzu eden yerlerinden edilmiş Suriyelilerin kendi topraklarına dönüşüne de yardımcı olacaktır. 18 Mart Mutabakatının 9’uncu maddesinin, AB ve üye ülkelere, Türkiye’yle birlikte, yerel halkın ve sığınmacıların Türk sınırına yakın Suriye topraklarında daha güvenli alanlarda yaşayabilmeleri için koşulların iyileştirilmesi yükümlüğünü getirdiğini hatırlatırız” diyordu. Operasyonun 5. gününde A Haber ekranında boy gösteren Metin Feyzioğlu, “Barış Pınarı Harekatı”nın “haklı gerekçelerini ve hukuki boyutu”nu anlattı. Feyzioğlu, operasyonu engellemek isteyenlerin “Türkiye’yi yalnızlaştırma politikası” izlediklerini söylüyor;  “PKK/YPG bölgede Türkiye’yi yalnızlaştırmak isteyenlerin, kara propaganda başlatanların bu sahadaki elleri, kolları, tetikçileridir” diyor, “100 sene önce Sevr’i yazanların 100 sene sonra Sevr’i bu defa güney sınırımızdan Suriye üzerinden başlatıp Türkiye’ye yürüme operasyonu” düzenlediklerini ileri sürüyordu. (13.10.2019, CNN Türk Ana Haber) 

[6] Suriye içlerinde “güvenli bölge” adı altında toprak fethi gerçekleştirip Suriyeli “göçmen” 2 milyon kişiyi oraya yerleştirme “planı”, “yoksa kapıları açar 3.6 milyonu salarım” tehdidiyle “titremeye tutulan” AB’nin çeşitli ülke yöneticileri açısından da karşı çıkılır değildir. Ancak onlar, bu planın savaş aracıyla ve yıkımla gerçekleştirilmesini desteklemenin “barışçı” maskelerini düşürmesinden korktular. Almanya, Fransa, İngiltere, İtalya, Finlandiya, İsveç gibi çok sayıdaki Avrupalı ülkenin silah satmama, yeni silah anlaşmalarını ‚sonraya bırakma‘ yönündeki açıklamaları bu ikircikli tutumlarıyla bağlıdır.

[7] http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/ahmet-hakan/savasa-hayir-demek-nasil-anlam-kazanir-41348382

[8]Bunu aşmanın yolu da teröristler ve terörizmle mücadeleyi topyekûn vermek, bütün gücü kullanmaktır. Askeri gücün yanı sıra diplomatik, siyasi, toplumsal, medyasal, yerel bütün güçleri kullanmak gerekir. Bu güçlerden her biri yere ve zamana göre ötekinin önüne geçebilir. An gelir mesajı askeri vermek gerekir, an gelir ana güç diplomasi olur, an gelir medya tümünün önüne geçer. Yeri gelmişken vurgulayalım, terör örgütlerinin gücünün yüzde 60’ı propagandadır.” (Mustafa Balbay, Cumhuriyet, 15.10.2019)

[9]Harekât”a katılan askerlere gösterilen hedefle ‘kamuoyu’na yapılan açıklamalar arasında farklılıklar olduğunu belirten E. Özkök, yürütülen hamasetin yarattığı askeri psikolojik etkiye de işaret eden bir durumu şöyle açıklıyor: “FOX TV haberlerinde gördüğüm bir sahne çok aklıma takıldı. Fırat’ın doğusundaki harekâta giden bir tankın üzerindeki askere Fox TV muhabiri şunu soruyor: ‘Komutanım, yolculuk nereye?’ Tankın içindeki Türk askeri şu cevabı veriyor: ‘İslamiyet güneşinin olduğu her yere.’ Bunu öylesine söylenmiş bir söz zannettim. Ama muhabir biraz sonra bir başka askere aynı soruyu sordu. O da ‘İslamiyet güneşinin olduğu her yere’ cevabını verdi. Biz devlet olarak bütün dünyaya bu harekâtın amacını ‘Fırat’ın doğusunu teröristlerden temizlemek’ olarak duyurduk. Bizzat sözcümüzün ağzından ‘Suriye toprağında gözümüz yok’ mesajını verdik. Cumhurbaşkanı Erdoğan daha dün ‘Suriye’de meşru bir rejim kurulunca Suriye toprağından çekileceğiz’ diyordu. O zaman tankın üzerindeki askerimizin ağzından çıkan bu cümle ne anlama geliyor? Harekâta katılan askerimize, bize ve dünyaya söylenmeyen başka bir hedef mi verildi? Bence askerimize bu tür sözlerin aleyhimize kullanılabileceği ve dikkatle konuşmalar yapmaları gerektiği anlatılmalıdır.” (http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/ertugrul-ozkok/abd-ortadoguda-ilk-neyini-kaybetti-41352285)

[10] Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından “Fırat’ın doğusunda başlatılan ‘Barış Pınarı’ harekâtı”nın Türkiye’nin “kendi sınırları ötesinde giriştiği en büyük askeri harekâtlardan biri” oldğunu belirten Hürriyet Yazarı Sedat Ergin, bu “harekât”ı bütün diğerlerinden ayıran “birçok yönü” bulunduğunu; genişlik bakımından “en yaygın” olmakla kalmayıp “Ortadoğu’da çıkarı, hesabı olan sayısız aktörün doğrudan ya da dolaylı sahada olduğu bir coğrafya”da gerçekleştirildiğini; “Buradaki jeopolitik denklemi etkileyen her hareketin, her değişimin büyük bir sarsıntı yaratması” nedeniyle de bu operasyonun “uluslararası politikanın şu an itibarıyla en önemli konusu” olduğunu yazarken gerçeğin bir yanına işaret etmekteydi. (Sedat Ergin, Hürriyet Gazetesi)

[11] Almanya Başbakanı Merkel, Erdoğan’ı arayarak “Operasyonu derhal durdurun” çağrısında bulundu. Türk askeri operasyonunun “IŞİD’lilerin kaçmasına zemin hazırlayabileceğini” belirten Macron yönetimi, “Türkiye’nin bir an önce müdahaleyi durdurmasını” istedi. Putin de Türkiye’nin IŞİD’lileri kontrol altında tutmaları konusundaki “endişeleri”ni dile getirmişti. “Suriye Demokratik Güçleri” (SDG) ise, TSK saldırısı sonrasında Tel Abyad’daki bulunan bir kamptan IŞİD bağlantılı 785 kişinin kaçtığını açıkladı. İtalyan hükümeti, Erdoğan yönetiminin “Fırat’ın doğusu” olarak adlandırdığı Kürt yerleşim bölgesine yönelik “askeri hakekât”ın uluslararası alanda yol açtığı tepkiler çerçevesinde, “NATO hava savunma şemsiyesi” askeri plân dahilinde Maraş’ta “konuşlandırılmış” SAMP/T bataryasını 15 Kasım 2019 itibarıyla çekeceğini açıkladı.

[12]Bize bir Yavuz, bir Kanuni lazımdı. Allah onu da Anadolu’ya nasip etti. Türkiye’yi hedef almayacaktınız. En büyük hesap hatasını yaptınız. Dostlarını, düşmanlarını bilen ve asla unutmayan bir milletiz. “Durun” diyen düşmandır, artık durmamız intihardır….Tarih geri döndü. Coğrafyanın gücü geri döndü. Yüzlerce yıl bu toprakları biçimlendiren siyasi genetik geri dördü. Güç ve akıl, merhamet ve liderlik bir kez daha havzasına yerleşti. Birinci Dünya Savaşı ile yok ettiklerini sandıkları büyük hesap sahaya sürüldü. Bütün iddialar, tezler, hatıralar raflardan indirildi. BİZ BÜYÜK MİLLETİZ, BÜYÜK COĞRAFYAYIZ. NE ANLATIYORSUNUZ SİZ!” “Bugün Türkiye’ye baskı yapan, Barış Pınarı Harekatı’na tavır alan, Türkiye’yi durdurmaya çalışan her ülke, terör örgütlerinin, PKK’nın ve DEAŞ’ın arkasındadır. Bugün Türkiye’nin teröre karşı mücadelesine, kendini savunma çabasına karşı olan her ülke, Türkiye ile örtülü bir savaş yürütmektedir. Her PKK saldırısı onların saldırısıdır… …Asla ve asla duramayız. Durursak biteriz… Bu müdahaleyi durdur diyen her ülke, her lider aslında PKK’nın arkasına gizlenerek Türkiye’yi vuruyor. Asla geri dönemeyiz. Dönersek bir daha gidemeyiz, ayağa bile kalkamayız. Bir daha o direnişi kuramayız.” “Tarih, zor kararlar alınarak yapılıyor. Coğrafya zor kararlarla, bedel ödeyerek korunur. Selçuklu da, Osmanlı da böyle yaptı. Tarih döndü, siyasi genetik döndü. Bize harita ile gelenlerin masasını devirme vakti. 20. yüzyılın başında yaşadığımızı bir daha asla yaşamayacağız. Türkiye için yükseliş dönemi başladı. Tam bu dönemde bize Yavuz lazımdı, Kanuni lazımdı. Allah bunu da bize, Anadolu’ya, coğrafyamıza nasip etti. İşte bu da bizim harita cevabımız. O dosyaları koltuğunuz altına kıstırıp gidin bakalım…” (İbrahim Karagül, Yeni Şafak, 17 Ekim 2019)

[13]Ata toprağı” söylemini ve bölgeye yönelik yayılmacı politikayı “devlet aklı”yla bağdaşmaz ve fakat “tek kişi”nin kararıyla açıklamaya çalışan liberal reformist yazarlar ise yürürlükte olanın “devlet aklı” ve onu yönlendiren kapitalist çıkarlar olduğunu ya görmüyor ya da devlet korumacılığı adına örtmeye çalışıyorlardı. Oysa ne Erdoğan yönetimi ne de örnek olsun “tezkereci Kılıçdaroğlu”, devlet aklı dışında hareket etmiştir. Bu bir yana, “hukuk” adına ortaya çıkıp Akçakale’de “savaş eri olma” gösterisine katılan “TBB Başkanı” sıfatlı M. Feyzioğlu’nun “teröristler sivilleri kalkan olarak kullanırlarsa, o siviller vurulmaz diye düşünmek vatan savunmasına aykırı düşer” diye hukuk fetvası vermesi de, Diyanet İşleri Başkanı’nın “fetih hutbesi okutma”sı da devlet aklıyla bağlı ve bağlanmıştır.

[14] Afrin’de bir bulvara Erdoğan’ın adı verildi, El Bab’da El Esad Parkı’nın adı “Yunus Emre Parkı” olarak değiştirildi. Bazı yerlere PTT, Diyanet ve Emniyet teşkilatlarının tabelası asıldı. İçişleri Bakanı “valilik idaresinin kurulduğunu” açıkladı. Bir başka ülkenin topraklarındaki bu türden girişimlerin ancak ilhak söz konusu olduğunda gündeme gelebileceği bilinen bir durumdur.

[15] https://tr.euronews.com ›

[16] ABD’li yöneticiler, SDG’nin kontrolü altındaki bölgede 30 “toplama merkezi” bulunduğunu ve bu kamplarda 11 bin IŞİD militanının tutulduğunu açıklayarak, bunlardan kaçanların olması durumunda sorumluluğun Türk yönetiminde olacağını açıklayarak Erdoğan yönetimiyle “yaptıkları anlaşmanın sınırlarına bağlı kalınması”nı istediler, Trump, bu sınırın aşılması durumunda “Türk ekonomisini mahvederim” içerikli açıklamalar yaptı.

[17] ABD Başkanı Donald Trump’ın imzasıyla yayımlanan başkanlık kararnamesiyle Türk Savunma Bakanı Hulusi Akar, Enerji Bakanı Fatih Dönmez ve İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ile birlikte Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı ile Milli Savunma Bakanlığı yaptırım listesine alındı. Trump, bu kararnameyle yaptırım uygulanacak kişileri “Türk Hükümetinin mevcut ve eski yetkilileri ile Türkiye’nin Suriye’nin kuzeydoğusundaki istikrarsızlaştırıcı eylemlerine katkıda bulunanlar” olarak tanımladı. Ayrıca, çelikte gümrük vergisi yüzde 50’ye yükseltildi ve 100 milyar dolarlık ticaret anlaşması için yürütülen görüşmeler durduruldu.

[18]  ABD Savunma Bakanı’nın açıklamasındaki suçlamaya berzer bir suçlama da Birleşmiş Milletler (BM) İnsan Hakları Ofisi’nden yapıldı. Ofis adına yapılan açıklamada, “Türkiye, Suriye’deki Kürt savaşçıların ve politikacıların ölümünden uluslararası hukuka bağlı olarak sorumlu tutulabilir” denildi. (http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/1628962/Teroristle_mucadele_tamam__asil_sorun_terorizmle_.html)

[19] ABD’li senatör Graham gazetecilere yaptığı açıklamada, “Trump yönetiminin kararname yoluyla Türkiye’ye karşı attığı adımı takdir ediyorum ama bunun ertesi gelecek” açıklaması yapan ve Erdoğan ve Donald Trump arasındaki telefon görüşmesi sırasında kendisinin de hatta olduğunu ve Trump’ın Erdoğan’dan “Suriye’de gerilimin daha da tırmanmasını önlemek için Kobani’den uzak durma sözü aldığını” belirten Graham, “Türkiye Kobani’nin etrafındaki Kürt bölgelerine ilerlemeyi sürdürür ve buraları alırsa, bunu Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın verdiği sözü bozması ve gerilimi önemli ölçüde tırmandırma olarak görürüm” diyen Graham, “Kongre ve Yönetim’in Kobani’nin içinde ve etrafında işlenebilecek her türlü zulümden Erdoğan’ı sorumlu tutacağına eminim. Türkiye’ye tavsiyem, ABD ve Türkiye arasındaki ilişkileri tamamen yok etmeden durması”dır dedi.

[20] Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Suriye’nin kuzeyinde IŞİD mensuplarının tutulduğu kampların veya hapishanelerin oluşturulması planlanan “güvenli bölge”de yer alanlarından Türkiye’nin sorumlu olmayı kabul ettiğini açıkladı. Çavusoğlu, “ABD ve diğerleri güneyde kalacaklarını net olarak söylediler. Bizim oluşturacağımız güvenli bölgenin güneyinde kalanlardan Amerikalılar ve diğerleri sorumludur. Bu kamplar veya hapishaneler rejim bölgesinde kalıyorsa bundan rejim sorumludur. Kamplar ya da hapishaneler güvenli bölge içinde kalırsa biz gerekeni yaparız” dedi.

[21] PYD’nin Suriye Hükümeti’yle anlaşması şunları içeriyor:

– Suriye Ordusu, Fırat’ın doğusunda bulunan bölgelerin kontrolünü devralacak.

– Ayn el Arap ve Münbiç kent merkezleri Suriye Ordusu’na teslim edilecek.

– Suriye Ordusu Mensure ve Tabka’ya girecek ve Rakka’daki Fırat Barajı’nın yönetimi Suriye Hükümeti’nin kontrolüne bırakılacak.

– Deyrezor’daki petrol rafinerisi Suriye Hükümeti’ne teslim edilecek.

Suriye Demokratik Güçleri (SDG)’nin komutanı Ferhat Abdi Şahin (Mazlum Kobani), “Biliyoruz ki Rusya ve Suriye ile anlaşmak için acı verici tavizlere mecburuz. Ama taviz vermekle halkımızın can güvenliği arasında tercih yapacaksak, şüphesiz halkımızın canını kurtarmayı tercih ederiz” dedi. Şahin’in gelişmelere ilişkin yazdığı makalede şunlar yer alıyor: “Rusya ve Suriye, bazı önerilerde bulundu. Bizim yönetimimizde olan milyonlarca kişinin hayatını korumakla sorumluyuz. Onların sözlerine inanmıyoruz. Ancak bu şartlarda kime güveneceğimizi de bilemiyoruz” diyen Şahin, “Askerlerime Amerikalıların ve diğer müttefik kuvvetlerin ortağımız olduğunu ve onların zarar görmediğinden her zaman emin olmamız gerektiğini söyledim, önce onları koruduk. Bütün dünya bizi yalnız bırakırken ABD bize el uzattı. Uzatılan eli havada bırakmadık ve onların cömert desteğine her zaman minnettar kaldık. Washington’ın isteği doğrultusunda ağır silahlarımızı Türkiye sınırından çekmeyi kabul ettik. Sınırda yaptığımız tahkimatları yıktık ve en iyi savaşçılarımızı geriye çektik. Bunu ABD’nin Türkiye’nin bize asla saldırmayacağına dair garanti vermesi üzerine yaptık. ABD’nin çözümde rol oynamasını istiyoruz. Washington’ın bizimle Türkiye arasında denge unsuru rolünü oynamasını istiyoruz. ABD, Suriye’den siyasi bir çözüm olmadan çekilirse Suriye’nin önünde iki seçenek var: Ya mezhepsel bir savaşı sürdürebilir ya da güvenli ve istikrarlı bir geleceği seçer. Ancak, ABD çekilmeden önce bir anlaşma sağlanması yönünde dengeleyici rol oynayabilir. Birleşik Devletler’le ittifakımızın nedeni demokrasiye olan yürekten inancımızdır. Mevcut krizden dolayı hayal kırıklığına uğradık. İki soru yanıtlanmayı bekliyor: Halkımızı nasıl koruyacağız? Ve ABD hala bizim müttefikimiz mi?” PYD’nin eski “Eşbaşkanı” Salih Müslim ise,“Amerika harekâtı durduramadı ya da durdurmadı. Amerika ‘Türkiye ısrar ediyor. Türkiye’yi karşımıza alırsak ileride bazı şeyler kaybedebiliriz’ gibi bir tavır içinde oldu. Kimse durduramadı, durdurmadı. Bir de Amerikan güçleri zaten çekildiler” dedi.

[22] https://tr.sputniknews.com/ortadogu/201910061040331403-iran-turkiye-kendi-guvenligini-suriyenin-egemenligini-ihlal-ederek-saglayamaz/

[23] Donald Trump’ın ABD adına, Erdoğan’a yazdığı ve 9 Ekim 2019 tarihli olduğu söylenen aşağılayıcı mektup şöyledir:

Sayın Başkan,

İyi bir anlaşmaya varalım! Binlerce insanın katledilmesinden sorumlu olmak istemezsiniz ve ben de Türk ekonomisini mahvetmekten sorumlu olmak istemem – ki bunu yaparım. Rahip Brunson sırasında size zaten bunun küçük bir örneğini gösterdim.

Bazı sorunlarınızı çözmek için çok çalıştım. Dünyayı hayal kırıklığına uğratmayın. İyi bir anlaşma yapabilirsiniz. General Mazlum (SDG Genel Komutanı Mazlum Kobani) sizinle müzakere etmeye istekli ve geçmişte asla vermeyecekleri tavizleri vermeye de istekli. Onun bana yazdığı, benim yeni aldığım mektubun bir kopyasını size gönderiyorum.

Bu işi doğru ve insancıl bir şekilde hallederseniz, tarih sizi iyi hatırlayacaktır. İyi şeyler yaşanmazsa, tarih sizi sonsuza dek bir şeytan olarak hatırlar. Sert adam olma! Aptallık etme! Seni daha sonra arayacağım…”

Warning: A non-numeric value encountered in /home/teoriveeylem/public_html/wp-content/themes/Newspaper/includes/wp_booster/td_block.php on line 353