Açmazlarıyla burjuva muhalefet

Kadir Yalçın

Tekellerin egemenliği ve emperyalizm çağında, burjuva muhalefet baştan aşağı açmaz demektir.

Temel nedeni şudur ki; birinci seçenekte, burjuva muhalefet ya tekelci burjuvazinin çıkarlarını savunmaya dayalı bir muhalefettir ve bu durumda dört başı mamur bir “majestelerinin muhalefeti”dir. Görece değişik görüntülü başlıca iki örneğinden biri, tahterevallinin iki yanında –kelimenin gerçek anlamıyla da– oturan ve biri diğerinin ardından ülkeyi yönetip yerini diğerine bırakan iki partili sistemiyle Amerikan “demokrasisi”nin Eşek Partisiyle (Demokrat Parti) Fil Partisidir (Cumhuriyetçi Parti). Diğer örnekse II. Enternasyonal’in en güçlü partisinin işçi aristokrasisi ve sendika bürokrasisinin sosyal şoven ve sosyal emperyalist partisine dönüşmesinin ardından ikinci dönüşümünü II. Emperyalist Savaş sonrasında yaşayarak belirli bir süreç içinde küçük burjuva bir partiden tekellerin partisine dönüşen ve rakibi Hıristiyan Demokrat Partisiyle git-gelli biçimde sırası geldiğinde ülkeyi yöneten Almanya’nın Sosyal Demokrat Partisi’dir. Örneklerdeki partilerden birer tanesi daha çok geçmişten kalma bir ihtiyaç dolayısıyla az-çok “sol” görünümdedir, ancak bu ihtiyaç da epey aşınmıştır ve yeni popülist örneklerle aşılma sürecindedir. Ancak sömürülen kitleleri etkileme bakımından en azından geçmişte gerekli sayılmış görüntüdeki fark bir yana bırakıldığında, tahterevallinin iki yanındaki iki partiyi birbirlerinden ayırt etmek zordur ve giderek iyice zorlaşmaktadır. “Sol” görünümlü olanların, zayıflamış olsa bile, sendika bürokrasisi içindeki geleneksel dayanakları dolayısıyla bu alandaki etkileri hala hissedilmesine karşın, izledikleri politikalar hemen tamamen çakışmaktadır ve programları zevahiri kurtarma kabilinden küçük görüntü farklarının ötesinde, içerik bakımından benzeşmiştir.

Daha çok “sol” görünümlü olanların payına düşen bu tür “majestelerinin muhalefeti” görevini üstlenmiş partilerin açmazları büyüktür! Harcana harcana tükenmiş geçmişin getiri, vaat ve öyküleri dışında kitleleri etkilemek üzere satışa çıkaracakları pek bir malları kalmamıştır. Hemen tek sermayeleri olarak ellerinde kalan, yalan ve sömürülen kitlelerin önyargılarını kullanma yetenekleridir denebilir. Kuruluşu ve gelişmesi farklı olan Amerikan Demokrat Partisi henüz sermayeyi kediye yüklemiş olmasa bile, tekellerin, muhafazakarların altından kalkamayacağı ve bu nedenle cesaret edemediği Hartz Yasalarının çıkarılması türünden “en pis işlerini” üstlenerek sömürülenlerin nefretini hak etmiş olan Alman SPD, 1969’daki oylarının yarısından çoğunu yitirdiği bugünkü durumuyla kriz içine yuvarlanmıştır. Hemen sadece yalan ve düzenbazlığa dayalı politik getirilerin geçiciliği “majestelerinin muhalefet” partilerinin başlıca açmazı ve iflasa gidişlerinin temel nedenidir.

Ya da ikinci seçenek olarak, burjuva muhalefet, orta sınıfın muhalefetidir ki bu durumda yine açmaz içindedir. Tekellerin egemenliği ve emperyalizm çağında orta sınıf burjuva muhalefetin başarı ihtimali sıfır değildir, ancak koşullu olduğu kadar geçicidir de.

Burjuva muhalefetin, öyleyse kapitalizmin sınırları içinde kalacak bir muhalefetin ancak bu sınırlar içinde kazanabileceği başarıdan söz edilebilir ki, bu, onun koşulluluğunun temel çerçevesini belirtir.

Burjuva muhalefetin kapitalizmin sınırlarıyla koşullu oluşu, en ileri durumda ancak yarım başarılarla yetineceği anlamına gelir. Mutlak olmasa bile, kapitalizmin egemeni mali sermaye ve tekellerdir ve orta sınıf muhalefeti yerli ya da yabancı tekellerle, birinciler ikincilerin işbirlikçileri olduklarından, genellikle ikisiyle birden hesaplaşmak zorundadır. Küçük ve orta burjuvazinin tekelci büyük burjuvazinin üstesinden gelerek iktidarı elinden alıp egemen olması zorlukların en büyüklerindendir. Öteden beri vahşi doğada “orman kanunu”nun geçerli oluşu türünden olan altta kalanın ezilip hemen ya da süreç içinde elendiği kapitalist rekabet ve onun amansız yasaları[1], tekellerin ortaya çıkıp egemenliklerini ilan etmeleriyle şiddetlenmiş ve “büyük balık küçük balığı” eninde sonunda yutmuştur. “Küçükler”, kaçamaz ve hatta fırsatını bulduğunda ısırıp zarar veremez mi – mümkündür; kaçar da ve ısırıp zarar da verebilir. Orta sınıf da, uygun durumlarda belirli fırsatlar bulabilir ve tekellere bir dizi zararlar verip, hatta iktidarı da alabilir. Bunlar mümkündür; ancak, sonunda kapitalizmin hükmü yürür. Uzun vadede, ekonomide olduğu kadar, onun yoğunlaşmış ifadesinden başka bir şey olmayan politikada da kapitalist rekabet hükmünü icra eder. Orta sınıf bir süre tekellerin üstesinden gelerek ele geçirebileceği politik güçle kendisini dayatsa bile, bu bir süreliğine olabilir. Özetle; orta sınıfların başarısı koşullu oluşunun yanı sıra ve onun türevi olarak geçicidir de.

Örnek verilecek olursa; günümüz Venezuela’sı biçilmiş kaftandır. IMF reçeteleri doğrultusundaki uygulamaların tahammül edilemez hale getirdiği çalışma ve yaşam koşullarına ulaşım zammı eklendiğinde ayaklanan yoksul emekçilerin binlercesinin askerlerce katledildiği 1989’daki Caracazo İsyanının üzerine, 1992’deki darbesi başarısız olan Chavez, 1998’de seçimle gelip oturmuştur. Bağımsız bir işçi ya da genel olarak emek hareketine ve bir işçi ya da emek örgütüne dayanmadığı tartışmasızdır. Önce darbeci ardından parlamenter örgütleri, sonradan bir dizi devrimciyi de etkileyerek aralarına kattığı revizyonistinden reformcusuna ne kadar orta sınıf solcusu kişi ve örgüt varsa bir araya toplayarak kurduğu PSUV aracılığıyla “21. yy sosyalizmi” adını taktığı kapitalizmin orta sınıf eleştirisiyle emek kitlelerini de etkileyerek peşinden sürüklemeyi başarmış ve iktidar olmuştur. Başta petrol sanayi olmak üzere, radikal kamulaştırmalarla ulusallaştırmalara yönelmiş, ancak yerli ve yabancı tekeller darbeler almalarına rağmen devletin burjuva niteliği değişmeden kaldığı ve sömürü koşullarıyla burjuvazinin egemenliği sürdüğü için, gelişen, devlet kapitalizmi olmuştur.

Orta sınıfın alt kesimlerinin, küçük burjuvazinin zorlaması ve emek kitlelerinin aşağıdan baskısına bağlı olarak hatta belirli yönlerden ve belirli bir süre kapitalizmin sınırlarının zorlandığından bile söz edilebilir. Her devrimde böyle olmuş; devrimin dayanakları arasından bu tür zorlamalara yönelen kesimler çıkmış, lakin sonunda ya devrim “kendi evlatlarını yemiş” ya iktidarın nimetlerinin tadına varılmasıyla bu kesimler de belirli uzlaşmalara katık olmuş ya da kendileri de bozuşmuş veya tümü bir arada gerçekleşmiştir. Venezuela’da olan budur. Devrim ileri aşamalarında, özellikle Chavez’in yerini Maduro’nun almasıyla hız kazanarak karşı devrime dönüşmeye başlamıştır.

Orta sınıfın üst ve orta kesimleri, Rus ve Çin emperyalizmiyle de ilişkilerini geliştirerek,  tekelleşmeye yönelirken, emekçilerin yanı sıra devrimi radikalleştirenlerden küçük burjuvazinin önde gelenleri, özellikle saflarını doldurdukları “ganimet” olarak ele geçirilmiş devlet bürokrasisinde yozlaşarak, zenginleşip burjuvalaşmayı fazlasıyla sevmiştir. Asıl olarak yedeklenen, ama tabandan baskısıyla iktidarda küçük bir söz sahibi de olan yoksul emek kitlelerinin payına düşen ise sağlık, eğitim, barınma ve ulaşımın yanında yiyecek maddelerinin devlet tarafından sübvanse edilerek hala parasız sağlanmaya devam edilmesi olmuştur. Ve bunun, “minnet borcu” değil ama burjuvazinin iktidarının kefareti olduğu ortadadır; çünkü, eski egemenlerin ötesinde bunca Amerikan baskısı koşullarında parasız sağlanmalarının sona erdirilmesi –hemen ayaklanmaları olmasa bile– emek kitlelerinin desteklerini çekmeleri ve dayanaksız kalan iktidarın çökmesi demektir.

Öte yandan, emperyalizm döneminde orta sınıf burjuva muhalefet ve başarısının koşullu ve geçici oluşunun –Venezuela örneğinin de gösterdiği gibi– dayanakları ve hareketin gelişme süreci içinde geçirdiği/geçireceği farklılaşmalar türü ayrıntılar, bu hareketlerin niteliğini ve desteklenebilir olup olmadıklarını belirtmek açısından önemlidir.

Kapitalizmin orta sınıflarının, özellikle bağımlı ülkeler ve ulusal hareketler söz konusu olduğunda homojen bir bütün oluşturmadıkları ve farklı tutumlarla burjuva muhalefet hareketlerine temel teşkil ettikleri belirtilmelidir.

Orta sınıfların üst kesimlerinin, başlıca emperyalizm ve tekellerin belirli baskılarıyla yüz yüze olan orta burjuvazinin (ve küçük burjuvazinin yukarı tabakalarının) ulusal muhalefet ve hareketlere eğilim duyması tamamen olağandır. Ama orta sınıfların bu tabakası, aynı zamanda ücretli emek sömürüsü yapmakta olan, kendisi üretimden kopmuş bir kapitalist tabaka olmakla kalmaz; yerli ve yabancı tekellerle kredi ve borç alma, onlardan makine, hammadde ve ara ürün alıp onlara ürün sağlama vb. ilişkilere sahiptir. Sınıf atlama özlemleri ve bunun özellikle orta burjuvazinin üst kesimleri bakımından belki zor ama olanaklı oluşu da hesaba katılarak, buradan, hem işçilerle karşı karşıya oluşu ve hem de tekellerle ilişkilerinden yerli ve –çeşitli emperyalist mihrakların birbirleriyle rekabet halinde olmasının da kolaylaştırıcılığında– özellikle yabancı tekellerle birleşme eğilimi türer. Kapitalizm ve orta sınıf geliştikçe ve hele uygun politik koşullar buldukça bu birleşme eğiliminin gelişmesi tamamen olağandır. Emperyalistlerin bağımlı ülkelerdeki dayanaklarını yaygınlaştırıp güçlendirme ve muhalefeti bölerek devrimci eğilimi bastırma amacıyla işbirlikçilerinin de katkısıyla ülke halkı içinde uzlaşmacı reformcu yaklaşım ve tutumları teşvik etmesi ise bu eğilimi besler. Küçük burjuvazinin az-çok hali vakti yerinde ve üst tabakalara katılma özlemindeki yukarı kesimlerinin de, orta burjuvaziyle birlikte bu eğilimi gösterip küçük burjuva reformizmine dayanaklık etmeleri az rastlanır bir durum değildir.

Buradan, kapitalizmin orta sınıflarının burjuva muhalefet hareketlerinin başarısının yalnızca genel olarak koşullu ve geçici oluşu değil, özel olarak onun üst katmanlarının muhalefetinin başarısı kadar, bizzat muhalif tutum ve hareketlerinin de koşullu ve geçici olduğu sonucuna varırız.

Bu genel çerçeve, özellikle tekellerle birleşme eğilimi baskın ve kuvveden fiile geçmekte olan orta burjuvazinin üst kesimlerinin muhalifliğini, tekelci partilerin “majestelerinin muhalefeti”nden zorlukla ayırt edilir ve büyük kökten değişimler geçirmeden ona dönüşebilir olmasına ve burjuvazinin bu iki muhalefet hareketinin birleşme eğilimi göstermesine götürür. Öte yandan orta burjuva ve özellikle onun üst kesimlerinin muhalefeti, kitlelerde belirli bir karşılık bulup onları sürükleme yeteneği gösterse bile, geçiciliği bir yana, daha başlangıcında hayali ve katı kapitalist gerçeklere çarpıp tuzla buz olmaya koşullu programıyla kitleleri peşine takmak üzere ileri sürdüğü talep ve sloganları, süreç ilerleyip gerçeklerle yüzleşme baş gösterdikçe tam bir aldatmaca ve düpedüz yalan olarak görünmeye başlar. Bu durumda söz konusu burjuva muhalefet sönme eğilimine girer; hükümet olmayı başarmışsa, ya desteği eriyerek yönetimden uzaklaşmaktan kaçınamaz ya da başarabilirse yerli ve yabancı tekellerin (genellikle ülkenin eski efendilerin rakiplerinin) sözcülüğünü üstlenmeye eğilim gösterir. Ancak eninde sonunda açmazları, aldatıcılığını açığa çıkarır ve kitlelerin desteğini kaybederek kendinden daha gerici akımların (örneğin faşizmin) yolunu açarak yükselişine hizmet eder veya kendisi daha da gericileşir.

Ancak özellikle bağımlı ülkeler ve ulusal hareketler konu olduğunda, kapitalizmin orta sınıfının alt kesimleri farklı ve devrimci bir eğilime de dayanaklık edebilir ve ederler. Yerli ve yabancı tekellerin talan ve baskısından bunalan ve geçim sıkıntısı içinde olan küçük burjuvazi (özellikle aşağı kesimleri), kapitalizmin gelişmemişliğine bağlı olarak köyden kente akıp gecekonduları doldurmuş ancak henüz işçileşmemiş –küçük mülk sahibi– ara tabakalar (küçük esnaf, kırların orta köylüleri vb.) bu eğilimin sosyal dayanağıdır. İç baskıyla birleşen emperyalist baskı ve tamamen mülksüzleştirip sefalete itici talan karşısında, demokratik (toprak ve iş, kamu hizmetlerinden karşılıksız yararlanma ve barınma, yeterli beslenme vb.) talepleriyle birleşen ulusal taleplerle devrimci bir muhalefet geliştirmeleri tamamen anlaşılır şeydir.

Söz konusu tabakaların en alt kesimlerinden hatta kapitalizmin sınırlarını zorlayıp aşma girişimlerinin kaynaklanması hiç de özel bir durum oluşturmaz ve Venezuela’da üstelik daha üst tabakaların sürüklediği hareket içinde de görüldüğü üzere, patlak veren demokratik içerikli ulusal muhalefet hareketleri ve devrimlerde genellikle rastlanan şeydir.

Ancak sorun da burada çıkar. Bu muhalefet hareketleri ya burjuva muhalefet hareketleri olarak kalacak ve sonunda mali sermayeyle yerli ve yabancı kapitalizmin aşmakta zorlandığı binlerce kanaldan akıp gelen yozlaştırıcı ve kendisine bağlayıcı etkisi altında kalarak düzen içinde eriyip gidecek ya da proletarya hareketiyle birleşerek ilerleyecektir.

Konu; III. Enternasyonal’in sunacağı destek bakımından II. Kongresi (Haziran 1920) için hazırlanan “Ulusal Sorun ve Sömürgeler Sorunu Üzerine Tezler” bağlamında tartışılıp karara bağlanmıştır. Aradan geçen yüz yıllık sürede kapitalizmin gelişmesinin ciddi bir ilerleme kaydettiği ve örneğin kararda söz konusu edilen “köylülük”ün birçok ülkede azınlık (kimilerinde oldukça küçük bir azınlık) durumuna gerilediği ama kent yoksullarının nüfusunun büyüdüğü dikkate alınarak incelenmesi gereken Lenin’in konuyla ilgili sunuş konuşmasının bir bölümü şöyle:

III. Enternasyonalin ve komünist partilerin geri kalmış ülkelerdeki burjuva demokratik hareketi desteklediklerini ilan etmelerinin, ilkelerde ve teoride doğru olup olmadığını aramızda tartıştık; bu tartışma sonunda ‘burjuva demokratik’ hareket teriminin yerine ‘devrimci-ulusal hareket’ terimini kullanmayı oybirliğiyle kararlaştırdık. Kuşkusuz, her ulusal hareket, ancak burjuva demokratik bir hareket olabilir, çünkü geri kalmış ülkelerin nüfusunun büyük kitlesi, burjuva ve kapitalist ilişkileri temsil eden köylülerden meydana gelmektedir. Bu ülkelerde, genel olarak kurulduklarını kabul etsek bile, proleter partilerinin köylü hareketiyle belirli ilişkiler kurmadan, köylü hareketini eylemde desteklemeden, bu geri ülkelerde sosyalist bir taktik ve siyaset izleyebileceklerine inanmak, hayale kapılmak olur. Ama şöyle itirazlar olmuştur: eğer biz, burjuva demokratik hareketten söz edersek, reformist hareketle devrimci hareket arasındaki ayrım silinmiş olacaktır. Oysa, son zamanlarda, bu ayrım, geri kalmış ülkelerde ve sömürgelerde bütün açıklığıyla belirli bir hal almıştır, çünkü emperyalist burjuvazi bütün araçlara başvurarak, reformcu hareketi, ezilen halklar arasına da ekmeye çalışmaktadır. Sömüren ülkelerin burjuvazisiyle sömürgelerin burjuvazisi arasında bir ölçüde yakınlaşma olmuştur, öyle ki, sık sık ve belki de çoğu durumda, ezilen ülkelerin burjuvazisi bir yandan ulusal hareketleri desteklerken, aynı zamanda, emperyalist burjuvaziyle anlaşma halindedir, yani emperyalist burjuvaziyle birlikte devrimci hareketlere karşı ve devrimci sınıflara karşı savaşım vermektedir. Bu, komisyonda yadsınamaz bir biçimde tanıtlanmıştır; ve bu yüzden, bu ayrımın göz önünde tutulmasının ve hemen her yerde ‘burjuva demokratik’ terimi yerine ‘devrimci-ulusal’ teriminin kullanılmasını tek doğru davranış saydık. Bu terim değişikliğinin anlamı şudur ki, biz, sömürge ülkelerin burjuva kurtuluş hareketlerini, ancak bu hareketler gerçekten devrimci oldukları takdirde, bu hareketlerin temsilcilerinin o ülkelerdeki köylülüğü ve sömürülen geniş kitleleri, devrimci bir ruhla örgütlendirmemize engel olmadıkları takdirde desteklemeliyiz ve destekleyeceğiz. Eğer bu koşullar yerine getirilmezse, bu ülkelerde reformcu burjuvaziye karşı (ki bunlara II. Enternasyonal kahramanları da dahildir) savaşım veririz.[2]

Majestelerinin muhalefeti” türünden tekellerin çıkarlarının savunulmasına dayalı bir burjuva muhalefetle orta sınıfların tekellerle birleşmeye eğilimli muhalefeti şüphe yok ki birbirlerinden farklı niteliktedir ve ikisi karşısında alınacak tutumla izlenecek taktiklerin farklı olmasından doğalı yoktur. Ancak kolaylaştırıcı benzerlikleri şuradadır ki, farklılıklarına rağmen ikisi de gerici niteliklidir ve –özel koşulların gerekli kılması bir yana bırakıldığında– sınıf bilinçli işçi ikisini de destekleme durumunda değildir.

Öte yandan; hiçbir burjuva muhalefet hareketi, –çağımızda özellikle bağımlı ülkeler bakımından yabancı tekeller ve emperyalizm de sorunla bağlantılı olarak işe karıştığından en azından– ulusal yönü de olan bir hareket olarak burjuva demokratik hareket, özellikle ortaya çıkış ve gelişim süreci dikkate alındığında, sınıf niteliği, talepleri ve yönelimiyle yekpare bir bütün oluşturmaz. Parçalıdır; iç içe geçmiş bir dizi yönelime sahip farklı tabakaların hareketlerinden bileşir. Bu durum, genellikle bitişik ikizleri olan sağ ve “sol” kanatlarıyla burjuva muhalefetin birbirleriyle mücadele ve uzlaşma halindeki fraksiyon ya da hizipler toplamı oluşunu da açıklar. Bu, şüphe yok ki, burjuva demokratik hareketlerin, “kaos aralığı”nı yakalama peşinde olanları haklı çıkarmak üzere, içinden çıkılmaz kaotik bir durum ya da yapıya sahip olduğu anlamına gelmez. Herhangi bir burjuva muhalefet hareketi, eninde sonunda, belirli bir sınıf “damgası” taşır ve bir dizi eğilimden bileşmesine karşın diğerleri ikincil ya da daha alt dereceden etkiye sahipken başat bir eğilim de gösterir.

Örneğin Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin sınıf hareketi içinden geldiği ve bir işçi partisi olarak kurulup kitleselleştiği, ancak II. Enternasyonal çöküşe giderken işçi aristokrasisi ve sendika bürokrasisine dayalı pir parti olarak yozlaşarak sağ ve “sol” kanatlarıyla bir küçük burjuva reformist partiye dönüştüğü, II. Dünya Savaşı’nın ardından giderek yozlaşması ilerlemekle birlikte bir süre daha bir sınıf işbirliği partisi olarak yaşamını sürdürüp neoliberal yönelimin bu işbirliği olanaklarını geçersizleştirmeye başlaması ve burjuvazinin ihtiyaçlarının farklılaşmasıyla –hala içinde partinin eski görüşlerini savunanlar ve kanatlar olmakla birlikte– bu kez tekellerin bir partisi haline gelmek üzere ikinci bir dönüşümden daha geçtiği bilinmektedir.

Ya da SPUV örneği: Bu parti de farklılaşarak ilerlemektedir ve tekelleşmekte olan Boli-burjuvaziyle bürokraside yozlaşarak sınıf atlamakta olan belirli küçük burjuva kesimler ve komünler halinde örgütlenmiş emek unsurlarından bileşmektedir. Başlangıçta devrimci burjuva hareketin başındaki Chavez ve emekçilerin temsil ettikleri devrimci niteliğini yitirdiği ve içinde hala yoksul aşağı tabakaların devrimci eğilimlerini barındırmakla birlikte bir reform partisine dönüştüğü ve ülkede ve partide egemen olan burjuvazinin yol aldığı tekelleşme ve işbirlikçileşme sürecinin yansıması olarak gericileşme sürecini yaşadığı söylenmelidir.

TÜRKİYE’DE BURJUVA MUHALEFET

Türkiye’de CHP ve içinde yer aldığı burjuva muhalefet ne durumdadır?

CHP’nin durumu açıklığa kavuştuğunda, herhalde ittifak halinde olduğu tek adam yönetimine karşı pozisyon almakla birlikte gericiliği belirgin, örneğin İYİ Partinin muhalifliğini tartışmakla uğraşmak gerekmeyecektir.

a) CHP ve dönüşümleri

CHP, çoğu kişi tarafından sosyal demokrat bir parti olarak anılır. Doğru mudur? Değildir.

CHP; kesindir ki, ne işçi hareketinin içinden ve onu bölerek, işçi aristokrasisi ve sendika bürokrasinden oluşan, sınıfın burjuvazi tarafından satın alınmış küçük burjuva tabakasına dayanarak ne de işçi sınıfını burjuvaziyle uzlaştırmak üzere sınıf işbirliğini savunan bir sosyal demokrat parti olarak kurulmuştur. İşçi sınıfıyla uzaktan bile ilgisi yoktur ve olmamıştır.

CHP, Ulusal Kurtuluş Savaşı’nı yönetip yönlendiren siyasal örgüt olan Kuvayi Milliye’nin savaşın ardından partiye dönüşümüyle ortaya çıkan ulusal bir örgüttür. Savaşa önderlik eden tefeci tüccar burjuvazinin toprak ağalarıyla ittifakına dayanan ve Türkiye’de cumhuriyeti kurarak onu kapitalist bir ülke olarak geliştirmeyi program edinip uygulayan bir partidir. Emperyalizm ve yerli dayanaklarıyla çatışarak iktidar olmuş, ancak Kemalizm’in bilinen serüveninin örgütü olarak, belirli bir ulusal ekonomik kalkınma ve ilerleme sürecinin içinde gelişen emperyalizmle birleşme eğiliminin ürünü ve uygulayıcısı olmakla gericileşerek, tekelleşip işbirlikçileşen burjuvazinin örgütüne dönüşmüştür.

CHP’nin sözü edilen bu örgütsel dönüşümü, kuşkusuz eski süreç bıçakla kesilir gibi, birkaç günde değil, belirli bir süreçte gerçekleşmiş ve CHP uzun süre içinde ulusal eğilimler de taşımayı sürdürmüştür. İç iktisadi ve siyasal gelişmeler kadar uluslararası gelişmelerin de bu süreci etkilediği tartışmasızdır.

Örneğin içeride Kürt isyanları pazarını paylaşmaya hiç niyeti olmayan milli burjuvazinin örgütü olan CHP’yi gericileştirici bir dinamik olarak rol oynamışken, bu isyanların bastırılması ve gelişip hareketlenmeye yönelen işçi örgütlerinin dağıtılması ihtiyacı açık silahlı zora ve kıyıcılığa, dolayısıyla faşizme yöneltici olmuştur. Dönemin Avrupasında faşizmin gelişmesi ve iki ülkede faşist diktatörlük kurulması, CHP’nin bu dönüşümünü kolaylaştırmış; ancak II. Büyük Savaş’ın patlak vermesi, bir yandan sürecin gelişmesine göre İngiliz-Fransız ve Alman yanlılarının önünü açıp hükümet kurmalarına götürürken, bir yandan da ulusal tutumlarca da güçlendirilen tarafsızlık eğilimi beslemiştir. Savaş sonrası, CHP de “hür dünya” ve “demokratizm” rüzgarının yanı sıra Amerikan emperyalizmin kazandığı hegemonik pozisyondan etkilenmiş; çok sayıda ikili anlaşma imzalarken kapıları bu ülkeye açmış, tüm bunlara rağmen ABD’nin teveccühünün asıl örgütü olmayı başaramayarak, yardakçılık şampiyonluğuyla iktidarı partiden ayrılanların kurduğu DP’ye kaptırmıştır.

DP faşizminin neden olduğu tepkiler, bir askeri darbenin, yeniden ulusalcı damarını depreştirdiği CHP’nin odağında şekillenmesine ve DP’nin devrilmesine götürmüş; parti, henüz tekelleşmenin ileri boyutlar kazanmamış olduğu koşullarda –Talat Aydemir’in iki darbe girişimi ihmal edilirse– tekellerle ulusal burjuvazi arasında ciddi bir çatışma patlak vermeden, bu iki eğilimi, en başta, birliklerini tarihi kişiliğinde temsil eden İ. İnönü’nün şahsında ve “dengeci yönetimi” aracılığıyla bir arada tutabilmiştir. Yine de, DP karşısında özellikle ordu içinde ulusal eğilim ciddi bir güç kazanmış olsa bile, önde olan eğilimin 27 Mayıs bildirisindeki “NATO’ya, CENTO’ya bağlıyız” açıklamasında dile gelen işbirlikçi tekelci eğilim olduğu belirtilmelidir.

Öte yandan CHP’de hizipler olarak örgütlü kanatlar hiç eksik olmadı, bunlar arasındaki parti içi iktidar mücadelesinin aracı olarak olağanlarının yanında sık sık olağanüstü “Kurultaylar” toplandı ve CHP, muarızlarınca “kurultaylar partisi” niteliğiyle tanımlandı.

Uzak geçmişe gitmeyip B. Ecevit ile birlikte alınırsa, 1957’de vekil, 27 Mayıs’tan sonraki ilk koalisyon hükümetinde de bakan yapılarak İ. İnönü tarafından kollanmış ve parti içinde onun desteğiyle yükselip ilerlemiştir. İnönü; dünyada “sol” rüzgarların esmekte, görece demokratik bir ortama sahip olan Türkiye’de de TİP’in kuruluşunun yanı sıra Amerikan karşıtlığıyla işçi ve gençlik hareketinin yükselmekte olduğu koşullarda, gelişmelere paralel olarak CHP’yi “yenileştirmeye” yönelmiş; 1965 Seçimleri öncesinde, CHP, içinde en az üç grup bulunmasına karşın, “ortanın solunda” bir parti olduğunu açıklamış, bu yaklaşımını politika haline de getirip sloganlaştırmıştır. “Ortanın solu”nu parti politikası olarak ilan eden İnönü, 1966 Kurultay’ında eski Genel Sekreteri K. Gülek ve ardından 1967 Olağanüstü Kurultayı’ndaysa T. Feyzioğlu’nun karşısında bu politikanın asıl savunucusu Ecevit ve grubuna destek vermiş; Ecevit 1966’da Genel Sekreter olurken, Gülek’in ardından, bir sonraki kurultayı kaybeden T. Feyzioğlu tasfiye olarak yeni parti kurmuştur. 1968 ve 70 Kurultayları, bu kez tasfiye olanların devamı K. Satır grubuyla çatışmaya sahne olmuş, 69 Seçimlerine “Toprak işleyenin su kullananın” sloganıyla gidilmiş ve 70 Kurultayı’nda Ecevit “toprak işgallerini devrimci eylem” olarak nitelerken, Satır, bu konuşmayı yasa-dışı ilan etmiştir.

İnönü’nün önce karşı çıkıp bir gün sonra tutum değiştirerek destek açıklaması ve ordunun kurduğu hükümete başbakan (Nihat Erim) ve bakan vermesiyle, bu kez, 12 Mart 1971 askeri darbesi, darbeye karşı tutum alan Ecevit’i İnönü ile karşı karşıya getirmiştir. Ecevit genel sekreterlikten, parti yönetim kurulu da yönetimden istifa etmiş, ardından iki koltuğu yeniden Ecevitçiler kazanmıştır. Satır’ın imza toplamasıyla idamlardan bir gün önce toplanan yeni Kurultay İnönü’ye rağmen Ecevitçi yönetime güven belirtince, İnönü başkanlıktan istifa etmiş ve ilk kurultayda başkanlığa Ecevit gelmiştir.

Bu özetin nedeni, CHP’deki eğilim bolluğunu göstermenin yanında CHP’nin “sol”a yönelimini belirtmektir.

Ecevit ve “ortanın solu” politikası, darbeleri desteklememe yönelimiyle, CHP’nin “devlettir, ne yapsa yeridir” yaklaşımında bir yumuşamaya işaret etmektedir ki, Ecevit bu tutumunu 12 Eylül 1980 faşist darbesi karşısında da sürdürmüştür. 12 Mart sonrası “faşizmden hesap sorma” yönelimi ve kontrgerillanın eleştirilmesi de bu yönde adımlardır. Keyfi ve yasallıkla çelişse bile devleti her durumda aklama tutumunun yerine halkçı yaklaşımlar konmaya çalışılmış; “yukarıdancılık” eleştirisiyle Ecevit bu konudaki tutumunu daha gazeteciyken yazdığı bir köşede savunmaya başlamıştır: “Tek parti devrinde Altı Ok, halkın dışından halka yönelmişti. Çok partili devirde ise, Altı Ok’un çıkış noktası halk olmalıdır![3] Ancak halkçılığa yönelme eğilimi ve darbe karşıtlığının burjuva devletin sahiplenilmesinde bir zaafa neden olmadığı ve hele milliyetçiliğin dozunun azalmak bir yana arttığı, Kıbrıs işgaliyle kanıtlıdır.

Hayalcilik olmasına hayalciliktir; ancak Ecevit, şairane kaleme aldığı 1973 Seçimlerinin “Akgünlere Bildirgesi”nde, CHP’nin eskide kalmış anti-emperyalizminin yenilenmesinin[4] yanında şüphesiz sınıf işbirlikçiliği perspektifinden emeği ve haklarını söz konusu etmekte ve düzen değişikliğini savunmaktadır: “Emeğin yarattığı değer emeği verenlerde biriksin. Çalışanlar el ele yüceltebilsinler ülkeyi. İnsan insanı, yabancılar yurdu sömüremesin. Ne yoksulluk ne baskı… Ne ezilen ne ezen… İnsanca, hakça bir düzen.” (“Sonuç” bölümü)

Toprak işleyenin su kullananın” sloganında ifadesini bulan köylülere seslenme tutumunu, Ecevit “köy-kent” politikasıyla dile getirdiği köylerin kooperatiflerle kalkındırılmasını savunarak geliştirme çabasında olmuştur.

Uzatmak gerekmiyor. Ancak iki noktaya değinmek zorunludur.

Birincisi, Ecevit ve “ortanın solu”nun (sonra “demokratik sol”) vardığı yerdir. Ecevit, “emek”, “özgürlük”, “faşizmden hesap soracağız”, “toprak işleyenin su kullananın”, “insanca hak düzen” sloganlarıyla beklenti yaratarak kitleleri peşine takmıştır, ama takmıştır da ne olmuştur? Emekçi kitlelerin özlem ve talepleriyle beklentileri, hayali bir dava uğruna istismar edilmiş değil midir? Sonunda Ecevit’in bizzat kendisi, ileri sürdüğü “dava” ile düzen eleştirisi ve yeni bir düzen arayışından vazgeçmemiş midir? Vazgeçtiği ve sözü edilen sloganlarından hiçbirine sahip çıkmayı sürdürmediği bilinmektedir. Sonuç olarak, Ecevit hareketi de, koşullu ve geçici başarıları bir yana, bir burjuva muhalefeti olarak ve emek kitleleriyle ilişkisi bakımından aldatıcılıktan öte bir şey değildir, olmamıştır.

İkincisi, Ecevit’in “ortanın solu”na yüklediği işlevdir. Kaleme aldığı “Ortanın Solu” başlıklı kitapçıkta, Ecevit, bu politikayı “aşırı solun önündeki en etkili set” olarak tanımlamıştır: “Halkı adaletsizlikten, yoksulluktan, baskıdan kurtarıcı ve toplumu sosyal adalet içinde kalkındırıcı tedbirler alınmazsa, ezilen, yoksulluk çeken insanlarda birikecek isyan duyguları, kabarıp taşma noktasına varabilir. İşte o zaman, aşırı sol akımlar, bu isyan duygusunu yıkıcı ve yaygın bir sel haline getirebilir. Ortanın solu, bu sele karşı en sağlam duvar, en etkili settir.” Ne denli “düzen değişikliği” vurgusu yapılmış olursa olsun, bu, sömürülen kitleleri aldatıp yatıştırmaya yönelik bir edebiyattan ibarettir; Ecevit’in deyişiyle “aşırı solun” ve “isyanın”, yani devrimin “önündeki set” olarak, “ortanın solu” düzen-içi bir reformcu gericilik olduğu kadar, burjuva devletin “demokratik” bir savunmasıdır.

Ortanın solu” ile Ecevitçilik, CHP’nin, içinde ulusal burjuva eğilimler de barındırmasına karşın tekellerin partisinden orta burjuvazinin (üst kanadının) yerli ve yabancı tekellerle uzlaşmacı reformcu partisine dönüşümünü temsil ederek ve Sosyalist Enternasyonal’e de üye yaparak onu sosyal demokrat bir parti olmaya yakınlaştırmıştır. Ancak Ecevit’in de bir sonu olmuş; DSP’nin başında son başbakanlığında, önceden oldukça net karşı tutum aldığı MHP ile de koalisyon kurarak, partisini, bu kez F. Gülen ve tarikatlarla yakınlaşmış olarak, CHP’nin, M. Kemal ve İ. İnönü ile başladığı gerici tekelci bir parti olması noktasına taşımıştır.

CHP’nin 12 Eylül tarafından kapatılmasından sonra kurulan SHP, Erdal İnönü başkanlığında demokratik bir görüntü de kazanarak, geleneğin, sosyal demokrat partiye en çok yaklaşan partisi olmuş; zorunlu aranın ardından açılan partinin başındaki Baykal ve üstelik artık neoliberal çizgisiyle CHP, tekellerin bir partisi olarak yeniden kurulmuştur.

b) Günümüz: Kılıçdaroğlu ve CHP

Partiyi milim ilerletemeyen Baykal, sonunda bir kaset operasyonu da geçirdiğinde, arkasından hiç ağlayan olmamış; bir mücadele ve program yenilemesi olmadan ekip yenilemesi gerçekleşerek, yeni bir umut olarak, “Devrimci Kemal” sloganlarıyla başkan olduğu Kongre’de, K. Kılıçdaroğlu, CHP’nin artık “yeni CHP” olduğunu ileri sürmüştür.

Gerçekte belirli bir yenilenmenin sözü edilmek gereklidir: fazla gürültü çıkarılmadan partinin neoliberal çizgisi daha belirgin hale gelirken, ilave olarak, –açıkça tartışılmayan ama uygulamadan anlaşılan– koşulların “soldan” yürümek bakımından elverişli olmadığı içerikli Baykal varsayımı sürdürülerek, partinin direksiyonu Deniz Baykal-Önder Sav ekibinden daha sağa kırılmasa bile, laisizmin yumuşatılmış yorumları ve milliyetçiliğin bir tık aşağı çekilmesiyle Atatürkçü liberalizmin yerine liberal solculuk ikame edilerek, dönemin geçer akçesi sayılarak, politikalar, muhafazakarlardan oy derlenmesi bağlamında üretilmeye girişilmiş, öncelik ve ağırlık bu yöne verilmiştir.

Ve Baykal CHP’sinden farklı olarak, Kılıçdaroğlu CHP’si “iktidar” arayışında olmuş, partinin yenilenmesi bu yaklaşım uyarınca gerçekleştirilirken, eskiden hemen hiç gündem edinilmeyen ittifaklar sorununa da bu çerçevede yaklaşılmış; güncel bir güç ve önem arz etmediği düşünülerek, işçi ve emek hareketi ve talepleriyle sol eğilimlere uzak durulurken, bir yandan tekellerle içli dışlılık ve neoliberal politikalar bir yandan da muhafazakarlık eğilimi bu yönüyle önem kazanmıştır.

Önce MHP ile birlikte, sonradan bu partiye üye olan muhafazakar gericiliği tartışmasız Ekmelettin İhsanoğlu’nun cumhurbaşkanlığına, yine eski MHP’li Mansur Yavaş’ın Ankara Belediye Başkanlığına aday gösterilmeleri ve sonra İYİ Parti ve Saadet Partisi ile cumhurbaşkanı/milletvekili seçimlerinde ittifak kurulup yerel seçimlerde İP ile ortak adaylar gösterilmesi türünden göstergelerin tümü, CHP’nin neoliberalizmiyle muhafazakar aleme açılmasının belirtileridir. Giderek az-çok “sol” eğilimli olanlar parti yönetiminden düşürülürken, İstanbul ve Ankara adayları neoliberal muhafazakarlardan, İzmir adayıysa neoliberal soldan belirlenmiştir.

Koşullar böyle” denebilir! Ancak partiler koşulların değişmesini etkilemek üzere kurulur ve mücadele ederler. Aksi durumda da iktidar olunamaz değildir, olunabilir, ama ancak ortaya çıkmış zaafları törpülenerek, bir dizi “iyileştirmelerle” işbirlikçi tekellerle büyük toprak sahiplerinin iktidarı pekiştirilebilir.

Kimin hakları ve kim için muhalefet?

Şimdi, CHP, işçi ve emekçilerin belirli taleplerini dillendirmiyor ve özellikle enflasyonun, işsizliğin, yoksulluğun zamlarla vergilerin tırmanışına neden olan ve krizi derinleştirme yönünde etkide bulunan AKP ve tek adam yönetiminin ekonomi politikalarını eleştirmiyor mu? Tabii ki, dillendirip eleştiriyor. Ancak hangi muhalefet partisi bunu yapmaz ve halkı sahiplendiği imajını vermeye çalışmaz ki? Hatırlansın, AKP de en başta yoksullukla yoksunlukları suçlayarak hükümet olmuştu.

Ancak CHP muhalefetinin omurgasını oluşturan bunlar değil, tek adam rejimi ve AKP eleştirisidir, işçi ve emekçilerin talepleri, gündem edinildiği kadarıyla, burjuva muhalefetin güçlendirilmesine katık edilmektedir!

CHP, evet, ifade, basın, toplantı-gösteri vb. türünden burjuva demokratik içerikli en sıradan hak ve özgürlükleri ve hatta insanca yaşama hakkını çiğneyerek, yasama ve yargıyı da kendi yürütmesine bağlayan tek adam rejimine karşı çıkmaktadır. Ama hak ve özgürlükleri niçin ve kim için istemektedir –işçiler, memurlar, gençlerle kadınlar ve ezilen halklar, örneğin Kürtler için mi? Kim, hakkaniyetle “evet” diyebilir bu soruya? Sendikal özgürlükleri savunduğu nerede görülmüştür CHP’nin örneğin? Metal işçileri, ayağa kalkıp, işçilerden habersiz kötünün kötüsü bir sözleşme imzalayarak kendilerini MESS patronlarına satan Türk Metal’den kitlesel olarak istifaya yönelerek, Birleşik Metal’e mi geçelim yoksa yeni sendika mı kuralım diye tartıştıklarında, CHP’yi yanlarında gören oldu mu? KESK örneğin, SHP ve DSP’nin koalisyon hükümetlerinde yer aldıkları dönemlerde de grev hakkına sahip değildi ve kamu emekçilerinin toplu görüşmeleri YHK’nda bağıtlanırdı. Ya Kürtler? Son yerel seçimlerde bütün büyük şehirler HDP desteğiyle alınmasına rağmen, CHP, şimdiye kadarki tüm sınır-ötesine asker gönderme tezkerelerine olumlu oy kullanıp vekil dokunulmazlıklarının kaldırılmasına destek vermedi mi?

Hayır, halkın hak ve özgürlüklerini savunmamaktadır CHP; muhalefet partisi olarak, asıl, kendisini ve tüm devlet olanaklarını yeni yetme AKP-yandaşı tekellere akıtıp kendi dayanakları olan geleneksel tekelleri ve geri kalan burjuva kesimleri dışladığı için tek adam rejimine karşıdır ve “erkler”in yasama-yürütme ve yargı olarak birliği değil ayrılığını talep etmektedir.

Bu, şuradan da açık ve net biçimde görülmektedir ki, CHP, tekellerin genel çıkarlarıyla burjuva devletin ihtiyaçları konu olduğunda; tekellerle devletin sömürü ve baskısı altındaki emekçi halkın –sömürü ve vergilerin artışı, bir bölümünün akrabalarının ölüp yaralanmaları ve hak ve özgürlüklerinin iyice sınırlanmasıyla– çalışma ve yaşam koşullarını ağırlaştıracak olmasına ve ağırlaştırmasına aldırmadan AKP ve tek adam yönetimiyle çekişmesini bir çırpıda unutmaktadır.

Bir örnek, bu yılın Ağustos’unda 4+4 zam artışıyla bağıtlanan 500 bin kamu işçisini ilgilendiren toplusözleşme görüşmeleridir. CHP bu sürecin neresindeydi, duyan olmuş mudur? Ne kamuyu temsil eden hükümete ne de Koç vb. holdinglere yönelik tek laf etti CHP. Grup Başkanvekili Ö. Özel, mikrofonu açık unutup satışını ele veren Türk-İş Başkanı Ergün Atalay’ı eleştirdi sadece! İşçilerin asıl muhataplarının başında gelen Koç Holding en düşük zam teklifinde bulunandı. CHP, uzaktan izlemekle yetindi. Ancak herkes Koç ile Hükümet ve sessiz kalarak CHP’nin aynı safta birleştiklerine tanık oldu.

İkinci örnek, AKP-MHP ittifakının geride bırakıldığı yerel seçimlerin ardından erken seçim talebinde bulunmayarak, CHP’nin, AKP’ye tek adam rejimini tazeleyip güçlendirme olanağı sunmasıdır. Halkı ve krizin tahribatıyla birlikte halka yöneltilmiş ekonomik ve siyasal saldırıları ve halkın dertlerinden kurtulmasını düşünen bir partinin, hele imkanı varken, AKP ve tek adam yönetiminin ömrünü uzatmasına fırsat tanıması düşünülebilir mi?

Üçüncü örnekse, en son Suriye’de “güvenli bölge oluşturma”ya yönelik askeri harekattır. CHP, AKP’nin peşine takılarak, savaşın sorumluluğunu üstlenmiştir. Hem Suriye’ye asker gönderilmesine Meclis’te “evet” diyerek hem de “devletin bekası” yaklaşımıyla savaşa karşı çıkmayarak… Geriye “savaş”tı “savaş değil”di, “ateşkes”ti yok değildi, “ara vermek”ti tartışmaları kalmıştır.

Açmazın iki kaynağı: milliyetçilik ve devlet kuruculuğu

Sadece AKP milliyetçiliği tırmandırarak “terör destekçiliği” suçlamasıyla yüklenirse “ben ne yaparım” cesaretsizliği olmadığı herhalde açıktır.

İki şey tartışmasızdır.

İlk olarak, yayılmacılık, burjuvazinin, özellikle tekellerin doğasında vardır. Irak’taki IBKY bölgesinin imarından ve pazar olanağından sağlanan kazançları hatırlayan tekellerin hele krizin ortasında yeni bir benzer fırsat çıkabilecek olması dolayısıyla ağızların suyunun aktığı tahmin edilebilir. Üstelik burjuvazi milli tekelcilik ve milliyetçilik tekeli demektir. Küçük burjuvazi de içinde olmak üzere, burjuva tabakaların hiçbiri milliyetçilikte birbirlerinden aşağı kalmazlar. Yine de tekelci burjuvazi, bu açıdan en ileridedir. Tekel ve tekelci kapitalizm, aynı zamanda uluslararasılaşma ve kozmopolitizmdir de, ancak bunlar milliyetçilik madalyonunun arka yüzü ve tamamlayıcısıdır; pazarlarla kaynakların en ileri düzeyde yağmalanması olan tekel, elindeki pazarları koruma olduğu kadar, yenilerini ele geçirme eğilimindedir. Dolayısıyla tekel, milliyetçiliğin törpülenmesine değil, tersine, tırmandırılmasına götürür. CHP’nin milliyetçiliği de tartışılır türden değildir ve AKP ile yarıştığı alanların başında gelmektedir.

Ve milliyetçiliğin, dolayısıyla milliyetçiliğiyle övünen CHP’nin yurtseverlikle bir alakası yoktur. CHP’nin “Altıok”undan biri olan ve Kurtuluş Savaşı’nın cılız anti-emperyalizminin ifadesi olarak formüle edilen milliyetçilik, CHP’nin gelişme sürecinde, daha 1930’lara gelinirken, burjuvazinin, başta Kürtler olmak üzere başka uluslarla hesaplaşması ve ulusal baskının ifadesine dönüşmüş ve artık anti-emperyalizm üzerinden değil, ama buradan şekillenmiştir. Ve bu, emperyalizm karşısında tutum almak olarak yurtseverlikle bir alakası olmadığı gibi, tamamen gericiliktir de.

CHP, cesaretsizliğinden değil, üstelik kendisinin Esad’la anlaşılması önerisini tamamen dışlamadığından, tekelci burjuvazinin genel çıkarlarını ve bu çıkarların bir yönü ve unsuru olarak milliyetçiliği benimseyip savunduğu için son Kürt Savaşı’nda AKP ve politikalarıyla birleşmiş, tek adam yönetiminin muhalifi olmasına ve krizin ortasında girişilen savaşın bu yönetimi zayıflatıp devrilmesine yol açabileceğine aldırmadan, içeriye ve dışarıya “birleşik tek Türkiye” görüntüsü vermiştir.

İkinci olarak, burjuva devlet, kapitalist sömürünün dış koşullarını sağlayıp sömürü düzeninin sürmesinin bekçiliğini üstlendiği kadar, tüm burjuvazinin varlığının garantisi ve egemenliğinin aygıtıdır. Ve CHP’nin “Altıok”unun biri olan “devletçilik”, yalnızca “devletçi ekonomi” ya da ekonomide devlet işletmeciliği olarak devletçiliğin benimsenmesini değil, ama burjuva devlet ve bekasının en temel değer olarak benimsenmesi ve her konu ve olguya devletin çıkarları ve üstünlüğü esas alınarak yaklaşılmasını ifade eder. Ekonomide devletçilik ve devlet işletmeciliği, neoliberal dönemde zaten bizzat CHP tarafından da çoktan aşılmıştır ve savunulmamaktadır, ancak devletin ve bekasının her şeyin üstünde tutulması– işte bu, CHP’yi CHP yapan temel niteleyici ögelerin başında gelmektedir. CHP’nin en önde gelen övünç kaynağı “devlet kuruculuğu”dur. “Devleti ben kurdum” yaklaşımı, CHP’yi devlete ve devlet savunuculuğuna eşitleyerek yüceltilen başlıca CHP değerlerindendir.

Kimse, AKP-MHP ortaklığının “devletin bekası” ajitasyonunu son yerel seçimleri kaybetmemenin dayanağı haline getirme girişimine karşı çıkmış olmasına bakarak, konunun CHP açısından önem taşımadığını sanmasın. CHP, “beka” sorununun bir önem taşımadığını seçimlerde ya da bir başka zaman hiç savunmadı; söylediği, seçimlerin beka tartışmasının yeri ve zamanı olmadığı, yaptığıysa, AKP-MHP ortaklığının “seçimleri CHP alırsa beka sorunu oluşur” suçlaması karşısında “siz ne diyorsunuz, bu devleti ben kurdum” tutumuyla suçlamayı bertaraf etmekti.

Ve CHP, asker gönderme tezkeresine “evet” deyip savaşı desteklemesiyle, “devletin bekası” sorunu oluştuğunda, her şeyin teferruat ve boynunun kıldan ince olduğunu kanıtlamaktadır.

Sayılan CHP pratikleri, lafta söylenenler ne olursa olsun, halk, talepleri olarak demokratik hak ve özgürlükler, savaş ya da barış ve tek adam yönetimine muhalefet söz konusu olduğunda sahip olunan gerici niteliğin belirtileridir.

Buradan, CHP ile AKP ve MHP’yi, ortaklıklarını ve tek adam yönelimlerini bir tutmak ve aralarında fark görmeyip, ikisine karşı aynı taktik tutumları almanın gerekli olduğu sonucu mu çıkar? Elbette çıkmaz. Çıkacak sonuç, CHP ve ittifaklarıyla “her şeyin çok güzel olacağı” beklentisine kapılmanın yanlışlığıdır.

Erdoğan karşıtlığına indirgenmiş demokratizm

Öte yandan, CHP’nin “kuvvetler ayrılığı” vurgusuyla yasama, yürütme ve yargının birbirlerini dengelemesini savunarak “meclisin işlevselleşmesi” ve “hukukun üstünlüğü”nü yüceltip tek adam yönetimini suçlamasının güçsüzlüğüyle tutarsızlığı ortadadır.

CHP, bir türlü tek adam yönetiminin yerine ne koymak istediğini tanımlamamakta ve hedefini genel sözlerle ve konuyu flu bırakarak geçiştirmektedir. “Eski parlamenter sisteme dönüş” değildir istediği, laf arasında öyle açıklamıştır. Eskisinin en başta halkı tatmin etmediği ve halkın egemenliğinin aracı olmadığı için eskiye dönüş için güçlü bir talep oluşmayacağını bilmektedir CHP. Peki, yerine ne önermektedir? Eskisinden farkının ne olduğu ve olacağı açılmamış bir “güçlendirilmiş parlamenter sistem”! At mıdır deve midir, belli değildir.

Ancak şunlar tamamen bellidir:

1) CHP, “meclis” ve “hak, hukuk, adalet” ve “hukuk devleti” vurguları yapıp, meclisin işlevsizleştirilmesi ve adaletsizliklerle “yargının yürütmeye bağlılığı”ndan şikayet ederek ve “Türkiye’yi büyütme ve uçurma” yerine “küçülten” ve “krize sürükleyen” tek adam yönetiminin keyfiliğini eleştiriyor. Ancak eleştirmekle yetinip AKP gerileyip güçsüzleşmesine ve bir hükümet değişikliği olasılığı belirmesine karşın henüz karşısına net bir alternatif koymuş değil. Üstelik “meclis” ve “adalet” vb. vurgularına rağmen tek adam yönetimi eleştirisi de tavsamış görüntü vermekte, keyfiliği bir yana bu yönetim biçiminin değiştirilmesi vurgusundan geri durulmaktadır. Eleştiri, tek adam sisteminden çok, keyfiliği suçlanarak Erdoğan karşıtlığına yöneliktir. Evet, bir rejim eleştirisi bütünüyle geri çekilmiş değildir, ancak bu eleştiri zayıfladığı gibi, öne çıkarılan, Erdoğan ve keyfiliği karşıtlığıdır. Tek adam rejimi eleştirisi, bir demokratikleşme sorunu olarak ele alınmak yerine Erdoğan ve AKP karşıtlığına indirgenmiştir. Erdoğan ve AKP gitse, her şey güllük gülistanlık ya da amiyane tabirle “çok güzel olacak”tır!

Oysa, bırakalım Erdoğan ve AKP karşıtlığına indirgenmesini, tek adam yönetimine karşı mücadele, demokrasi mücadelesinin bir parçası olarak anlaşılmalı ve demokrasinin gerçekleştirilmesi ve savunulması, yalnızca “meclise işlev kazandırılması”, “kuvvetler ayrılığı ilkesinin geçerli kılınması” ve “adalet” gibi genel ve soyut taleplerin hayata geçirilmesinin hedeflenmesiyle geçiştirilmeyip; ifade, basın, toplantı ve gösteri, siyasal ve sendikal örgütlenme vb. hak ve özgürlüklerin kazanılmasına bağlanmanın yanında işçi ve emekçilerin sosyal haklarını da kapsayacak şekilde genişletilmelidir. Eğer demokrasinin “halk egemenliği” olduğu ileri sürülüyorsa ve sürülecekse, evet, halk egemenliği kurulmalıdır, ancak bu egemenliğinin başka türlü gerçekleşmesi olanağı yoktur.

2) Merkezi ve yerel yönetimlere aday olup seçilen ya da seçilemeyip adaylıktan öte gidemeyen yöneticilerinin yaklaşım ve tutumları da, CHP’nin demokrasi ve tek adam yönetimi sorunu karşısındaki pratik pozisyonunu işaret ederek, fikir vericidir. Erdoğan’ın karşısında cumhurbaşkanlığına aday olan M. İnce, tek adamlığı benimsemekte Erdoğan’dan hiç aşağı kalmamış, her konuda sürekli “ben şunu yapacağım”, “ben bunu yapacağım” yaklaşımını ortaya koymuştu. “CHP’nin muhaliflerindendir”, örnek olamaz denebilir. Ama adaylık ve başkanlık dönemlerindeki yaklaşımları da, tutum ve –yerel meclis konuşmalarını dakikalarla sınırlama örneğinde olduğu gibi– uygulamaları da “tek adamlık” belirtisi olan –ikisi de, zamanında Ecevit’in tasfiye ettiklerinden aşağı kalmamacasına muhafazakarlar olan– Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş, biliniyor, CHP’nin yeni yıldızlarıdır.

CHP’nin yerli ve yabancı tekellere herhangi bir eleştiri yöneltmiyor olması ve verilen örneklerde görüldüğü gibi, tersine, tekellerin çıkarlarını onaylayıp yüksek sesle ya da sessiz kalarak savunmasıyla birleştiğinde, rejimin değil ama asıl olarak Erdoğan ve keyfiliğinin suçlanmasıyla yetinilmesinin anlamı netleşmektedir.

Kapitalist tekel, siyasal gericilik ve dikte eğilimini temsil ettiği kadar, üretim ve sermayenin yoğunlaşmasıyla merkezileşmesinin ürünü ve ifadesidir. Ekonomide sermayenin yoğunlaşma ve merkezileşmesi demek olan tekelin, siyasette güç yoğunlaşması ve merkezileşmesi eğilimi üretmek yerine buna karşı olması –özel koşullar ve onları koşullayan özel nedenler bir yana bırakılırsa– düşünülemez. Ekonomik etkinliğini, işin ve üretimle sermayenin gelişkin bir yoğunlaşması zemininde, en ileri düzeyde merkezileşmiş planlama, karar mekanizması ve yönetimiyle gerçekleştiren tekelin, siyasette, ne demokrasi, ne liberalizm ve ne ademi merkeziyetçilik üretmesi ve ne de bunlarla bağdaşması mümkündür. Bunlara, sadece katlanabilir; çünkü tekellerin egemenliği demokrasi ya da ademi merkeziyetçilik koşullarında süremez ve sürmeyecek değildir. Ve tekellerin veya bazılarının genel değil, ama yalnızca konjonktürel ve geçici çıkarları belirli koşullarda belirli siyasal merkezileşme biçimleriyle uyumsuzluk gösterip değişik tercihlerde bulunmayı gerektirebilir. Somut olarak; günümüzde Türkiye’de olduğu gibi, siyasal merkezileşme tekellerin genel çıkar ve ihtiyaçlarını karşılamasına rağmen, tercihan ve keyfi olarak tekeller arasındaki rekabette belirli tekel ya da tekel gruplarının özel çıkarlarını gözetip asıl olarak onlara dayanırken, başka bazılarının özel çıkarlarını göz ardı etmesi, hatta bazen bu özel çıkarlara zarar vermesi, bu muameleyle karşılaşan grupların belirli bir tek adam egemenliğinden yana olmamalarına yol açabilir ve açar. Koç, Sabancı, Eczacıbaşı ve Anadolu (T. Özilhan) vb. tekelci gruplarıyla Türkiye’nin geleneksel tekellerinin Erdoğan’ın tek adam yönetimi karşısındaki pozisyonları budur. Öyle ki, ağırlıklı olarak temsil edildikleri ve yönetiminde oldukları TÜSİAD, hatta AKP yandaşları tarafından kuzey Suriye’ye yönelik son işgal ve Kürt Savaşı karşısında sessiz kalmak ve destek vermemekle eleştirilmiştir.

CHP’nin tek adam yönetimi ve keyfiliği karşısındaki pozisyonu da bu tekel gruplarının paralelindedir ve siyasal olarak bu tutumu dillendiriyor görünmektedir.

Sorun da zaten buradadır ve açmazın iki kaynağı olarak milliyetçilikle devlet kuruculuğu burada anlamlanmaktadır. Evet, CHP, uzlaşmaları ve birleşmelerini de kapsayarak, tek adam yönetimini hedef alan belirli bir demokrasi savunuculuğu yapmaktadır. Ancak bu demokrasinin, halkı aldatıp yedeklemek için sık sık yinelenerek lafta halkın egemenliğine eşitlenmesine karşın, sömürülen ve ezilen halk sınıf ve tabakalarının demokrasiye kavuşmalarıyla bir ilgisi yoktur. Halk egemenliği ve halk demokrasisi için tekeller ve  işbirlikçiliğini yaptıkları emperyalizme karşı mücadele yürütmek şarttır. CHP şüphesiz böyle bir mücadele içinde değildir; tersine tekellerin sözcülüğüne soyunmuştur ve tamamen tekelci kapitalizm koşullarında bir “demokrasi” arayışındadır. Bu da, ancak tırnak içinde bir demokrasi, güdük mü güdük, ancak keyfiliğin törpüleneceği, tekeller ve tekel-dışı burjuvazi için demokrasi, özetle artık onun bile garantisi emekçi yığınların mücadelesi olabilen burjuva demokrasisidir. Burjuva diktatörlüğü yani. İktidar dizginlerinin tekellerin elinde toplandığı burjuvazinin egemenliği. Bu demokraside sömürülen kitlelerin payına düşen ancak gerçekleşme olanağı olmayan bir miktar demokratik haktır. Artık onlar da, örneğin Almanya ve Fransa’da olduğu gibi polis devleti uygulamalarıyla kuşa çevrilen burjuva demokrasinin cılızlığıyla güdüklüğünü belirtmek üzere ciddi ölçülerde sınırlanmıştır.

*

Nokta koyarken, “majestelerinin muhalefeti” nitelikli bu tür burjuva muhalefetin; başlıca demokratikleşme ve özgürlüklerle ilgili program, politika ve tutumlarının açmazlarla dolu olduğu, “hepimizin içinde olduğu gemi” tanımıyla Türkiye’nin, şüphesiz ki mali sermaye ve tekellerin egemenliği ve “yüksek” ulusal çıkarları temsil ediyor olmasıyla “yücelerin yücesi” burjuva devletin bekasının lehine “üç kuruşluk” muhaliflikten tek adam yönetiminin destekçiliğine dönüşebildiği söylenmelidir; bu, örnekleriyle kanıtlıdır. Son savaş ortamında hangi demokratikleşme ve özgürlüklerin sözü edilebilirse, CHP muhalefetinin ancak o kadarından yana olduğu ve ancak o kadarını savunup istediği herhalde açık olmalıdır!

Bundan daha büyük açmaz mı olur?! Ve hele CHP muhalefetinin ileri sürülecek bundan daha iyi bir “başarı” göstergesi mi bulunabilir? Bu, muhalefet olmakla ilgisinin kurulması iyice zorlaşmış muhalefetin başarısı, hemen sadece AKP ve liderinin başarısızlığına, en temelde halkın tekçi keyfilikten çok işsizlik, yoksulluk ve sefaletten bıkmış ve ne olursa olsun bir değişiklik arayışına yönelmesine, bu arayışın aldatıcılıkla yedeklenmesi ve bunun için gereken güçlerin bir araya toplanabilmesi becerisine kalmış görünmektedir.

CHP ile karşılaştırıldığında, kuşku yok ki daha gerici bir konumda olan İYİ Parti ve dinci milliyetçiliği bir yana burjuvazinin daha geri ama hiç değilse tekel-dışı kesimini temsil eden Saadet Partisi’nin muhalefeti üzerinde durmanın, hele ayrıntıya girmenin bir önemi olmadığı gibi, gereği de yok.

Burjuva muhalefetin demokrasi talebi karşısında bile sefil bir durumda olmasının, işçi sınıfının devrimci muhalefetine olan acil ihtiyacın altını kalınca çizdiği ise tartışma götürmez bir gerçek. Devrimci sınıf partisine düşen, her zamankinden daha çok, acil taleplerden hareketle bu ihtiyacı karşılamaktır.


[1] Engels, benzerliği açık olarak belirtir: “Tek tek kapitalistler arasında olduğu gibi, sanayiler ve ülkeler arasında da, az ya da çok elverişli olduklarına göre, var ya da yok olmayı kararlaştıran şey, doğal ya da yapay üretim koşullarıdır. Yenik, gözünün yaşına bakılmadan elenir. Bu, bireyin, doğadan topluma on kat taşkınlıkla aktarılmış, Darvinci yaşama savaşımıdır. Hayvanın doğadaki durumu, insan gelişmesinin en yüksek aşaması olarak görünür.” (Engels, Anti Duhring, Sol Yayınları.pdf, sf. 433).

[2] Lenin, Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı, Sol Yayınları 8. Baskı, sf. 192-193, abç.

[3] 1954 Mayıs, http://ecevityazilari.org/items/show/223

[4] Bunu, haşhaş ekimi yasağını kaldırma yönelimi ve petrollerin ulusallaştırılmasıyla kanıtlamaya girişmiştir.

Warning: A non-numeric value encountered in /home/teoriveeylem/public_html/wp-content/themes/Newspaper/includes/wp_booster/td_block.php on line 353