İklim: emekçilere kriz kapitalistlere fırsat

Sedat Başkavak 

Birleşmiş Milletler (BM) Uluslararası İklim Değişikliği Heyeti küresel ısınmanın etkilerinin bir felakete dönüşmemesi için 10 yıl süre kaldığını duyurdu. BM açıkladığı raporla göre 2030 yılına kadar gerekli önlemler alınmazsa dünyadaki sıcaklık artışının 1,5 santigrat dereceyi aşacağı ve buna bağlı olarak yaşanacak küresel ısınma felaketini önlemek için zamanın daraldığı uyarısında bulundu.[1] Raporda son 30 yılda hava sıcaklığının sürekli arttığı vurgulanıyor. Cuma günleri okula gitmeyip İsveç parlamentosu önünde oturarak küresel ısınmaya dikkat çeken 16 yaşındaki lise öğrencisi Greta Thunberg’in eylemi on binlerce genç tarafından sahiplenilince sermaye hükümetlerinin temsilcileri onu da iklim zirvesi konferansına çağırdılar ve böylece yarattıkları iklim krizi karşısında “timsah gözyaşı” dökme fırsatını da buldular. Zirvede konuşan Thunberg sermaye hükümetlerinin temsilcilerine kürsüden “Oldukça az sayıda insan muazzam miktarda para kazanma fırsatlarını kaybetmesin diye medeniyetimiz feda ediliyor. Benimki gibi ülkelerde yaşayan zengin insanlar lüks içerisinde yaşayabilsin diye biyosferimiz feda ediliyor. Birkaç kişinin lüksünü ödeyen şey, birçok kişinin acısıdır” diyerek seslendi. Zirvenin yapıldığı Polonya, AB’nin en büyük kömür üreticisi ve enerji pazarında daha çok yer almak için 2015 yılında 8 milyon ton kömürü ithal etti. Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Zirvesinin sponsorlarının PGE ve Tauron adlı iki kömür şirketi olduğu da düşünülürse zirvede birleşenlerin milletlerden ziyade şirketler olduğunu ve ülke temsilcilerinin de o şirketlerin çıkarı için konuştuğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Fosil yakıtların (kömür, petrol), orman yangınları ve orman ürünlerinin yakılarak kullanılmasındaki, başta motorlu taşıtlar olmak üzere petrol ve petrol ürünlerinin sarfındaki artış, enerji üretiminde kömür, petrol ve doğal gaz kullanılması ve toprağın sınırsız ve sorumsuzca işlenmesi iklim değişikliğinin başlıca nedenleri arasındadır. Tüm bunların sonucunda havada biriken karbondioksitin yol açtığı sera gazı etkisi sayesinde ısınma artıyor.

Kapitalist sistemde, daha çok kar hırsıyla sürdürülen endüstriyel üretimin sonucu karşımıza iklim değişikliği olarak çıkıyor. Fırtınalar, seller, kuraklık gibi afetler günlük olaylar arasına girdi. Böylece iklim değişikliği her gün derinleşen bir krize dönüştü.

KÜRESEL ISINMA SADECE HAVA SICAKLIĞINDA ARTIŞ DEĞİLDİR

Dünya eskiden 150 bin yılda 1 derece ısınırken, şimdilerde bu süre sadece 20-30 yıla indi.[2] Aradaki fark bin kat fazla ısınmaya işaret ediyor. Her bir derecelik ısınma dağlardaki kar örtüsünü 150 metre yukarı çekiyor.[3] Bu hızlı ısınmadan ekolojik sistem, doğa, canlılar kısacası bütün küre etkileniyor.

Geçtiğimiz 100 yıla göre bugün yaşadığımız 1-2 derecelik sıcaklık artışı, yağış rejiminin değişmesine bağlı olarak kimi zaman ani seller, genel olarak da kuraklık olarak bazen de orman yangınları gibi sonuçlar doğurmakta. Ortalama sıcaklığın yükselmesine bağlı olarak buzulların erimesi ve denizlerin yükselmesi ana karaların su altında kalma tehdidini de artıyor. 1980 yılında dünyada 250 doğal afet sayılmıştı, 2015 yılında bu rakam üç katına çıktı. 2017 yılında doğal afetlerin yol açtığı yıkım 330 milyar doları aşmış durumda. İngiliz insani yardım kuruluşu Christian Aid’in yayımladığı rapora göre 2018 yılında dünya genelinde 1 milyar dolardan fazla zarara yol açan 10 hava olayı ve 7 milyar dolardan fazla zararı olan 4 afet yaşandı.[4] ABD’de de meydana gelen Florence ve Michael kasırgalarının yol açtığı hasarın toplam maliyeti 32 milyar dolar. Japonya’da yaşanan su baskınlarında 230 kişi öldü, mali zarar ise 7 milyar dolar. Raporda aynı zamanda eşi benzeri görülmemiş seller, kuraklıklar, sıcak hava dalgaları, yangınlar ve süper fırtınaların dünyada iklim değişikliğinin yol açtığı krizin görünür sonuçları olduğu ve bundan en büyük zararı krizden en az sorumlu ülkelerin yoksul halklarının gördüğüne dikkat çekiliyor. Rapordan çıkan en önemli sonuç, kapitalist üretim ve talan devam ettiği sürece ya da kapitalizm son bulmadıkça iklim değişikliğinin ağır sonuçlarının artarak devam edeceğidir.

Krizin daha ağır sonuçları ise zamanla ortaya çıkacaktır. Su kaynaklarının kıtlaşması, verimli tarım alanlarının azalması, gıda üretiminde ağır sıkıntılar gelecek dönemin başlıca problemleri haline gelecektir. Bunlar, beraberinde çatışma ve savaşların, kitlesel göçlerin yoğunlaşmasını da gündeme getirecektir. Dolayısıyla iklim krizi yakın zamanda yoğunlaşacak olan siyasi, iktisadi, sağlık gibi birçok alanı toptan etkileyen bir altüst oluşun tetikleyicisidir. 

SUSUZLUK EN BÜYÜK TEHDİT

1995 yılından bu yana beşte dört büyüyerek nüfusu iki katına yaklaşan Güney Afrika’nın Cape Town şehri, dünyanın içme suyu tükenen ilk büyük kenti oldu. İnsanların günlük 25 litre temiz su için sıraya girdiği 4 milyon nüfuslu Cape Town’ın yalnız olmadığı belirtiliyor. 2014 yılında su kapasitesi yüzde 30’un altına düşen İstanbul başta olmak üzere dünyada 11 kent su kıtlığı yaşayabilecek şehirler arasında yer alıyor.[5]

Yüzde 70’i su olan bir dünyada içilebilir su oranı bunun ancak yüzde 3’ü civarında. 7,5 milyarlık dünya nüfusunun 1 milyardan fazlası daha bugünden temiz içme suyuna ulaşamıyor. Belirli bir alandaki insanların yılda bin metreküpten az içme suyu edinebildiği durum su kıtlığı olarak adlandırılmaktadır. Brezilya’nın 22 milyona yaklaşan nüfuslu finans kenti Sao Paulo’da 2014-2015’te yaşanan kuraklık nedeniyle su rezervleri yüzde 4’ün altına düştü ve polisin yağma olaylarını önlemek için su kamyonlarını koruduğu görüldü. Hindistan’ın teknoloji kenti Bangalore’nin etrafındaki suların, yapılan tahliller sonucu ancak tarımsal sulama ve endüstriyel soğutmada kullanılabileceği belirtilirken şehrin içme su kaynağı olmadığı anlaşıldı.

Çin’in 20 milyonluk nüfusa sahip başkenti Pekin’de halk 2014’te 145 metre küp su alabildi. Bir taraftan su kaynaklarının azalması diğer taraftan kirlenen yüzey suları nedeniyle kıtlık yaşayan Pekin’de 2015 yılında yapılan bir araştırmaya göre yüzey sularının yüzde 40’ının tarım ve sanayide bile kullanılamayacak kadar kirli olduğu anlaşıldı.

Mısır, Nil nehrinin 84 milyar metreküplük su kapasitesinin 55 milyar metreküpünü (yüzde 60’ını) kullanıyor. Ağustos ayında Mısır Sulama ve Su Kaynakları Bakanlığı yaptığı açıklama ile; Etiyopya dağlarından Nil’e ulaşan yağmur suyu miktarında azalma olduğunu ve bu nedenle de Mısır’ın Nil nehrinden kullandığı suyun miktarında 5 milyar metreküplük bir azalma olacağını ve içme suyu temininde alarm durumuna gelindiğini duyurdu. Başkent Kahire, 2025 itibarıyla su kıtlığı yaşayacak merkezlerden biri. Ülkenin yüzde 97 su kaynağı olan Nil nehri arıtılmamış tarımsal ve evsel atıklar nedeniyle kirlenmiş durumda.

Endonezya başkenti Cakarta’nın yüzde 40’ının deniz seviyesinin altında kaldığı belirtiliyor. Deniz suyu seviyesinin yükselmesi tehdidinin yanı sıra kaçak su kuyuları nedeniyle taban çökmeleri yaşanıyor. Kentteki 10 milyondan fazla insanın yarısına yakını su şebekesine bağlı. Geri kalanları ise kaçak su kuyularından çektikleri suyu kullanırken, şehirdeki betonlaşma ve asfalt yoğunluğu nedeniyle beslenemeyen yer altı sularının boşaldığı alanlar toprak çökmelerini de beraberinde getirdi.

Rusya’da yapılan araştırmalarda içme suyu kaynaklarının yüzde 60’a yakını içme suyundaki temizlik standartlarını karşılamıyor. Su ihtiyacının yüzde 70’ini yüzey sulardan karşılayan Moskova da su kıtlığı yaşayacak şehirler arasında. Meksika’nın başkenti Meksiko City’nin 21 milyon sakini de su kıtlığına yabancı değil. Bütün su ihtiyacını nehirlerden karşılayan Londra’nın senelik yağış miktarı Paris ve Newyork’un yarısına ancak ulaşıyor. Londra’nın 2025 gibi yakın bir geleceğinde su sorunu 2040’larda da su kıtlığı öngörülüyor. 30 milyondan fazla nüfuslu Tokyo’da yılın dört ayı yağmur yağıyor. İçme suyu bakımından yüzde 70 oranında yüzeysel suya (nehir, göl ve erimiş kar) bağımlı olan kentin az yağış alması durumunda su sıkıntısı kaçınılmaz olacak. ABD Miami’de deniz seviyesinin hızla artması nedeniyle yer altı sularına deniz suyu karıştığı için içme suyu kaynakları kirlendi. Sırf bu nedenle 8 su kuyusu kapatıldı. 

Nüfus, sanayi ve teknolojinin yığıldığı bu kentler çevreden ya da daha uzak su kaynaklarından su getirerek sorunu çözebilir diye düşünülebilir ama Meksiko City ihtiyaç duyduğu suyun yüzde 40’ını uzak kaynaklardan karşıladığı halde bu su kıtlığı sorunu yaşamaktadır.

TARIM VE GIDADA DOMİNO ETKİSİ

Hükümetler Arası İklim Değişikliği Paneli (IPCC), 2100 yılına gelindiğinde deniz suyu seviyesinin 1 metreye kadar yükselebileceğini tespit etti. Bunun Amerika’nın batı kıyısındaki pek çok kenti sular altında bırakmaya yeteceği ve 50 yıl sonrasında 13 milyon insanın Amerika’nın içlerine kaçmasına sebep olacağı belirtiliyor. Hatta Grönland’daki tüm buzulların eriyeceğini ve deniz seviyesinin 7 metre yükseleceğini öngörenler de var.[6] Bugün yaşanan sellerin 3 katına çıkacağı ve bundan her bölgenin etkileneceği belirtiliyor. Meteoroloji uzmanlarına göre de iklim değişikliği nedeniyle sağanak yağışların artması sürpriz olmayacak. Aniden yağan ve sele dönüşen yağmur, bilye ya da ceviz büyüklüğünde yağan dolular, artan don vurgunları da iklim değişikliğinin ürünü olarak yaşanmaktadır. Artık yağış rejimi, zamanı ve süresi de değişmektedir.

Tarım, doğal olarak doğaya bağlı sürdürülen bir faaliyet olması nedeniyle iklim değişikliğinden dolaysız etkilenen alanlardandır ve aynı zamanda tarım faaliyetinin kendisi iklim değişikliği üzerinde etkilidir. Toprağın sürekli işlenmesi, gübreleme, ilaçlama, ürün ve gıda üretiminde kullanılan enerji tüketimi ve gübreden ortaya çıkan karbon emisyonu iklim değişikliğine sebep olan faktörler arasındadır. Tabii geçimlik tarım üretimi yapan köylülerin iklim değişikliğine sebep olduğu gibi bir düz mantık kurmak tamamen doğru olmaz. Çünkü geçimlik tarım üretimi yapan küçük üretici köylü ailesi bugün dayatılan konvansiyonel tarıma (daha çok tarım ilacı ve suni gübrenin kullanılmasına) karşılık asıl olarak tarlanın artığını besicilikte, besiciliğin artığını tarlada kullanırlar. Burada sözü edilen etki daha çok kar için başta tarım alanları olmak üzere doğayı kar aracı olarak gören şirket ve tekellerin faaliyetlerinin sonuçlarıdır.

Beklenmeyen değişimler toprağın eskisi gibi kullanılmasını etkilemektedir. Zamansız yağışlar ürünün verimini azaltıyor, aşırı yağış da toprağın yapısının bozulmasına sebep oluyor. Bunun doğal sonucu ekilebilir alanların zarar görmesi, gıda kaynaklarının daralması, bunu fırsata çevirmeye çalışan aracı ve tüccarların gıda fiyatlarını artırması, şirketlerin de karlarını korumak için yaptığı fiyat düzenlemeleridir. Dolayısıyla bu süreçten etkilenenler, toplumun en yoksul kesimini oluşturan işçiler ve emekçilerdir. En büyük zararı da onlar görmektedir.  

Geçtiğimiz yıl Şanlıurfa’da yaşanan düzensiz yağışlar ve dolu nedeniyle buğday üretimi yarı yarıya azaldı. Adana’da bu yıl aşırı yağışlar sonrası esen poyraz mahsulü daha yetişmeden kuruttu ve bu nedenle de buğday, kavun, karpuz tarlalarında verim yarı yarıya düştü. İzmir-Bergama’da Kozak yaylasındaki 17 köyde fıstık çamı üretiminin yüzde 10 seviyelerine düşmesi karşısında, verim kaybının iklim koşulları ve madencilik faaliyetlerinden kaynaklandığını düşünen köylüler, fıstık çamlarını kesmeye başladır. Ege Bölgesinde yine zamansız yağan yağışlar üretimi olumsuz etkiledi ve topraktaki tuzluluğu artırdı. Bu da pamuk ekim alanları artarken üretimde verimin düşmesini beraberinde getirdi. Kütahya’da yağan dolu çilek, elma, erik, kiraz, ceviz ve patateste de verim kaybına neden oldu. Konya’da hazirandaki dolu vurgunu nedeniyle 12 ilçede başta tahıl ürünleri olmak üzere meyve ve sebze üretiminde yüzde 80 verim kaybı oldu. Kastamonu’da sarımsak üretimini yarı yarıya vuran dolu Eskişehir’de Nisan’da yeni yetişen sebzeleri ve çiçek açan meyveleri, Diyarbakır’ın Kocaköy ilçesinde kiraz ve çileği vurdu, yüzde 90 zarar oluştu. Ereğli’de ağustos ayında yağan yağmur ve dolu tarım alanlarını sular altında bıraktı. Aksaray’da yağan dolu nedeniyle hububat ekili alanlarda yüzde 30 ile yüzde 100 arasında zarar oluşurken, Mersin’de Silifke’den Tarsus’a 5 ilçeyi içine alan bir hat üzerinde yüzde 30 ile yüzde 80 arası zarar oluştu. Arıcılık yapılan bölgelerde yaşan don ve kuraklık nedeniyle arıların polen toplayacak çiçek bulamamaları da arıcılığı olumsuz etkileyen bir durum olarak iklim değişikliğinin başka bir boyutudur.

Kapitalizmde üretim hiçbir zaman insanların ihtiyaçları doğrultusunda planlanarak ve doğayla uyumlu bir biçimde gerçekleşmez. Doğa özel mülkiyet sisteminin kar kaynaklarından biri haline gelir. Normal koşullarda bu denli bariz sonuçlar yaratan iklim değişiklikleri olmaz, olduğunda ise telafi edilemeyecek bir durum değildir. Ancak iklim krizini yaratanlar halkın yaşamını da zorlaştırmışlardır. Kendi kayıplarını gıda fiyatlarında oynayarak, gübre ve ilaç gibi kimyasalların üretiminden devasa karlar elde ederek, kozmetik önlemlerle günü kurtarmaya çalışarak tazmin etmeye çalışan sermaye kuruluşları için halkın sağlığı da önemli değildir. Sağlıklı, temiz, ulaşılabilir gıda ve suyun tükenmesi karşısında hiçbir önlem için yatırım yapmazlar.

İKLİM KRİZİ DEMEK SAĞLIK KRİZİ DEMEK

İçilebilir temiz su ve gıdadan yoksunluk yaygın ve ciddi sağlık sorunlarını da gündeme getirmektedir. Bağışıklık sisteminin zayıflaması yeterli beslenemeyen emekçileri tehdit eden başlıca çıktılardan biridir. Ani sıcaklık artışlarının olduğu bölgelerde ölüm oranları artmaktadır. Ulusal Sağlık ve Tıbbi Araştırma Enstitüsü (Inserm) raporlarına göre 2003 yılında Avrupa’da yaşanan sıcaklık dalgasında (64 bini İtalya, Fransa, İspanya ve Almanya olmak üzere) 70 bin kişi ölmüştür.[7] Böylesi durumlardan en çok yoksullar; çocuklar, yaşlılar, tarım işçileri, geçimlik tarım yapan köylüler ve kıyı bölgelerde yaşayanlar etkilenmektedir.

Sıcaklık artışıyla birlikte gelen kuraklık bölgenin habitatını değiştirmekte, canlıların yetiştiği doğal ortamları değiştirmektedir. Bu durum daha önceki zamanlarda mücadele ederek yok edilen kene, sıtma gibi sorunların yeniden baş göstermesine yol açmaktadır. Kan yoluyla geçen hastalıklar ile enfeksiyonların artmasında tarihe karışmış hastalıkların dirilmesinde de iklim krizinin dolaysız etkisinin bulunduğu belirtilmektedir. Başta sanayileşmiş kentler olmak üzere alerjik hastalıkların artacağını belirten uzmanlar sıcaklık artışlarının yaşandığı bölgelerde böbrek, kalp ve damar ve diyabet şikayetiyle hastanelere başvuruların arttığını kaydetmişlerdir.[8] Besin kalitesi ve yetersizliğinin sadece çocukların büyümesi ve gelişmesini olumsuz etkilemeyeceği aynı zamanda genetik bozukluklara da yol açacağı tahmin edilmektedir.[9]

İklim değişikliğinin sağlık üzerine olan dolaylı etkileri arasında sayılan enfeksiyon hastalıklarının, suya erişememe ve yetersiz beslenmenin en çok şehir ve kırsalda yaşayan yoksulları etkilediği de bir gerçek. Çünkü kapitalizm koşullarında içilebilir temiz su, sağlıklı temiz gıda ve insanca yaşam koşulları için barınma olanakları herkesin hakkı gibi görünse de gerçekte parası olanın kullandığı bir haktır. 

Küresel ısınma sonucu bozulan doğal denge nedeniyle bozulan halk sağlığı da ilaç ve hastane tekellerinin yeni kar alanı haline geldi. Sermaye sınıfı yarattığı tahribatın sonuçlarını lütfa çevirmekte her zamanki gibi mahirdir.

KYOTO PROTOKOLÜ VE PARİS ANLAŞMASI

1997 yılında Japonya’nın Kyoto kentinde Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (BMİDÇS) üçüncü taraflar konferansında, taraf olan ülkeler (gelişmiş 38 ülke ve AB) 2008’den 2012 yılına kadar toplam sera gazı salınımlarını 1990 düzeyinin yüzde 5 altına indirmeyi karar altına aldı. Bu ülkeler ayrıca daha az enerji kullanılması, daha az enerjiye ihtiyaç duyulan teknolojilere geçilmesi, kömür ve petrol gibi fosil yakıtlar yerine alternatif yakıtların kullanılmasını da kabul ettiler.[10] Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Sözleşmesi gelişmiş ülkelerin sera gazı salınımlarını stabilize etme (mevcut durumda bir seviyede tutma) yönünde bağlayıcı olmayan yükümlülük tanımlamıştı. Kyoto Protokolünün sera gazı salınımını sınırlama ve azaltma yükümlülükleri getirirken gereğini yapmayan ülkelerin para cezası ile cezalandırılmasını da karar altına almasıyla önemlidir. Ancak “her şeyi düşünmüşler” dedirten protokolde, kuralları koyanlar kuralların nasıl esneyeceğini de belirlediler. Sera gazı salınımı çok olan ülkelere sera gazı salınımı artmamış gibi görünsün diye sera gazı salınımı az olan ülkelerin haklarını kullanabilme imkanının tanımlanması bu esneme paylarından biridir. Böylece gelişmiş ülkeler karbon salınımına etki eden üretimlerini, karbon salınımı az olan ülkelere taşıyarak onların haklarını kullanmaya başladılar. Böylece adı “karbon ticareti” olan ve zengine daha çok kirletme hakkı tanıyan Kyoto Protokolü zengin ülkeler için ayrı, zengin olmayanlar için ayrı işledi. Türkiye’de ise dönemin Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu’nun Kyoto Protokolünün yasalaşması öncesi ve yasalaşması sırasında yaptığı konuşmalar akılda kaldı. 2008 yılında bakan Eroğlu, MHP’li bir vekilin “Sanayileşmiş ya da sanayileşmekte olan ülkelerde, sera gazı salımları bir tehlike oluşturmakta mı? Ülkemizde böyle bir tehlike söz konusu mu” sorusuna ise şu karşılığı vermişti: “Sera gazı emisyonları bir sorun. Alınacak önlemlerin, ekonomik büyümeleri sekteye uğratacağı endişesi var. Bu durum Türkiye için de geçerli.[11] 2009 yılında ise Kyoto Protokolüne katılımın TBMM’de kabul edildiği oturumunda dönemin Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu “Kyoto Protokolünde mükellefiyetimiz yok, kömür kullanımını engelleyen bir husus yok[12] diyerek BM üyesi olduğumuz için imzalarız ve yasasını bile çıkartırız ama bildiğimizi yaparız demiş oldu. Zaten mecliste de Kyoto Protokolüne katılımın gerekçesi olarak “BM’nin saygın bir üyesi olarak imzalamalıyız” ifadesi kullanılmıştı.

2020 sonrası iklim değişikliği planlarının ne olacağını kararlaştıran Paris Anlaşması 2015 yılında Paris’te BMİDÇS (Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Sözleşmesi) 21. Taraflar Konferansında kabul edildi.[13] 5 Ekim 2016 itibariyle Küresel sera gazı emisyonlarının yüzde 55’ini oluşturan en az 55 taraf ülkenin anlaşmayı onaylaması koşulunun karşılanmasıyla 4 Kasım 2016’da yürürlüğe girdi. Anlaşma iklim değişikliği ile mücadelede gelişmiş ya da gelişmekte olan ülke ayrımı yapmadan 189 ülke için küresel ısınmayı sanayi devrimi öncesine göre 2 santigrat derecenin altında ve 1,5 santigrat derece ile sınırlamayı amaçlayan ve küresel olarak temiz enerjiye geçişin zorunluluğunu getirdi. Fakat, Paris anlaşması bir taraftan sera gazı salınımını düşürmeyi hedeflediğini ilan ederken diğer taraftan 2016’da 50 milyar ton olan sera gazı salınımının, 2030 yılında 55 milyar tona çıkacağını öngörmesi de emisyon ticareti, sermayeye teşvikler gibi pek çok konudaki hem çözümsüzlüğü hem de söylenen ile yaşanacak olanın çok başka olmasıyla inandırıcılığını kaybetmektedir.

Sonuç olarak gelişmiş ülkeler ya da sanayileşmiş ülkeler ya da en çok kirleten ülkeler ve sermayeleri; Kyoto’dan Paris anlaşmasına kadar her yerde sera gazı salınımını azaltmaktan bahsederken, sera gazı salınımının kısıtlanmasına bağlı sermayenin zararlarının önlenmesi için önlemler aldılar. Karbon ticareti devam ettirildi, daha çok teşvik ve kredi verilmesi gibi uygulamalarla şirketlere karlarını büyütmeye uygun, faaliyet alanlarını genişletme olanakları yaratıldı.  

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi 21. Taraflar Konferansında emekçilere iklim krizine önlemler alınıyor görüntüsü yansıtılırken tersine sermayeye iklim krizinden yeni olanaklar yaratıldı. Kriz yine fırsata dönüştürüldü. Geldiğimiz nokta itibarıyla bu kadar anlaşma ve yaptırım sonrası başta Türkiye ve Rusya olmak üzere Irak, İran gibi 18 ülke Paris anlaşmasına taraf olmazken, ABD ise Trump’ın açıklaması ile Paris anlaşmasından çekildi. ABD aynı zamanda Kyoto Protokolünü imzalamayan tek ülke konumundaydı. Kanada da 2011 yılında geri çekilen, Çin ve Hindistan ise imzalasa dahi gerekenleri yerine getirme zorunluluğu olmayan iki ülkedir. Paris’te ülkelerin taahhüt ettiği emisyon azatlım değerleri hayata geçebilse dahi 2,7 ile 3,7 santigrat daha fazla ısınmış, daha sıcak bir dünya hala güçlü bir eğilim olarak durmaktadır.

DÜNYA İKLİM KRİZİNE KARŞI AYAKTA

Greta Thunberg’in küresel ısınmaya karşı İsveç Parlamentosu önünde başladığı eylem gençlik tarafından da sahiplenilerek büyüdü. “Gelecek İçin Cuma” eylemleri adıyla simgeleşen ve büyüyen iklim eylemleri gençlerin katılımıyla İsveç sınırlanırını aşarak dünyanın 270 şehrinde 70 bin öğrencinin katıldığı eylemlere dönüştü. İngiltere, Fransa, İrlanda ve Portekiz parlamentolarında eylemlerin etkisiyle iklim için acil durum ilan edilirken Almanya’da, başta Köln olmak üzere 45 kentte küresel ısınma ve çevre konusunda alarm verildi. Bir yıldır ağırlıklı gençler olmak üzere geniş kesimler tarafından sahiplenilen iklim eylemleri bu yıl 20 Eylül’de dünya çapında iklim krizi karşıtı gösterilere dönüştü. Geçtiğimiz mart ayında yapılan küresel eylem gününe 1,8 milyon kişinin katılımı 20 Eylül’ün de kitleselliği ve genişliğinin habercisiydi. 

20 Eylül’de dünyanın ve ülkemizin pek çok yerinde başta gençler olmak üzere emekçiler iklim değişikliğine karşı hükümetleri önlem alınması için uyardılar. 139 ülkede gerçekleşen 4 bin 578 eyleme gençlerin, çevre ve ekoloji örgütlerinin, kitle örgütlerinin yanı sıra Türkiye’den 73 sendika ve konfederasyon iklim eylemlerine çağrı yaptı. ABD, İngiltere, Almanya, Fransa, Rusya, İsveç ve Avustralya olmak üzere Brezilya, İspanya, İskoçya, Afganistan, Romanya, Japonya, İrlanda, Pakistan, Yunanistan, Tayland, Bangladeş, Guatemala, Bolivya ve Hindistan’ın yanı sıra Hint Okyanusunda Mauritus’dan Meksika’ya, Afrika ülkeleri Uganda ve Malavi’den Büyük Okyanustaki ada ülkesi Vanuatu ve Tuvalu’ya kadar dünyada 139 ülkede iklim eylemleri yapıldı. Eylemlere dünya genelinde 4 milyonun üzerinde katılım oldu.

New York belediyesi kentteki 1,1 milyon öğrenciye duyuru yaparak ailelerinin rızasıyla eyleme katılan öğrencilerin yok yazılmayacağını ilan ederken İngiltere’de Ulusal Eğitimciler Sendikası (NUT) okul müdürleri ile görüşerek eylemlere katılan öğrencilere ceza verilmemesini sağladı. Kitleselliği ve talepleri ile liseli gençlerin daha görünür olduğu eylemlere bazı ülkelerde sendikaların çağrı yapması da katılımı artıran diğer bir etken oldu. Fransa’da sendika, dernek ve örgütlerden 56 kurumun çağrısıyla yapılan eylemlerde bir sayım şirketine göre sadece Paris’te 9400 genç eyleme katıldı. Başkent Londra’da 100 bin kişi eyleme katılırken, İngiltere’de bazı sendikalar düzenledikleri sendikal toplantılarda eylemlere katılım çağrısı yaptı. İngiltere sendikalar Konfederasyonu (TUC) 6 milyon üyesine eylemlere katılım çağrı yaptı. Her ne kadar çevremizi kirletmeyelim, iklim değişikliğini durduralım gibi vurguların dışında politik talepler kürsüye yansımasa da Londra’da ağırlıklı genç 100 bin kişinin katıldığı mitingde sistemin değişmesine vurgu yapılırken, taşınan pankart ve dövizlerde “önce devrim sonra sistem” gibi sloganların olması da önemliydi.

Almanya’da 400 ayrı gösteriye 1,4 milyon kişinin katıldığı eylemlerin en kitleseli 270 bin kişi ile Berlin’de gerçekleşti. Hamburg’da 100 bin, Köln’de 70 bin kişinin katıldığı eylemler en küçük merkezde bile 5-10 bin kişinin katıldığı gösterilere dönüştü. Almanya’da eylemlere katılımın kitlesel olmasında Alman Hükümetinin “iklim paketi[14] de etkili oldu.[15] Ağırlıklı olarak gençlerin katıldığı eylemlere 2 milyon üyeli Birleşik Hizmet Çalışanları Sendikası (Ver.di), Eğitim ve Bilim Sendikası (GEW) ve Alman Sendikalar Birliği üyesi pek çok sendika eylemlere katılım çağrısı yaptılar. Bu çağrılara kayıtsız kalmayan geniş bir sendika üyesi işçi emekçi katılımının da olduğu belirtiliyor. Alman medyasında bazı tartışmalarda eylemlere katılan gençlerin her ne kadar apolitik olduğu söylense de yapılan araştırmalar[16]Gelecek için Cumalar” inisiyatifinin gittikçe politikleştiğini ortaya koyuyor.  Taşınan döviz ve pankartlarda sistemin doğayı yok ettiğinde hemfikir olan gençlerin “tekellerin kar hırsı geleceğimizi yok ediyor”, “kömür değil kapitalizmi yak” vb. sözleri çokça dillendirmesi küresel ısınmaya sebep olarak tekellerin görülmesinin de hükümeti rahatsız ettiğini söyleyebiliriz. Almanya gençliği kadar politik olmasa da gençler Dakka’da “iklimi değil sistemi değiştir” derken Paris’te, “okyanus yükseliyor bizim öfkemiz de” dediler. Brezilya’da insanlar Amazonları talana açan hükümete tepki gösterirken Çin’de iklim eylemlerinin yasaklanması tepkilerle karşılandı.   

GÜVERTE ZENGİNLERE KAZAN DAİRESİ EMEKÇİLERE

Harekete geçen milyonların başta fosil yakıtların kullanılmaması ve sera gazı etkisini azaltarak küresel ısınmayı önleyecek adımlar atılması taleplerine karşılık dünyanın pek çok yerinde kapitalistler ve işbirlikçi hükümetler iklim değişikliğini önlemek için seferber olduklarını söyleyerek timsah gözyaşları döküyorlar. Enerji santrallerini kuran, kömürü petrolü yakan, toprakları kurutan, ormanları yakıp talan eden, üretimlerini yoksul ülke topraklarına kaydırarak buralardaki halkın iş, aş umudunu yeşil dolarlara çevirirken emeği de, doğayı da sömüren kapitalistler ne kadar doğa dostu olduklarını anlatsalar da öyle değiller. Ve aslında hiç almadıkları önlemleri alıyormuş gibi yaptıkları açık. Sermaye düzeninde sömürü bitmediği gibi talan ve tahribat da bitmez. Çünkü hem sömürü hem de talan ve tahribat kapitalizmin “fıtratı”ında var. Şirketlerin büyümesi ve sermayenin birikiminin koşulu bunlardır çünkü. Örneğin 20 milyar dolar servetiyle dünyanın en zengin maden şirketi patronu sayılan ve servetinin 10 yıl sonra 100 milyara çıkacağı konuşulan Avustralyalı Gina Rinehart gibileri için küresel ısınma bir yalandır.  Vergiye ödemeye karşıdır ve Asya’dan ucuz işçi getirip çalıştırmanın hesabını yapmaktadır.  Kısacası yoksul ülkelerin işçilerini ucuz işçi olarak çalıştırmayı düşünen, kazandığı milyarlarca dolardan bir sent bile vergi vermek istenmeyen, yaptığı madencilik faaliyetinin küresel ısınmaya yol açtığını kabul etmeyen bu tür patronların emrindeki hükümetler bir yandan yaşanan iklim krizi karşısında pek duyarlı görünmeye çalışırken diğer yandan enerji, sanayi ve maden şirketlerine kol kanat gererek yeni düzenlemeler yapıyor ve politik kararlar alıyorlar. O nedenle de bugün milyonların seslendiği hükümetler küresel ısınma kaynaklı iklim krizine kalıcı, gerçek bir çözüm getiremezler.

İklim krizi yoksullar, işçi emekçi aileleri için temiz suya ulaşamama, sağlıklı beslenememe ve sağlıklı koşullarda barınamama gibi pek çok olumsuzluğu ve yoksunluğu beraberinde getirirken aynı zamanda bir sağlıksızlık krizine de dönüşmektedir.

Kapitalist ideologların klasik söylemiyle “aynı güneşin altında, aynı yağmurda ıslanıyoruz” ya da “aynı gemideyiz” propagandasının yapıldığı günümüzde tıpkı ekonomik krizlerde olduğu gibi iklim krizinde de zenginler durumunu korurken yoksulların daha da kötüleştiği; sağlıklarıyla birlikte geleceklerini de kaybettiği bir süreç başlamış durumda. Aynı gemide zenginler ejderha meyvesi eşliğinde güvertede güneşlenip, denizin tadını çıkararak cenneti yaşarken, işçisi emekçisi yoksul halk kitleleri ise kazan dairesinde karın tokluğuna, havasız ve cehennem sıcağında yaşamaya zorlanıyorlar.

Uluslararası tekeller ve hükümetleri dünyanın yıkımı pahasına daha çok kar hırsıyla daha çok üretim ve daha az maliyet için toprağı, suyu, doğayı ve insanı iliklerine kadar sömürerek kendi sınıf çıkarlarını gözetiyorlar. O nedenle de krizi yaratan sömürücü sınıftan ve onların temsilcisi Birleşmiş Milletler adıyla toplanan ama Birleşmiş Şirketler topluluğu olarak vücut bulan kapitalist birliklerden iklim krizine çözüm üretmelerini isteyerek, işçi emekçi halk kitlelerinin nefes alabilecekleri bir dünya beklemek ölü gözünden yaş beklemek olacaktır. Varlığını doğanın yağmalanması ve insanın sömürülmesi üzerine kuran bu sistemin değişmesi için mücadele acil ve ertelenemez bir görevdir.

Kapitalistler ve işbirlikçi hükümetlerinin arasında tercih yapmaya mecbur bırakılan işçi emekçiler burjuva siyasi partilerden umut beklediği sürece yaşanılabilir bir dünya olanaklı değildir. Bu nedenle de çocuklar için iyi bir gelecek ancak hayallerde olacaktır.

Greta Thunberg’in Birleşmiş Miletlerdeki konuşması ile başlamıştık yine o konuşmanın son bölümü ile bitirelim: “Ve bu sistemin içinde çözümlerin bulunması imkansız. Belki de sistemin kendisini değiştirmemiz gerekiyor. Buraya umursasınlar diye dünya liderlerine yalvarmaya gelmedik. Bizi geçmişte görmezden geldiniz ve yine görmezden geleceksiniz. Bahanelerimiz tükendi ve zamanımız da tükeniyor. Buraya hoşunuza gitse de gitmese de değişimin geleceğini haber vermeye geldik. Gerçek güç insanlara aittir.” Thunberg’in sistemin değişmesine ilişkin vurguları bu çözümün pek çok ülkede geniş gençlik kitleleri içinde tartışıldığını gösterdi. Bu dalganın geniş işçi ve emekçi kesimleri harekete geçirerek genişlemesi de mümkün.   

Yaşanabilir bir dünya için sokaklara çıkan gençlik kapitalistleri korkutmaktadır. Ama diğer yandan birikmiş tepkinin bu kısa süreli eylemle ciddi bir tehdit haline gelmeden boşaltılması için kimi ülkeler gerekli kolaylıkları da sağlamışlar; öğrencilerin “okulu astıkları için” soruşturma geçirmemeleri gibi taahhütler de verilmiştir. Birleşmiş Milletler de tekeller de çok iyi biliyorlar ki asıl korkutucu olan meydanların dolması ve çevre sorununun politik bir değişim talebi haline gelmesidir. Bu durumda asıl olarak enerji santralleri başta olmak üzere ve bu santrallerde üretilen enerjinin kullanıldığı fabrikalardaki bantların, kasnakların ve makine dişlilerinin durması onlar için bir felakettir. Bu çarkı durduracak tek güç ise işçi sınıfıdır. Çünkü ona yoksulluğu ve işsizliği dayatanla iklim krizini yaşatan merkez aynı merkezdir. Kapitalist çarkı durdurarak insanca çalışma ve yaşam koşulları, insana yaraşır barınma olanakları, sağlıklı temiz gıdaya ulaşım, doğanın talanı ve tahribatının engellenmesini garanti altına alabilir. 20 Eylüldeki eylemlere Almanya başta olmak üzere pek çok ülkede sendikaların katılımı ve kitlelere de katılım çağrısı bugün genel karakterini oluşturmasa bile işçi sınıfı ve emekçi halk kitlelerinin kapitalist talana karşı sınıf tavrının olgunlaşma potansiyeli taşıdığının işaretidir.

[1] https://www.iklimhaber.org/ipcc-ozel-raporu-ve-cop24-hukumetlerin-iklim-imtihaninda-zorlu-surec/

[2] http://www.gtu.edu.tr/ebulten/sayi35/kuresel.htm

[3] https://www.undp.org/content/dam/turkey/docs/projectdocuments/EnvSust/UNDP-TR-Iklim_Degisikligi_Risk_Yonetimi.pdf

[4] https://www.cevremuhendisleri.net/konu/dunya-cevre-gundemine-dair-haberler.12033/page-4

[5] https://www.iklimhaber.org/11-buyuk-kent-su-kitligi-tehdidi-altinda-cape-town-bitti-ya-istanbul/

[6]

Buzullar deniz seviyesini ne kadar yükseltecek?

[7] https://www.cnnturk.com/2007/dunya/03/23/asiri.sicaklar.2003te.70.bin.can.aldi/320258.0/index.html

[8] https://hsgm.saglik.gov.tr/tr/cevresagligi-ced/ced-birimi/iklim-de%C4%9Fi%C5%9Fikli%C4%9Fi.html

[9] http://www.ktu.edu.tr/dosyalar/sbedergisi_8fd33.pdf

[10] https://iklim.csb.gov.tr/kyoto-protokolu-i-4363

[11] http://www.hurriyet.com.tr/gundem/kyoto-ekonomi-ve-sanayilesmeyi-aksatir-itirafi-8251750

[12] https://www.tbmm.gov.tr/develop/owa/tutanak_g_sd.birlesim_baslangic?P4=20339&P5=B&page1=20&page2=20

[13] http://www.mfa.gov.tr/paris-anlasmasi.tr.mfa

[14] Hükümet ortakları Hristiyan Birlik (CDU/CSU) partileriyle Sosyal Demokrat Parti (SPD) arasında varılan anlaşmaya göre, 2030 yılına kadar sera gazı salınımının 1990’daki değerlere kıyasla yüzde 55 azaltılması öngörülüyor. Yeni yasal düzenlemenin en önemli noktalarından birini karbondioksit salınımı için belirli sabit bir ücret ödenmesi oluşturuyor. Tartışma yaratan bu madde üzerinde uzlaşma sağlandığı belirtiliyor. Bu çerçevede, 2021’den itibaren benzin, mazot ve doğal gazın yol açacağı karbondioksitten ton başına 10 Euro alınacak. Bu miktar, 2025’e kadar kademeli olarak 35 Euro’ya yükselecek. “Kirletme bedeli” olarak hayata geçecek bu uygulama ile benzin, mazot ve doğalgazı piyasaya sunan şirketler bu bedeli ödeyecek denilse de; emekçiler bu uygulama nedeniyle benzin, mazot ve doğal gaz fiyatlarının yükseleceği ve sonunda bu miktarın tüketicilerin alacağı ürünlere yansıtılacağı için yine kendi ceplerinden çıkacağını biliyorlar. Yapılan hesaba göre karbondioksitin tonu için şirketlerin 35 Euro ödemesi halinde tüketiciler için benzinin litresinin 9 cent pahalıya satılacağı belirtiliyor. (www.yenihayat.de)

[15] https://yenihayat.de/2019/09/20/almanyada-14-milyon-insan-iklim-icin-sokaga-cikti/

[16] Sosyal Hareketleri Araştırma Enstitüsü (Institut für Protest- und Bewegungsforschung (ipb) yaptığı araştırmada gençlik içinde dünden bu güne eylemlere katılanların yaş ortalamasının 14 olduğu belirtiliyor.  Bunun % 48’i kendilerini politik olarak tanımıyor ve Yeşiller ve Sol Partiye yakın görüyor. % 40 ise kendisini bir parti ile tanımlamıyor. Genel olarak eylemlerde erkek katılımının çokluğu dikkat çekici olsa da iklim eylemlerinde erkelerin katılımının daha az olduğu ve genç kızların katılımının % 58 olduğu belirtiliyor. Gençliğin hareketin içinde değiştiği ama hareketin doğrudan partilerin etkisi altında olmadığı ve gençlerin somut taleplere daha önem verdiği belirtiliyor. İklim değişikliğine ilişkin alınması gereken önlemler için pek çok talebi dile getiren gençlerin aynı zamanda aktif seçim hakkının 16’ya düşürülmesi talepleri de önemli ve dikkat çeken bir talep. Gençler gelişmeler karşısında söz söyleme haklarının önünün açılmasını istiyorlar.

Warning: A non-numeric value encountered in /home/teoriveeylem/public_html/wp-content/themes/Newspaper/includes/wp_booster/td_block.php on line 353