İç politikayı belirleyen dış politika, beka sorunu ve barış mücadelesi

İhsan Çaralan

Siyasetteki en yaygın denklemlerden birisi “iç politika ile dış politikanın birbirinin devamı olduğu” biçimindeki formülasyondur. Ancak zaman zaman biri ötekini belirler. Ama olağan olanı, daha çok iç politikanın öne çıkması, dış politikanın ise, zaman zaman iç politikadaki gelişmeleri belirlemesidir.

Son yıllarda Türkiye’de ise tersi olmakta, dış politika iç politikayı belirleyecek biçimde baskın hale gelirken, dış politikanın sorunlarının siyasi gündemin üst sıralarına çıktığına da tanık olmaktayız.

Elbette buraya bir günde ya da birkaç ayda gelinmedi. Buraya dünyada ya da bölgedeki olağanüstü gelişmeler nedeniyle de gelinmedi. Tersine bu notaya 2007 yılında, MİT’in 85 kuruluş yılı vesilesiyle “yazdırılan” raporda, Türkiye’nin “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” sloganıyla da ifade edilen geleneksel dış politikasının “pasif dış politika” olduğu gerekçesiyle eleştirisi etrafında, Türkiye’nin bölgedeki ve dünyadaki gelişmelere “aktif olarak müdahale etmesi”ni öneren, bunu da “aktif dış politikaya geçiş”olarak ifade eden politik tutumunun benimsenmesiyle[1] gelindi. Bu vurgu Erdoğan-AKP yönetiminin politik yönelimlerin doğrultusunda yapılmıştır.

Elbette ki AKP hükümetlerinin, “aktif dış politika” girişimlerinin merkezinde Ortadoğu’daki gelişmelere müdahale ederek, yeni Osmanlıcı, yayılmacı” emelleri de içeren bir dış politikanın amaçlarına yürünmesi vardı.

Çünkü 1990’ların başında, Rusya’nın resmen de artık kapitalizm karşıtı bir mihrak olmaktan vazgeçtiğini açıklamasından itibaren ABD, Ortadoğu’daki müttefiklerini yeniden mevzilendirirken, kendisine karşı olan İran, bölgedeki İslamcı örgütleri ve antiemperyalist güçleri sindirmek üzere Irak’ın güneyini askeri olarak kontrolü altına almıştı. Böylece bölgede yeni acılara, yeni etnik, dinsel çatışmalara, hatta iç savaşlara yol açacak gelişmeleri de tetiklemişti.

ABD’nin bu girişimi ve bölgedeki işbirlikçileriyle ilişkilerini yenilemesi, bölge halkları içinde ABD’ye karşı tepkileri de güçlendirip yaygınlaştırmıştı. ABD emperyalizmin önderliğinde batılı emperyalistlerin, yerli gerici güçlerle işbirliği içinde bölge ülkelerindeki yer altı kaynaklarını (başlıca petrol, doğalgaz) yağmalaması, emperyalistlere ve yerli işbirlikçilerine karşı tepkilerin de yoğunlaşıp ve yaygınlaşmasını sağlıyordu.  

El Kaide 2001’de DTÖ binalarına, Pentagon ve diğer bazı hedeflere yolcu uçaklarını kullanarak yaptığı saldırı ile ABD ve onun şahsında emperyalist güçlere ve yerli gericiliklere karşı hakların artan tepkilerini yedeklemeyi amaçlıyordu. Ama ABD emperyalizmi tarafından uzunca bir süre kullanılan ve birçok karanlık ilişkisi bulunan El Kaide’nin bu saldırısı, bölgeye emperyalist müdahalenin dayanağı haline getirilmiş; ABD Afganistan’a asker çıkartarak yandaşlarını iktidara getirmiş ve Irak’ı tamamen işgal etmişti.  

Fakat 2000’lerin başlarına gelindiğinde Ortadoğu, yukarıda kısaca ifade edilmeye çalışılan nedenlerden dolayı artık eski Ortadoğu olmadığı gibi, Ortadoğu’da ABD ile bir paylaşım mücadelesine girişecek olan Rusya da 1990’ların başındaki, ekonomisi çökmüş ve siyasi bakımdan anarşiye sürüklenmiş Rusya değildi.

Rusya ‘90’ların başındaki kargaşadan kurtulmuş, bölgede 1979’dan beri ABD karşıtlığının merkezi olan İran’la da yakınlaşarak, Ortadoğu’da hatta “genişletilmiş Ortadoğu”da SB döneminden kalan ilişkilerini de kullanarak ABD ile güç mücadelesine girecek bir pozisyon edinmişti.

Öte yandan İslam dünyasında, İslami cihadist örgütler, kapitalist sömürü ve emperyalist baskıdan bunalmış, yoksulluğun, sağlıksızlığın, eğitimsizliğin pençesindeki halklara, Ortaçağ İslami değerlerine dönüşe dayalı bir “kurtuluş” vaat ederek, geniş yığınlar içinde etkilerini olağanüstü artırmıştı. El Kaide, IŞİD, Müslüman Kardeşler (ihvan) gibi örgütlenmelerin çeşitli versiyonları silahlı güçler olarak basitçe “terör örgütü” denerek geçiştirilemeyecek örgütler haline gelmişti.

Halklar; kerameti kendinden menkul krallar, şeyhler, emirler, “laik” diktatörlerin zorba yönetimlerinden bıkmış, iş, ekmek, özgürlük, eğitim, sağlık gibi sınıfsal taleplerle mücadeleye giriyorlardı. Ki, 2010’dan itibaren başlayan Arap isyanlarının arkasındaki asıl rüzgarı bu taleplerinin arkasında birleşmeye yönelmiş mevcut düzenlerden umudunu kesmiş, hoşnutsuz yığınların tepkisi oluşturuyordu. Bu isyanların içinde yer alan silahlı ya da silahsız, İslami, laik ya da emekçi karakterli örgütlenmeler bu temel üstünde kendilerine meşruiyet oluşturmaya çalışıyorlardı.

KOMŞU HALKLARA REJİM DAYATMAK  

Bölgede bu gelişmeler olurken, bir yandan ABD’nin, “Genişletilmiş Ortadoğu Projesi”nin (GOP) eş başkanı olan Başbakan Erdoğan, 2007’den itibaren, sonradan “yeni Osmanlıcılık” da denilecek, yayılmacı amaçlar taşıyan “aktif dış politikaya” geçiş girişimlerini başlatmıştı.

İhvan çizgisinde bir İslamcı siyasi tutuma yönelen Erdoğan ve AKP’si, bölgede ABD’den Rusya’ya emperyalistlerle, bölge gericilikleriyle ve cihadist terörist örgütlerle girilecek ilişkilerle (onların zaaflarını kullanarak!) Türkiye’yi“İslam’ın koruyucu ülkesi”, Erdoğan’ı da “İslam’ın kurtarıcı lideri” yapacağını umdukları bir dış politikanın geliştirilmesine yöneldiler.

Arap isyanlarına Erdoğan-AKP iktidarı, İhvancı bir çizgide müdahale ederek Tunus ve Mısır’da İhvan’ın iktidara gelmesi için elinden geleni yaparken, Libya’da Kaddafi’ye karşı girişilen ayaklanma sırasında Fransa ve İtalya ile birlikte Libya’ya askeri müdahalede bulunan güçlerin merkez karargahının İzmir’de kurulmasına açık destek verdi.

Arap isyanları sırasında İhvanı açıkça destekleyen AKP, Filistin’de İhvancı Hamas’ı destekleyerek bölünmüş Filistin’in finansörü haline gelirken, Suriye’de İhvan’ın iktidar gelmesi için Suriye rejimiyle diplomatik ilişkilerini kesti, Esad rejimini gayrı meşru ilan etti ve cihadist örgütlere destek sağladı; Suriye iç savaşına müdahalesini ÖSO’yu kurup militanlarını maaşa bağlamaya kadar götürdü; İhvan’a yapılan darbe sonrası Mısır’la diplomatik ilişkilerini kesti.

Böylece Türkiye, öncesinde hiç olmadığı biçimde, bölge ülkelerine resmen rejim dayatan bir çizgiye de girmiş oldu.

Erdoğan-AKP iktidarı, giderek daha İslamcı (ve İhvancı) bir renge bürünürken, söylem ve sloganlarda da açıkça dini renk daha belirgin hale geldi. AKP’nin Somali’den Kırgızistan’a, Katar’dan Nijerya’ya kadar İslamcı ve İhvana yakın çizgideki parti ve güçlerle ilişkisi, Türkiye’nin resmi dış politikası olarak biçimlendirdi.

Burada Türkiye’nin dış politikasını, yukarıda bertilen ve “aktif dış politika” olarak adlandırılan çizgiye getirilmesinde iki önemli değişikliğin belirleyici oluğunu söyleyebiliriz:

Bunlardan birincisi, “Türkiye’nin ulusal güvenliğinin sınırlarının ötesinde başladığı” tezidir. Böylece Türkiye kendisine, “Benim ulusal güvenliğimi tehdit eden gelişmeler var” diyerek, komşu ya da komşu olmayan ülkelerin topraklarında örtülü ya da açık askeri operasyonlar düzenleme hakkı tanımıştır. Cerablus, Afrin ya da IKBY’nin topraklarında yürütülen “pençe harekatları”, Suriye’nin kuzeyinde kurulmak istenen “güvenli bölge” girişimi, kamuoyunda bu “güvenlik anlayışı” üstünden meşrulaştırılmaktadır!

İkinci önemli değişiklik ise, “MİT’e istihbarat görevi ötesinde, diğer ülkelerde operasyonel yetki verilmesi”dir. Ki, Suriye’de terörist cihadist örgütler ile girilen “karşılıklı yardım”ilişkileri, diğer ülkelerde dış politikayla ilgili kimi girişimlerde MİT’in kullanılması, artık sıradan vakalardır. Nitekim bu yönelişten beri MİT Başkanı Hakan Fidan, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın dış ziyaretlerinde, Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu kadar vazgeçilmez kişi olmuştur.

Türkiye’nin dış politikasındaki bu iki gelişme, komşu ülkelere rejim dayatmasının mekanizması olarak önem kazanmış bulunmaktadır.

İÇ SAVAŞIN SEKİZİNCİ YILINDA SURİYE

Erdoğan ve AKP, bölgeye yaptığı müdahaleleri tüm İslam dünyasına sahip çıkmak, hatta bütün mazlumları savunmak adına yaptığını propaganda ediyordu. Bu da kaçınılmaz olarak, Türkiye’yi bir yandan bölgedeki mezhep çatışmalarının içine çekerken öte yandan da İslam’ın lider ülkesi olamaya soyunmuş Suudi Arabistan, İran ve kısmen de Mısır’la karşı karşıya getirdi.

Arap isyanlarının yol açtığı alt üst oluşlar içinde IŞİD’in Suriye ve Irak topraklarının önemli bir bölümünü ele geçirerek “Irak Şam İslam Devleti”ni ilan etmesi ve Irak ve Suriye’de iç savaş çıkmasıyla birlikte, Türkiye’nin Ortadoğu politikasının merkezi de sınır komşusu Suriye oldu.

İç savaş, Suriye’yi bir yandan açıkça ABD ve Rusya’nın Ortadoğu’yu yeniden paylaşımının çatışma merkezi haline getirirken öte yandan da ‘vekalet savaşı’ olarak adlandırılan bu savaşta IŞİD, El Kaide başta olmak üzere farklı ülkeler tarafından desteklenen irili ufaklı onlarca cihadist örgütün rejimle ve kendi aralarındaki hakimiyet mücadelesinin de alanı haline getirdi.

Sekiz yıldır süren iç savaştan sonra bugün Suriye’de oluşan tablo şöyledir:

1-) Arkasında Rusya ve İran’ın desteği bulunan Suriye yönetimi, merkezi Suriye’de tam kontrolü sağlamıştır. Rejim, kontrolü dışındaki toprakları yeniden denetimine almak üzere de girişimlerini yoğunlaştırmaktadır. Bu konuda Esad yönetimi, Rusya ve İran’ın tam desteğine sahiptir. İdlib’de son günlerdeki gelişmeler bunu açıkça göstermektedir.

2-) Rusya Suriye’deki üslerini güçlendirirken, Suriye yönetimiyle ilişkilerini de iyice sıkıştırmıştır. Rusya, İran ittifakıyla en azından Şii İslam içinde de itibarını artırmış, Ortadoğu’da ekonomik ve askeri gücünden daha fazla bir itibara sahip olmuştur.

3-) İran, Suriye rejimine askeri olarak da destek verirken aynı zamanda Ortadoğu’da etkinliğini artırmaktadır. İran bölgedeki etkinliğini artırırken, Rusya ile ittifakını da kullanmaktadır.

4-) SDG Suriye topraklarının yaklaşık üçte birini kontrolü altında tutmaktadır. Demokratik, federatif bir Suriye talebiyle mücadele eden, içinde Kürt siyasi güçlerinin ağırlıkta olduğu SDG Türkiye’nin kırmzı çizgisi nedeniyle ağır baskı altındır. ABD ve Türkiye’nin “Güvenli Bölge” konusundaki uzlaşmasıRojava bölgesinde yeni belirsizlikleri gündeme getirmiştir.

5-) ABD, SDG’nin kontrolü altında olan “Fırat’ın doğusu”ndaki geniş bölgede üsler kurarak, Suriye’deki varlığını kalıcı hale getirirken SDG ile ittifakını güçlendirmektedir.

6-) Cerablus ve Afrin bölgesi askeri olarak Türkiye’nin kontrolündedir. Ve Türkiye Suriye rejimini tanımayan ve PYD-YPG-SDG’i terörist örgüt olarak gören iki “kırmızı çizgi”ye sahip olmaya devam etmektedir. Erdoğan yönetiminin “diplomatik zafer” olarak propaganda ettiği İdlib’deki TSK’nın “gözlem noktaları” ise, son birkaç hafta içinde Türkiye için bir bataklığa dönüşeceğinin kuvvetli işaretlerini vermektedir.  

7-) İdlib, El Kaide ve öteki terörist cihadist örgütlerin kontrolündedir. Türkiye, İran ve Rusya ile anlaşarak kurduğu 12 “Gözlem Noktası” ile bu terörist örgütlerin “gardiyanı” olarak görevlendirilmiştir. Ama son haftalarda Suriye Ordusu İdlib’ten cihadist örgütleri temizleme harekatı başlatmıştır ve terörist guruplar ile rejim güçleri arasındaki mücadelenin son raundunun İdlib’de olacağının işaretleri çoğalmıştır. Rusya ve İran’ın da arkasında olduğu Suriye Ordusu’nun Türkiye ile çatışmanın eşiğine gelmesi, Suriye’de bütün dikkatleri İdlib’teki gelişmelere çekmiş bulunmaktadır.

YENİ OSMALICI DIŞ POLİTİKANIN BATAKLIĞI

Bütün bu gelişmeler Türkiye’nin 2007’den beri izlediği “yeni Osmanlıcı dış politika”nın, Türkiye’yi nereye getirdiğini apaçık göstermektedir.

İşte bu tablo:

  • Fırat’ın doğusu”ndaki “güvenli bölge” sorunu,
  • Fırat’ın batısı”nda İdlib’de, giderek Suriye, İran ve Rusya ile Türkiye’nin çatışma noktasına doğru seyretmesi ve bağlı olarak Afrin ve Cerablus’un da Suriye rejim güçlerine devredilmesinin istenmesinin artık uzak bir ihtimal olmaması
  • Doğu Akdeniz’deki doğalgaz aramaları etrafında Türkiye; İsrail, Mısır, Kıbrıs Cumhuriyeti, Yunanistan (bir adım geride ABD, Fransa ve İtalya’da var) AB ile karşı karşıya gelmesi,
  • Esad rejimini devirmenin bir dayanağı olarak kullanılan mülteci politikasının, şimdi mültecilerin geri gönderilmesi girişimleriyle iç politikanın da dolaysız bir konusu haline gelmesi,
  • Ağustos ayının sonlarında 3’üncüsü başlatılan ve 4’üncüsün de hazırlandığı belirtilen “Pençe Harekatı”yla Erdoğan yönetiminin bölgedeki gerilim ve çatışmaları artırma çizgisini sürdürmesi,
  • Bu dış politikanın iç politikaya yansımasının en sıcak ifadesi olarak Diyarbakır, Van ve Mardin’de büyükşehir belediye başkanlarının görevden alınarak yerlerine bu kentlerin valilerinin kayyum olarak atanması,
  • Türkiye’nin silahlanması ve Rusya’dan S-400 füze sistemi alınması bu vesileyle ABD ile karşı karşıya gelinmesi…

Bütün bu gelişmeler dış politikanın iç politikaya ne kadar baskın olduğunu açıkça göstermektedir.

Bu dış politika tablosu Türkiye’yi ve “Fırat’ın batısı”nda İdlib’de Rusya, İran ve Suriye ile; “Fırat’ın doğusu”nda ise ABD ve PYD-YPG-SDG ile karşı karşıya getirirken, Doğu Akdeniz’de Kıbrıs, Yunanistan, İsrail, Mısır, Lübnan, AB ve ABD ile karşı karşıya getirmektedir. Hem Suriye hem de Doğu Akdeniz’de yalnızlaşan Erdoğan Hükümeti, devasa ve çok taraflı sorunları silahla, askeri yöntemlerle çözmeye hevesli bir tutum alarak bir yandan bunları daha da büyütürken öte yandan da iç politikada hamasete, “beka sorunu”nun ne kadar büyüdüğüne dikkat çekerek silahlanmaya gerekçe göstermektedir. Bu çerçevede Erdoğan ve Bahçeli, bir yandan ekonomik krizin Türkiye düşmanlarının yarattığı bir “yapay kriz” olduğunda ısrar ederken öte yandan da krizin yükünü emekçilere yıkma amaçlı zamları, artırılan vergileri, hazinenin zenginlere yağmalatılması gibi önlemleri de her yandan düşmanlar tarafından çevrilmiş Türkiye’nin askeri harcamalarını gerekçe göstererek dayatmaktadır.

MHP programından mülhem Cumhur İttifakı ve onun varlık nedeni olarak gösterilen Türkiye’nin “beka sorunu”nunaslında AKP iktidarının son 12 yılda bilinçle izlediği, bir ayağı İslamcılığa öteki ayağı yayılmacı yeni Osmanlıcılığa basan dış politikasının sonuçlarından başka bir şey olmadığı apaçıktır.

Erdoğan ve Hükümeti karşısındaki güçleri suçlayarak bu adımları Türkiye’nin çıkarını korumak için atmak zorunda olduklarını öne sürmektedir. Böylece bu noktaya kendilerinin uyguladığı, yukarıda çeşitli yönlerine değindiğimiz politikaların sonucunda gelindiğini halktan gizlemeye çalışmaktadırlar.

MUHALEFETİ POLİTİKANIN DIŞINA İTMENİN ARACI OLARAK DIŞ POLİTİKA

AKP iktidarı uzun zamandan beri halka verecek bir şeyi kalmamış bir iktidardır. Bu son iki seçimde hem Cumhurbaşkanlığı seçiminde hem de yerel seçimde AKP’nin rüşvet mahiyetindeki kimi vaatler ötesinde, halkın başlıca ekonomik ve demokratik talepleri karşılığında hiçbir vaatte bulunamamasında açıkça görüldü.

Beka sorunu”nun bu kadar öne çıkarılmasının arkasında da bu, “halka verecek bir şeyin kalmamasının” rolü oluğu da tartışmasızdır. Çünkü bir yanıyla “Türkiye’nin beka sorunu olduğu”na inandırıcılık kazandırmak için girişilen gürültülü askeri operasyonlar, iktidara milliyetçiliğin, şovenizmin ve militarizmin dozunu artırarak halkın bilincinin çarpıtılması imkanı tanıdığı gibi, aynı zamanda bu sayede burjuva muhalefeti de kolayca rehin alabilmektedir.

Örneğin yabancı ülkelere asker göndermek için hükümete yetki veren tezkere Meclise getirildiğinde HDP dışındaki partiler kuyruğa girmektedir. Böylece bu muhalefet hem hükümetin Suriye politikasını eleştirmekte, hem de Suriye’ye asker göndermek için Hükümete yetki verip çelişkiye sürüklenerek tutarsızlık ve özgüvensizliğini kucağına itilmektedir. Ya da muhalefet; bütçe açığını, hesapsızlığı, başlıca tüketim mallarına yapılan zamları, vergileri, israfı eleştirmekte ama Türkiye’nin füze sistemleri almak için milyarlarca dolar harcamasını, kriz koşullarına karşın silah sanayine aktarılan büyük miktardaki paraları, askeri operasyonlara harcanan milyarları sorgulayamamaktadır.

Öyle ki Hükmet, son haftalarda bütçe açığı, fiyatlardaki artış, zamlar, vergilerdeki artış vb. ekonomik krizle ilgili muhalefetten gelen eleştirileri, “uçaklar, tanklar, toplar teröristlere karşı leblebi çekirdek, soğan patates mi atıyor” diyerek savunmaktadır. Çünkü eğer silahlanmaya harcanıyorsa, bunun zamlar, vergiler, işsizlik, yoksulluk olarak halka yansıması, bombaların, tankların, uçakların halkın ekmeğinden kesilerek alınıyor olmasının bir kıymeti yoktur!

Yine Doğu Akdeniz’le ilgili hükümetin girişimlerinin söz konusu muhalefet partileri eleştirmek bir yana daha “ileri” gitmesini istemektedir.

Çünkü Cumhuriyetin başından beri burjuva muhalefet dış politikayı “milli politika alanı” olarak görmekte, “milli sorunlarda ayrılık gayrılık olmaz” geleneğinden kopamamaktadır. Dahası burjuva muhalefet HDP’nin bu konularda hükümetin yedeğine takılmayan tutumlarını da “terörle arasına mesafe koymamak, ulusal meselelerde yeterince duyarlı olmamak”, “Türkiye partisi olamamak” gibi eleştirilerle karşılamaktadır.

Dahası muhalefet, örneğin hükümete “yabancı ülkelere asker gönderme yetkisi veren tezkereye” hayır oyu vermedikçe bu politikayı eleştirmesi sadece lafta kalmaktadır. Örneğin CHP, Erdoğan’a hem “Suriye’nin toprak bütünlüğünden söz ediyorsan git Esad’la konuş” demekte ama aynı zamanda Hükümete Suriye’ye asker gönderme yetkisi veren “tezkereye” evet oyu vermektedir!  

Kısacası dış politika konuları Suriye politikası da dahil, muhalefet için “milli politika alanı” olarak görülerek, tutarlı bir eleştiriye tutulmamakta ve iktidar da muhalefetin bu zaaflarını kullanmaktadır.

DIŞ POLİTİKA VE BARIŞ MÜCADELESİ

Bütün diğer ayrıntılarından arındırıldığında Suriye iç savaşının ABD ve Rusya’nın bölgeyi yeniden paylaşım mücadelesinin savaşı oluğunu söylemek gerçeğin önemli bir yanını ifade emek olur.

Esat rejimini gayrimeşru ilan eden “kırmızı çizgisi” ve bu savaşta, Suriye halklarının önemli bir mücadele odağı olarak ortaya çıkıp büyüyen PYD-YPG-SDG’yi terörist örgüt olarak gören diğer “kırmızı çizgisi”yle Suriye iç savaşına müdahale eden Türkiye, bu politikasıyla kendisini iki emperyalist güç arasında “salınmaya” da mahkûm etmiştir.

Bölgenin askeri ve ekonomik bakımdan en büyük ülkesi olan Türkiye’nin burnunun ucunda cereyan eden iki emperyalist arasındaki bölgeyi (Ortadoğu’yu) yeniden paylaşım mücadelesi karşısındaki politikası çok önemlidir. Ama ne yazık ki, Türkiye’nin bölge politikası, emperyalistlere karşı mücadele eden bölgede barış isteyen, halkların kardeşleşmesini savunan bir politika değildir. Tersine Türkiye’nin Suriye iç savaşına müdahalesi ve bölgede yürüttüğü dış politika, emperyalistler arasındaki çatışmadan yararlanarak kendisine paylaşımdan bir pay çıkarma, bölge gericilikleri ve bölgedeki cihadist örgütlerle bağlantılar geliştirerek ve bölgedeki askeri operasyonlara girişerek, bölge ülkeleri ve halklarına rejim dayatarak, etnik ve mezhep çatışmalarda taraf olarak komşu ülkeler üstünde hegemonya kurmayı amaçlayan bir politikadır.

Bu nedenle de Türkiye’nin dış politikası karşısında ilerici demokrat güçlerin, halkların tutumu elbette ki, bu politikalara ve içerideki uzantılarına/yansımalarına karşı kapsamlı bir barış mücadelesi yürütmek olmalıdır. Çünkü bugün gelinen yerde barış talebi herhalde bu bölgedeki halkların en acil talebi olarak öne çıkmaktadır.

Türkiye’nin dış politikası ve bu politikanın Suriye merkezli olarak Ortadoğu’daki yansıması dikkate alındığında, Türkiye’nin ilerici demokrat güçleri ve halkları;

  • Bölgeye her türlü emperyalist müdahaleye hayır diyen,
  • Emperyalistlerin işbirlikçisi bölge gericiliklerinin etnik ve mezhep istismarcılığı üstünden çıkarlarını sürdürmesine karşı duran,
  • Bölge ülkelerinin silahlanmasına hayır diyen, emperyalistlerin Türkiye’yi ve bölge ülkelerini silah pazarına dönüştürmesine karşı mücadele eden,
  • Türkiye’nin bölge ülkelerine ve halklara rejim dayatan politikalarına karşı çıkan,
  • Yeni Osmanlıcı, yayılmacı dış politikaya karşı duran bir barış mücadelesinde birleşmek ve mücadele etmek göreviyle karşı karşıyadırlar.  

Bu mücadele aynı zamanda “tek parti tek adam yönetimi”nin dış politikasının içeriye yansıması olan “beka sorunu” demagojisi üstünden oluşturulan dinci-şoven-milliyetçi iç politikaya karşı bir demokrasi mücadelesi olarak da biçimlenmek durumundadır.


[1] Bu dönemde Başkan Erdoğan’ın başdanışmanı olan, daha sonra Dışişleri Bakanlığı ve Başbakanlık da yapan Ahmet Davutoğlu’nun 2007 MİT raporunun yazılmasında belirleyici bir rol oynadığını söylemek yanlış olmaz. Davutoğlu’nun “Stratejik Derinlik” adıyla 2001 yılında yayımlanan kitabı da bu raporun gerekçesi gibidir; Davutoğlu ile MİT raporu arasındaki bağı gösterir mahiyettedir. Nitekim, MİT raporundaki önerilerin Davutoğlu’nun Dışişleri Bakanlığı ve Başbakanlığı döneminde daha açıkça öne çıkması da bunu doğrulamaktadır. Davutoğlu’nun bu görüşleri elbette devlet görüşü, uzun yıllardan beri en azından devletin bir kliğinin görüşüdür ve 2007’den itibaren de devletin egemen dış politika tutumu olarak geliştirilmiştir. Bugün Davutoğlu, Erdoğan tarafından “hainlik”le suçlanıyor. Eğer Davutoğlu ‘açarsam yer yerinden oynar’ dediği “eski defterleri” açarsa, “aktif dış politika” tutumuna nasıl geçildiğini ve bu konuda kimlerin ne rol aldığını da öğrenme imkanı bulacağız.

Warning: A non-numeric value encountered in /home/teoriveeylem/public_html/wp-content/themes/Newspaper/includes/wp_booster/td_block.php on line 353