İngiliz burjuvazisinin Brexit’le imtihanı

Özgür Karataş

Bir zamanlar neredeyse sömürge üstüne sömürgeye sahip olduğu dünyanın yedi kıtasına hükmeden, üzerinde ‘güneş batmayan ülke’ olarak anılan Britanya, yakın dönemin çaptan düşmüş burjuvazisi ve onun beceriksizlikte birbirini aratmayan politik liderleriyle tüm dünyaya madara oldu ve olmaya devam ediyor.

İngiltere işçi sınıfının İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki tüm kazanımlarına yönelik saldırıları, ideolojik olduğu kadar politik pratikteki anası Margareth Thatcher’in bıraktığı yerden devam ettiren David Cameron’ın 2015 seçimlerinin vaadi olan referandum kararı, 2010’dan bu yana İngiltere’de iktidardaki muhafazakarlarla muhalefetteki İngiliz burjuva politikacıların sadece beceriksizliklerinin değil tükenmişliklerinin de turnusolü oldu. 2010’un Haziran’ında gerçekleşen referandumun sonucu olan Brexit sürecini başlatacak Avrupa Birliği Antlaşması’nın 50. Maddesini Mart 2017’de uygulamaya geçiren Westminster Parlamentosu, aradan geçen iki yıla rağmen hala bir çıkış yolu bulamadığı için, Avrupa Birliği’nden (AB) iki kez ek süre talep etmek zorunda kaldı. Alınan ilk şartlı ek süre içerisinde bir çözüm bulunamayınca ikinci kez AB’nin kapısına gitmek zorunda kalan Başbakan May’e verilen ikinci uzatmanın ardından, Avrupa Konseyi Başkanı Donald Tusk, tüm dünya medyasının takip ettiği basın açıklamasında yaptığı ‘bu süreyi boşa harcamayın’ uyarısıyla İngiliz Hükümeti ve şimdiye kadar sadece nelere “hayır” deneceğini kararlaştırabilen Westminster Parlamentosu’na ayar verdi.

Avrupa Birliği’ne evirilen Avrupa Topluluğu’na (AT) bir muhafazakar hükümet döneminde katılan Birleşik Krallık, 43 yıllık birlikteliğe son verme kararını yine bir muhafazakar hükümet döneminde aldı. Muhafazakar Başbakan Edward Heath’in 1 Ocak 1973’te başlattığı ve 43 yıl kesintisiz devam eden Birleşik Krallık’ın AB ile birlikteliği, bir başka muhafazakar başbakan olan David Cameron’ın referandum kararı ile sona doğru yaklaşıyor.

Birleşik Krallık’ın AT üyeliğinin ikinci yılında, üyeliğin sona erdirilmesi için yapılan ilk referandumda birlikteliğin devamına yüzde 67 gibi ezici bir çoğunlukla karar veren seçmenlerin çocuklarıyla torunları, 2016’da yapılan ikinci referandumda nine ve dedelerinin aksi yönünde oy kullandı. Aradan geçen 40 küsur yıl içinde “Yeni Dünya Düzeni” ve neo-liberal politikalarla tanışan dünyada çok önemli gelişmeler ve değişiklikler yaşandığı kuşkusuz. Bu değişiklik ve gelişmelerin her birinin Brexit kararında etkisi ve rolü olmuştur elbette. Bunlar, gerek Teori ve Eylem gerekse Özgürlük Dünyası’nda enine boyuna ele alındılar. Biz, bu yazıda, dünyada son 40 yılda yaşanan gelişmelerden ziyade, işçi sınıfının tüm kazanımlarını yerle bir etme ustalığını gösteren İngiliz burjuvazisinin Westminster Parlamentosu’ndaki temsilcilerinin Brexit sürecinde ortaya saçılan “şaşırtıcı” yoğunluktaki acemilikleri üzerinde duracağız.

MUHAFAZAKARLARIN SONU GELMEYEN SALDIRILARI

Muhafazakar Parti, Tony Blair liderliğindeki İşçi Partisi’nin 2010 yılında yapılan seçimleri kaybetmesinin ardından, beş yıl boyunca, hükümeti, koalisyon ortağı Liberal Demokrat Parti ile paylaştı. Sonrasında 2015’in Mayıs’ından 2017’nin Haziran’ına kadar tek başına yönetti ve o günden bu yana da İrlanda’nın ırkçı gerici Demokratik Birlik Partisi’nin (DUP) desteği ile azınlık hükümeti kurdu.

Britanya burjuvazisi, Sovyetler Birliği’nin çöküşünün ardından, işçi sınıfının sosyalizme eğilimini önlemek üzere gündemine aldığı “tavizler politikası” olarak “sosyal devlet” uygulamalarını artık “gereksiz masraf” saymaktaydı. Burjuvazi, giderleri burjuva devlet tarafından karşılanan, emeklilik hakları da içinde olmak üzere, geçim ve konut yardımları, parasız sağlık ve eğitim türünden sosyal hakların finansmanından kurtulmak istiyordu. Nasıl olsa artık işçilerin Sovyetler Birliği örneğini takip ederek ayaklanacakları yoktu!

Tarihin sonu” ilan edilmişti ve “yeni dünya düzeni” kadar neo-liberal politikalar da buradan türedi. Thatcher, “başka alternatif yok” diyerek ilan ettiği programıyla, burjuvazinin bu ihtiyacını karşıladı.

İşçi ve emekçilerin kazanılmış haklarıyla ilgili olarak, Thatcher’in başlatıp Blair’in izlemeye devam ettiği kesinti ve gasp etme politikasını sürdüren Muhafazakar Parti, son dokuz yıllık hükümeti döneminde, kamu harcamalarında şimdiye kadar emsali görülmeyen kesintilere imza attı. Muhafazakar Parti’nin onayladığı kesintilerin toplamı 80 milyar sterlini aştı. Yaklaşık bir milyon kamu emekçisini işinden eden, milyonlarca dar gelirli, yoksul, engelli, kadın, çocuk ve emekliyi mağdur eden bu kesintilere, 1940 yılında uygulanmaya başlanan sosyal yardımlarda yapılan köklü değişiklikler de eşlik etti.

Yine de süreç tepkisiz ilerlemedi.

Üniversite harçları yıllık dokuz bin sterline çıkartılarak gelecekleri ipotek altına alınan öğrenciler, aylarca sokaklarda protesto ve gösteriler, okullarda işgaller gerçekleştirdi.

Başlangıçta sendikalar sessizdiler. Çünkü, her ne kadar Blair’in “Üçüncü Yol” söylemi ve işçi haklarını hedefine koyması hoşnutsuzluklara neden olsa ve belirli sendikalar ödentilerini kesseler bile, yine de hükümette İşçi Partisi bulunuyordu. Öğrenciler sokağa çıkana kadar tepkilerini toplantı ve açıklamalarla sınırlandıran sendikalar, kamu alanında yapılan hak gasplarına, işten çıkartmalara, ücretlerin dondurulmasına ve çıkartılan anti sendikal yasaya (Trade Union Act 2016) karşı muhafazakarların hükümet olmasının dokuzuncu ayından itibaren başlattıkları merkezi yürüyüşleri; grevler ve yaklaşık 2 milyon kişinin katıldığı koordineli eylemlerle devam ettirdiler.

Gençler giderek artan işsizliğe dikkat çekmek için 2011’de, sağlık emekçileri Ulusal Sağlık Servisi NHS’in özelleştirilmesinin önünü açacak yasaya (Health and Social Care Act 2012) karşı 2014’te Kuzey İngiltere’nin Jarrow kasabasından Londra’ya kadar 330 mil yürüdüler.

Sosyal yardımlarının kesilmesine karşı beş bin engelli, takma bacakları, rehber köpekleri, tekerlekli sandalyeleri ve bastonlarıyla Parlamento’nun yanı başında düzenledikleri yürüyüşle başlattıkları protestolarını kendilerini yollara ve kavşaklara zincirleyerek devam ettirdiler.

Başta yalnız anneler olmak üzere, binlerce kadın, giderek artan yoksulluğa ve çaresizliğe karşı sokağa çıktı. Muhafazakar hükümet döneminde daha da görünür olan kapitalist sistemin adaletsizliğine dikkat çekmek için Londra Borsası’nın yanı başına işgal çadırları kuruldu. Belediye konutlarının inşaat şirketlerine peşkeş çekilmesine, kiraların ev sahiplerinin ve acentelerin insafına terk edilmesine, sosyal konut hakkının ortadan kaldırılmasına yol açan konut ve planlama yasasına (Housing and Planning Act 2016) karşı başta Londra olmak üzere İngiltere’nin dört bir tarafında gösteriler düzenledi. Sosyal konutlarda oturanları evinden edecek yatak odası vergisine (bedroom tax) ve sosyal yardımla geçinenlerin alacakları yardımların sınırlandırılmasına karşı meydanlarda, sokaklarda eylem ve gösteriler yapıldı. Her bir belediyenin bütçesinde yapılan on milyonlarca sterlin değerindeki kesintilere karşı tüm ülke çapında kampanya grupları kuruldu.

Ancak bir bölümünü saydığımız bu kemer sıkma politikalarıyla yaşam zemini bulan ırkçı ve faşist oluşum ve partiler, göçmenleri hedef alan eylemlerle sokağa döküldüler. Blair’in ardından Muhafazakarların sistematik olarak uyguladığı kemer sıkma politikalarından bunalanlar, Muhafazakar Parti ve neo-liberal politikaların simgesi haline gelen Margareth Thatcher’in ölümünü Trafalgar Meydanı’nda düzenledikleri kutlamayla karşıladılar. Yıllarca devam eden yürüyüş, eylem, grev ve gösterilere rağmen İngiliz burjuvazisi ve Muhafazakar Parti kemer sıkma politikalarında ısrar etti, geri adım atmadı. İngiltere’nin işçileri ve yoksulları, kendilerine bu koşulları dayatan David Cameron’ı önce hükümete ve başbakanlığa taşıdılar, ardından da kurulan referandum sandığına gömdüler. Ardı arkası kesilmeyen kesintilerden bunalan işçiler ve dar gelirliler, en başta burjuvaziye, yüzlerce eyleme rağmen geri adım atmayan burjuva devletin “yürütme komitesi” olan hükümetteki muhafazakarlara ve onlara alternatif sun(a)mayan, çözüm üret(e)meyen muhalefete Brexit kararıyla çözümsüzlüğü tattırdılar. Bunun, işçi sınıfı ve sömürülen yığınların bağımsız sınıf tutumuyla mücadelesinin ürünü olmadığından kuşku duyulamaz. İşçiler ve dar gelirli yoksullarla hatta alt, orta ve üst kanatlarıyla küçük burjuvazi, işsizlik ve yoksulluğun artışı türünden ülkedeki sosyal ve ekonomik olumsuzlukların kendi sömürüsünün sonuçları olduğunu ve bencil çıkarlarının yön verdiği politikalarla derinleştirildiğini gizlemek üzere tekelci büyük burjuvazinin AB’ni olumsuzlukların kaynağı olarak göstererek oluşturduğu yanılsamanın etkisindeydiler. İşçi ve emekçiler, küçük bir bölümü bir yana, referandumda “hayır” derken de, şekil olarak tersine gerekçelerle “evet” dediklerinde olduğu gibi, genel olarak sömürüsünün sonuçlarını örtme çabasındaki burjuvazinin, özel olaraksa burjuvazinin sağcı milliyetçi, ırkçı vb. politik temsilcilerinin yedeğiydiler.

HÜKÜMET VE MUHALEFETİN GÖÇMENLİK VE AB KARŞITLIĞI

Muhafazakar Parti, 2010 genel seçimleri sonrası koalisyon kurduğu Liberal Demokrat Parti’nin desteği ile uygulamaya koyduğu sonu gelmeyen ve etkileri on yıllar boyunca devam edecek, yoksulluğu Victoria dönemi düzeyine geriletecek kesintiler nedeniyle ülke geneline yayılan tepkileri savuşturmak için, AB’den gelen göçmenleri ve Brüksel’e devredilmiş yetkileri kendisine kalkan yaptı.

Özellikle AB’nin en yoksul iki ülkesi olan Bulgaristan ve Romanya vatandaşlarına getirilen çalışma ve yardım alma hakkına ilişkin kısıtlamaların son bulacağı 1 Ocak 2014 sonrası bu iki ülkeden yoğun göçmen akının yaşanacağına dair asılsız propagandayla, AB, kemer sıkma politikalarının neden olduğu sorunlara karşı yükselen işçi ve yoksulların öfkesinin paratoneri haline getirildi. Uygulanmaya konan ve sırada bekleyen kesintilere AB’den gelen göçmenler üzerinden meşruluk sağlamaya çalışan Başbakan David Cameron, Romanya ve Bulgaristan vatandaşlarına getirilen sınırlamaların kalkacağı tarihten önce Birleşik Krallık’ın AB’ye üyelik şartlarını yeniden müzakere etmeye başladı.

Estirilen göçmenlik karşıtı rüzgardan Muhafazakarla İngiltere’nin ırkçı faşist partisi UKIP’in güç toplamasından endişe duyan muhalefetteki İşçi Partisi de, Avrupa Birliği’nden gelen göçmenleri iç politika malzemesi yaptı. Koalisyon hükümeti tarafından başlatılan kemer sıkma ve kesinti politikalarına alternatif olarak kemer sıkma ve kesinti politikalarını zamana yayarak devam ettirmeyi savunan Ed Miliband liderliğindeki İşçi Partisi, David Cameron’ın Avrupa Birliği üyesi ülkelerden gelen göçmenlere verilecek çalışma izinlerine yıllık kota uygulanması ve vasıfsız göçmenlere çalışma izni verilmemesi tartışmalarına dahil oldu. Miliband, Mayıs ayında yapılacak olan seçimlerde iktidara gelmeleri halinde, yeni bir göçmenlik yasası çıkarmayı vaat etti. Buna göre, zamana yaymadan hemen çıkartılacak olan yasa ile Avrupa Birliğine yeni katılacak olan ülkelerin geçiş süreci uzatılacak, çocuk yardımları ve sosyal yardımlardan yararlanabilmek için İngiltere’de ikamet etme süreleri iki katına çıkartılacaktı. Göçmenlik karşıtı yarışta Muhafazakarlardan geri kalmak istemeyen Miliband, sınır kontrollerini artırma ve göçmenlerin ucuza çalıştırılmasını önleyerek İngiliz işçiler için daha fazla iş fırsatı yaratma sözü verirken, Gölge Göçmenlik Bakanı David Hanson, “adil”i “eşitsizlik”e eşitleyip, ‘serbest değil, adil dolaşım’dan yana olduklarını ifade ederek, işi, Avrupa Birliği’nin temel prensiplerinden biri olan serbest dolaşım hakkını sınırlamaya kadar vardırdı.

9 Ekim 2014’te yapılan ara seçimlerde bir sandalyesini ırkçı ve göçmenlik karşıtı söylemleri ile öne çıkan Birleşik Krallıklar Bağımsız Partisi UKIP’e kaptıran Muhafazakar Parti, hem Kasımda yapılacak ara, hem de Mayıs’ta yapılacak genel seçimlerde UKIP’e daha fazla koltuk kaptırmamak için göçmenlik ve Avrupa Birliği karşıtı söylemlerini artırdı. Seçimleri kazanması halinde İngiltere’nin Avrupa Birliği üyeliğini referanduma götürme sözü veren Başbakan Cameron, İngiltere’nin Avrupa Birliği üyeliğine ilişkin yürüteceği müzakerelerde göçmenliği “kırmızı çizgi” olarak belirledi.

Hükümetin kendisine hedef olarak belirlediği ve yeni tavizler kopararak prim toplamaya çalıştığı AB’nin, tam da bu dönemde, İngiltere’den 1.7 milyar sterlinlik ek bütçe talep etmesi tartışmalara tuz biber oldu. Hem ek bütçeyi ödemede ayak direyen hem de AB ülkelerinden çok fazla göçmenin İngiltere’ye geldiği ve sosyal yardımlardan yararlandığını iddia eden Cameron’a, Almanya Başbakanı Angela Merkel sert tepki gösterdi. Merkel, “Avrupa Birliği vatandaşlarının serbest dolaşımı prensibinden ödün vermektense, İngiltere’nin birlik üyeliğinden çıkmasını tercih ederim” diyerek Cameron’a rest çekti.

İKTİDAR ŞARTINA BAĞLANAN REFERANDUM

2015 Genel Seçimleri öncesi yapılan kamuoyu araştırmalarının AB karşıtı ırkçı UKIP’in oylarının yüzde 14’lere kadar çıktığını göstermesinin ardından, Cameron, AB Referandumu’nu tek başına hükümet olması şartına bağlayarak girdiği seçimlerde, kendisinin de hiç beklemediği bir galibiyet aldı. Başbakan David Cameron, partisini iktidara taşıyan 7 Mayıs seçimleri öncesi vaat ettiği Avrupa Birliği Referandumu hazırlıkları kapsamında beş başlık altında sağladığı anlaşma, bugün de aynı görevde olan Avrupa Birliği Konsey Başkanı Donald Tusk tarafından kamuoyu ile paylaşıldı. 2015 Kasım’ında başlayan ve sabaha kadar devam eden pazarlıklar, üç ay sonra 19 Şubat Cuma gece yarısına doğru taraflarca kabul edildi. Avrupa Birliği’nden, Britanya’ya özel statü tanıyan tavizleri kopartır kopartmaz Londra’ya dönerek, kabinesini toplayan Cameron, referandum için belirlenen 23 Haziran 2016’ı resmen kader günü olarak ilan etti.

Referandumdan, Britanya’nın Avrupa Birliği ile yola devam etmesi kararı çıkmasının ardından yürürlüğe girecek olan değişiklikler de kararlaştırılmıştı; bunlar, ekonomi, rekabet, göçmenlik ve egemenlik konularını içeriyordu. Britanya’nın hiçbir ayrımcılığa uğramadan Euro bölgesi içerisinde kendi para birimi ile kalması, Londra’nın merkezinde faaliyet gösteren Britanya’nın dev finans şirketlerinin Euro bölgesi uygulamalarına karşı korunması… ‘Acil Fren’ adı verilen uygulamayla, Avrupa Birliği’nden gelecek göçmenlerin sosyal yardımlardan yararlanmalarının ilk dört yıl boyunca engellenmesi ve Britanya’da yaşamayan çocukları için alacakları ödeneğin yaşadıkları ülkenin ekonomik standartlarına göre belirlenmesi… Britanya’nın “hiç olmadığı kadar yakın bir birlik” prensibi dışında tutularak, “Avrupa Birleşik Devletler”inden bağımsız kalması, AB Parlamentosu tarafından çıkartılan yasaların, ulusal Parlamento tarafından ‘kırmızı kart’ gösterilerek bloke edilmesinin kolaylaştırılması ve Britanya vatandaşlarının ödediği vergilerin Euro bölgesi kurtarma paketlerine harcanmaması… Bütün bunlar, anlaşma maddeleri arasında yer alıyordu.

Bu yılki son Brexit tartışma ve oylamalarında görülen bakan istifaları ve önemli sayıda Muhafazakar milletvekilinin hükümetten farklı oy kullanmalarına da yansıyan ve şüphesiz burjuvazinin çıkar farklılıklardan kaynaklanan görüş ayrılıkları, kafa karışıklığı ve bölünmeler, sürecin en başında da vardı. Şimdi May’in Brüksel liderleriyle vardığı Brexit’in nasıl gerçekleşeceğine ilişkin anlaşmanın Muhafazakar Parti içinde bile kabul görmemesine benzer şekilde, Cameron’un AB ile henüz referandum öncesi yaptığı anlaşma da, başkaları bir yana Parti içinde de bölünmeye neden olmuştu.

Cameron tarafından bir zafer olarak ilan edilen AB ile varılan anlaşma; kabinesi dahil, partisini ve seçmenlerini ikna etmeye yetmedi. Cameron’ın Brüksel’de pazarlıklar için mesai harcadığı saatlerde, AB’ye karşı çıkanların Londra’da başlattıkları “Hayır” kampanyasına Kabinede yer alan 5 bakanla birlikte Muhafazakar Parti içerisinde büyük bir etkisi olan dönemin Londra Büyükşehir Belediye Başkanı Boris Johnson da katıldı. Kabine içerisinde Başbakana destek çıkanlar, anlaşmanın mükemmel olmasa da güvenlik, suç ve terörizmle mücadelede taşıdığı önem, ticaret ve dünya pazarlarına açılma olanakları sunmasından dolayı birliğin devam ettirilmesini savundu. Karşı çıkanlar ise, alınan tavizlerin hiçbir bağlayıcılığı ve güvencesinin olmadığı gerekçeleri ile Britanya’nın AB dışında daha özgür, daha adil ve daha zengin olacağını iddia etti.

HÜKÜMET VE MUHALEFETİ BİRLEŞTİREN AMA ÜLKEYİ BÖLEN REFERANDUM

Sadece Kabineyi ve Muhafazakarları değil aşırı sağ ve radikal solda duran partiler dışında tüm kesimleri bölen Referandumda, tüm Britanya, hükümet ve başlıca muhalefet partileriyle, resmi olarak Avrupa Birliği’nde kalma doğrultusunda kampanya yürüttü. Yine de en güçlü ve geniş “Hayır” tutumu ve bu yöndeki siyasal çalışma Muhafazakarlardan geldi. Muhafazakar Parti içerisinde 5 bakan ve 284 milletvekilinden 129’ü “Avrupa Birliği’ne Hayır” kampanyasına destek verirken, Cameron ile aynı safta yer alan –ve kendisi, liderliği öncesinde, yakın zamana kadar AB’ye karşı çıkmış olan– Jeremy Corbyn liderliğindeki İşçi Partisi içerisinde “Hayır” kampanyasına sadece 5 milletvekilli destek verdi.

Seçmenlere korku salan tartışmalarla kördüğüm haline getirilen Referandum öncesi yapılan anketlerin Brexit yanlılarının hızla fark açtığına işaret etmesi ile beraber paniğe kapılan Muhafazakar Hükümet, umudunu İşçi Partisi’nin seçmenlerine bağladı. Muhafazakar Partili milletvekilleri ve seçmenleri hemen hemen ikiye bölen referandum konusunda, İşçi Partisi yönetimi ve milletvekilleriyle bu partinin seçmenleri arasındaki görüş ayrılığı ise devasa boyutlardaydı. İşçi Partisi milletvekillerinin yüzde 4’üne karşılık tabanının yüzde 40’nın ayrılıktan yana olduğu kamuoyu araştırmalarının çarpıcı sonuçlarından biriydi. Köklerine bayrak açarak Muhafazakarların rotasına dümen kıran İşçi Partisi’nin yönetici kadrosu, seçmenlerine, radikal muhafazakarlar dışında sığınacak liman bırakmadı.

Referandumun Brexit ile sonuçlanacağına dair endişelerin had safhaya ulaştığı günlerde, İşçi Partisi adına seçim bölgesi Birstall’da Birleşik Krallık’ın AB’de kalması için kampanya yürüten Milletvekili Jo Cox bir silahlı ve bıçaklı saldırıda yaşamını yitirdi. Cinayetin ardından İşçi Partisi Referandum kampanyası çalışmalarını askıya alırken, ırkçı ve faşist motivasyonla işlenen bu cinayetin yarattığı tartışmalar, referandum konusunda ibreyi Brexit’ten uzaklaştıran bir etki yarattı. Referandum kampanyalarını mülteciler ve göçmenler üzerinden yürüten kesimlerin ortak olduğu bu cinayetin, tereddüt eden seçmenleri ikna etmeye yeteceğine ve artık Brexit’in gerçekleşmesinin imkansız olduğuna kanaat getirenler yanıldıklarını 26 Haziran sabahı anladılar.

Parlamento’daki AB yanlısı çoğunluğa karşın sandıktan Brexit kararının çıkması, ortalama yurttaşlar durumundaki seçmenlerle onları temsil ettiğini iddia eden parlamenterlerin görüş ve tutumları arasındaki ayrılığın ne kadar derin olduğuna ayna tuttu.

Cameron’ın seçim vaadi olarak Westminster Parlamentosu’nun ayağına doladığı bağ, hala çözülemeyen bir kördüğüm olarak duruyor. Genel olarak Avrupa Parlamentosu seçimlerine katılımın (örneğin 2014 AP seçimlerine katılım oranı, yüzde 34.19) az olmasına karşılık Brexit Referandumu, kendisinden bir yıl önce yapılan genel seçimlere ( 2015 genel seçimlerine katılım, yüzde 66.2) katılım oranını da geride bırakarak yüzde 72 katılım ile gerçekleşti. 17.4 milyon seçmen (yüzde 52) AB’den ayrılma, 16 milyon seçmen ise (yüzde 48) AB’de kalma yönünde oy kullandı. Oyların bölgesel dağılımında ise, İngiltere ve Galler yaklaşık yüzde 53 ile Brexit’ten yana, İskoçya yüzde 62 ve Kuzey İrlanda ise yüzde 56 ile AB’de kalma yönünde oy kullandı.

KAPİTALİZME YÖNELTİLMİŞ ÖFKE KORKUYA DÖNÜŞTÜRÜLDÜ

Birleşik Krallık Bağımsızlık Partisi UKIP dışta tutulursa, iktidar ve ana muhalefet dahil İngiltere Parlamentosu’nda yer alan tüm siyasi partiler, Avrupa Birliği’nin tamamı, Amerika Birleşik Devletleri, Dünya Bankası, IMF, Merkez Bankası, İşverenler Konfederasyonu (CBI) ve Sendikalar Konfederasyonu (TUC) ve hatta George Soros bile, taraf oldukları Avrupa Birliği referandumunda mağlup oldular. Özelleştirmeleriyle neo-liberal saldırganlık, hak gaspları, kesintiler ve kemer sıkma politikaları ile mağdur edilmiş kesimlerin, burjuvazi tarafından çarpıtılmış algılarında mağduriyetlerinin kaynağı varsaydıkları AB’ne yöneltilmiş biçim altında sınırlanmış olsa bile kapitalizme yöneltilmiş öfkeleri, mali sermaye ve tekellerle burjuva devlet iktidarı ve sendika bürokrasisinin pek de öngörmedikleri bu yenilgi koşullarında, öfkeyi korkuya dönüştürerek egemenliğini sürdürmek isteyenler tarafından, zaten net olarak ayrışmadığı, kendilerini yedekleme çabasındaki sağcı gerici burjuva eğilimden Brexitçi muhafazakarlar ve UKIP gibi ırkçı oluşumlara teslim edildi.

Yine de, özellikle Muhafazakar Parti içindeki ayrılıklar ve bölünme, Britanya burjuvazisinin ana ya da baskın eğiliminin olmasa bile bir eğilimin de Brexit’ten yana olduğunu varsaymak için kahin olmaya gerek yok. Onca bakanın desteğini alan, küçümsenmeyecek bir bölümünün istifasına yol açan ve 80-100 milletvekilinin farklı oy kullanmasına varan Brexit savunması ve bunun burjuvazinin ana partisinin politika ve tutumlarında yol açtığı sarsıntı, herhalde sadece savunucularının kişisel görüş ve tutumlarına dayandırılamaz. Sonuçta burjuvazinin, politik temsilcilerinin yaklaşım ve tutumlarına da yansıyan çıkar farklılıklarına dayanan ayrılık ve bölünmeler, kapitalizmi (ve şüphesiz burjuvazinin) doğumundan ölümüne kadar birlikte koşullayan iki eğiliminin varlığından kaynaklanıyor: Kapitalizmin ulusal ve uluslararası eğilimleri.

Kapitalizmin bu iki eğiliminden birincisi olan ulusal eğilim, daha çok onun ilk gelişme dönemine özgüdür; kapitalizm ulusal biçim altında gelişir. Ancak kapitalizm, Marx’ın Alman İdeolojisi’nde belirttiği gibi, sadece evrensel olarak var olabilir ve ulusal kapitalizmin giderek önce ticaret ve sonra sermaye ihracı ve doğrudan yatırım ve üretim aracılığıyla dünya ölçekli gelişerek uluslararasılaşması tamamen olağandır. Gelişkinlik dönemine özgü olan kapitalizmin bu ikinci eğilimi, uluslararası eğilimidir. Bu iki eğilimi hep bir arada bulunur ve kapitalizm bu iki eğilimin birliğidir. Biri başlangıç dönemlerinde diğeriyse gelişmesinin ilerleyen döneminde baskındır, ancak daima kapitalizmin iki eğilimi olarak var olmayı sürdürürler.

Brexit sürecine bu açıdan bakılırsa; Britanya burjuvazisinin şüphesiz tüm dünya, ama burada Avrupa’nın geri kalanıyla ilişkilenip dünya ve özellikle Avrupa’nın büyük pazarında “iş görmesi”nin çıkarına olduğunu söylemenin hiçbir yanlışlığı yoktur. Görece büyük pazardaki etkinliğinin Britanya burjuvazisine kazandırdığı ve kazandıracağı çok şey olduğu tartışma götürmez. Öte yandan, ama, bunun yol açacağı bir dizi kaybın da olacağı kuşkusuzdur. “Üzerinde güneş batmayan İmparatorluk”un kalıntıları üzerinde, eskiye özlemin büyüttüğü yaklaşımlarla Britanya burjuvazinin, kendi başına, Avrupa ülkeleri dahil, dünyanın geri kalan ülkeler ve tabii ki burjuvazileri ile yapacağı anlaşmalar ve kendisinin Avrupalı olmakla sınırlanmamış çıkarlarına uygun olarak yürüteceği pazarlıklarla sağlayacağı kârların tatlılığına dair hesapları da yok sayılamaz. Şimdi Britanya burjuvazisi, 100 değil, 50 bile değil, 30 yıl öncesiyle karşılaştırıldığında dahi güçten düşüp zayıfladığı aşikar olan günümüzde, çeşitli yönelim ve gruplaşmalarıyla, AB’de kalmakla çıkmak arasında yapmakta olduğu kazanç-kayıp bilançosunda belirli bir kararsızlık durumundadır ve açıkça yalpa vurmaktadır. Muhafazakar Parti ile Parlamento başta olmak üzere politik arenaya yansıyan bu yalpalama halidir. Bu yalpa vurmadan İşçi Partisi’nin de kendisine düşen payı aldığı ortadadır; bunda hiçbir anormallik yoktur, çünkü –ana kitlesini işçiler oluştursa da– İşçi Partisi, nihayetinde, küçük burjuvazinin de desteklediği, başlıca tekeller tarafından satın alınarak kapitalizme bağlanmış (sendika bürokrasisine ve) işçi aristokrasisine dayanan bir partidir.

Burjuvazi içindeki eğilim farklılıkların yanında, içlerindeki belirli muhalif tutumlarla birlikte UKİP dışındaki tüm burjuva partilerin AB’de kalma politikası izleyip bu yönde tutum almalarına rağmen, Referandumdan Brexit yönünde sonuç çıkmasının bir diğer nedeni, ekonomi ile politika arasındaki birbiriyle tamı tamına örtüşmeme hali ya da bir başka deyişle politikanın ekonomi karşısında sahip olduğu göreli özerkliktir. Birleşik Krallık kapitalist bir ülke olarak burjuva egemenliği altında bulunmasına ve burjuvazinin baskın eğiliminin AB’de kalmaktan yana olmasına rağmen, bu, politika alanında burjuvazinin bu eğiliminin tartışmasız geçerli olacağı anlamına gelmeyebilir, nitekim gelmemiştir. Tekelci burjuvazi, AB ile ilişkilerinde, kendi uluslararası çıkarlarını gözeterek, pazarlık marjını yüksek tutmak için politik bakımdan –ve şüphesiz ekonomik ve mali bakımlardan da– hep canlı tuttuğu “ulusal” eğilimin (İngiltere’nin kendine mahsusluğu ve “büyük” Britanya’nın AB’nin sıradan bir üyesi olamayacağı, belirli bir özerkliği korumasının ulusal/emperyalist kimliğinin gereği olduğu vb.) başına bu büyük sorunu açacağını kestirememiştir. AB ile pazarlıklarında kendi çıkarlarını daha ileriden gerçekleştirmek üzere kullanageldiği politik bir “kaldıraç/araç”, üstelik kendi öngörüsüzlüğüyle ve daha çoğunu elde etmek amacıyla düzenlediği referandumla dönüp kendisini zora sokmuştur.

Somut gelişmelere dönersek… Referandumun esas olarak öngörülüp beklenmeyen sonucu, Başbakan David Cameron’ın istifasına yol açtı. Brexit kararı, Referandumda politik olarak en ileri ölçüde birlikte hareket ettiği görüntüsü veren İşçi Partisi içinde de bölünme yarattı. Tabandaki büyük muhalefete karşın Avrupa Birliği’nden yana tavır alan İşçi Partisi milletvekilleri, faturayı liderleri Jeremy Corbyn’e kestiler. İşçi Partisi milletvekillerinden güvenoyu alamayan Corbyn, yenilemek durumunda kaldığı liderlik yarışında tekrar aday oldu. Örneğin kesintilere karşı tutumuyla, partiyi ve daha öncesi bir yana Blair’den başlayarak izlemekte olduğu uzlaşmacı politikaları değiştireceği intibaı veren “sol” görüntüsüyle tabandan aldığı destekle yeniden lider olan Corbyn, büyük çoğunluğu Blair döneminden gelen milletvekillerinin kendisine karşı olan nefretini olmasa bile tepkilerini bir süreliğine savuşturmuş oldu.

Sandıklardan çıkan sonucun kesinleşmesinden birkaç saat sonra, referandum kararıyla başta partisi olmak üzere tüm kıtayı alt üst eden İngiltere Başbakanı David Cameron istifa edeceğini açıklayarak kenara çekildi. Brexit kararının ardından hızla değer kaybeden sterlinin İngiltere Borsası’ndaki düşüşünü önlemek için Merkez Bankası, son 6 yıldan beri “tasarruf” politikaları ile kapatılmaya çalışan bütçe açığının hemen hemen iki katı paranın piyasaya sürüleceğini duyurdu. Sermayenin yol ayrımı olarak tanımladığı ayrılık kararına hazırlıksız yakalanan piyasalardaki düşüşü, Merkez Bankası’nın piyasaya sürdüğü 250 milyar sterlin bile önleyip ekonomiyi düze çıkartmaya yetmedi.

Kararı mecburen kabullenmek zorunda kalanlar da vardı tepki duyanlar da. Ülke çapında kitlesel gösterilerle sokağa çıkan AB yanlıları, bir taraftan ayrılık sürecini başlatacak Lizbon anlaşmasının 50. Maddesinin yürürlüğe sokulmamasını talep ederken, diğer taraftan da bu süreci Muhafazakar Hükümet’in inisiyatifinden çıkarmak için girişimler başlattılar. Liderliğini eski bir model ve yatırımcı olan Gina Miller ile Londra’da berberlik yapan İspanyol Deir Dos Santos’un yaptığı kampanyalar, İngiltere Yüksek Mahkemesi’nden, AB’den ayrılma müzakerelerini başlatma yetkisinin Hükümet’te değil, Parlamento’da olduğu kararını çıkartmayı başardı. İngiltere Yüksek Mahkemesi’nin 3 Kasım 2016 tarihli kararı, Brexit sonrası değer kaybetmekte olan İngiliz sterlininin yeniden yükselişe geçmesinde rol oynarken, Avrupa Birliği yanlıları için de bir umut ışığı oldu.

Üzerinde güneş batmayan” ve asırlar boyunca dünyaya yön veren politikalarla entrikaların anayurdu İngiltere’de bu pek beklenmeyen AB’den çıkış kararının neden olduğu politik depremin sarsıntıları kıta Avrupa’sını da aşarak tüm dünyada hissedildi. Herkes Brexit’e farklı bir anlam yükleyerek, İngiliz burjuvazisinin “gizemli” hedefini ve motivasyonunu bulmaya girişti. Herkes ve her kesimin kendi durduğu yerden yaptığı değerlendirmelere göre, bu karar mutlaka İngiliz burjuvazisinin uzun vadeli çıkarlarına bağlanmaktaydı ya da Brexit’e pek ihtimal vermeyen burjuva politikacıları kendi bencil ve kısa vadeli çıkarlarını gözeterek öngörüsüz ve plansız hareket etmişlerdi.

Şimdiye kadar ortaya çıkan sonuçlar ve süreç, başta Referandum kararı alan David Cameron olmak üzere, Muhafazakarlarla İşçi Partisi’nin böyle bir kararın çıkmasına pek ihtimal vermediğini ortaya koyuyor. Cameron, öngörüsüzlüğü ve plansızlığının bedelini başbakanlık koltuğunu terk ederek ve politik kariyerini sıfırlayarak ödedi. Cameron’dan başbakanlık koltuğunu devralan Theresa May ise, baskın seçim kararı ile parlamentodaki çoğunluğunu, bir hazırlık yapmadan Lizbon Anlaşması’nın 50. Maddesini devreye sokma kararıyla da Brexit süreci üzerindeki kontrolünü kaybetti. AB liderleriyle masaya oturuncaya kadar, AB ile Birleşik Krallık’ın tek kara sınırı olan Kuzey İrlanda ile İrlanda Cumhuriyeti arasındaki sınıra dair bir düzenleme yapılması gerektiğini aklına bile getiremeyen May ve Kabinesi, üzerinde mutabık kaldıkları “backstop” anlaşmasına ne Parlamento’yu ikna edebildi ne de alternatif bir çözüm bulabildi. Lizbon Anlaşması’nın 50. Maddesini hazırlıksız olarak başlatan Parlamento ise, hala bir anlaşma sağlayamadığı için, AB’den ikinci defa uzatma talep etmek zorunda kalarak, sürecin kontrolünü tamamen AB’ye kaptırdı.

KABİNEDE DEPREM ETKİSİ YARATAN ANLAŞMA

Başbakan Theresa May, uzun müzakereler sonucu AB ile üzerinde mutabık kaldığı AB’den çıkış koşullarını pratik olarak kararlaştıran anlaşmaya parlamentoyu bir türlü ikna edemedi. 29 Mart 2017’de resmi olarak başlatılan Brexit sürecinden bu yana 14 bakan ve 16 milletvekili May’in yaklaşımıyla müzakerelerdeki tutumunu ve AB ile varılan anlaşmanın kendisini protesto ederek görevinden istifa etti. May ile AB arasında varılan anlaşma, Westminster Parlamentosu tarafından üç kez reddedildi. May ve Kabinesi açısından her biri ayrı ayrı tarihsel yenilgi olarak kayıtlara geçen oylamaların ilki, 15 Ocak günü yapıldı. 432’ye karşı 202 oyla büyük farkla kaybedilen oylamaya rağmen, aynı anlaşmayı ikinci kez, 12 Mart’ta yeniden parlamentonun onayına sunan May, bu oylamayı da 391’e karşı 242 oyla kaybetti. Bir miktar ilerleme kaydetmişti!

Tek başına hükümet kurabilecek çoğunluğa sahip olamadığı için desteğini alarak azınlık hükümeti kurduğu ırkçı İrlanda Partisi DUP, May’i, hem İşçi Partisi ile arasındaki farkı açacağını öngörerek aldığı baskın seçim kararına, hem de kendisiyle kurduğu ortaklığa bin pişman etti. May, –Serbest İrlanda ile arasındaki sınırı kaldırarak Kuzey İrlanda’nın AB’ye terk edildiği görüntüsü veren– Brexit anlaşmasındaki en görünür problem olan İrlanda sınırı sorununu çözdüğünü düşünerek, AB yetkilileriyle bir sonraki aşamayı görüşmek üzere 4 Aralık 2017’de oturduğu masadan, DUP’nin baskısı ile kalkmak zorunda kaldı. May, DUP’nin, Jan-Claude Juncker ile yaptığı toplantıyı yarıda kesmesine neden olan baskısını o gün bugündür ensesinde hissediyor. Başlıca sınır sorunu nedeniyle anlaşmaya dair Parlamento’daki her iki oylamada da May’e destek vermeyen DUP, Kuzey İrlanda’yı Büyük Britanya’dan uzaklaştıracak her türlü formüle karşı. Avrupa Birliği ile Birleşik Krallık’ın tek karasal sınırını oluşturan İrlanda Cumhuriyeti ile Kuzey İrlanda arasındaki sınırda, 10 Nisan 1998’de imzalanan “Hayırlı Cuma Anlaşması” gereğince herhangi bir kontrol noktası ve gümrük bulunmuyor. İrlanda barış sürecine zarar vermemek için sınır ve gümrük kontrolü için şimdilik bir formül bulamayan tarafların varılan anlaşmada bulduğu “geçici” çözüm, anlaşmanın onaylanmasının önündeki en büyük engel. “Backstop” olarak adlandırılan bu düzenleme, bir çözüm bulunana kadar, İngiltere açısından “yabancı toprağı”ymış gibi muamele görecek olan Kuzey İrlanda’nın AB standartları ve kurallarına bağlı kalmasını, Birleşik Krallık’ın geri kalan kısımlarından Kuzey İrlanda’ya gelecek ürünlerin kontrol edilmesini içeriyor. Bu koşulların sağlanabilmesi için önerilen geçici gümrük birliği, ileride bir anlaşma sağlanamaması halinde kalıcı olma riski taşıyor. Brexit’e rağmen Birleşik Krallık’ı süresiz olarak AB gümrük birliğine tabi kılacak bu düzenlemeye, Parlamento’daki oylamalarda May’in Kabine üyeleri dahil milletvekillerinin büyük çoğunluğu karşı çıktı.

MAY İKİ KEZ EK SÜRE TALEP ETMEK ZORUNDA KALDI

Çaresizlikten aynı anlaşmayı Parlamento’nun onayına üçüncü kez getirmek isteyen May, kendi partisinden Meclis Başkanı seçilmiş olan John Bercow’un muhalefeti ile karşılaştı. Bercow, kabul görmeyen bir öneriyi üzerinde değişiklik yapılmadan tekrar Parlamento’nun onayına sunulmasına izin vermedi. Söz geçiremediği kendi Parlamentosu karşısında sürekli olarak azınlıkta kalarak politik bakımdan ezilen May, Başbakanlık Konutu’nda yaptığı basın açıklamasıyla kendisini bu duruma düşüren milletvekillerini halka şikayet ettikten sonra, tam bir acizlik içinde, AB liderlerinden ek süre talep etmek için Brüksel’in yolunu tutmaktan başka çare bulamadı.

Brexit konusunda hiç anlaşma sağlanamadı diyerek May’e ve Birleşik Krallık Parlamentosu’na haksızlık etmeyelim! Parlamento, May’i Brüksel’e göndermeden önce, anlaşmasız (no deal) bir Brexit’in kabul edilmeyeceği üzerinde anlaşmaya vardı. Hatta Parlamento, May’in uzatmanın 30 Haziran’a kadar olması önerisine de karşı çıkmadı. May, 21 Mart’ta Brüksel’de toplanan AB liderlerinin karşısında soğuk terler döktükten sonra, gece yarısı, koşullu bir uzatma kararı çıkartmayı başardı. Ama bu, şartlı bir başarıydı ve başarının kilidinin anahtarı yine Westminster Parlamentosu’ndaydı. Brüksel, May’in Brexit’i 30 Haziran’a kadar uzatma talebini şartlara bağlayarak, garanti altına aldı. Anlaşmanın onaylanması koşuluyla Brexit’i 22 Mayıs’a kadar uzatmayı kabul eden AB, anlaşmaya onay çıkmaması durumunda ise, Brexit’in ancak 12 Nisan’a kadar uzatılabileceğini kararlaştırdı. Mayıs ayında yapılacak Avrupa Parlamentosu seçimlerini gerekçe gösteren AB liderleri, 12 Nisan sonrasına sarkacak bir karar çıkması durumunda, İngiltere’ye AB Parlamentosu seçimlerine girme zorunluluğu da getirdi ki, şimdiki durum bu.

ÇÖZÜMSÜZLÜK UZADIKÇA MAY’İN KONTROLÜ AZALDI

Brexit’in tarihine ilişkin üstünlüğü AB’ye kaptıran May, 25 Mart Pazartesi günü ise yapılan oylamayla da Brexit sürecinin tüm kontrolünü Parlamento ve milletvekillerine kaptırdı. Başbakan May ve AB’nin tek seçenek olarak aralarında vardıkları anlaşmayı dayatmaları ve başka hiçbir seçeneğe açık olmamalarından rahatsızlık duyan milletvekilleri adına Muhafazakar Parti milletvekillerinden Oliver Letwin, Parlamento’ya bir önerge sundu. Brexit sürecinin kontrolünün milletvekillerine devredilmesi için Letwin tarafından sunulan önerge 302’ye karşı 329 oyla kabul edilerek, May bir kez daha hezimete uğratıldı. Önergeyi destekleyerek, üçü bakan olmak üzere, 30 Muhafazakar milletvekili partilerinin kararına karşı çıktı. Üç bakanın önergeye destek vermek için istifa etmesi ve azımsanmayacak sayıda Muhafazakar milletvekilinin parti kararına karşı çıkmasıyla, May, sadece Parlamento’daki oylamayı değil, partisinin kontrolünü de kaybetmiş oldu. Yenilgi üzerine yenilgi alan, bakanları ve milletvekilleri üzerindeki kontrolü bir yana etkisini de kaybeden May’i, muhalefet erken seçim kararı almaya, Brexit yanlısı Muhafazakar milletvekilleri ise istifa etmeye çağırdı.

Birleşik Krallık’ın Avrupa Parlamentosu seçimlerine katılmaya mecbur kalmasını önlemek için Brexit anlaşmasının 29 Mart gece yarısından önce imzalanması için arayışlarını sürdüren May ve kendisine destek veren Kabine üyeleri, 29 Mart Cuma öğleden sonra üçüncü bir oylama daha gerçekleştirdiler. Meclis Başkanı’nın itirazların önünü kesmek için, May, ayrılık anlaşmasının bir parçası olan siyasi deklarasyonun kabulünü oylamaya sunmayarak, Parlamento’ya karşı “hile” yapmaya bile yöneldi. Ne May’in anlaşmanın onaylanması halinde istifa edeceğini vaat etmesi, ne oylama öncesi Meclis’te yapılan tartışmalar, ne de bir gün önce May’in istifa açıklaması karşılığında anlaşmaya desteğini açıklayan Boris Johnson ve parti içi muhalefetin liderlerinden Jacob Rees Mogg’un taraf değiştirmesi, anlaşma taslağına karşı çıkan muhafazakar milletvekilleri ve muhalefeti ikna etmeye yetebildi. Yapılan oylama sonucunda, May ve AB liderlerinin üzerinde birleştikleri anlaşma taslağı, üçüncü kez, 286’ya karşı 344 oyla reddedilmiş ve May bir kez daha yenilmişti.

Anlaşma taslağının son halini aldığı 2018 Kasım’ından beri en çok ayak direyenlerin başında gelen eski Dışişleri Bakanı Boris Johnson ve European Research Group’unl (ERG) lideri Jacob Rees Mogg, May’in –tarihi belirsiz olsa da anlaşmanın ardından gerçekleştireceğini açıkladığı– istifa kararının ardından anlaşma taslağına destek vereceklerini açıklayan ilk isimler oldular. Brexit’in en ateşli iki taraftarı olan Johnson ve Mogg, liderlik hevesi ve kişisel çıkarları için Brexit’e dair tüm argümanlarından vazgeçmişlerdi.

Başta İşçi Partisi muhalefeti olmak üzere, Brexit konusunda May’in dayattığı anlaşma taslağını reddetmek dışında bir politika üret(e)meyen milletvekilleri, Letwin’in önerisi ile kontrolü ele almalarına rağmen, girdikleri çıkmaza çözüm bulamadılar. Oylamaya sunulan sekiz ayrı seçeneğin tümü ağırlıklı olarak muhafazakar partili milletvekillerinin karşı oyları ile reddedildi. Referandum’da dile geldiğini ileri sürdükleri halkın iradesi ve dolayısıyla Brexit olarak beliren referandum sonucuna saygılarını göstermek üzere AB’den ayrılma konusunda anlaşmaya varan milletvekilleri, nasıl bir Brexit ve nasıl bir anlaşma istedikleri konusunda ise bir anlaşamaya varabilmiş değiller. Mutabık oldukları tek nokta, yapılan tüm önerileri reddetmek. Brexit sürecinin kontrolünü ellerine alan milletvekilleri, Parlamento tavanından akan lağım sularının şırıltısında devam ettirdikleri tartışma ve önerilerden de bir sonuç alamadıklarından, AB’den ikinci kez ek süre istemek zorunda kaldılar.

BREXİT CADILAR BAYRAMINA KALDI

Yarım bıraktığı işi tamamlamak üzere yeniden Brüksel’in yolunu tutan May ise, ikinci ek süre talebini garantilemek için, önce Almanya’ya Merkel’in, aynı günün akşamında da Fransa’ya Macron’un ayağına gitti. May, AB’nin bu en etkili iki lideriyle yaptığı görüşmelerde de istediği sonucu elde etmeyi başaramadı. AB’den çıkışı zorlaştıracak olan Mayıs’ta yapılacak Avrupa Parlamentosu seçimlerine girmekten kaçınmaya çalıştığı için 30 Haziran’a kadar ek süre isteyen May’e güvenmeyen, başta Macron olmak üzere AB liderleri, ancak 31 Ekim 2019’a kadar ek süre verdiler. Hiç istemediği halde, Birleşik Krallığı Avrupa Parlamentosu seçimlerine dahil edecek bu seçeneği mecburen kabullenmek zorunda kalan Westminster Parlamentosu ise, bu süre içinde de bir çözüm bulabileceğe benzemiyor.

31 Ekim’e kadar May ile devam etmek istemeyen AB karşıtı muhafazakar milletvekilleri, ellerine geçirdikleri her fırsatı May’in ayağını kaydırmak için kullanmakta kararlılar ve kullanıyorlar da.

Öte yandan, AB karşıtlığı ile tanınan Westminister’in ‘mızıkçı çocuğu’ kapitalist milletvekili Jacob Rees-Mogg, Avrupa Parlamentosu seçimlerine katılmanın dayatılması durumunda, bu parlamentoyu işlemez hale getirmekle tehdit ederek, çirkeflikte çıtayı Avrupa Parlamentosu’na kadar yükseltti. İşçi ve emekçilerin kazanılmış haklarına saldırıda tereddüt etmeyen burjuvazi ve temsilcileri olan burjuva politikacılar, sorun kendi çıkarları ve gelecekleri olunca, bir türlü adım atamıyorlar.

Üç yıldan beri parlamentoyu kilitleyen Brexit tartışmalarında bir ilerleme sağlayamayan burjuva İngiliz politikacılarına halkın güveni rekor derecede düşmüş durumda. Ipsos tarafından 1983 yılından beri yapılan güven anketi sıralamasında her geçen yıl bir öncekinden geriye giden burjuva politikacılar dolayısıyla politikacılık, 2018’de, reklamcılardan sonra en güvenilmez meslek olarak seçildi. Ankete katılan her beş kişiden dördü politikacılara güvenilmeyeceği yönünde görüş bildirdi. Süreğenleşen oylamalar nedeniyle her oyları büyük değer kazanan parlamenterlerin ağırdan almaları, kendileri ile birlikte parlamentoyu da itibarsızlaştırmış durumda. Sonuç üretmeyen bol tartışma ve oylama üstüne yapılan oylamaların ötesinde burjuva politikacılara ev sahipliği yapan ihtişam ve gücün simgesi Westminster Parlamentosu’nun ‘cilası’nın dökülmüş olduğu Brexit ile belirginleşti. Duvar çatlaklarından asbest dökülen, patlayan borularından lağım suları akan, yangın riski alarm verecek düzeye yükselen parlamento, anlamsız ve sonuçsuz gevezeliklerin mekanı olarak, Lenin’in “domuz ahırı” benzetmesini fazlasıyla hak etmekte olduğunu her geçen gün yeniden ve yeniden kanıtlıyor. Ve sonu gelmez çekişme ve tartışmalarıyla sömürülen yığınları aldatmak üzere gerçeklerin üzerini örten “incir yaprağı” rolünü oynaması giderek zorlaşıyor. Beceriksizce yürütülen başarısız Brexit sürecinin, yalnızca Westminster Parlamentosu ve onun araçlık ettiği Britanya burjuva demokrasisinin değil, ama aynı zamanda bizzat Britanya burjuvazisinin güçsüzleşmesiyle özellikle Almanya ve Fransız burjuvazisi karşısında irtifa kaybetmiş olduğunu gösterdiğinin altını çizmek abartı sayılmaz. Brexit tartışmaları, işçi sınıfı ve sömürülen kitleler karşısında aslan kesilerek hiç ettiklerinin yanı sıra yenilerini gasp etmek üzere tüm kazanılmış haklara saldırı halinde olan Britanya burjuvazisi ve kapitalist saldırganlığı gizlemenin bir mekanizması durumundaki parlamentosuyla iki yüzlü burjuva demokrasisinin Avrupa’nın belli başlı burjuvazileriyle boy ölçüşmekte aşırı ölçüde zorlandığını açığa çıkardı.

AB liderleri ile görüşmelerini yenilemesi öncesinde, partisinden ümidini keserek, çözüm üretebilmek için İşçi Partisi Lideri Jeremy Corbyn ile bire bir görüşmeler yapan May, Brexit’in Cadılar Bayramına kadar uzatılmasının vermiş olduğu rahatlık ve Parlamento’nun gece yarılarına kadar devam eden oturumlarına Paskalya tatili için ara vermiş olmasını fırsat bilerek, kendisini Galler’in dağlarına vurdu. Oylamaya sunduğu anlaşma taslağı kendi milletvekillerinin karşı oy kullanması ile üç kez ağır yenilgiye uğrayan, Brexit’in ikinci kez uzatılması talebine 314 milletvekilinin sadece 133 nün onayını alabilen May’in başbakanlığının Cadılar Bayramı’na kadar devam edip etmeyeceğini hep birlikte göreceğiz.

BREXİT VE AŞIRI SAĞIN YÜKSELİŞİ

Brexit süreci ve tartışmalarıyla gündeme gelen yeni politik örgütlenmelere ve özellikle 1993’te İngiltere’nin AB’den ayrılması talebiyle kurulan ırkçı faşist parti UKİP’in yasal zeminde yerini almaya aday görünen Brexit Partisi’ne değinerek bitirelim. Yazıyı dağıtmamak için AB’de kalmaktan yana tutum içinde olan İskoçya ile merkezi hükümet arasındaki karşıtlık ve İskoçya’nın bağımsızlığı sorununaysa girmeyeceğiz.

Çözümsüzlüğün üssü durumuna gelen parlamentoda, burjuva saflardaki görüş ayrılıkları partilerden istifalara ve hatta yeni partilerin kurulmasına kadar vardı. İşçi Partisi’nden sekiz, Muhafazakar Parti’den üç milletvekilinin istifasıyla önce bir “Bağımsız Grup” oluşturan milletvekilleri, Avrupa Parlamentosu seçimlerinin ufukta görünmesiyle partileşme çalışmalarını tamamladılar. AB yanlıları Change UK (Değişim Birleşik Krallık) adıyla partileşirken, AB karşıtlığı ile bilinen ırkçı UKIP’den ayrılan eski başkan Nigel Farage da, Brexit adını verdiği ve Ocak 2019’da kuruluşunu ilan ettiği partisinin çalışmalarını hızlandırdı.

İşçi sınıfını bölüp işçi hareketinin gelişmesinin önünü kesmek için “işçilerin ellerinden işlerini alan yabancıları” hedef gösteren burjuvazinin ve özellikle Muhafazakar Parti’nin göçmenlik karşıtı politikalarının beslediği UKIP, genellikle düşük katılımlı olan Avrupa Parlamentosu (AP) seçimlerinde, 2014’te oyların yüzde 27.5’ni alarak, birinci parti olmuştu. AP’na 24 milletvekili gönderen UKIP, İngiltere’de uygulanmakta olan dar bölge seçim sisteminden dolayı, 2015 genel seçimlerinde 3 milyon 800 bin seçmenin oyunu (toplam oyların yüzde 12.6’sını) almasına rağmen sadece 1 milletvekili çıkartabilmişti. Farage, kurucusu olduğu partiden istifa ederek Brexit Partisi’ni kuruncaya kadar, UKIP, AP’nda Birleşik Krallık’ı temsil eden en büyük parti olmaya devam etti. Abartılı Müslümanlık karşıtı politikalarının tehlikeli boyutlara vardığı gerekçesiyle, 11 AP parlamenteriyle birlikte UKIP’i terk eden Farage’ın yeni partisi “Brexit” ise, son kamuoyu araştırmalarına göre, Mayıs’ta yapılacak AP seçimlerinde yüksek yüzdeli oy alacak görünüyor. YouGov tarafından AP seçimlerine ilişkin yapılan bir araştırma, “gümrük birliği”nde ısrar etmesi ve ikinci bir halk oylamasını desteklememesi halinde, İşçi Partisi’nin seçmenlerinin bir kısmını Liberal Demokrat Partiye kaptırarak, Farrage’a bir zafer daha kazandıracağına işaret ediyor.