Gezi iddianamesi, amaçları ve ötesi

İhsan Çaralan 

Üzerinden altı yıl geçtikten sonra hazırlanan bir iddianameyle açılan “Gezi Direnişi Davası” bir aydan beri basında, siyaset arenasında ve medyada (ve sosyal medyada) tartışılıyor.

Gezi Parkı eylemlerine ilişkin Osman Kavala, Mehmet Ali Alabora ve Mücella Yapıcı’nın da aralarında bulunduğu 16 kişiyle ilgili hazırlanan iddianamede, bu 16 kişinin “Türkiye Cumhuriyeti hükümetini ortadan kaldırmaya teşebbüs” suçundan “ağırlaştırılmış müebbet hapis”le cezalandırılması isteniyor.

Gezi Direnişi’ni itibarsızlaştırmak üzere, direnişin sorumlusu olarak gösterilen kişilerin “Türkiye Cumhuriyeti hükümetini ortadan kaldırmaya teşebbüs” ettiği iddiasıyla “ağırlaştırılmış müebbetle” cezalandırılmalarına gerekçe yaratmak için hazırlanmış görünen iddianame, ciddiyetsiz, hukukun en temel ilkelerinin umursanmadığı, nasıl sağlandığı belli olmayan “tapeler”le “trajikomik kanıtlar” “torba”sına dönüşmüş durumda.

Örneğin iddianamede “Gezi’nin dış bağlantısı” olarak gösterilen Soros’la ilgili “kanıtlar” “basında çıkan haberler”e dayandırılmıştır! İddianamenin bir numaralı sanığı Osman Kavala’ya yönelitilen suçlamanın en önemli belgelerinden birisi de “Kavala’nın telefonunda yapılan incelemede bulunan bir fotoğraf”tır! Savcı “Türkiye Cumhuriyetinin toprak bütünlüğünün bozularak sınırların yeniden çizildiği, şüphelinin cep telefonu ile çekildiği tespit edilen fotoğrafın ele geçirildiği”ni söylemektedir. Ancak söz konusu fotoğrafın Prof. Dr. F. Ruttner’in 1988’de basılan “Bal arılarının biyocoğrafya ve taksonomisi” adlı kitabında yer alan, Ortadoğu’daki arı türleri haritasının fotoğrafı olduğu ortaya çıktı!

Ayakta duran adam” eylemi ya da Alabora’nın “aldığı tehditler” nedeniyle Gezi Direnişi sırasında evinden çıkamaması da “Gezi’deki yönetici rolünün kanıtı” olarak sunuluyor!

Bu iddianamenin trajikomik yanlarından biri de iddianamenin üzerinde şekillendirildiği soruşturmanın 5 yıl önce, halen FETÖ firarisi olan Savcı Muammer Akkaş tarafından başlatılmış olmasıdır, ki soruşturmanın dayandırıldığı “polis fezlekesi” de halen FETÖ’den tutuklu yargılanan dönemin İstanbul Emniyeti KOM Şube Müdürü Nazmi Ardıç’a ait olduğu belirtiliyor.

İddianame savcısı da bunları kabul ediyor ve FETÖ’cülerin başlattığı soruşturmanın “yeniden kıymetlendirildiği”ni söylüyor.

Bu iddianamenin tek ciddiye alınacak yanı, iddianameyi hazırlayan savcının (savcıların) “Kabataş yalanı” olarak bilenen ve yıllardır devletin en üst kademeleriyle yandaş medyanın en namlı yazarlarının sürdürdüğü iftirayı iddianameye almayarak, zımnen de olsa, “Kabataş yalanı”nın Gezi Direnişi’ne yönelik bir karalama ve bir iftira olduğunu kabul etmesidir.

Metin, elbette çok yanıyla tartışılacak bir metindir. Ama altı yüz küsur sayfalık bir iddianameyi bütün yönleriyle bir dergi yazısı içinde tartışmak da olanaklı değildir.

Bu yüzden de burada, sorunu hukuki yönleriyle tartışmayı hukukçulara ve zamana (mahkeme safhasına) bırakarak, asıl olarak Gezi Direnişi iddianamesinin hedef ve amacı ile iddianamenin arkasındaki zihniyeti ele alacağız.

DÖNEMİN EN İPE SAPA GELMEZ İDDİANAMESİ

İddianame, “Gezi Direnişi sorumlusu” ve “yönlendiricisi” olarak ilan ettiği 16 kişinin şahsında “Gezi Direnişi”ni yargılamayı, daha da önemlisi itibarsızlaştırmayı amaçlamaktadır.

Oysa “Gezi Direnişi” devlet yetkililerinin açıkladığı rakamlara göre bile, 79 ile yayılan, 4.5 milyon kişinin katıldığı ve bir ay boyunca gece gündüz süren, Türkiye tarihinde benzeri görülmemiş büyüklükte bir halk direnişiydi!

İddianamede apaçık görülen “acizlik”, savcıların yeteneği ya da toplanan kanıtların zayıflığının ötesinde, böylesi büyük bir halk hareketinin hiçbir biçimde yargılanamayacağı, hiçbir yargılamanın böyle bir direnişi kapsayamayacağı gerçeğidir.

Bu gerçeği elbette hem savcılar hem de savcıları harekete geçiren siyasi güç bilmektedir. Çünkü benzer afaki suçlamalarla oluşturulan ve en ağır cezalar talep edilen pek çok davanın bitirilemediği ya da beraatla bittiği herkesin bildiği bir gerçektir.[1]

Gezi direnişi” davası da, yeteri kadar sürdürüldükten sonra, o günkü güç dengeleri başka türlüsünü gereksinmezse, büyük olasılıkla böyle bitecek bir davadır.

Ülkemizde; “adama göre suç icat etme”, ya da tersi, önce suçu ortaya koyup sonra da bu suça “uygun” suçlu bulma amaçlı iddianameler yazma yöntemi yeni değildir. Aksine, Türkiye’de bu tür iddianamelerin yazıldığı dönemler hiç de az olmamıştır.

Öncesini bir yana bıraksak bile, son 50-60 yılın sıkıyönetimlerinin savcıları ile yakın geçmişteki KCK ve Ergenekon-Balyoz Davalarının savcıları bu türden onlarca iddianame yazmışlardır.

Ama bütün bu iddianameler içinde en zayıfı, en dayanaksız ve en ipe sapa gelmezi Gezi Direnişi İddianamesi’dir!

Elbette ki, bu iddianamenin böyle hazırlanmasının nedeni, savcıların yeteneksizliği ya da basında iddia edildiği gibi, FETÖ’cü savcılara nazaran daha az deneyimli olmaları değildir. Tersine iddianameyi bu kadar dayanaksız kılıp kanıtlarını inandırıcı olmaktan çıkaran, “Gezi Direnişi”nin iddianamelere sığdırılamayacak kadar büyük ve meşruiyetini savcıların bile zımnen kabul etmek zorunda kaldığı bir halk eylemi olmasıdır. Ayrıca, bu direnişin taleplerinin kamuoyu karşısında suçlanması şüphesiz ki kolay değildir!

ANCAK SAVCILARIN SAVUNABİLDİĞİ BİR DÜZEN

Suçlamaların altını oyan diğer bir konu da, iddianamenin savunduğu düzenin arkasındaki siyasi iradenin, “Gezi Direnişi”nin suçlamaları karşısında savunabileceği bir şeyinin olmamasıdır.

Burjuva hukukundaki statüleri itibariyle savcılar, devletin, dolayısıyla da düzenin avukatlarıdır. Bu nedenle savcıların hazırladıkları iddianameler “düzenin savunması”dır. Özellikle bu türden devlet-düzen bağlantılı davaların savcıları, sistemin ruhunu en iyi anlayan kişiler arasından seçilirler. Bu yüzden de, onların hazırladıkları iddianameler, gerçekte karşıtlarına karşı sistemin savunusundan oluşur. Bu yüzden iddianamenin zayıflığı savcısı ya da savcılarının zayıflığı, yeteneksizliği ya da kavrayışsızlığından değil, savunulmaya çalışılan davanın zayıflığından, iler tutar bir yanının olmamasından kaynaklanmaktadır.

Başka bir söyleyişle, savunulan sistem ne kadar çürümüş ve kokuşmuşsa, savcının gerçek, akla uygun ve inandırıcı bir iddia ortaya koyabilmek için yapabileceği bir şey yoktur.

Bu savcıların hazırladıkları iddianameler, iktidardaki egemenleri memnun etse ve mahkemelerden muhalif güçler için ağır cezalar çıkmasını sağlasa da, aslında daha baştan tarih karşısında başarısız olmuş ve tarihteki benzer iddianameler çöplüğüne atılmışlardır. Çünkü bir düzen kendisini mahkemelerde savunma çizgine düşmüşse, artık halka verecek bir şeyi kalmamış, bu anlamıyla da tarihsel olarak ömrünü tamamlamış demektir. Hele muhalefet milyonlarca emekçinin katıldığı bir halk hareketi biçiminde somutlanmışsa, savcıların bir iddianameyle düzeni savunabilmesi, bu savunmanın kamuoyunu ikna edecek bir belge olması olanaksızdır.

Nitekim, geçtiğimiz 24 Haziran Seçimiyle önümüzdeki 31 Mart Yerel Seçimlerinde halka vaat edebileceği bir şeyinin kalmadığı açıkça görülen, bu nedenle de seçimleri kazanmak için tehdit, şantaj, seçim hileleri,.. nihayet “ülkenin bekası” bahanesini öne sürerek, tüm karşıtlarını “vatan hainliği”, “Ezan ve bayrak düşmanlığı” ve “terör uzantısı” olmakla suçlamak dışında bir siyasi söylem üretemeyen iktidarın savunduğu düzeni hangi savcı akla uygun gerekçelerle savunabilir, hangi iddianame aklayabilir ki!

Eğer bir iddianame, kendi döneminde yazılan iddianamelerin en kötüsü ise, bu, sistemin önceki dönemlere göre bile, düzenin savunucusu olan savcılara daha az işlerine yarayacak kanıtlar sağlar hale gelmiş olmasındandır.

Nitekim iddianamede “Gezi Direnişi”ne yöneltilmiş kanıtlarla desteklenebilen hiçbir ciddi suçlama yoktur.

İDDİANAMENİN BAŞLICA ÖZELLİKLERİ

Gezi Direnişi Davası’nın açıldığı döneme baktığımızda, yukarıdan beri söylenenler daha anlaşılır hale gelmektedir.

Her şeyden önce “Gezi Direnişi Davası”na temel olan soruşturma 5 yıl önce başlatılmışsa da, iddianamenin bu beş yılın sonunda hazırlanabilmesi, elbette ki davanın önemiyle ya da teknik zorluklarla açıklanamaz. Zaten iddianame okunduğunda da, ortaya çıkarılabilen metnin bir savcılar ekibinin beş yıllık çalışmasının ürünü olduğunu gösteren bir emare yoktur. Tersine, uzun zamandan beri adliye raflarında tutulup Kavala ve onun etrafında bir soruşturma açılmasına karar verildikten sonra, beş yıl önce FETÖ’cü savcı ve polislerin hazırladıkları dosya raflardan indirilmiştir. FETÖ’cülerin topladığı malzeme, savcının deyimiyle “yeniden kıymetlendirilmiş” ve “Gezi Direnişi” iddianamesi var edilmiştir.

Yani, dava da, iddianamesi de, hemen bütün siyasi davalar gibi, siyasi iktidarı elinde tutan egemen sınıfın ve onun siyasi temsilcilerinin ihtiyaçlarının gerektirdiği bir içerikte ve bir zamanda gündeme getirilmiştir. Üstelik de “beka” merkezli tartışmalar eksen alınarak, siyasi ortamın toz-dumana boğulduğu koşullarda ve yerel seçime bir ay kala açıklanması da ayrıca her aklı başında yurttaş için “manidar” olmuştur.

Yukarıdan beri söylenenler ekseninde Gezi Direnişi İddianamesi için şu saptamaları yapabiliriz:

1-) Geleceği yargılamaya yönelik bir iddianame: Her şeyden önce “Gezi Direnişi İddianamesi”nin tek, hatta asli amacı, 2013 yılında yaşanan bir halk direnişinin sorumlularının yargı önüne çıkarılması ve cezalandırılması değildir. Böyle bir cezalandırma yapılabilirse, elbette ki, bu da egemenler için bir “bonus” olacaktır! Gerçekte ise, bu dava ve suçlamalar, asıl amaç için bahanedir. Tersine bu iddianame; “tek parti tek adam rejimi”nin ihtiyaçlarının gereğidir ve böyle bir rejime karşı bir halk muhalefetinin oluşması ihtimaline karşı hazırlanmıştır. Bu nedenle, bu iddianame üstünden açılacak davayı, işlenmiş bir suçu yargılamak için değil, gelecekte “tek adam rejimi”ne karşı gelişebilecek halk hareketlerine ve bu hareketler içinde yer alacaklara gözdağı vermek için açılmış bir dava olarak anlamak gerekir. Yani dava, geleceği şimdiden “suçlu” ilan etmek için açılmış bir davadır!

2-) Gezi Direnişini itibarsızlaştırma: Bugün ülkesini seven, mevcut sisteme, iktidarın antidemokratik ve halkın özel hayatına müdahale eden uygulamalarına, kent rantına el koymak için her yolu denemekten çekinmeyen girişimlerine karşı çıkan her Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının gözünde Gezi Direnişi; Türkiye’nin yakın tarihindeki en kapsamlı, itibarlı, demokratik,…olumlu anlamda pek çok “en”li özelliğe sahip bir direniştir! Bunu, elbette savcılar da, onları bu iddianameyi hazırlamakla görevlendirenler de bilmektedir. Bu yüzden, Gezi’nin siyaseten mahkum edilebilmesi için, halk kitlelerinin kafasının karıştırılması ve Gezi Direnişi’nin “itibarsızlaştırılması” gerekmektedir!

İddianame bu amaçla, Gezi Direnişi, uluslararası tanımış bir spekülatör olan ve çeşitli sivil hareketlere destek sunmakla da ünlenmiş George Soros’la bağlantılı olarak gösterilmeye çalışılmaktadır. Bunun için savcılık, somut bir kanıtı olamamasına karşın Soros’la irtibatlandırdığı Osman Kavala’yı davanın bir numaralı sanığı yapmıştır. “OTPOR” ve “CANVAS” gibi darbe ve/veya “renkli devrim” ihracıyla nam salmış, Soros’la bağlantılı komplocu örgütler ve ABD’deki “Occupy” (işgal et!) eylemleriyle Gezi Direnişi arasında dayanaksız akıl yürütmelerle bir bağlantı kurulmaya çalışılmıştır.

Gezi’yi lekelenmek için köpürtülen, bu direnişin Soros sponsorluğunda yapıldığı iddiasının tek kanıtı, “basında böyle haberlerin çıkması”dır! O basın ki, Gezi Direnişi’ni her vesile ile “camide içki içtiler”, “başörtülü bacımızı taciz ettiler”, “Başbakanlık ofisini basacaklardı” vb. gibi iftiralarla suçlamış olan ve bugün de bu tutumunu sürdüren, tam bir kara propaganda faaliyeti içindeki basındır, havuz medyasıdır!

Ancak Gezi, Soros ya da herhangi bir spekülatör, tekelci sermaye grubu ya da karanlık odakla yan yana ve iç içe gösterilemeyecek kadar temiz kalmış bir halk hareketidir. Halkın gözü ve gönlündeki itibarı da önemli ölçüde buradan gelir.

3-) Aydınlara, sanatçılara, demokratlara tehdit: Yukarıda belirtildiği gibi, Gezi Direnişi, 79 il ve yüzlerce ilçeye yayılmış, resmi rakamla dört buçuk milyon insanın gece gündüz sokaklarla meydanları doldurduğu bir halk hareketiydi. Ama Gezi Direnişi İddianamesi, 16 aydın, sanatçı ve demokrat kişiye yönelik olarak hazırlanmıştır. Sanki bütün direnişi bu 16 kişi örgütlemiş ve yönetmiş gibi! Kendi başına bu bile, İddianamenin önemli bir amacının, direnişle bir biçimde ilişkilendirdiği aydın, sanatçı ve demokratlara gözdağı vermek olduğunun apaçık göstergesidir. Elbette ki bu gözdağı, sadece Gezi Direnişi ile suçlananlara değil, aynı zamanda bugün de iktidara, tek adam rejimine karşı tutum alan, demokrasi ve özgürlükleri savunan aydın, akademisyen, demokrat çevreleredir. Gelecekte gerçekleşebilecek bir halk hareketine katılma potansiyeli taşıyanlara, “tek adam rejimi”ne karşı karşı çıkan ve eleştiren aydınlara, sanatçılara, demokratlara yöneliktir!

4-) Bir ‘tek parti tek adam rejimi’ iddianamesi: Bu iddianame konusunda, bir aydan beri, gerek öne sürdüğü “kanıtlar” gerek sakladığı gerçekler, gerekse nereden tutsanız elinizde kalacak, bağlantıları belirsiz olgularla hayali senaryolar yığınının “iddianame” denerek kamuoyuna açıklanması ve arkasındaki zihniyet (ideoloji) hakkında çok şey yazılıp söylendi.

Bu açıdan bakıldığında Gezi Direnişi İddianamesi;

  • Yargının politize edilmede (AKP‘lileştirilmede) geldiği seviyeyi ya da düşürüldüğü “çukuru” gösteren “ısmarlama” bir belgedir.
  • Hukuki normlar bakımından belki bugüne kadar yazılmış iddianamelerin “en kötüsü” (hadi bu kadar mutlakçı olmayıp “en kötülerden biri” diyelim) ama sistemin geldiği yeri göstermesi bakımından “en iyisi” olan, dört başı mamur bir “yeni Türkiye”, aynı anlama gelmek üzere bir “tek parti tek adam rejimi” belgesidir.
  • Bütün “tek adam rejimleri”nin en büyük ortak korkusu, kurdukları düzene, yani iktidarlarına yönelik muhalefetin, “majestelerinin muhalefeti” olmaktan çıkıp  bir halk hareketine dönüşmesi korkusudur. Gezi Direnişi’nden altı yıl sonra böyle bir iddianame ile dava açılmış olması, bu korkunun en somut belgelerinden birisidir.

***

Gezi Direnişi İddianamesi’nin yerel seçimlere az bir zaman kalmışken çıkarılmış olması, hem iddianame metninde yazılanların arka planında yer alanın anlaşılmasını kolaylaştırmış, hem de seçim sonrasında işçi ve emekçilerin hangi tehditlerle karşı karşıya kalacağının işareti olmuştur.

Kuşkusuz siyasi iktidarın tek adam rejiminin inşasında hangi adımları atacağı, emek ve demokrasi mücadelesi karşısında nasıl bir tutum takınacağı, bir ölçüde seçim sonuçlarıyla da ilişkilidir. Ama bu ilişkililik, sadece biçimde kimi değişikliklerle bazı konularda öncelik sonralık sıralaması yapılmasının ötesine geçmeyecektir. Bunların neler olacağını seçim sonuçları belirleyecektir. Dolayısıyla “yargı bağımsızlığı”nı kapsayarak demokrasi mücadelesi, bütün kapsamı ve sorunlarıyla demokrasi güçlerinin gündemindeki önemini korumaya devam edecektir. Gezi Direnişi İddianamesi ile “Gezi davası”nın seyri de, bu gündemin önemli bir parçası olacaktır.


[1] Siyasi davalar hakkında, hele de mücadelenin çok sıcak (ya da sert) biçimde sürdüğü dönemlerde, önceden “şöyle biter” diye kestirip atmak elbette pek doğru değildir. Çünkü bu tür davalar hukuki normlara göre değil egemenlerin ihtiyaçlarına göre başlatılıp bitirilen siyasi davalardır. Geçen yıl bunu, Deniz Yücel ve Rahip Brunson davalarında açıkça gördük. Yargının böylesine partizanlaştırıldığı bir dönemde, sadece “Gezi Davası”nın değil tüm siyasi davaların sonucunun da tamamen siyasi iktidarın kendi amaç ve ihtiyaçlarıyla, gücünün neye yettiği ya da yetmediğiyle bağlantılı olduğunu söylemek yerinde olur. Bu yüzden de bu davanın sonucunun “tek parti tek adam rejimi”nin gücüyle, bu rejime karşı olan güçler arasındaki mücadelenin geldiği aşama tarafından belirleneceğini söylemek doğru olacaktır.

Warning: A non-numeric value encountered in /home/teoriveeylem/public_html/wp-content/themes/Newspaper/includes/wp_booster/td_block.php on line 353