III. Enternasyonal’in kuruluşu ve mücadelesi  

Ali Yaşar

Geçen sayımızda III. Enternasyonal’in kuruluşuna doğru giden süreci genel hatları ile özetlemeye çalışmıştık. II. Enternasyonal’in Almanya, Fransa vb. gibi etkin partilerinin ve önderlerinin emperyalist paylaşım savaşında kendi burjuvalarının ve hükümetlerinin peşine takılmaları, onları desteklemekle kalmayıp bazı örneklerde –Belçika vb.- görüldüğü gibi bu hükümetlerde görev almaları, dahası sonrasında devrim ve ayaklanmaları bastırma konusunda aktif görev üstlenmeleri  II. Enternasyonal’i utanç verici bir çöküşe sürüklemişti. Üstelik Stuttgart ve Basel Kongreleri yaklaşan emperyalist savaşta enternasyonalist tutumun ne olması gerektiğini karara bağlamış, bu konularda tereddüte açık bir nokta da bırakmamıştı.

Savaş içerisinde Lenin’in önderliğinde Bolşevik Partisi devrimci bir tutum almış, proleterlerin, dünya halklarının asıl düşmanlarının kendi içlerinde ve başlarında olduğunu vurgulamış, emperyalist savaşı burjuvaziye karşı iç savaşa dönüştürme politikası izlemişti. Çarlık Rusya’sında 1917’de önce Şubat Devrimi, daha sonra da Ekim Devrimi gerçekleşmiş, işçi sınıfı iktidarı ele geçirmişti. Bu durum nesnel koşulların uygun olması durumunda, tayin edici olanın kararlı, doğru, devrimci politika ve devrimci tutum olduğunun, bunun gerçekleşmesi durumunda burjuvazinin devrilebileceğinin açık bir kanıtıydı.

Rusya işçi sınıfı, yoksul köylülükle ittifak halinde iktidarı almış, işçi sınıfının uluslararası davası, II. Enternasyonal partilerinin ağır ihanetine rağmen büyük bir prestij kazanmıştı.  Yeni bir enternasyonalin kurulması, uluslararası proletaryanın mücadelesi açısından bir zorunluluk olarak ortaya çıkıyordu ve esasen savaş sırasında yapılan konferanslar ve oluşan Zimmerwald Solu ile bu yöne doğru bir adım atılmış, bu konferanslarda sorun tartışılmış, açık kararlar haline gelmese de güçlü bir enternasyonalist devrimci eğilimin varlığı kendini belli etmişti. Lenin ve Bolşevikler, onlarla birlikte diğer uluslardan tutum alan az sayıdaki enternasyonalist bu gelişmenin öncülüğünü yapmıştı.

Bu arada II. Enternasyonal’in döküntüleri ve Kautsky gibi “merkezciler” de savaşta değişik uluslardan proleterlerin birbirini boğazlamasını “geçici bir durum” olarak değerlendirip, “savaş sonrasında yine el ele” bir araya gelmenin hesaplarını yapıyorlardı. 1919 Şubat’ında Bern’de düzenlenen bir “sosyalist konferans”la bu yönde somut bir adım atılmıştı. Savaştan yenik çıkan Almanlar –sosyal demokratlar- önce tecrit edilmiş, sonra da “Kayzer rejimini” devirdikleri gerekçesiyle “affedilmişlerdi”!

Bu arada emperyalist devletler de Milletler Cemiyeti’ni –Cemiyeti Akvam- kurmuşlar, bu cemiyet mağlupların yağmalanmasının, dünya halklarının barış üzerine yalanlarla avutulmasının aracı olarak çalışmaya başlamıştı. Versay Anlaşması ile Almanya’dan elde edilen “ganimetlere” el konulmuş, bu ülke ağır tazminatlarla belini doğrultamayacak hale getirilmişti. ABD emperyalist dünyanın yeni gücü olarak yükselmiş, üzerinde güneş batmayan İngiliz İmparatorluğu’nun, savaştan galip çıkmasına rağmen güneşi solmaya yüz tutmuştu.

Olayların gelişiminin uluslararası işçi sınıfını yeni aldanışlara sürüklenmekten alıkoymak, uluslararası işçi sınıfının ciddi bir biçimde parçalanan enternasyonalist birliğini yeniden kurmak gerekiyordu. Lenin ve Bolşevikler bu konuda hızlı adımların atılması gerektiğini düşünüyorlar, çalışmalarını bu yönde de geliştiriyorlardı.

Uluslararası planda bu gelişmeler olurken Ocak 1919’da Moskova’da toplanan Rusya, Polonya, Macaristan, Almanya, Avusturya, Letonya, Finlandiya partileri ve Amerikan Sosyalist İşçi Partisi, Rusya Komünist Partisi’ne yeni bir enternasyonal, yani III. Enternasyonal’i kurmak için bir dünya kongresi çağrısında bulundular. Bu kongrenin daveti de dünyanın çeşitli bölgelerindeki sol partilere, sendikalara ve gruplara gönderildi.

Bu kongre çağrısı Rusya’daki Komünist Parti (Bolşevik) ve Almanya’daki Spartakistler Birliği’nin programlarına uygun temel ilkeler ve eylem programı niteliğindeydi ve on beş maddeden oluşuyordu. Bu maddeler iktidarın devrimci yoldan ele geçirilmesi, proletarya diktatörlüğünün kurulması, burjuvazinin silahsızlandırılıp proletaryanın silahlandırılması, üretim araçlarına proleter devletçe el konulması, sağ ve merkez eğilimlerinin lanetli rolünün tanımlanması ve proletaryanın yeni bir dünya örgütünün kurulmasını içeriyordu.[1]

Bu çağrının yayınlandığı dönemde Rusya’da iç savaş devam ediyor, devrimci dalga Almanya, Avusturya, Macaristan, İtalya’da ve Balkanlarda yükseliyordu. İngiltere, Fransa ve Avrupa’nın diğer ülkelerinde yaygın grev hareketleri görülüyordu. Savaşın zorluklarından en az etkilendiği düşünülen ABD’de bile 1919-1922 yılları arasında kitlesel grev hareketleri görülmüştü. Yani çağrı çok kritik bir zaman dilimde yapılmıştı ve uluslararası işçi sınıfı için son derece önemliydi.

KURULUŞ KONGRESİ

Komünist Enternasyonal’in kuruluş kongresi 2-6 Mart 1919’da Moskova’da yapıldı. Kongre’de 19 parti ve grup temsil edilmiş, bazı delegeler hükümetler tarafından tutuklanmıştı. Tarihsel bir belge olması nedeniyle buraya katılan partileri, onların delege ve oy sayılarını almak gerekiyor: Rusya KP 5, Ukrayna KP 3, Ermenistan KP 1, Avusturya KP 3, Estonya KP 1, Finlandiya KP 3, Almanya KP 5, Macaristan KP3, Letonya KP 1, Litvanya KP 1, Polonya KP 3, Norveç Sosyal Demokrat İşçi Partisi 3, İsveç Sol Sosyalist Parti 3, Balkan Devrimci Sosyalist Federasyonu 3, Rusya’daki Alman kolonileri KP 1, Rusya’daki Doğu Halkları 1, Sol Zimmerwaldcılar 5, İsviçre gayri resmi Sosyal Demokrat Parti 3, ABD gayri resmi Sosyalist İşçi Partisi 5. Kongre’ye ayrıca Hollanda, Sırbistan, Kore, İran, İsviçre, Türkistan, Türkiye, ABD, Azerbaycan, Bulgaristan, Çin, Çekoslovakya, Fransa, Gürcistan ve İngiltere’den gözlemcilerde vardı.[2]

Kongre’nin gündemi ise şöyleydi: 1) Raporların sunulması, 2) Komünist Enternasyonal Programı, 3) Burjuva demokrasisi ve proletarya diktatörlüğü, 4) Sosyalist partilere ve Bern Konferansı’na karşı tavır, 5) Uluslararası durum ve müttefiklerin politikası, 6) Komitelerin seçimi ve örgütlenme.

Açılış konuşmasını bekleneceği gibi Lenin yaptı. Lenin bu konuşmasında kısaca şunlara vurgu yapıyordu:

Yoldaşlar, kongremiz evrensel bir önem taşıyan büyük bir tarihsel olaydır. Bu kongre, burjuva demokrasisinin bütün yanılsamalarının iflasına tanıklık ediyor. Gerçekten, yalnızca Rusya’da değil, Avrupa’nın en gelişmiş kapitalist ülkelerinde, örneğin Almanya’da da, iç savaş bir oldu-bitti durumuna gelmiştir.

Burjuvazi, proletaryanın devrimci hareketinin yükselmesi  karşısında çılgına dönmüştür. Eğer olayların gidişinin, emperyalist savaştan sonra, proletaryanın devrimci hareketini kaçınılmaz bir biçimde kolaylaştırdığı, ve uluslararası dünya devriminin bütün ülkelerde başladığı ve büyüdüğü düşünülürse, bunun nedeni açıkça ortaya çıkacaktır.

Halk, şu anda giriştiği savaşımın büyüklük ve öneminin bilincinde. Yalnızca proletaryaya egemenliğini gerçekleştirmeyi sağlayacak pratik biçimi bulmak gerek. Bu biçim, proletarya diktatörlüğü ile birlikteki sovyetler sistemidir! Proletarya diktatörlüğü! Bu sözcükler, şimdiye değin, yığınlar için anlaşılmaz sözcüklerdi. Sovyetler sisteminin dünyada ışıldaması sayesinde, bu anlaşılmaz sözcükler bütün modern dillere çevrildi; diktatörlüğün pratik biçimi, işçi yığınları tarafından bulunmuştu. Bu biçim, Rusya’daki sovyetler iktidarı sayesinde, Almanya’daki spartakistler ve öbür ülkelerdeki, örneğin, Büyük-Britanya’daki Shop Stewards Committee’ler gibi benzer örgütler sayesinde, büyük işçi yığınları için anlaşılır bir duruma geldi. Bütün bunlar, proletarya diktatörlüğünün devrimci biçiminin bulunduğunu, proletaryanın şimdi egemenliğini uygulamaya yetenekli olduğunu gösteriyor.

Yoldaşlar, Rusya olaylarından sonra, Almanya’daki Ocak savaşmasından sonra, proleter hareketin modern biçiminin kendi yolunu açtığını ve başka ülkelerde de ağır basan bir duruma geldiğini belirtmenin son derece önemli olduğunu düşünüyorum. Böylece bugün anti-sosyalist bir gazetede, Britanya hükümetinin Birmingham işçi vekilleri sovyetini kabul ettiğini ve sovyetleri iktisadi örgütler olarak tanımaya hazır olduğunu açıkladığını bildiren bir haber okudum. Sovyetik sistem yalnızca geri Rusya’da değil, ama en gelişmiş Avrupa ülkesi olan Almanya’da ve en eski kapitalist ülke olan Büyük Britanya’da da üstün geldi. Burjuvazi şiddetini artırabilir; binlerce işçiyi daha öldürebilir, ama zafer bizimdir, dünya komünist devriminin zaferi artık kaçınılmazdır.[3]

Lenin’in bu açış konuşması o dönem için son derece önemli olan bazı temel tespitleri içeriyordu. Bu tespitlerden ilki, başta Avrupa olmak üzere dünyanın ileri ülkelerinde sınıf mücadelesinin son derece keskinleşmesi, ayaklanma ve ciddi grev hareketlerinin ortaya çıkması, burjuva demokrasisinin kesin iflasıydı. Burjuva demokrasileri dünyayı sadece halkların birbirini boğazladığı emperyalist savaşın basit bir aleti olmamışlar, sonrasında işçi sınıfının ve emekçilerin ayaklanmalara dönüşen mücadelesinin bastırılmasında seve seve cellat rolünü oynamışlardı. Almanya ve sosyal demokrat parti bunun tipik örneği olarak ayrı bir yere sahip olmuştu.

Konuşmanın ikinci vurgusu ise proletarya diktatörlüğünedir. Rusya’da işçi sınıfı iktidara gelmiş, sovyetler aracılığı ile yönetimini kurmuştur. Proletarya bu diktatörlüğü nasıl uygulayacaktı? Temel sorun buydu. Lenin proletarya diktatörlüğünün bu devrimci biçimin sovyetler olduğunu vurgulamaktadır. Diktatörlüğün bu “pratik biçimi işçi yığınları tarafından bulunmuştu.” İşçi yığınları tarafından bulunan bu biçim öylesine etkilidir ki, Batı’da ayaklanan, ayaklanmaya dönüşen her işçi hareketi kendi “sovyetlerini” kumaya yönelmiştir.

Açıkçası III. Enternasyonal’in ilk kongresi –kuruluş- o kadar kritik bir zamanda toplanmıştı ki, söz konusu olan dünya devriminin kaderiydi. Kongre yalnızca ileri ülkelerin işçi sınıfı ve emekçi yığınların değil, dünyanın ezilen halkları içinde gözlerin ve yüreklerin çevrildiği umut kaynağı olmuştu. Doğunun ezilen halklarının mücadelesinde yeni bir dönem başlamıştı ve bu halklar artık emperyalist burjuva demokrasilerinin yanıltıcı reformist propagandalarının etkisinden sıyrılmaya başlamış, sovyetler şahsında kendi mücadelelerinin kararlı bir destekçisini bulmuş, daha sonra biraz daha ayrıntılı ele aldığımızda görüleceği gibi, işçi devleti ile işbirliği yapmanın, dayanışma içerisinde olmanın, kendilerini bağımsızlığa ve onurlu bir yaşama götürecek en sağlam yol olduğunu anlamaya başlamışlardı.

III. Enternasyonal tarafından hazırlanan ve bir manifesto niteliğindeki siyasi belge III. Enternasyonal’in 1928’de kabul edilen programına kadar Enternasyonal’in programı olarak işlev gördü. Bu Manifesto’da o dönemin dünyasının, savaş, ileri ülkelerde yükselen işçi ve halk hareketleri, ayaklanma ve devrimlerin genel bir tahlili yapılıyor, II. Enternasyonal önderlerinin ihaneti bir kez daha mahkum ediliyordu. Bu belge aynı zamanda III. Enternasyonal’in kuruluş gerekçesini, hangi miras üzerinde yükseldiğini açıklıyor, emperyalizm çağına özgü önemli tespitlerde bulunuyordu. Bu nedenle bu belgenin bazı bölümlerini buraya almak yararlı olacaktır: “… Nasıl Birinci Enternasyonal gelecekteki gelişmeyi öngörmüş ve onun yolunu göstermişse, nasıl İkinci Enternasyonal milyonlarca proleteri toplayıp örgütlemişse, Üçüncü enternasyonal de, açık kitle eyleminin, devrimi gerçekleştirmenin Enternasyonal’i, eylemin enternasyonali olacaktır.[4]

III. Enternasyonal, I. Enternasyonal’in mirasını ve II. Enternasyonal’in devrimci döneminin mirasını devralıyordu. I. Enternasyonal’le olan canlı bağ Komintern tüzüğünün 2. maddesinde ifadesini buluyordu. Bu madde “Yeni Uluslararası İşçi Derneği, ‘Komünist Enternasyonal’ adını alır.” demekteydi.

İşçi sınıfının tarihsel mücadelesine ve bunun devrimci mirasına sahip çıkan ve yeni enternasyonalin içinde bulunduğu durumu özetleyen ve gelecekte izleyeceği yolun rotasını çizen bu belge aynı zamanda ilk iki enternasyonalin işlevini neden doldurduğunu, bir diğerinin neden kurulduğunu da açıklamaktadır.

Görevlerinin dünya tarihi içerisindeki niteliğinin bilincinde olan işçiler, örgütlü sosyalist hareketlerinin daha ilk adımını attıkları günden beri, uluslararası bir örgüt oluşturmak için çaba harcamışlardır. Böyle bir örgütün ilk temel taşı 1864’de Londra’da, Birinci Enternasyonal’de yerleştirildi. Hohenzollernlerin Almanya’sının doğuşuna yol açan Alman-Fransız savaşı, Birinci Enternasyonal’i toprağa gömdü, ama aynı zamanda ulusal işçi partilerinin gelişmesini hızlandırdı. Hemen 1889 yılında bu partiler Paris’te toplanarak İkinci Enternasyonal örgütünü yarattılar. Fakat bu dönemde işçi hareketinin ağırlık noktası, tümüyle ulusal bir zemin üzerinde, ulusal devletler çerçevesi içinde, ulusal sanayi temelinde, ulusal parlamentarizm alanındaydı. Örgütçü ve reformcu çalışmalarla geçen on yıllar, çoğunluğu toplumsal devrim programını lafta tanıyan, gerçekte ise onu yadsıyan ve reformizme ve burjuva devletle uyuşma batağına saplanan bir önderler kuşağı yarattı. İkinci Enternasyonal partilerinin oportünist niteliği sonunda açığa çıktı ve tam da olayların akışının işçi partilerinin devrimci mücadele yöntemlerini benimsemesini gerektirdiği bir anda, dünya tarihinin en büyük çöküşüne yol açtı. Nasıl 1870 savaşı, toplumsal devrim programının arkasında kitlelerin kararlı gücünün bulunmadığını açığa çıkartarak Birinci Enternasyonal’e bir darbe indirdiyse, 1914’teki savaş da kaynaşmış işçi kitlelerinin üzerinde, burjuva devletin bağımlı organları durumuna dönüşmüş partilerin var olduğunu göstererek ikinci Enternasyonal’i öldürdü.[5]

Manifesto yeni kurulan işçi devletinin kendini korumak, karşı devrimi ezmek için silahlı bir güce, orduya olan ihtiyacını da açık seçik vurgulamakta, bunun gerekçesini açıklamaktadır. Sonraları pek çok reformist çevre tarafından dile getirilen sosyalist bir devlette ordu olur mu tartışmalarına çok önceden verilmiş bir yanıttır bu aynı zamanda. Manifesto şöyle demektedir:

Burjuva dünyasının, iç savaş ve kızıl terör üzerine kopardığı yaygara siyasal mücadeleler tarihinin şimdiye kadar gördüğü en müthiş ikiyüzlülüktür. İnsanlığı toptan çürüyüp yok olmanın eşiğine getiren sömürücü klikler, eğer, soygunculuk imtiyazlarını ayakta tutma ya da yeniden oluşturma amacıyla, çalışan yığınların her türlü ileri atılımına karşı harekete geçmeselerdi, (komplolar ve cinayetler tezgâhlamasalar, dışardan silahlı yardım çağırmasalardı) iç savaş diye bir şey olmazdı.

İşçi sınıfını iç savaşa, ezeli düşmanı zorlamaktadır. İşçi sınıfı, eğer kendisini ve aynı zamanda insanlığın geleceği demek olan kendi geleceğini feda etmek istemiyorsa, silaha silahla karşılık vermek zorundadır. Komünist partileri, hiçbir zaman yapay bir iç savaşı kışkırtmayarak, onu mümkün olduğu kadar kısa bir sürede sona erdirmeye, eğer iç savaş kaçınılmaz bir zorunluluk haline gelmişse, verilecek kurbanların sayısını azaltmaya ve her şeyden önce proletaryanın zaferini kesin güvence altına almaya çabalar. Buradan, burjuvazinin zamanında silahsızlandırılmasının, işçilerin silahlandırılmasının, proletaryanın iktidarını koruyacak ve sosyalist inşanın dokunulmazlığını sağlayacak bir komünist ordunun oluşturulmasının zorunlu olduğu sonucu çıkar. Sovyet Rusya’nın, işçi sınıfının kazanımlarını içten ve dıştan gelecek her türlü saldırıya karşı koruyan Kızıl Ordusu böyle bir ordudur. Sovyet ordusu, Sovyet devletinden ayrı düşünülemez.[6]

O günün emperyalist devletlerinin işlevini, kapitalizmin gelişmesinden bu yana ulusal devletlerin –özellikle ileri ülkelerde- oluşmasının, sınıfın olgunlaşması üzerine yaptığı katkı nedeniyle proletarya hareketinin gelişmesinde oynadığı büyük rolü vurgulayan manifesto, şuna da vurgu yapmaktaydı:

Kapitalizmin gelişmesinde muazzam bir itici güç rolü oynayan ulusal devlet, bugün üretici güçlerin ileriye doğru gelişimini engelleyici bir hale gelmiştir. Avrupa’nın ve dünyanın öteki büyük güçleri arasında dağılan küçük devletlerin durumu da aynı biçimde dayanaktan yoksundur. Değişik zamanlarda, çeşitli hizmetlerin bedelinin ödenmesinde harcanacak bozuk para olarak kullanılan, büyük devletlerin birer parçası ve stratejik tampon bölgeler olarak ortaya çıkartılan bu küçük devletlerin de hanedanları, egemen çeteleri, emperyalist emelleri, diplomatik entrikaları var. Savaş çıkana kadar bunların hayali bağımsızlıkları Avrupa dengesiyle aynı dayanağa sahipti: (Bu dayanak -ç) iki emperyalist kamp arasında süregiden çelişkiydi. Savaş bu dengeyi bozdu. Savaş başlangıçta Almanya’ya muazzam bir güç üstünlüğü sağlayarak, küçük devletlerin selameti ve kurtuluşu Alman militarizminin yüce gönüllülüğünde aramasına da yol açmış oldu. Almanya yenilgiye uğradıktan sonra küçük devletlerin burjuvazileri, yurtsever ‘sosyalistleriyle birlikte Müttefiklerin’ muzaffer emperyalizmine yöneldi ve Wilson Programı’nın ikiyüzlü maddelerinde, bağımsız varlıklarını sürdürmelerini sağlayacak güvenceler aramaya başladılar. Aynı zamanda küçük devletlerin sayısı da arttı: Avusturya-Macaristan monarşisinin mülkünden, Çarlık’ın bazı parçalarından yeni devletler meydana geldi. Bunlar, daha gözlerini açar açmaz, devlet sınırları yüzünden birbirlerinin gırtlağına sarıldılar. Bu arada Müttefik emperyalistler, yeni ve eski devletleri karşılıklı kinin ve genel güçsüzlüğün ortaya çıkarttığı tazminat yükümlülüğü aracılığıyla birbirine bağlamak için, onları da katacakları bazı kombinezonlar hazırlıyorlar.[7]

Ulusal devletler konusunda yapılan bu vurguların son zamanlarda tartışılan ve aslında emperyalist büyük devletlerin bugünün genellikle bağımlı ulusal devletlerini kendine bağlama, parçalama amacıyla pompaladığı, burjuva liberallerinin, reformist solun hevesle savunduğu “ulusal devletlerin çağını doldurduğu” yaygarası ile karıştırmamak gerekir. Burada Batı’da kurulan ilk ulusal devletlerin emperyalist devletler haline geldiği, ulusallık davalarını bitirdiğine, emperyalist devletler haline geldiklerine vurgu yapılmaktadır. Devamında da bağımlı ve kukla devletler yaratma süreci, bunların gerici işlevlerine dikkat çekilmektedir. Ama Ekim Devrimi bu bağımlı ülke halklarının önüne başka bir yol açacaktır: işçi devletiyle dayanışma, emperyalizme karşı mücadele, bağımsızlık için savaş!

Bu belgede mali sermayeye, emperyalist ekonominin ulaştığı boyuta ilişkin yapılan tahliller ve tespitlerde önemli bir yer tutmaktadır. Örneğin şunlar denmektedir:

İnsanlığı savaş uçurumuna sürükleyen mali sermaye, savaş boyunca kendisi için felaket niteliği taşıyan dönüşümlere neden oldu. Kâğıt paranın, üretimin maddi temeline bağımlılığı tümüyle bozuldu. Kapitalist meta dolaşımının aracı ve düzenleyicisi olma rolünü giderek yitiren para, savaş vergileri biçiminde, bütünüyle el koyma, haydutluk ve militarist-ekonomik zorbalık aracına dönüştü. Kâğıt paranın tam anlamıyla yozlaşması, kapitalist meta değişiminin genel öldürücü bunalımını yansıtmaktadır. Serbest rekabetin üretimin ana alanlarındaki, üretim ile dağılımı düzenleyici rolü, tröst ve tekellerin ekonomik sisteminde daha savaştan önceki on yıllar içinde geçerliğini yitirmişti; savaş sırasında da ekonomik birliklerin (işadamları dernekleri, işveren sendikaları vb.) düzenleyici rolü, bu güçlerin ellerinden alındı ve doğrudan doğruya militarist devlet gücüne teslim edildi.[8]

Burada savaş koşullarında “kağıt paranın, üretimin maddi temeline bağımlılığı tümüyle bozuldu” tespiti yapılmaktadır. Bu sonuç bütün emperyalist ülkeler için geçerliydi. Her ülke kendi parasıyla dilediği gibi oynuyor, savaş harcamalarını finanse ediyordu. Kuşkusuz bu durum savaş sonrasının yüksek enflasyonunun, patlayan krizlerin habercisiydi. Emperyalist ülkeler savaş ve kriz koşullarında para ve finans politikalarını diledikleri gibi yönlendirebileceklerini “keşfetmişlerdi”.

Daha sonra 1929 bunalımında, Keynesci uygulamalarla bu yöntemi bol bol kullanacaklardır. 2008 krizi ise bu uygulamaların doruğa ulaştığını açıkça gösterdi. Olmayan metalar, olmayan servetler keşfedilen yeni “mali araçlarla” gerçek varlıklarmış gibi işlem gördü ve krizin derin bir biçimde yaşanmasına, sonrasında da güçlü bir toparlanmanın yaşanmamasında ciddi bir rol oynadı. Kuşkusuz bunların temelinde kapitalizmin temel çelişkileri ve sermayenin işleyiş yasaları yatıyordu. Ama III. Enternasyonal Manifestosu tüm bunlara erken bir tarihte dikkati çekerek adeta sonradan yaşanacakların haberini veriyordu.

Kongre, çalışmalarını, Komintern’in örgütlenmesiyle ilgili geçici kararlar alarak tamamladı. Her partiden birer üyenin yer aldığı geçici bir Yürütme Komitesi seçildi ve bu organ da Rakovski, Lenin, Zinovyev, Trotskiy ve Platten’den oluşan beş kişilik bir Büro seçti. Gregori Zinovyev başkanlığa getirildi. Böylece Komintern kuruluş kongresini tamamlamış, dünyanın en bunalımlı dönemlerinden birisinde uluslararası işçi sınıfı ve emekçi halkları için çıkacağı zorlu yola ilk adımı atmıştı.

ULUSLARARASI İŞÇİ SINIFININ MÜCADELESİNDE YENİ BİR DÖNEM

III. Enternasyonal’in Mart 1919’da kurulması hiç kuşkusuz uluslararası işçi sınıfının mücadelesinde yeni bir dönemin açılması anlamına geliyordu. Bu yeni dönemin eski dönemden en önemli farkı artık işçi sınıfının Rusya gibi büyük bir ülkede iktidarı almış olması, kendi devletini kurma işine girişmiş olmasıydı. İşçi sınıfı sosyalizmi inşa etme yoluna girmiş, en fazla sömürülen, sefalete itilen, kültürsüz ve cahil bırakılmak için tüm kapitalist mekanizmanın kendisine karşı harekete geçirildiği bir sınıf, yoksul köylülerin desteği ile iktidarı almış yeni bir devlet ve uygarlık yaratma işine soyunmuştu. Bu işçi devleti tarihin o güne kadar gördüğü tüm devletlerden farklı bir devletti.

Yeni işçi devleti küçük bir sömürücü azınlığın sömürülen ve ezilen kitleler üzerinde kurduğu diktatörlük olan eski egemen sınıf devletlerinden temelde farklıydı. Bu devlet sömürülen ve ezilen ezici çoğunluğun işçi sınıfının etrafında kenetlenerek sömüren ve ezen azınlığa karşı diktatörlüğüydü. Paris Komünü’nün kısa deneyimi dışında dünya böyle bir devlete daha önce hiç tanık olmamıştı.

Batı’da başta emperyalist burjuvazinin ideologları olmak üzere, emperyalist sistemin en önemli toplumsal dayanaklarından birisi olduğunu pratik gerici tutumu ile ispat etmiş olan II. Enternasyonal’in sosyal demokrat ve sosyalist partilerinin sermayenin çöplüğünden beslenen “teorisyenleri ve önderleri” bu işçi devletine karşı daha baştan tutum almış, işçi sınıfının bu işi becerme yeteneği olmadığı beklentisi ile erken bir çöküşü beklemeye başlamışlar, bu arada karşı-devrimci çalışmalar içine girmişlerdi.

Ama o dönemde dünyanın içinden geçtiği süreç, yani emperyalist savaşın yıkıntıları, ekonomik krizler ve çöküşler nedeniyle başta Avrupa olmak üzere uluslararası işçi sınıfının yükselen mücadelesi, başarısızlığa uğrasalar da gündeme gelen ayaklanmalar, devrimler ve yaygın grev hareketleri, Rusya kurulan bu yeni işçi devletine nefes aldırıyor, onun yaşamasına, ilerlemesine ve yeni bir sosyalist uygarlık yaratmasına uygun bir zemin yaratıyordu. Sonradan tekelci kapitalizmin “kısmi ve geçici istikrar kazanması” bile bu süreci engelleyemeyecekti.

III. Enternasyonal, kısa adıyla Komintern kuruluşundan 1935’teki Yedinci Kongre’sine kadar altı kongre gerçekleştirdi ve uluslararası işçi sınıfının mücadelesinin tek tek ülkelerde gelişebilmesi, aralarındaki mücadele birliğinin sağlanması için somut durumun incelenmesine ve bunun üzerinden şekillenmesine dayanan taktik kararlar, partilerin örgütlenmesiyle ilgili   önemli kararlar aldı. Bütün bu çalışmayı bütünlüklü ve eksiksiz bir biçimde özetlemek mümkün değil. Ancak özellikle faşizme karşı mücadelenin öne çıktığı Yedinci Kongre’ye kadar olan sürecin önemli ve temel yaklaşımlarını, bu arada gerçekleştirilen bazı çalışmaları çok genel hatları ile burada ve yazının son bölümünde özetlemek gereklidir.

Komintern’in İkinci Kongre’si 17 Temmuz – 2 Ağustos 1920 tarihleri arasında Moskova’da yapıldı. Bu dönem aynı zamanda Orta ve Doğu Avrupa’da devrim dalgasının yükseldiği bir dönemdir. Birinci kongreden hemen sonra Macaristan’da bir Sovyet Cumhuriyeti kurulmuş, Almanya’da Noske hükümetinin ağır terörüne rağmen işçi ve halk kitleleri Kapp darbesini püskürtmüştü. Bu arada Kızıl Ordu, karşı devrimci güçleri eziyor, Polonya ordusunu ve işbirlikçileri sınırların dışına doğru sürüyordu.

İki kongre arasında İtalya, Norveç, Bulgaristan, Yunanistan, İsveç, Macaristan komünist partileri, Hollanda, İsviçre, ABD, İngiltere, İspanya, Fransa sosyalist partileri ile İspanya ve İtalya genel işçi sendikaları federasyonları Komintern’i benimsediklerini, desteklediklerini açıkladılar. Bu yönelim bu parti ve sendikalar içerisinde sağcı, oportünist kesimlerin ayrılıklarını ve bölünmeleri de gündeme getirdi. KE’nin İkinci Kongresi’nde 35 ülkeden 42 seksiyon temsil ediliyordu.

Açıkça görülüyordu ki, KE’nin kurulması uluslararası işçi hareketinde güçlü bir heyecan yaratmış, devrimin önderi olarak Lenin artık dünya işçilerinin geniş kesimleri tarafından de uluslararası işçi sınıfının önderi olarak görülmeye başlamış, Sovyet Partisi de önder parti olarak kabul edilmişti. Bu arada Kasım 1919’da Berlin’de illegal şartlarda Genç Komünist Enternasyonal’i –GKE- kurulmuştu. GKE, Komintern’in genel çizgisiyle uyumlu bir çizgi izliyor, gençliğin çalışma ve yaşam koşullarını, militarizme karşı mücadelesini, eğitimle ilgili taleplerini öne çıkaran bir hatta sahip oluyordu.

  1. Kongre’nin raporu Lenin tarafından sunuldu. Lenin bu raporda savaş sonrası durumu ve gelişmeleri özetliyor, kapitalizmin içine düştüğü derin çelişkilerin bir özetini yapıyordu. Bazı vurgular şöyleydi:

“Yoldaşlar, şimdi devrimci eylemimizin temeli olan, devrimci kriz sorununu ele alalım. Burada her şeyden önce yaygın iki hatadan söz etmek gerek. Bir yandan, burjuva iktisatçıları için, İngilizlerin kibar deyimiyle, bu kriz sadece ‘geçici bir rahatsızlık’tı. Diğer yandan, bazı devrimciler bu krizin tamamen bir çıkmaz içinde olduğunu göstermeye çalışmaktadırlar.

Bu bir hatadır. Çıkar yolu olmayan durumlar yoktur. Burjuvazi aklını kaybetmiş bir haydut gibi davranmaktadır; hata üstüne hata yaparak durumu ağırlaştırıp kendi yok oluşunu hızlandırmaktadır. Bu bir gerçektir; küçük tavizler sayesinde sömürülenlerin bir kısmının hareketini ya da ayaklanmasını bastırabilme, onları uyutabilme şansının hiç olmadığını ‘ispatlamak’ mümkün değildir. Önceden ‘mutlak’ olanaksızlığını ‘ispat’ etmeye çalışmak bilgiçlik, gevezelik ya da kelime oyunu yapmak olur. Bu soruda ya da buna benzer sorularda, sadece pratik, gerçek ispatı verebilir. Burjuva rejimi bütün dünyada derin bir devrimci kriz geçirmektedir. Şimdi ise, devrimci partilerin, pratiği ile bu krizi devrimin zaferinin yararına kullanabilmek için yeteri kadar bilinçli ve örgütlü, sömürülen kitlelerle bağları olduğunu, karar alabilme yeteneğinde olduklarını ve neyi nasıl yapacaklarını bildiklerini ‘ispatlamaları’ gerekir.[9]

Lenin bu konuşmasında işçi hareketi içindeki oportünizmin kaynaklarına yeniden dikkat çekmekte, bu eğilimle mücadelenin önemine vurgu yapmaktadır. Şu tespitler bunun için yapılmıştır:

Savaştan önce, en zengin üç ülkenin, İngiltere, Fransa ve Almanya’nın, diğer gelirlerini hesaba katmadan sadece sermaye ihracından senede 8.9 milyar Frank geliri olduğu sanılıyordu. Bu önemli para miktarından en az yarım milyarı, rüşvet için, işçi yönetici ve aristokrasisine sadaka olarak ayırıp dağıtmanın hiç de zor olmadığı anlaşılmaktadır. Her şey bu yozlaşmada yatmaktadır. Bunu yapmanın çeşitli yolları vardır: büyük merkezlerin kültür düzeyini yükselterek, bir sürü eğitim kuruluşu yaratarak, kooperatiflerin, sendikaların yöneticiliğini ve parlamento gruplarını çalışmadan para kazanılan işler haline getirerek. Bütün bunlar tüm kapitalist ülkelerde yapılmaktadır. Bu süper karın milyarları, işçi hareketindeki oportünizmin ekonomik temelini oluşturmaktadır. Böylece Amerika, İngiltere ve Fransa’da, hem oportünist liderlerin, hem de işçi aristokrasisinin çok daha güçlü bir direnişiyle karşı karşıyayız; buralarda komünist harekete karşı daha büyük bir direniş gösterilmektedir. Bu nedenle, Avrupa’nın ve Amerika’nın işçi partilerinin, bu hastalıktan kurtulmaları, bizden daha zor olacaktır. Üçüncü Enternasyonal’ in kuruluşundan bu yana, bu hastalığı tedavi olunca çok önemli ilerlemeler kaydedildiğini biliyoruz, ama henüz tam bir iyileşme sağlamış değiliz: dünya proletaryasının devrimci işçi partilerinin kendi içlerinde bulunan burjuva ve oportünist etkiden kurtulmaları henüz gerçekleşmiş değildir.

Bunun gerçekleşmesinin somut biçimi üzerinde durmayacağım. Yayınlanmış tezlerimde bu konu ele alınmıştır. Şimdiki görevim, bu olgunun derin ekonomik sebeplerini ortaya çıkarmaktır. Bu hastalık müzminleşmiştir. İyimserlerin ümit ettiklerinden de daha uzun sürüyor iyileşme. Oportünizm, işte baş düşmanımız. İşçi hareketinin üst tabakalarının oportünizmi, proleter olmayan bir burjuva sosyalizmidir. İşçi hareketinin oportünist kanadına mensup militanların burjuvaziyi burjuvalardan daha iyi savundukları kanıtlanmıştır. İşçilerin idaresi onların elinde olmasa, burjuvazi ayakta duramaz. Bunu kanıtlayan sadece Rusya’da Kerenski yönetiminin öyküsü değildir; başında sosyal demokrat bir hükümetle, Demokratik Almanya Cumhuriyeti, ve burjuva hükümetine karşı olan tutumuyla Albert Thomas da bunu kanıtlamaktadır. Nihayet İngiltere ve Amerika’nın benzer deneyleriyle de bu gerçek kanıtlanmıştır. Oportünizm baş düşmanımızdır ve onu yenmeliyiz.[10]

Lenin bu konuşmasında bu oportünizmle –sağ eğilimlerle- başarılı bir biçimde mücadele edilirse “solculukla” mücadelenin de kolaylaşacağına dikkat çekmektedir. Bu nedenle “Sol Komünizmin Bir Çocukluk Hastalığı” kitabının bu dönemde yazılması tesadüf değildir.

  1. Kongre oportünizm ve merkezcilerle kesin ayrımı koymak üzere Komünist Enternasyonal’e kabul şartlarını da karara bağlamıştır. Kısaca “21 madde” olarak bilinen ve Lenin tarafından kaleme alınan metinde özetle şunlar ifade edildi: Parti basınının tümüyle partinin denetiminde olmasını, enerjik bir propaganda yürütülmesini, reformistlerin partinin kritik konumlarından uzaklaştırılmalarını, parti aygıtının her şart altında varlığını sürdürmesini, köylüler arasında faaliyet yürütülmesini, “sosyal yurtseverlik ve reformizmden” kopulmasını, kendi ülkesinin emperyalizmini mahkum etmeyi, muhafazakar sendikalarda çalışmayı, parlamento grupları üzerinde sıkı denetimi, örgütlenmede demokratik merkeziyetçiliğin uygulanmasını, parti üyeliklerinin periyodik yenilenmesini, Sovyetler Birliğini emperyalist saldırılara karşı savunmayı, tüm KE kararlarını kabul etmeyi, bir komünist parti programı hazırlamayı ve partilerin komünist parti adını almasını, parti basınında KE materyallerini yayınlamayı vb. içermektedir. 21 maddeyi kabul etmeyen liderler ihraç edilecekti.

Dikkat edileceği üzere bu 21 madde dönemin koşullarını ve mücadelesini, bunun özellikleri temel alınarak hazırlanmıştı ve oportünizmden, merkezcilerden, kararsız unsurlardan bütünüyle arınmayı hedefliyordu. Bu koşuların sadece “Rusya’ya özgü” olmadığı, sadece bolşeviklerin mücadelesinin sorunları tarafından şekillenmediği çok açıktır. Bunlar uluslararası işçi sınıfının mücadelesinin temel sorunlarıydı ve eğer partiler devrimin partisi olacaklarsa bu ilkeleri mücadele ve örgütlenmelerinde temel almak zorundaydılar.

Kolayca tahmin edilebileceği gibi, bu 21 şart, özellikle Batı’da bazı partiler içerisinde yoğun tartışmaların, bölünmelerin, bu bölünmeler sonucu yeni komünist partiler kurulmasının yolunu da açmıştır. Örneğin Büyük Britanya Bağımsız İşçi Partisi KE’ye katılmama kararı aldı. Buna karşın Alman Bağımsız Sosyal Demokrat Partisi Halle Kongresi’nde 156’ya karşı 236 oyla KE’ye katılma kararı aldı. Yine Çekoslovakya Sosyal Demokrat Partisi 21 maddeyi onaylayarak KE katılma kararı aldı vb. KE’in resmi yayın organı Komünist Enternasyonal artık pek çok dilde yayınlanmaya başlamıştı.

 KE VE EZİLEN HALKLAR

Komintern’in İkinci Kongre’sinin dünya halklarını doğrudan ilgilendiren en önemli çalışmalarından birisi kuşkusuz “Ulusal Sorun ve Sömürgeler Üzerine Karar Tasarısı”ydı. Tasarı Lenin tarafından sunulmuştu ve uluslararası işçi sınıfı, mücadele tarihinde ilk kez bu düzeyde uluslararası örgütü aracılığıyla ezilen ve sömürülen sömürge halklarının durumunu başlıca çalışma alanı içine katıyor, onların kaderi ile işçi sınıfının mücadelesini birleştiriyordu.

Sömürgeler sorunu emperyalizmin yumuşak karnıydı ve sömürgelerin paylaşılması, bağımlı, ezilen uluslar ve halkların baskı ve sömürü altında tutulması, hammadde kaynaklarının yağmalanması, buraların pazar olarak elde tutulması, rakiplere karşı stratejik üstünlük için buraların kontrol edilmesi, emperyalist, sömürgeci paylaşımın ve mücadelenin olmazsa olmaz koşuluydu. Şimdi KE ezilen halkların kaderi ve mücadelesi ile işçi sınıfının mücadelesi arasında doğrudan somut, siyasi bir bağ kuruyordu.

Lenin bu konuşmasında diğer şeylerin yanı sıra şunlara vurgu yapıyordu:

… Bu savaştan sonra dünyanın görüntüsü  şudur:  bugün  1  milyar  25 milyon insan sömürge tahakkümünün, insanlık dışı bir kapitalizmin sömürüsünün boyunduruğu  altındadır. … Böylece emperyalist  savaştan  sonra   dünyanın görünümü genel  çizgileri  ile budur. Tahakküm  altın­dakı sömürgelerde, İran, Türkiye, Çin gibi  parçalanmış ülkelerde ve sömürge durumuna düşmüş yenik ülkelerde bir milyar iki yüz elli milyon insan vardır. Eski  durumlarını  koruyabilmiş olmalarına  rağmen ba­zı ülkeler, aşağı-yukarı 250 milyon insan, Amerika’ya ekonomik olarak bağımlı duruma düşmüş ve tüm sa­vaş süresinde onun askeri  denetimi  altına  girmişler­dir. Çünkü savaş tüm dünyaya yayılmış ve somutta hiç bir ülkenin  tarafsız kalmasına izin vermemiştir. Dünyanın paylaşılmasından kaymak tabakanın, yani kapitalistlerin yararlandığı  ülkelerde  en  fazla  250  milyon insan yaşamaktadır.  Böylece dünya  nüfusunu teşkil eden bir milyar yedi yüz  elli  milyon  nüfusu  elde ederiz. Dünyanın bu görünümünü özellikle hatır­latmak istedim, çünkü başkan arkadaşın sözünü  ettiği, devrime götüren kapitalizmin, emperyalizmin tüm temel çelişkileri ve ll. Enternasyonale karşı amansız mücadeleyi doğuran işçi hareketinin tüm temel çelişkileri· dünya nüfusunun paylaşımına bağlıdır.

Bağımlılık durumuna düşen sadece sömürge ve yenik ülkeler değildir. Savaştan zaferle çıkmış ülkelerin içinde bile daha  keskin çelişkiler doğmuştur; tüm  kapitalist  çelişkiler ağırlaşmıştır. Birkaç örnekle onları kısaca göstereceğim.

Devlet borçlarına bakalım: 1914 ve 1920 arasın­da başlıca Avrupa Devletlerinin borcu en az artmıştır. Size  önemi   büyüyen bir   ekonomik kaynaktan söz edeceğim: bir İngiliz diplomatı olan, Barışın Ekonomik Sonuçları adlı kitabın yazarı ve hükümeti tarafından  Versoy  barış  görüşmelerine  katılmak  üzere görevlendirilen Keynes sorunu bütünüyle burjuva açıdan adım adım yerinde izlemiş, ayrıntılarıyla incelemiş ve  iktisatçı  niteliğiyle  konferanslara katılmıştır. Keynes’in vardığı sonuçlar komünist bir devrimcinin varabileceği sonuçlardan çok daha keskin , somut ve öğreticidir. Çünkü bu sonuçlar ge rçek bir burjuvanın, bolşevizmin amansız bir düşmanının sonuçlarıdır;  Keynes’in,  küçük burjuva bir  İngiliz olarak bolşevizm hakkındaki düşüncesi korkunç, hayvani  ve  saldırgandır.  Keynes,  Versay antlaşması ile Avrupa’nın ve dünyanın çöküntüye doğru gittiği sonucuna varmıştır. istifa etmiştir; kitabını hükümetin yüzüne çarpmış ve şöyle demiştir: ‘Bir çılgınlık yapıyorsunuz.’

…Türkiye’nin, İran’ın Mezopotamya’nın, Çin’in paylaşımı, Japonya, İngiltere, Amerika ve Fransa’nın arasında şiddetli kavgalara yol açıyor. Bu ülkelerin burjuva basını, ağızlarından lokmayı alan ‘meslektaş’larına karşı en şiddetli saldırılarla doludur. Bu bir avuç en zengin ülke arasında var olan tam bir anlaşmazlığın tanıklarıyız. Bir milyar iki yüz elli milyon insanın, yani dünya nüfusunun yüzde 70’inin, ‘ileri’ ve uygar kapitalizmin onlara empoze etmek istediği esaret koşulları altında yaşaması olanaksızdır.” (KE. Belgeler)

KE’nin “Milliyetler ve sömürge sorununa ilişkin ilkeler”de ise şu ifadelere yer verilmiştir:

1. Burjuvazi ulusal sorunda da eşitlik kavramına biçimsel bir içerik verir; bu onun elinde bir silah oluşturur; oysa eşitlik talebinin gerçek anlamı sınıfların ortadan kaldırılması isteğinde yatar.

2. Komünist partisinin temel görevi burjuva demokrasisine karşı mücadele etmek, onun ikiyüzlülüğünü açığa çıkarmaktır; bu tutum ulusal sorunda ezen uluslarla ezilen ulusların ayırt edilmesini gerektirir.

3. Savaş da, onu izleyen barış da emperyalist burjuvazinin ulusal sınırları dahi kendi ekonomik çıkarlarına göre belirlediğini, bunun kendisi için bir pazarlık sorunu olduğunu ortaya koydu. Ulusların barış içinde birarada yaşayabileceğine dair burjuva ve küçük burjuva hayaller yıkılmaktadır; yapay biçimde parçalanmış ulusların birleştirilmesi proletaryanın da çıkarınadır, ama proletarya gerçek özgürlüğünü ve birliğini ancak devrim yoluyla ve devrilmiş bir burjuvazinin başı üzerinden gerçekleştirebilir.

4. Komünist Enternasyonal’in milliyetler ve sömürgeler konusundaki politikasının temelinde tüm ulusların ve ülkelerin proleterlerinin ve emekçi yığınlarının toprak sahiplerini ve burjuvaziyi devirmek için ortak devrimci mücadelede birleştirilmesi yatar.[11]

KE’nin yaklaşımının özü bütün ezilen ülkelerde işçi sınıfının çıkarlarının emperyalizmin yıkılmasından geçtiğini, kapitalizmin yıkılmasının temel koşulunun burada yattığını, bu mücadelenin kapitalizmin “ana vatanlarında” proleter mücadele ve devrimle birleşmesi gerektiğidir. Kapitalist emperyalist sistemin ortadan kaldırılmasının ve yıkılmasına giden yol buradan geçmektedir. Eğer işçi sınıfı sömürgelerde bu mücadelede ezilen halkın önderliğini yapabilirse, kurtuluşa giden bu yol kesin bir başarıya ulaşacaktır.

İkinci Kongre ayrıca sömürgelerdeki harekette iki eğilimin bulunduğunu da dikkat çekiyordu. Bu eğilimleri reformist ve ulusal devrimci olarak tanımlıyor, emperyalist ülkelerdeki ve sömürgelerdeki komünist partileri ulusal demokratik hareketleri aktif bir biçimde desteklemeye çağırıyordu.

Komintern’in karar ve ilkelerinin uygulaması olmayan, öylece alınmış karar ve ilkeler olmadığını pratikte sergilediği tutum net bir biçimde ortaya koymuştur. Sömürgelerde emperyalizme karşı süren mücadeleler desteklenmiş, bu destek somut maddi destekle de ortaya konmuştur. İlk adım olarak Komünist Enternasyonal Yürütme Komitesi’nin 15 Ağustos 1920’de Bakü’de topladığı “Şark Milletler Kurultayı”na dikkat çekmek gerekir. Bu kurultay Doğu’nun ezilen ulusları ile sosyalizmin ana vatanı arasında, yani işçi iktidarı arasında kurulan somut bir bağı ifade ediyordu. Kurultaya 1891 delege katılmıştı ve bunların 1273’ü çeşitli ülkelerin komünist partilerine mensuptu. Kurultay’ın Başkanlık Divanı’nda Mustafa Suphi de yer alıyordu.

Bu Kurultay’ın çalışması üzerine burada ayrıntılı bir biçimde durulmayacaktır. Çünkü bu başlı başına ayrıca incelenmesi gereken bir konudur ve belki başka bir yazının konusu olabilir. Ama bu Kurultay’da ülkemizi doğrudan ilgilendirdiği için, Komintern’in Türkiye’deki ulusal kurtuluş savaşını nasıl değerlendirdiğini kısaca ele almak gerekiyor.

Kurultay’ın toplandığı sırada İttihat ve Terakki’nin liderlerinden Enver Paşa da Bakü’dedir ve Kurultay’da bir bildiri okumak istemektedir. Mustafa Suphi ve diğer komünistlerin sert müdahalesi ile Enver Paşa bildirisini kendisi okuyamaz. Bu bildiri üzerine “Enver Paşa’nın Türk ulusal hareketi üzerine bildirisini dinledikten sonra, Şark Milletleri Kurultayı aşağıdaki karar tasarısını” kabul eder:

1. Kurultay, doğu halklarını ezen ve sömüren ve dünya emekçilerini kölelik altında tutan dünya emperyalizmine, en başta İngiliz ve Fransız emperyalist haydutlarına karşı mücadele eden bütün Türk savaşçılarına duyduğu yakınlığı ifade eder. Komünist Enternasyonal’in İkinci Kongresi gibi Şark Milletleri Birinci Kurultayı da, Doğu’nun ezilen halklarını yabancı emperyalizmin boyunduruğundan kurtarmaya çalışan ulusal devrimci hareketleri desteklediğini bildirir.

2. Ancak Kurultay şunu da saptar ki, Türkiye’deki ulusal devrimci hareket yalnızca yabancı sömürücülere karşı yönelmiş olup, bu hareketin başarısı Türk köylü ve işçilerinin her türlü baskı ve sömürüden kurtulması anlamına gelmeyecektir. Bu hareketin başarı kazanmasıyla, Türk emekçi sınıfları için en büyük önem taşıyan toprak sorunu ve vergi sorunu gibi sorunlar çözülmüş ve Doğu’nun kurtuluşu yolundaki başlıca engel olan ulusal anlaşmazlıklar ortadan kaldırılmış olmayacaktır.

3. Kurultay, hareketin önderlerinin özel bir dikkatle kollanmasını zorunlu görür: Bu önderler[12] geçmişte Türk köylü ve işçilerini emperyalist gruplardan birinin çıkarı uğruna savaşa sürmüş ve böylelikle küçük bir zenginler grubunun ve yüksek dereceli subayların çıkarları için Türkiye’nin emekçi kitlelerini çifte bir yıkıma sürüklemişlerdir. Kurultay, şimdi bu önderleri, emekçi halka hizmet etmeye ve eski yanlışlarını düzeltmeye hazır olduklarını, uygulamada kanıtlamaya çağırır.

Kurultay, Türkiye’nin ve Doğu’nun bütün emekçi kitlelerini, Türk ulusal devrimci hareketini desteklemeye çağırırken, Türkiye köylü ve işçilerini kendi bağımsız örgütleri içinde birleşmeye, kurtuluş savaşını sonuna kadar götürmeye hazır olmaya yabancı emperyalistlerin zengin köylüler, bürokratlar ve generaller paşalar, derebeyleri vb. ile kurdukları ilişkiler ve onların üzerindeki etkilerinden yararlanmayı izin vermemeyi salık vermektedir. Ancak o zaman Türkiye’nin emekçi halkı kendilerini bütün ezen sömürenlerden kurtaracak ve ancak o zaman toprak, fabrikalar, madenler ve ülkenin genel olarak zenginlikleri, emekçilere ve yalnızca emekçilere yararlı olacaktır.[13]

Kurultay aldığı bu kararla hem o dönemin özelliklerinden kaynaklanan koşulları dikkate almış, hem de Türkiyeli emekçileri kendi bağımsız örgütlerini kurarak toplumsal kurtuluşa doğru mücadele etmeleri için cesaretlendirmiştir. İttihat Terakki’nin eski önderleri ise kendilerine başka bir yol çizerek tarih sahnesinden çekilmişlerdir. Mustafa Kemal’in etrafında birleşen zayıf burjuvazi ve askeri aygıt ise bir taraftan ulusal kurtuluş savaşına önderlik ederken, diğer taraftan işçi ve emekçilerin kendi bağımsız örgütleri ile mücadeleye katılmasına sonuna kadar engel olmuştur.

Yazının gelecek bölümünde III. Enternasyonal’in mücadelesi, faşizme karşı tutum incelenecek, III. Enternasyonal’in görevini tamamlaması ve fesh edilmesi konu edilecek, KE’nin mücadelesi üzerine genel düşünceler, bugün çıkarılması gereken bazı sonuçlar özetlenmeye çalışılacaktır.

[1] Foster, W. Z. (2011) Üç Enternasyonalin Tarihi, Çevirmen: Can Saday, İstanbul: Yazılama, sf. 273.

[2] Foster, Üç Enternasyonalin Tarihi, sf. 274.

[3] Lenin, V. İ. (1989) Üçüncü Enternasyonal Konuşmaları, Çeviren: Cemal Eren, İstanbul: Pencere Yayınları. Farklı yayınlarda çevirilerde bazı değişiklikler bulunmaktadır, bunlar kontrol edilerek bazı düzeltmeler yapılmıştır.

[4] Weber, H. (der.) (1979) III. Enternasyonal Belgeler, Çeviren: Ümit Kıvanç, İstanbul: Belge Yayınları, sf. 4, 15.

[5] Weber, III. Enternasyonal Belgeler

[6] Weber, III. Enternasyonal Belgeler

[7] Weber, III. Enternasyonal Belgeler

[8] Weber, III. Enternasyonal Belgeler

[9] Lenin, Üçüncü Enternasyonal Konuşmaları, sf. 47.

[10] Lenin, Üçüncü Enternasyonal Konuşmaları, sf. 52.

[11] Weber, III. Enternasyonal Belgeler

[12] Burada İttihat ve Terakki Fırkası önderleri kastedilmektedir ve henüz o dönemde kesin ayrışma belli değildir ve bu kararın Enver Paşa’nın bildirisi üzerine alındığı dikkate alınmalıdır.

[13] Perinçek, D. (der) Komintern Belgelerinde Türkiye-1: Kurtuluş Savaşı ve Lozan, Çevirmen: Fatma Artunkal,

İstanbul: Kaynak Yayınları.

Warning: A non-numeric value encountered in /home/teoriveeylem/public_html/wp-content/themes/Newspaper/includes/wp_booster/td_block.php on line 353