Tarımda tekellerin egemenliğinin yeni aracı: Tohum

Sedat Başkavak

Türkiye tarımının kapitalist dönüşümü, geçimlik üretimden endüstriyel tarıma geçiş ve sermayenin tarımsal süreçlere de girişinin ardından, ticaretin serbestleştirilmesi üzerinden gümrük anlaşmaları, Dünya Ticaret Örgütü uygulamaları; IMF-Dünya Bankası ve AB dayatmalarında somutlanmaktadır.

Öncesini bir yana bırakırsak… 1929 Bunalımı sonrası krizin etkilerinden korunmak üzere korumacılığa yönelerek ithalata kotalar koyan ve gümrük duvarlarını yükselten ABD’yi diğer emperyalist ülkeler takip etti. 2. Dünya Savaşı sonrası en başta ABD’nin yönlendirmesiyle Japonya ve Batı Avrupa ülkeleri Marshall yardımlarıyla bir yandan sanayilerini toparlamaya çalışırken bir yandan da gıda maddeleri üretimi başta olmak üzere tarıma yöneldiler ve tarımda müdahaleci politikalara ağırlık verdiler. Savaşın neden olduğu yıkım ve uygulanan korumacı önlemlerin de katkısıyla dünya ticaretinin daralması ve tekel kârlarının azalması “ticaretin serbestleşmesi” tartışmalarını gündeme taşıdı ve 1948’de karşılıklı tarife indirimlerini de içeren “Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması” (GATT) imzalandı. Gümrük tarifelerini düşürerek dış ticarette serbestleşmeyi getiren GATT’a Türkiye 1953 yılında dahil oldu, dolayısıyla diğer alanlar gibi tarımda da bu çerçevede yeni bir dnüşüm süreci başlamış oldu.

Anlaşma her ne kadar başlıca ticaretin serbestleştirilmesi konusunu kapsıyor olsa da, ABD kendi süt üreticilerini korumak için 1937’de çıkarmış olduğu bir kanunu gerekçe edinerek yabancı süt ürünlerine koyduğu kotayı kaldırmayı reddetti. ABD dayatmada bulunmak için yeterince büyüktü ve uluslararası koşulları dikte eden de oydu. Büyük tekelci gücün dediği oldu. Böylece anlaşma ve kuralları kendine göre hayata geçiren ABD, bugün artık bildiğimiz ve tanıdığımız yüzüyle karşımıza çıktı. ABD’nin açlık çeken ülkelere “gıda yardımı”nda bulunma bahanesiyle takas ve düşük faizli krediyle yaptığı çeşitli ihracat teşvikleri de stoklarının erimesini sağlamaya yönelikti. Bir önceki sayıdaki “emperyalizm ve tarımda ithalata bağımlılık” başlıklı yazımızda üzerinde durduğumuz Menderes’in ABD ile yaptığı “Münakit Zirai Emtia Anlaşması” tam da ABD’nin gıda yardımı adı altında, stok eritmek üzere düşük faizli kredi ile zirai mallarını satmasını kolaylaştıran anlaşmadır.

ABD’nin başını çektiği GATT’ın ardından, Avrupa’da da 1962 yılında (OTP) Ortak Tarım Politikası adıyla bu alanda ortak politikalar geliştirildi. 2. Dünya Savaşı sonrası yaşanan gıda yetersizliğine karşı, üretimi artırmak için yüksek desteklerle gıda arzını güvence altına alan korumacı önlemler uygulamaya kondu. Bir tarafta GATT ile pazarda hakimiyetini güçlendirmeye çalışan ABD, diğer tarafta 2. Dünya Savaşı sonrası net ithalatçı durumundan OTP ile 80’li yıllarda ihracat yapar duruma gelen Avrupa. Avrupa’da toparlanma sağlandıkça, tekeller kendi “ulusal” çıkarları peşine düşerek, üretim ve ticarete verilen desteklerle rakipleri karşısına dikilmeye başlıyorlardı. Henüz dünya ticareti ve tarımda durgunluk yeni yeni atlatılırken, ABD’nin süt stoklarının artması, Kanada, Yeni Zelanda, Endonezya, Arjantin ve Brezilya’nın tahıl ve soya başta olmak üzere tarım pazarlarından daha fazla pay almak istemeleriyle, pazar paylaşımındaki sessizlik de yerini yeni arayışlara bırakmaktaydı.

ABD ve AB’nin, soğuk savaş koşullarında ABD patronajı ve sağladığı “şemsiye” nedeniyle tavizlerle süren pazar paylaşımı 1980’lere kadar devam edebildi. İç pazarları doyum sınırına ulaştığı halde tarımsal üretimin arttığı AB ve ABD gibi ülkeler için ihracatın artırılması zorunluluktu. Böylece dünya pazarlarında rekabet ve Avrupa ve ABD’de tarıma sağlanan sübvansiyonların da katkısıyla pazar kavgası kızıştı. ABD elindeki tahıl dağlarını eritmek için Mısır’a piyasa fiyatının yüzde 10’u olan 25 dolara un verirken, AB içinde birleşmekte olan ülkeler de süt stoklarını eritmek için Sovyetler Birliği’ne, destekleme fiyatlarının yüzde 14’üne denk düşerek, tonu 450 dolardan tereyağı satıyordu. Bu, 1980’li yıllarda ABD ve Avrupalı emperyalistlerin tarım ürünlerinde sürdürdükleri rekabet ve pazar kavgalarının boyutlarını göstermektedir.

GATT’TAN DTÖ’YE

1986’da ABD’nin çabası ile 92 ülke “tarım ticaretinde daha fazla serbestlik sağlamak, ihracat rekabetini sınırlayan tüm engelleri kaldırmak” ve GATT’ı daha etkin hale getirmek üzere Uruguay’da bir araya geldiler. AB’nin Ortak Tarım Politikası sadece ABD’nin değil, orta büyüklükteki tarım ihracatçısı olan 18 ülkenin de (Arjantin, Avusturalya, Bolivya, Kanada, Şili, Kolombiya, Kostarika, Guatemala, Malezya, Yeni Zelanda, Paraguay, Filipinler, Güney Afrika, Tayland ve Uruguay) tepkisini çekmişti. “Uruguay Raundu”na hakim olan “AB Ortak Tarım Politikası’nın (OTP’nin) işleyişi giderilirse dünya tarım ürünleri ticareti ile ilgili sorunların ortadan kalkacağı” ana fikriyle devam eden görüşmeler, Kasım 1992’de, Blair Hause Anlaşması ile bir başka boyut kazandı. Bu anlaşmayla ABD ve AB ülkeleri ihracat sübvansiyonları ve iç destekler konusunda uzlaşmaya vardılar. Böylece hız kazanan Uruguay Raundu görüşmeleri sonunda 117 ülkenin katılımıyla “nihai anlaşma” Marakeş’te imzalandı. Böylece, GATT, yerini 1995’te yürürlüğe giren Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) Tarım Anlaşmasına bıraktı.

Bu anlaşma, “dış koruma”, “ithalat” ve “ihracat sübvansiyonlarının azaltılması” ve “iç destekler” başlıklarıyla 4 yeni kural getirdi.

Dış korumayla ilgili olarak; dış ticarette kota ve fiyatlandırma kalkacak, sadece sabit gümrük vergisi tarifeleri geçerli olacaktı. 1986 yılı baz alınarak, “gelişmekte olan” (Türkiye gibi) ülkeler, tarımları ve tarım ürünlerini korumayı bırakıp gümrük tarifelerini 10 yıl içinde yüzde 24 oranında azaltacaklardı.

İthalatla ilgili olarak; tahıl, süt ve et ürünleri için bir ülkenin tarım ürünleri ithalatı, iç üretimin yüzde 5’inden az ise, 6 yıllık dönem sonunda yüzde 5’e yükseltilecekti.

İhracat sübvansiyonlarının azaltılmasıyla ilgili olarak: ihracat sübvansiyonları gelişmiş ülkelerde yüzde 26, gelişmekte olan ülkelerde ise yüzde 24 oranında azaltılırken, kural koyucu büyükler olarak ABD ve AB mevcut stokları bitince sübvansiyon indirimine başlayacaklardı.

İç desteklerle ilgili olarak; tarımsal üretime doğrudan ya da dolaylı biçimde verilen destekler azaltılacaktı. Azami destek gelişmiş ülkelerde üretim değerinin yüzde 5’ini, gelişmekte olan ülkelerde ise yüzde 10’unu geçemeyecekti.

Gelinen noktada, GATT ve sonrasında onu da kapsayarak daha geniş şekilde oluşturulan DTÖ Tarım Anlaşması emperyalist ülkeleri korurken, “gelişmekte olan ülkeleri” de onların sözleşmeli köleleri haline getirdi. İhracatçı gelişmiş ülkelerin devasa boyutlara ulaşmış üretimleri, tarımsal üretim desteklerinde yapılacak küçük kesintilerden etkilenmediler. Asıl olarak zaten az destek alan “gelişmekte olan ülkeler”in köylüleriyse destekten yoksun kaldı. Bu çerçevede, başta Türkiye olmak üzere “gelişmekte olan ülkeler”in köylüleri, doğrudan destek kapsamında olan girdi maliyetlerinin düşürülmesi için verilen destekler ve fiyat ya da müdahale alım desteği gibi uygulamalarla hayata geçirilen dolaylı desteklerden mahrum kaldılar. Teknoloji, tohumluk, depolama ve pazara ulaştırma konularında ise, destek bir yana üretici köylüler kaderleriyle baş başa bırakıldılar.

Tarımsal üretimin devamı ve desteklenmesi için kooperatifler büyük bir olanak sunuyordu. DTÖ, iç destekler kapsamında kooperatiflerin işlevselliğini yasakladı.

Gelişmiş ülkelerin gümrük vergilerini yüksek göstermeleri nedeniyle “hileli gümrük tarifeleri” DTÖ’de de gündeme gelmiş ve “kirli tarifelendirme” olarak nitelendirilmişti. O nedenle emperyalist ülkelerin verdikleri gümrük tarifeleri indirilse bile, onlara zarar vermedi. Fakat gelişmekte olan ülkelerde, gümrük duvarları aşağı çekilerek önü açılan ithalatın baskısıyla köylüler ürünlerini ucuza satmak zorunda kaldılar.

İhracat sübvansiyonları tarımsal üretimin artması ve ithalatın önünün kesilmesi için önemliydi, fakat bunlar ihracatçıların cebine girip ürünün fiyatına yansımadığı için zaten köylüye bir faydası olmadı.

Dünya Ticaret Örgütü Tarım Anlaşması kapsamındaki emperyalist kuşatmanın kaymağını uluslararası tarım tekelleri ve ihracat şirketleri yerken, bağımlı ülkelerin orta ve az topraklı köylülerine ise karın tokluğuna çalışmak kaldı. Böylece ABD ve Avrupa’nın emperyalist ülkeleri pazara ortak, bizim gibi ülkeler de emperyalistlere pazar oldu.

DTÖ’YÜ EN İYİ TARIM BAKANLIĞI ANLATIYOR

Dünya Ticaret Örgütü’nün kimlerin çıkarını koruduğunu anlamak için Tarım ve Orman Bakanlığının “tohumda dışa bağımlı mıyız?” sorusuna verdiği cevaba bakmak lazım. Tarım Bakanlığı “Bilindiği üzere, DTÖ kurallarına göre, herhangi bir ülkeden teknik engel olmaksızın tohumluk ithalatını yasaklamak mümkün değildir. Bu bağlamda küresel ekonomiyi yöneten uluslararası ticaret kurallarına tabi bir ülke olarak ülkemiz, pek çok sektörde olduğu gibi, tohumculuk sektöründe de yabancı firmaların yatırımına ve diğer ülkelerden tohum ithalatına açıktır” denmektedir. Uzun lafın kısası, Tarım Bakanlığı DTÖ’ye bağlıyız, ne derse yapmak zorundayız, ne sattırırsa almak zorundayız demektedir. Bağımsız tarım ve ticaret politikaları ne olacak demeyin: bağımsızlık da DTÖ’nün izin verdiği kadardır! Örneğin Amerika 11 yıl önce Türkiye’yi DTÖ’ye (Dünya Ticaret Örgütüne) şikayet ederek, “Türkiye gümrük vergilerini yüksek tutuyor, ben de pirinç satamıyorum” dedi ve DTÖ de, Amerikan pirincine yüksek gümrük uygulayarak kendi üreticisini koruyan Türkiye’ye 1 milyar dolarlık ceza kesti. Türkiye de mecburen gümrük vergilerini aşağı çekmek zorunda kaldı. Çünkü Dünya Ticaret Örgütü, zaten bunu yapmak için, yani emperyalist ülkelerin çıkarlarını korumak için vardır!

GATT, DTÖ YA DA UYUM YASALARI AYNI ŞEYİ DAYATTI

Kırsal kesim nüfusunu düşür, tarıma destekleri azalt, özelleştirmelerin önünü aç, üretime kota getir, ithalatın önündeki engelleri kaldır! Sürecin özeti buydu. Emperyalistler ve işbirlikçi hükümetler tüm bu anlaşmaların herkes için eşit koşullarda olduğunu söylediler. “Herkes buna imza attı, şartlar herkes için bağlayıcı” deseler de aslında ABD ve AB ülkeleri karşısında Türkiye gibi ülkelerin tek eşitliği ancak, imzalarını aynı kağıda atmış olmalarıdır. Çünkü bu anlaşmaların her ülke için sonuçları çok farklıdır. 80’lere gelinen süreçte sanayide geliştikleri kadar tarımda da gelişen ABD ve AB, az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelere nüfuz etmek ve tarımlarını çökerterek kendi üretimlerine yer açmak için bu anlaşmaları devreye sokmuşlardır.

İşte bu anlaşmalar çerçevesinde yabancı tarım ve gıda tekellerinin Türkiye’deki faaliyetlerinin de önü açıldı. 1980’e kadar devam eden ve az-çok tarımı koruyan ve destekleyen politikalar değişti ve destekleme alımları, girdi ve kredi sübvansiyonları şeklinde tarıma sunulan desteklerin modeli yerini, köylüyü tekellerle karşı karşıya bırakıp küçük üreticiyi sermayenin insafına terk eden politikalar aldı. Yine bu anlaşmalar ve kabul edilen dayatmalar nedeniyle ülke tarımı ithalata bağımlı hale geldi. Destekler azaltıldı, üretime kota getirildi. Bu anlaşmalar nedeniyle gübre fabrikaları satılarak özelleştirilirken, tohumdan traktöre, ilaçtan gübreye pek çok şey yabancı tekellerin eline geçerek, tarım ve tohum tekellerinin ticaret ve kâr konusu oldu.

1999’da IMF ile imzalanan “Stant-by Anlaşması” ve 2001’de Dünya Bankası ile imzalanan “Tarım Reformu Uygulama Projesi” gibi teslimiyet anlaşmaları da yıkıcı sonuçlar doğurmuştur. Tarıma değil araziye verilen “Doğrudan Gelir Desteği”nin (DGD)[1] devreye sokulması, hububat, tütün ve şeker pancarında destekleme alımlarına son verilmesi, hükümet adına bazı tarım ürünlerinde destekleme alımı yapan kooperatif ve birliklerin özerkleşme adı altında işlevsizleştirilmesi, çiftçilere verilen kredi sübvansiyonlarının aşamalı olarak kaldırılması ve gübre ile diğer girdi sübvansiyonlarının 2000-2001’de sabit tutulması ve sonrasında kaldırılması yine IMF-DB ile yapılan anlaşmalar gereği hayata geçti. Uygulanan neoliberal politikalarla çökertilen ülke tarımı, uluslararası tekellerin egemenliğindeki “serbest piyasa”nın alanı haline geldi. Özelleştirilerek satılan tarımsal işletmeler ve kuruluşlar yabancı şirketlerle yapılan ortaklıklar nedeniyle de el değiştirerek yabancılaştı ve “piyasa” denilen kapitalist değirmen ülke varlıklarını bir bir öğüttü.

TOHUM YÖNETMELİĞİ VE EMPERYALİST BOYUNDURUK

Ticaret Bakanlığı, Türkiye’nin DTÖ kapsamındaki 6 başlıkta etkin olarak yer aldığını belirtiyor. Bu başlıklar arasında “ticaretin kolaylaştırılması”, “hizmetler ticareti”, “sanayi ürünlerinde tarife indirimi” ve “fikri haklar mülkiyeti” konuları var. Bakanlık, ticaretin kolaylaştırılması ve hizmetler ticareti müzakereleriyle ilgilendiklerini belirtiyor. Fikri mülkiyet konusuna ilişkin bir vurgu olmamasına karşın, fikri mülkiyet konusu, sertifika ve patent uygulamaları ve buna ilişkin çıkarılan kanunlarla çoktan hayata geçti.

1963’te çıkarılan tohumluk üretimi, denetimi ve dış ticaretinin Tarım Bakanlığı izni ve denetimine alınmasıyla başlayan, fiyatın devlet tarafından belirlendiği süreç 80’lere kadar devam etmişti. 1984’te de tohumluk ithalatının serbest bırakılması ve ardından 1985’te çıkarılan “Tohumluk Teşvik Kararnamesi”yle tohumculuk özel sektöre dayalı bir sektör haline getirildi. Bugün Menderes’ten Özal’a devam eden çizginin takipçisi olduğunu söyleyen Cumhurbaşkanı Erdoğan gerçekten de bunu kanıtladı. Tarım ve tohumu serbest piyasaya açan Özal’dan sonra, Erdoğan da çıkardığı yasalarla tohumculuğu tamamen tekellere devretti.

2004’te çıkarılan “Yeni bitki çeşitlerine ait ıslahçı haklarının korunmasına ilişkin 5042 sayılı kanun”la “yeni bitki çeşidini ıslah eden, bulan ve geliştiren kişi” tabiriyle tohumu patentleyen şirket ve şirket sahipleri “ıslahçı” olarak kabul edildi. Islahçı haklarının korunması, aslında tohum şirketlerinin çıkarlarının korunması anlamına gelmekteydi. Tohum üretme ve çoğaltma hakkının ıslahçıda olduğu belirtiliyor ve ıslahçıdan alınan tohumların çoğaltılması, başkasına verilmesi ve satılması yasaklanıyordu. Köylü karşısında tekel durumu yaratılıyor, tohumda tekelci “islahçı”nın insafına terk ediliyordu. Yasaya karşı gelenlere yardım edenler de suç ortağı kabul edilecekti. Islahçı, kendi hakkını korumak için maddi-manevi tazminat davası açabilecekti.

Bu da yetmedi, 5553 sayılı Tohumculuk Kanunu çıkarılarak tohumlukların üretimi, kayıt altına alınması, sertifikasyonu, ticareti ve piyasa denetimi ile ilgili düzenlemeler yapıldı. Sertifikalı, paketlenmiş tohumun ticaretinin yapılabileceği ve sertifikası olmayan tohumun çoğaltılması, dağıtımı ve ticaretini yapanların para cezası ile cezalandırılacakları kayıt altına alındı. Tohumculuk kanunu, ayrıca “yetki devri” başlığı altında, kamunun, yani Tarım Bakanlığı’nın, üretim, sertifikalandırma, ticaret ve denetim yetkilerini kurulacak olan Tohumcular Birliği’ne (asıl olarak da uluslararası tekeller ve yerli işbirlikçilerine) devrederek, tohumda tek yetkili olarak tekelleri işaret etti; tarımda tekellere kapıyı ardına kadar açtı.

Böylece “ıslahçı” tabir edilen tohum tekellerinin bütün hakları kanun nazarında korunup maddi-manevi tüm zararları için dava açma hakkı verilirken, Anadolu’nun yerel tohumları da, tıpkı üretici köylü gibi, tohum tekellerinin insafına bırakıldı. Köylünün kendi üretiminden tohum ayırması, paylaşması ya da satması artık yasaktı. Köylü kendi ürünlerine sahip çıkamaz kılınmaktaydı!

Geçtiğimiz ay yayımlanan “Yerel Çeşitlerin Kayıt Altına Alınması, Üretilmesi ve Pazarlamasına Dair Yönetmelik” de, kendisine dayanak edindiği “Yeni bitki çeşitlerine ait ıslahçı haklarının korunmasına ilişkin 5042 sayılı kanun”la, “5553 sayılı Tohumculuk Kanunu” dolayısıyla tekellerin haklarını korurken, üretiminden tohumluk ayıran, dağıtan ve satan köylüleri cezai yaptırımlara maruz bırakan bir düzenleme olarak tepkileri üzerine topladı.

Yapılan tüm bu düzenlemeler meyvesini verdi. Tohumcular Birliği Başkanı Kamil Yılmaz, 23 Şubat’ta düzenlenen 13. Kartepe Ekonomi Zirvesi’nde yaptığı konuşmada, tohumculuk sektöründe 1980’de 3 olan şirket sayısının bugün (778’i yerli olmak kaydıyla) 832’ye çıktığını belirtti. “1990’da 97 bin ton olan sertifikalı tohumluk üretimi 2002 yılında 145 bin tona, 2016’da 958 bin tona ve 2017’de 1 milyon 49 bin 361 tona yükseldi” diyerek tohumculukta tekellerin büyüyen pasta payına işaret etmiş oldu.

Tohumculuk sektöründe yerli sermayeli 778 şirketin ticaret hacmindeki payı yüzde 51, ortak sermayeli 22 şirketin yüzde 18, yabancı sermayeli 32 şirketin ise yüzde 30’dur. 2016’da Türkiye tohumluk üretiminde kamunun payı yüzde 18’de kalırken, ülke tohumluk üretiminin 82’si yerli ve yabancı tekel ve şirketler tarafından yapılmıştır.

2016 yılı verilerine göre, 12 milyar dolarlık dünya tohumluk ihracatının 5.2 milyar dolarlık bölümünü üç ülke (Hollanda, Fransa, ABD) elinde tutuyor. Almanya, Macaristan, İtalya, Danimarka, Kanada ve Romanya 2.4 milyar dolarlık ihracat yapan ikinci grup ülkelerken, Türkiye sadece 81 milyon dolarlık ihracat payıyla koşuyu arkadan takip ediyor dense yeridir. 2017 yılında 136 milyon dolarlık ihracata karşılık 185 milyon dolarlık ithalat yapılarak tohum ticaretinde 49 milyon dolarlık açık veriliyor. AKP, tohumculuk kanununu hazırlarken, Türkiye’nin tohum ihracatçısı olacağını propaganda etmişti. Geldiğimiz noktaysa, ithalata harcanan paranın her yıl artmasıdır.

 

YILLARA GÖRE TOHUMLUK İTHALAT İHRACAT RAKAMLARI
ÜRÜN İTHALAT MİKTARI (TON) İTHALAT DEĞERİ

(BİN $)

  2002 2016 2017 2002 2016 2017
BUĞDAY 129 1.193 589 46 981 619
ARPA 106 317 175 239
MISIR 784 3.535 3.004 2.442 17.787 14.001
ÇELTİK 47 205 69 233
PAMUK 166 8 38 241 40 145
AYÇİÇEĞİ 177 1.292 752 2.190 13.260 12.032
KANOLA 50 130 52 1.102 406
SOYA 6 0 0,2 4        3,90 2,1
YERFISTIĞI 0 0.02 0 10
PATATES 14.147 26.386 16.255 6.826 19.286 10.857
ŞEKER PANCARI 86 772 409 9.451 8.445
YEM BİTKİLERİ 403 6.387 9.028 426 11.111 13.474
ÇİM VE ÇAYIR OTU 2.131 4.765 5.818 3.047 9.572 11.607
SEBZE BİTKİLERİ 1.148 1.057 972 40.070 111.380 108.730
DİĞERLERİ 3.813 1.854 7.911 4.452
GENEL TOPLAM 19.227 56.539 49.491 55.292 202.127 185.252

 

Geçtiğimiz yıl İsrail’den 15 milyon dolarlık domates tohumu alındı. Hibrit sebze, patates, mısır ve ayçiçeğinde tohum tamamen özel şirketlerin elinde. 2013’te kilosu 6131 dolardan domates tohumu, 11 dolardan da mısır tohumu ithal edilmiştir. Türkiye bir miktar mısır tohumu ihraç emektedir ama 3 dolardan. Neredeyse 4 kg mısır tohumu satıp 1 kg mısır tohumu alarak, tohum ticaretinde çağ atladık. Tohumculuk sektörüne ilişkin yukarıdaki rakamlara göre bir tespit yapılacak olursa, altın ithal ederken kömür satmakla övünüldüğü söylenebilir. Tohum tekelleri kazanırken, bütün bir ülke halkı kaybetmektedir.

TOHUMDA AKP’NİN SAHTE YERLİ VE MİLLİLİĞİ

AKP’li Kemalpaşa Belediyesi tarafından 31 Mart’ta ülkenin ilk tohum şenliği olarak ilan edilen etkinlikte, Emine Erdoğan “bugün, tarihe milli tarım dirilişi olarak geçecektir” diyerek başladığı konuşmasında milli tarım ve ata tohumu vurgusu yaparken, gıdanın küresel kapitalizmin elinde silaha dönüştüğünü söyledi. Hatta E. Erdoğan şunu da ekledi: “tohumu kontrol eden gıdayı da kontrol eder, yerel tohum geleceğimizin teminatıdır”. 20 yılı aşkın süredir yapılan tohum takas şenlikleri görmezden gelinerek, AKP tarafından durup dururken Kemalpaşa tohum buluşmasının düzenlenmesinin bir gerekçesi olmalı. Tam tersi icraata karşın, tek gerekçe “yerli-millilik” edebiyatının getirisinin yüksekliğindedir.

Geçtiğimiz yılın ilk aylarında Tarım Bakanlığı’nda birkaç toplantı yapıldı. İlkine tohumculuk sektörü temsilcileriyle Cumhurbaşkanının iki danışmanı ve bazı üniversitelerden hocalar katılırken; ikincisine ise, Tarım Bakanlığı Müsteşarı ve iki genel müdürün yanı sıra yine bazı üniversitelerden akademisyenler katıldı. Hibrit tohuma ilişkin önyargıların nasıl bertaraf edilebileceği başta olmak üzere tohumculuk sektörünün sorunlarının konuşulduğu ilk toplantı tarım çevrelerinde, Tarım Bakanlığı’nın “garip tohum toplantısı” olarak nitelendi. İkinci toplantıda ise, tarla bitkileri, hububat, yağlı tohumlar, yem bitkileri ve baklagiller üretiminde şirket tohumlarını, yani sertifikalı tohumları kullanan çiftçilere destek verileceği, kullanmayanlara ise verilmeyeceği dille getirildi. Ancak İspir fasulyesi ve Ayaş domatesi gibi yerel ürünler bundan muaf tutulacaktı.

Bu toplantılar, tohum şirketleri tarım desteğinden yararlanmanın sertifikalı tohum kullanılması şartına bağlanmasını talep ettikleri için gündeme alınmıştı. Bu toplantılarda AKP’nin yerel tohum karşıtı gibi görünmesinin neden olduğu hoşnutsuzluk üzerinde durulurken, yerel tohum şenliklerine katılma kararı alındı. Emine Erdoğan’ın katılımıyla Kemalpaşa’da AKP’li belediye eliyle yapılan tohum buluşması da bunun sonucu olarak gerçekleştirildi. Bu toplantılarda yerel tohumların da sertifikalandırılması gündeme geldi. Bu ise, geçtiğimiz ay yayımlanan “yerel çeşitlerin kayıt altına alınması, üretilmesi ve pazarlanmasına dair yönetmeliğin” AKP ile tohum şirketleri arasında planlanmış olduğunun göstergesidir. İktidar partisi tohum şirketlerine verdiği sözleri yerine getirirken, şüphesiz kamuoyunun tepkisini çekmek ve yerel tohumu destekliyor görünerek oy desteğini kaybetmek de istemiyor. Böylece “yerli ve milli” sloganlar eşliğinde ülke tohumculuğu ve tarımının tekellere peşkeş çekilmesi yoluna gidiliyor.

KÖYLÜ ÜÇ KALEMDE ÖDÜYOR, PARA TEK CEBE İNİYOR

Tohum tekelleri sadece tohumla ilgili değiller. Aynı zamanda tarım ilacı da pazarlıyorlar ve küçük üretici bu tarım ilaçlarını kullanıyor.

Yerel tohum, iklim koşulları ve toprak yapısına uygun olarak nesilden nesile aktarılarak kendini yenileyen tohumdur. Oysa ki, tekellerin tohumları hastalık ve zararlılara dayanıksızdır, çünkü yerel toprağın mamulü değillerdir. Bu yüzden, daha çok tarım ilacına ihtiyaç duyuluyor. Böyle bir kısır döngü içinde tohumu verip ilacı da dayatan şirketler bir taşla iki kuş vurmakta, kârlarını ikiye katlamakta, ama yerli halk da bu döngüde zehirlenmektedir. Ama bununla bitmiyor; bir kısım tohum tekeli sadece tarım ilacı değil, tıbbi ilaç üretimi de yapmaktadır. Böylece tohum, tarım ilacı, tıbbi ilaç derken, vatandaşın üç kalemde ödediği para bir tek cebe; tarım tekellerinin kasasına dolmaya devam etmektedir.

Bu tekellerin başında Monsanto geliyor. Monsanta, üreticiler tarafından en çok nefret edilen 20 şirket arasında yer alıyor. 1901 yılında kurulan Monsanto, kola türü içeceklerde kullanılan yapay tatlandırıcı Sakarin’i bulup üreterek büyüyen bir şirket. Sattığı pek çok ilacın kanser, kısırlık, ölümlü erken doğum, kalp, karaciğer hastalıkları, üreme ve gelişme bozukluklarına yol açtığı iddiasıyla hakkında açılan davalar ve sattıkları arasında Dünya Sağlık Örgütü’nün kanserojen olarak sınıflandırdığı ilaçlar var. 1940’lı yıllarda, radyoaktif plütonyum saflaştırma, üretim ve nükleer silah yapım projesi olan Manhattan Projesi’nde yer aldı. ABD’nin Vietnam savaşında pirinç tarlalarını kurutarak Vietnamlıları aç bırakmak için kullandığı Agent Orange (turuncu kabının renginden kaynaklı “ajan portakal” ismini alan) tarım ilacının da üreticisidir. Atıkları, Amerikan Çevre Koruma Ajansı (EPA) tarafından 1980’de en zararlı atıklar listesine alınan strafor da, yine Monsanto tarafından üretilmiştir.

Bütün bu zararlı faaliyetlerinin yanı sıra Monsanto, GDO’lu (genetiği değiştirilmiş organizmalar) tohum üretiminin de tek sahibidir. Başta mısır, soya, kanola ve pamuk olmak üzere şeker pancarından pirince kadar genetiği değiştirilmiş tohumlar, verim artışı reklamı ve açlığa çare propagandasıyla Monsanto eliyle dünyada yaygınlaştırıldı. Türkiye, Yunanistan ve İspanya’da ise, hala GDO’lu pamuk ekimi yasaktır. Gümrük ve Ticaret Bakanlığı’nın Mart ayında yayımlanan raporuna göre, 2017 yılında GDO’lu pamuk üretiminin yapıldığı ABD’de hektar başına 983 kg, Çin’de 1676 kg pamuk verimi alınıyor. Türkiye’de ise, 2017’de GDO’suz pamuk ekimiyle hektar başına 1674 kg verim alındı. Genetiği Değiştirilmiş tohumun yaygınlaştığı günümüzde, artık GDO’nun verimli olmadığı gibi, maliyeti artırdığı da tartışılmaya başlandı. GDO’lu üretimde tarım ilacı kullanımının artması nedeniyle maliyet artarken, zararsız pek çok canlının ölmesinin de yeni sorunları beraberinde getirdiği biliniyor. Hindistan bu sorunlar nedeniyle, Burkina Faso da pamukta elyaf kısalığı nedeniyle GDO’lu pamuk üretiminden vazgeçti.

Türkiye, hayvan yemi olarak 26’sı mısır, 10’u soya olmak üzere toplam 36 GDO’lu çeşidi ithal ediyor. Gıda katkısı kullanılan her yerde de GDO ile karşı karşıya kalınıyor. 2017 Mart’ında eski Tarım Bakanı Faruk Çelik yaptığı bir açıklamada, 112 çeşit üründe GDO tespit edildiğini belirtmişti. Soya ve mısırın besin alanında kullanım çeşitliliği göz önüne alındığında, öyle ya da böyle, GDO’lu ürünlerin hayvan yemi adı altında halkın yaşamına sokulduğu söylenebilir. Geçtiğimiz yıllarda ABD’den ithal GDO’lu pirincin sofralara nasıl servis edildiği düşünülürse, ithal edilen soya ve mısırın da sadece yemlik olduğu ya da olacağını düşünmek aşırı saflık olur. GDO’lu yemle beslenen hayvanların etinin yenmesi sonucu yaşanacak olumsuzluklarla bunun insan sağlığı üzerindeki etkilerini gerçekten bağımsız bir denetim mekanizması olmadığı için tespit etmek ise çok zor. GDO’lu tohumlardan üretilen ürünlerle yapılan gıdaların sağlığa zararları ve tohum bağımlılığı düşünüldüğünde, GDO’lu tohum ve gıdalara karşı dünyanın pek çok yerinde GDO karşıtı platformların oluşması boşuna değil. GDO’nun ülkemizdeki tarihçesi[2] incelendiğindeyse, 1998’den bu yana hem tarım tekellerinin hem de üretici köylüler ve halkın gündeminden hiç düşmediği görülecektir. Her dönem bir şekilde tarım tekelleri lehine uygulamaları hayata geçiren AKP Hükümetleri GDO’lu tarım sürecinin de baş sorumlusudur.

YENİ TEKEL “BAYER MUTANTO”

ABD’de kimi çevrelerce “şeytanın şirketi” ya da dönüşüme uğramış canavar “Mutanto” diye adlandırılan Monsanto, 2016’da Alman ilaç devi Bayer’e[3] 66 milyar dolara satıldı. Geçtiğimiz aylarda hem AB hem de ABD Adalet Bakanlığı tarafından onaylanan satın alma işlemi sonrası, basında “Mutanto Truva atı gibi AB’ye sızdı” başlıkları atıldı. Bayer’in Monsanto’yu satın almasıyla, dünya tohum pazarının birincisi Monsanto’nun elindeki pay da Bayer’in eline geçerek, Bayer % 29 payla pazarda birinci oldu. Tohum pazarında Dupont (pionner) % 21’le ikinci, Sygenta %8’le üçüncü sırada. Dünya tarım ilacı pazarının % 18’lik payla ikincisi olan Bayer, Monsanto’nun %8’ini de kendine ekleyince, tarım ilacı pazarında % 20 ile birinci olan Sygenta’yı ikinciliğe düşürdü. Böylece 1863’te bir boya satıcısı ve boya ustasının ortaklığıyla kurulan bir küçük işletme olan Bayer, 2015’e gelindiğinde, toplam cirosunun % 30’unu insan ilacı, % 50’si tohum ve tarım ilacı üretiminden kazanırken, şimdi dünya ilaç ve tohum pazarının en büyük tekeli oldu. 2015 yılı toplam cirosu 46 milyar Euro, kârı 4 milyar Euro olan ve 116 bin çalışanı bulunan Bayer, Monsanto’nun 2015 yılındaki 15 milyar dolarlık cirosu, 2.3 milyar dolarlık kârı ve 25 bin çalışanı da eklenince, tarım, gıda ve insan sağlığının geleceğini de eline geçirmiş oldu. Bayer’in ilaç konusundaki birikimleri ile Monsanto’nun Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar, yani GDO’lu tohum deneyimi birleşince, ortaya “Bayer Mutanto” çıktı desek yeridir.

Bayer, dünya devi olurken sadece bir tohum ve ilaç tekelini değil, aynı zamanda dünyanın en büyük GDO’lu tohum devini de satın almış oldu. Böylece Avrupa’nın mesafeli yaklaştığı GDO’lu tohum, ilaç devi Bayer aracılığıyla bu kıtaya da girmiş oldu. Türkiye’de tıbbi ilaç sektöründeki 15 uluslararası tekelden biri olan Bayer’in tıbbi ilaç üretim fabrikası ve ilaç dağıtım ağı var. İstanbul Sanayi Odası’nın 500 büyük şirket sıralamasında Bayer 158. sırada. İlaç sektöründeki payı ise, 700 milyon lira. Bu durumda, bize “kırsal kesimdeki tarım nüfusunu azalt, tarım desteklerini düşür, şeker pancarı başta olmak üzere üretime kota koy, gümrükleri aç” diyen AB, artık “Bayer’in yolunu da aç” demeye başlamıştır.

Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) verilerine göre, 2015 yılında 363 milyon dolarlık tarım ilacı ithal edildi. Başta DuPont[4] olmak üzere kimya endüstrisi ve tarım ilacı sektöründe adını duyuran 8 şirketin distribütörlüğünü yapan yüzde 53 OYAK hisseli HEKTAŞ, Bayer ve Syngenta şirketleriyle birlikte, Türkiye tarım ilacı pazarının yüzde 65’ini kontrol ediyor. HEKTAŞ, web sitesinde, 2010 yılında, bir önceki yıla göre satışlarını yüzde 13 artırarak, kâr oranını yüzde 140’a ulaştırdığını ve 17.9 milyon lira kâr elde ettiğini açıklamaktadır.

Kamuya ait Türkiye Gübre Sanayi A.Ş’ye bağlı kuruluşların 2005 yılında özelleştirilmesiyle gübre sanayinde kamu payı kalmamıştır. 4.5 milyar dolarlık Türkiye gübre pazarında 2015 yılı verilerine göre yaklaşık 3.7 milyon ton üretim yapılırken, 5.5 milyon tonluk tüketim söz konusudur. İhracatı 249 bin tonu ancak bulan Türkiye, 2015’te 2.7 milyon ton gübre ithal etti. 2016’da da, yaklaşık 147 milyon dolarlık ihracata karşılık, 1.3 milyar dolarlık ithalat yapıldı. Bu demektir ki, Türkiye tarımı gübrede yüzde 50 dışa bağımlıdır.

2017 yılında gübre ithal edilen ülkeler arasında ilk üç sırayı ABD, Almanya ve Arjantin almaktadır. Gübre üretiminde maliyeti oluşturan hammaddelerin de yüzde 80’inin ithalatla karşılandığı düşünülürse, gübre fiyatlarının tek belirleyeninin Türk Lirasının dolar karşısındaki değeri olduğunu söyleyebiliriz. Liranın değer kaybetmesiyle oluşan döviz kurundaki her oynama doğrudan gübre fiyatlarına yansımaktadır. Gübre, girdi maliyetini artırarak, buğdaydan mısıra, şeker pancarından pirince, fasulyeden nohuda kadar bütün tarım ürünlerinin fiyatını yükseltmektedir. “Buğdayın, fasulyenin dolarla ne alakası var?” diyen yöneticileriyle AKP’nin “ekonomik saldırı altındayız” propagandasına inanan işçi ve emekçilerin dolarla tohum, tarım ilacı ve gübre arasındaki bağı görebilmesi önemlidir. Çünkü eğer en basit besin maddesi bu kadar pahalıya tüketiliyorsa, bu, hükümetin uyguladığı tarım ve ekonomi politikalarının; emperyalist tekellerle girilen bağımlılık ilişkilerinin sonucudur.

SONUÇ YERİNE

Dünyada Monsanto ve Bayer gibi şirketler büyüdükçe küçük aile çiftçiliği ya da başka bir deyişle orta ve az topraklı köylülüğün tarım üretimine devam edebilme olanağı yoktur. Çünkü bu tekeller ve kapitalist emperyalist sistemin IMF, DB, DTÖ, AB aracılığıyla yaptığı dayatmalar, büyük ölçekli endüstriyel şirketlerin faaliyeti odaklıdır. Bu da aile işletmelerinin ya da küçük üreticilerin öncelikle güçsüzleşip yoksullaşmasını ve giderek tarımdan kopmaları sürecini hızlandırmaktadır.

Dünya tohum pazarının yüzde 71’i altı şirketin elinde. Tarım ilacı pazarının yüzde 75’iyse beş şirketin eline geçmiş durumda. Bu tablonun bize söylediği şudur: Eğer yerel çeşitler de sertifika ve patent dayatmalarıyla kaybedilirse, önümüzdeki yıllarda tohum çeşitliliği azalırken fiyatlar yükselecektir. Devlet üretimden tamamıyla çekilmiş, tohum ve ilaç özel tekellerin eline geçmiştir. Bazı tohumlarda devlet üretimi sıfırken ve tohumda bağımlılık tarım ve gıdada bağımlılığı getirirken, ülkenin siyaseten bağımsız olabileceği düşünülemez. Sonuçta “mühür kimdeyse Süleyman odur”; tohum kimdeyse hükmeden de o olacaktır.

Tohumculukta ithalat ve tekellerin egemenliğinin artması, DTÖ dayatmalarıyla ithalatın önündeki engellerin kaldırılması ve buna bağlı olarak yayımlanan kanun ve yönetmelikler karşısında ülke tarımıyla yerel tohumları korumak öncelikle ülke köylüsü ve emekçi halkının görev ve sorumluluğundadır. Bundan çıkacak olan sonuç, tarımda çıkarılan yönetmelik ve yasalarla durmadan güçlendirilen bugünkü mali sermaye ve tekellerin egemenliğine son verilmesi ve köylülerin bu mücadelede birleşmesidir. Yerel tohumlar binlerce yıllık tarımsal üretimin birikimi, deney ve tecrübelerinin ürünleridir. Nesiller boyu yaşayan, iklim koşullarına karşı kendi yereline en uygun olan ve şartlara direnebilen tohumlar tabii ki halkın ortak varlığıdır ve tekellerin egemenliği koşullarında yok olmalarının önlenmesi için ortakça sahiplenilmelidir. Kanunu, yönetmeliği bu amaçla yürürlüğe konulan dayatmalarıyla birlikte söz konusu egemenlikten kurtulmak için mücadele edilmesinden başka yol yoktur.

Kağıt üzerinde, Anayasa’nın 168. Maddesi’ne göre, tabii servetler ve kaynaklar devletin hüküm ve tasarrufu altındadır. Yönetmelikle tanımlanan “yerel çeşit” kavramı Anayasanın 168. Maddesi’nde belirtildiği biçimiyle “tabii (doğal) servet” niteliğindedir. Bu tür tabii servetlerin özel mülkiyete konu edilmemeleri gerektir. Tersine, yerel çeşitlerin tohum tekellerinin kâr hırsı ve egemenliğinden korunması bir zorunluluk olmalıdır. Yaşamın gerçeğiyse böyle olmadığı şeklindedir. Tohum şirketlerinin isteği, yerel tohum çeşitlerinin orijinini korumak değil, kanun ve yönetmeliklerle, kayıt, tescil adı altında sertifikalandırmak ya da patentlemek suretiyle ortak varlıkları mülkiyetlerine geçirmektir. Ve böyle olmuş ve olmaktadır.

Oysa ki, yerel üreticiler için yerel tohumlar ve bitki çeşitleri tarımın devamlılığının garantisidir. Gelecek nesillere temiz, sağlıklı tarım ve güvenli gıda ürünleri bırakabilmenin koşulu bu tekelci kapitalist dayatmalara son vermekten geçer.

Tohumla başlayıp üretim sürecinde devam eden yerli ve yabancı tekellere bağımlılığa itiraz etmek, GATT, DTÖ, IMF, Dünya Bankası ve Avrupa Birliği’nin yerel tarımı çökerten dayatmalarına karşı çıkmak, dolayısıyla üretici köylüleri üretimden koparıp işsizler ordusunun saflarını kabartan süreci durdurmak ancak örgütlü güç ve mücadeleyle mümkün olabilir. Bu bakımdan emperyalist dayatmalarla yerli işbirlikçi tekellerin dayatma ve talanından en çok etkilenen üretici köylülerin örgütlenmesi acil olduğu kadar önemlidir.

Bugün hala Yunanistan ve Fransa’da köylüler tarıma ilişkin politikalara müdahil olabiliyor ve halk karşıtı uygulamaları değiştirebiliyorlarsa, bunun nedeni, bu ülkelerde köylü örgütlenmesinin varlığı ve yarattığı mücadele geleneğidir.

[1] DGD, (köylünün deyimiyle tarla parası) tarım üretimi yerine tarım arazisi üzerinden verilen destek olarak 2000 yılında dönüme 16 lira olarak başladı. Bu yönüyle de hem üretici köylüler hem de tarımla ilgili oda ve sendikalar tarafından yanlışlığı sürekli eleştirildi. AKP, kitle desteğini kaybedeceğini gördüğü üretici köylüleri yedeklemek üzere 2009’dan sonra DGD yerine gübre, mazot desteğini geçirerek destek kalemlerini çoğaltsa da köylüler yıllarca dekara verilen 16 lira DGD kadar bile para alamadılar.

[2] Konu, GDO’lu tohumla üretim yapan Kanada, Meksika ve Arjantin’den, 1998’de Türkiye’nin soya ve mısır ithalatı yapmasıyla gündeme geldi. 2003’te Arjantin’den ithal edilen soyayı taşıyan geminin çevreciler tarafından durdurulması ve yapılan analizler sonucu ithal edilen soyada GDO çıkmasıyla tartışma büyüdü. Tarım Bakanlığı 26 Ekim 2009’da GDO yönetmeliği yayınladı. 3 Aralık’ta Tüm Sağlık Sen’in başvurusuyla Danıştay 10. ve 13. Daireleri Müşterek Heyeti, bir kanuna dayanmadığı için yönetmeliğin yürütmesinin durdurulmasına karar verdi. 26 Mart 2010 yılındaysa Biyogüvenlik yasası Resmi Gazetede yayımlandı. Bu sürede pek çok GDO’lu ürün ülkeye girdi ve tüketildi. Biyogüvenlik yasası yem amaçlı GDO’lu tohuma izin verirken, gıdalarda GDO’ya binde 9’u aşmamak kaydıyla izin verileceğine hükmediyordu. Şirketlerin bu standarda uymasını sağlayacak bir denetim mekanizması olmaması nedeniyle belirtilen standart kağıt üstünde kaldı. Tarım Bakanlığı daha sonra 28 Nisan ve 13 Ağustos 2010 tarihlerinde iki yönetmelik daha yayımladı.

Aralık 2013’te Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu, Biyogüvenlik Kurulu’nun 24.12.2011 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanan MON810 ve MON88017xMON810 mısır çeşidi ve ürünlerinin hayvan yemlerinde kullanılmasına izin verilmesi yönündeki 16 ve 18 nolu kararlarının yanı sıra 29.04.2010 günlü “GDO ve Hükümlerine Dair Uygulama Talimatı”nın yürütmesini durdurdu. Kararda, “transgenik mısırların incelenmesi için Biyogüvenlik Kurulu tarafından oluşturulan Risk Değerlendirme Komitesi ve Sosyo Ekonomik Değerlendirme Komitesi’nin değerlendirme raporları hazırladığı, bu raporlarda anılan transgenik ürünlerin gen aktarımı yönteminin ürettiği besin değeri, alerjik ve toksik etkileri ile çevreye olası gen geçişlerinden kaynaklanabilecek risklerinden açıkça bahsedildiğine” dikkat çekildi. “Transgenik mısır çeşitlerinin yaygın olarak yetiştirildiği ABD ve Kanada’da yabani mısır çeşidinin bulunmamasına rağmen ülkemizde geleneksel mısır çeşitlerinin yetiştirildiği ve izin verilen transgenik mısır çeşitlerinin sakıncalarını gösteren bilimsel çalışmaların gözardı edildiği” belirtildi. Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelerde, insan ve çevre sağlığının, biyolojik çeşitliliğin ve gıda güvenliğinin söz konusu olduğu durumlarda, taraf devletlerin konuya ihtiyatilik (öntedbirci) ilkesi çerçevesinde yaklaşmaları gerektiği vurgulandı. Her ithalat kararında önlem alınmaya çalışılsa da, GDO’lu ürünler bir şekilde ülkeye sokulmaya çalışılıyor. Günümüzde yaygın olarak Mısır, soya, kanola ve pamuğun yanı sıra patates, domates, pirinç, buğday, balkabağı, ayçiçeği, yer fıstığı gibi ürünlerde GDO’lu tohumdan yetiştirilmektedir.

[3] 1863’te iki ortakla kurulan şirket, adını aspirinle duyurdu. İnsan ve hayvan ilaçlarından sağlık bakım ürünlerine, tohum, tarım kimyasallarından biyoteknoloji ürünlerine kadar geniş bir yelpazede üretim yapıyor. Eroin, Birinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar Bayer’in tescilli markası olarak kalmıştır. 1898’den 1910’a kadar eroin, diğer adıyla diamorfin veya diasetilmorfin, Bayer tarafından öksürük kesici ve morfin yerine kullanılan fakat bağımlılık yapmayan madde olarak piyasaya sürülmekteydi. O dönemlerde eroin İspanya’da “soğuk algınlığına karşı aile dostu ilaç” olarak reklam ediliyordu. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Bayer’in Amerika, Kanada ve diğer birkaç ülkedeki varlıklarına el konulmuş ve marka tescilleri iptal edilmiştir. 1994 yılında Bayer tescilli marka haklarını ele geçiren şirketi satın alarak, Amerika ve Kanada’da yeniden egemenliğini ilan etti. Aspirinin üretildiği IG Farben lavaratuvarında toplama kamplarındaki gaz odalarında kullanılan Zyklon B gazı da üretiliyorken Yahudi tutsakların köle olarak kullanıldığı belirtiliyor.

[4] Tohumdan hayvan yemine, tarım ilacından bitki korumaya, inşaattan elektrik ve aydınlatmaya, ambalaj, boya ve plastikten kaplamaya, elektronikten görüntülemeye kadar pek çok alanda faaliyet gösteriyor. Amerika’nın ilk barut fabrikasını kurmuş, ABD başkanı Jefferson’ın yakın arkadaşı, II. Dünya Savaşı’nda Hitler’e askeri malzeme ve cephane yardımı yaparken ilk atom bombası yapımına da katkı sunmuş. Dünyanın ikinci büyük kimya şirketi. Dünya Savaşı’nda Amerikan hükümetinin ele geçirdiği Alman boya formülleri Du Pont’a verildi. Böylece kimya sektörüne giren tekel, sentetik kırılmaz cam, suni ipek, naylon, lastik, ilaç ve çeşitli kimyasallar derken, dünyanın kimya devlerinden oldu. Yapışmaz teflonu ilk kez silah üretimi dolayımıyla piyasaya süren tekel, atom bombası yapımında gerekli olan uranyumun zenginleştirilmesinde eriyen conta yerine teflonun (bomba yapımı gizli olduğundan “teflon” yerine “K 416” kod adıyla) kullanılmasını sağladı. Teflon tencerenin ise hayatımıza girmesi 1955 yılı sonrasına denk gelir. Amerika’da ekonomi ve politikada lobi faaliyetleri için milyarlarca dolar harcayan tekel, elindeki mali gücü politik bir güce de dönüştürerek, çeşitli konsey, enstitüler ve Dünya Ekonomik Forumu’nda temsil edilmektedir ve ekonomi ve politikada söz sahibidir. Amerikan muhaliflerinin “Amerika’da, Amerikan ulusunun çıkarları değil, aile şirketlerinin çıkarı gözetilir” dedikleri şirketlerden biri de Du Pont’tur. Şirket de bu durumun devam etmesi için seçimlerde hem Demokratlara hem de Cumhuriyetçilere yüklü miktarda bağışta bulunur.

Warning: A non-numeric value encountered in /home/teoriveeylem/public_html/wp-content/themes/Newspaper/includes/wp_booster/td_block.php on line 353