Papaz, kapitalist kriz ve emperyalizmle mücadele

Kadir Yalçın

Trump’ın Twitter’den açıklayıp ardından imzalayarak sürdürdüğü yaptırımlar emperyalizme dair tartışmalar bakımından bir turnusol kağıdı işlevi gördü, görüyor.

İki bakana konan yaptırımlardan sonra alüminyum ve çelik ithalatı vergilerinin yükseltilmesi ve parası ödenmiş F-35’lere konan ambargo, gelgeç değerlendirmelerin ardından, Erdoğan-AKP yönetimi tarafından “ABD’nin Türkiye’ye açtığı bir ekonomik savaş” olarak değerlendirildi. Giderek bu, belirli nüans ayrılıkları ve itirazları içerse de, genel kabul gören bir değerlendirmeye dönüştü. Meclis’teki 4 partinin Ortak Açıklaması ile başladı. Ölesiye tek adam rejimi ve AKP eleştirmeni görüntüsü veren burjuva muhalefet, fazlasıyla devletçi ve milliyetçi bir muhalefet olduğu için firesiz bu tezi kabul etti. Erdoğan’ın arkasına dizilerek “elini taşın altına sokmak” ve “aynı gemide olunduğu” görüşünden hareketle ve kimin gemisi olduğuna bakmadan, “gemi”yi Türkiye’ye eşitleyerek su almasını önlemek üzere seferber oldu.

Aynı şey, içinde farklı eğilimler barındırsa bile, Erdoğan’a dolaylı dolaysız bir dizi eleştiri yöneltmekte olan TÜSİAD ve üyesi büyük tekelci patronlar bakımından da geçerli. Vergi borçları yeni “yapılandırılan”/silinen Güler Sabancı’dan başlayarak, türlü yollarla AKP ve elemanlarının övgüsünü yapmak yeniden moda haline geldi.

Şimdilik ne İYİ Parti, ne Saadet ve ne de yönetimi ve muhalifleriyle CHP, Erdoğan ve AKP’sine yönelik eleştirilerinden vaz geçiyor. Eleştirilerini sözde geri çekmeyip koruyorlar, ancak eleştiri adına ileri sürdükleri bütün görüşleri, çoktan birlikte sahiplendikleri “gemiyi beraberce yüzdürme” yaklaşım ve eylemleri içinde erimiş bulunuyor.

“HATALAR” BİR YANA “PARTİ FARKI ARAMADAN MİLLİ SEFERBERLİK”…

İyi bir örnek Soner Yalçın’ın 14 Ağustos tarihli Sözcü’deki “Vatan siyaset üstüdür” başlıklı makalesi. Diyor ki:

Buraya alt alta Erdoğan ile AKP’nin ne büyük hatalar yaptığını yazabilirim. Örneğin ‘faizi düşürme’ takıntısının nelere yol açtığını anlatabilirim. Örneğin borçları ödeyebilmek için her yıl 200 milyar doların üzerinde para bulması ve 800 milyar dolarlık bir gelirle bunu karşılamasının ne derece zor olduğu gibi karamsar tablolar çizebilirim. Örneğin finans sektör borçları 2005’te milli gelirin yüzde 6’sı idi; 2017’de yüzde 27’ye ulaştı. Keza reel sektörün borcu 2005’te milli gelirin yüzde 20’si idi, 2017’de oran yüzde 69’a çıktı. Yani toplam borçların milli gelire oranının yüzde 141’i geçtiğini belirtip can sıkıcı rakamları tekrarlayıp durabilirim.

Bin kez daha Erdoğan hatalı… Bir kez daha Erdoğan beceriksiz… Bin kez daha Erdoğan yönetemiyor… Bin kez daha bu siyasal iktidar ülkeyi uçuruma sürüklüyor desek ne olacak? Ülkeyi uçurumun kenarından alabilecek miyiz?

Ne Erdoğan ne de AKP umurumda. Bu ikilinin bu ağır sorunu ortadan kaldıracağına dair ümidim de yok. Ama artık konu siyasetin dışına çıktı; var olma/vatan mücadelesi veriyoruz.

Bizler-muhalifler ne yapabiliriz?

Gün birlik olma/kenetlenme günü. Parti farkı aramadan tüm yurtseverler, milli seferberlik kampanyası ruhuyla hareket etmelidir.

Bugün tek yapılacak duruş: Tam bağımsız Türkiye için emperyalizme karşı direnişe geçmek.

Uzun oldu, ancak burjuva muhalefetin de tutumunun üzerine kurulu olduğu mantığın anlaşılması için gerekliydi.

Peki, bu yazıda dile gelen muhaliflik ve yurtseverlik anlayışının zaafı nedir?

BORÇLANMA HATASI DEĞİL TEKELCİ KAPİTALİST ÇIKARLAR VE EKONOMİ

Erdoğan ve AKP’ye yönelik eleştirilere tamam denebilir; ama “milli dava” adına eleştirilerin bir yana bırakıldığı ortadadır. “Tam bağımsız Türkiye için emperyalizme karşı direniş”le sınırlanmaması zorunlu olan emperyalist tahakkümün kırılması ve emperyalist bağımlılık ilişkilerinin bütünüyle tasfiyesi ihtiyacı da ortadadır. Ancak eleştiriler rüzgara verilir ve “birlik ve kenetlenme” halinde “emperyalizme karşı direniş” önerilirken dile getirilen yalnızca muhaliflik değil yurtseverlik anlayışının da zaaflı oluşunun bir temel nedeni, “hata” ya da “beceriksizlik” olarak tanımlanan politikalar ve politik tutumların sınıfsallığının atlanmasıdır. Hem de “finans sektörü” ve “reel sektör”den söz edilirken, bunların ne tür sektörler ve kimin/neyin sektörleri olduklarının atlanması ve tümü “milli” sayılarak -milli ya da işbirlikçi- her şeyin “milli seferberlik”in hizmetine koşulması olacak şey sayılmamalıdır.

Birbirlerinden koparılmamaları gereken ama “finans sektörü”-“reel sektör” ayrımı yapılan sektörler, şüphesiz ki sadece Türkiye’ye özgü olmayan uluslararası sektörlerdir. Bankalar, sigorta ve yatırım şirketleri türünden finans ağırlıklı olanlarla bilgisayar, makine, otomotiv, gıda vb. şirketleri türünden olanlar, bir arada, uluslararası tekelci kapitalizmin bugünkü örgüt biçimleridir ve -belirli küçük ve orta ölçekli olanlar bir yana- tümü tekelci şirketlerdir. Sanayi sermayesi ile banka sermayesinin iç içe girmesiyle oluşmuş mali sermaye olan tekelci sermaye örgütlenmeleridir. Fabrikalar, madenler, limanlar, havaalanları, aklınıza gelebilecek sair işletmeler hem Türkiye ve hem de dünyada tekelci sermaye yatırımları olarak tekellerin mülkiyetindedir. Dünyada egemenliği uluslararası tekelci burjuvazi elinde tutar, Türkiye’de de öyledir. Tek farkla ki, bizim burjuvazimiz işbirlikçi bir tekelci burjuvazidir.

Ve Yalçın’ın AKP ve Erdoğan “hataları”yla “beceriksizlikleri” olarak saydıkları, hata ve beceriksizlikten ibaret olmayıp doğrudan Türkiye’de egemenliği -büyük toprak sahipleriyle birlikte- elinde tutan işbirlikçi tekelci burjuvazinin sınıf çıkar ve tutumlarıyla ilgilidir.

Evet, bir “faiz düşürme takıntısı”ndan söz edilebilir ve siyasetin ekonomi karşısında hiçbir özerkliği yok değildir. Başka “takıntılar” ve etkileri de yok sayılamaz. İzlenen takıntılı dış politika örneğin, “sıfır sorun” edebiyatıyla başlamış, ama dostlar Katar’la Azerbaycan’dan ibaret kalmıştır. Rusya’yla paslaşılmaktadır ve onunla yakınlık Amerika’ya karşı koz olarak kullanılmaya çalışılmıştır. Avrupalılara bağırılıp çağrılmıştır. Ancak hem “takıntı”dan kısa sürede cayılıp gerektiğinde faizler yükseltilmiştir ve hem de asıl sorun, faizine bile bakmadan borç üstüne yığılan borçlardır ki, bunların 320 milyar doları tekelci patronların 130 milyar dolar kadarıysa yine tekelci patronların “yürütme komitesi” durumundaki devlet ya da “kamu”nundur. Amerika ve Avrupa ile anlaşmazlıklar da yerli ve yabancı tekeller arasındaki paylaşım sorunlarından kaynaklanmaktadır, ve konu, “vatan” ve “millet” denerek “yerli ve milli çıkarlar” olarak tanımlansa da, işbirlikçi tekellerin ve egemenlik aygıtları olan burjuva “komite”nin “özel çıkarları”yla ilgilidir. Somali’de hangi tekel ne kadar tekel kârı elde edecek, Suriye’de kimin payı ne kadar olacak, ortak yatırım ve aracılık faaliyetlerinden, komisyonculuktan ne kazanılacak –sorunun aslı budur. Suriye bölünecek mi bölünmeyecek mi, başka devlet ya da özerk bölgeler olacak mı olmayacak mı –tümü son tahlilde gelip bu paylaşım sorununa oturur.

Borçlanmaların genel çerçevesi de doğrular ya da “hatalar”da değil, bu büyük fotoğrafta belirir. Bir bölümünün yine egemenlerin lüksüne harcandığı, safahatlarla israf ve yolsuzluklarla hiç edildiği tartışmasızdır. Amacımız şüphesiz kimseyi temize çıkarmak değil, ancak bu lüks, israf ve yolsuzluk eğilimi kapitalizmin hele tekelci aşamasında olmazsa olmazdır. Kimi yer ve zamanda az, kimindeyse çoktur, abartılıdır, ama geneldir. Asıl olan, müsrifliği, lüksü ve yolsuzluğu da içinde olmak üzere, özellikle tekelci dönemde kapitalist ülkelerin izledikleri politika ve uygulamalarının tekellerin, tekelci burjuvazinin çıkarlarının ürünü olmasıdır. Ülkeleri, tekelci patronlarına rağmen ve ne denli kişisel güce sahip olurlarsa olsunlar, şu ya da bu kişiler değil, tekeller yönetirler. Kendi çıkarlarını dayatırlar ve bu çıkarlar doyurulur. Örnek orta yerde durmaktadır: Bu sıkışıklıkta Güler Hanımın vergi borçları sorunu çözülüvermiştir ve bu tekil bir örnek değildir. Ülker Grubu da, Doğuş Grubu da borçlarını yeniden yapılandırmış ve aktif sermayelerinin büyük bölümünü yurt dışına aktarmışlardır.

Kaçmışlar mıdır? “Gemiyi ilk terk edenler”den midirler? Yok canım! Sadece yurtdışına yatırım yapmaktadırlar!

Ancak tartışmasızdır ki, örneğin neredeyse milli gelir düzeyine ulaşan borçlanma, hata sonucu olmadığı gibi tek ya da birkaç siyasi “karar verici”nin işinden ibaret değildir. Onların rolleri yok mudur- vardır. Sonuçta onlar borç almış ya da alınmasına önayak olmuşlar ve bal tutup parmaklarını yalamışlardır. Öncesinde başlayan emperyalizmle ilişkiler, II. Savaş sonrasında Amerikan Marshall Yardımlarıyla yeni bir atılım içine girmiş, giderek savaşın ardından toparlanan Avrupa ülkeleriyle de borç ve bağımlılık ilişkileri gelişmiştir. Türkiye tekelci kapitalizminin, Avrupa’nın emperyalist ülkelerinden alınanları da kapsayarak, başta Amerikan malı ya da yönlendirmesi Batı’dan borçlanma üzerine kurulu olduğunu söylemek yanlış olmaz. Ve bugünkü tekellerin bu yönelimi, Türkiye söz konusu olduğunda, yalnızca tekelci kapitalist döneme özgü de değildir. Üstelik Türkiye’ye de özgü değildir. Osmanlı’ya kadar gider.

OSMANLI BORÇLANMA GELENEĞİNDEN DEVAM

Kanuni’nin Fransa’ya tanıdığı kapitülasyonlarla başlanmış ve bugüne gelinmiştir. Osmanlı’nın gerileme dönemi denen artık fütuhat yoluyla dış kaynaklara el koyma ve devlet harcamalarının yağmayla finanse edilmesi devrinin kapanmasının ardından, önce Osmanlı altın ve gümüş akçelerine bakır vb. karıştırılarak idare edilmiştir. Ancak dış kaynaklar kurudukça, giderek bugünkü gibi dışarıdan gelecek “sıcak para” ihtiyacı vazgeçilmez olmuş, çoğu kez yeniçeri maaşları dış borçtan karşılanıp ödenmiştir. Abdül’ler üçlemesinin Sultanları, Abdülmecid, sonra kardeşi Abdülaziz ve en son, oğlu, o çok övülen, yere göğe sığdırılamayan Sultan Abdülhamid, kendi özel hazinelerini doldururlarken Osmanlı’yı “uçan kuşa muhtaç” hale sokmuşlardır. Dönem, Osmanlı’ya “hasta adam” adı takılan, borçlarla yaşanan ve Osmanlı’nın İngiliz, Fransız ve Rus etkisi altında oradan oraya sürüklendiği dönemdir. II. Mahmut’un Kavalalı M. Ali Paşa’ya karşı –Hünkar İskelesi Anlaşmasıyla– ittifak kurduğu Rusya’ya Boğazları açması ve büyük bir Rus ordusunun destek için Üsküdar’a çıkmasının ardından, önce İngilizci Mustafa Reşit, sonra Emin Âli ve Rus yanlısı Mahmut Nedim Paşalar, kâh bu ülkeyi kuzeyden sıkıştıran Rusya’nın baskısı karşısında ve Mısır Meselesinde kazanmak üzere İngiltere’ye ilave imtiyazlar tanıyarak (1838 Balta Limanı Anlaşması, 1839 Gülhane Hattı Hümayûn, 1856 Islahat Fermanı, 1854 Kırım Harbi ve 1856 Paris Anlaşması), kâh Mısır’ı ve asıl İngiltere’yi dengelemek üzere Rusya’ya tavizler vererek, kâh Kavalalı’nın ilerleyişini durdurmak üzere Fransa ve sonra İngiltere’ye olanaklar sağlayarak, topraklarındaki ilerleyişlerinin yanında Osmanlı üzerinde ticari ve mali etki gücü ve nüfuz kazanmalarının önünü açanlar oldular.

Ve 1876’da Meşrutiyet sözü vererek II. Abdülhamid geldi. Özellikle AKP tarafından fazlasıyla övülerek “Ulu Hakan” denip başarılarıyla göklere çıkarılır, ancak Osmanlı’yı yıkıma götürenlerin başında gelenlerdendir. Büyük emperyalist güçler arasında çaresizliğin denge oyununu oynayıp onları birbirlerine karşı kullanarak aradan sıyrılmayı marifet saymıştır, ancak tarih başarısızlığının tanığıdır. Bu, başarılı olunabilecek bir oyun değildir!

Döneminde Osmanlı; Sırbistan, Karadağ ve Romanya’nın bağımsızlıklarını tanıdı, Bulgaristan Prensliği kuruldu ve ’93 Harbi olarak bilinen 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşında Ruslar doğuda Kars ve Erzurum’u işgal edip batıda da İstanbul’a kadar geldiler. Avusturya Bosna’yı alırken Kıbrıs İngiltere’ye bırakıldı. Fransa Tunus’u, İngiltere ise Mısır ve Somali’yi işgal etti. Etiyopya İtalya tarafından işgal edildi, Girit ve Kuveyt özerklik kazandılar.

Ancak Abdülhamid’in asıl “başarısı”, Düyun-u Umumiye’nin kuruluşu ve Osmanlı’nın fiilen Genel Borçlar İdaresi denen bu mali hükümranlığın boyunduruğu altına girmesidir. Osmanlı, birincisini Mahmud Nedim aracılığıyla Abdülaziz döneminde ilan ettiği moratoryumun ardından ikincisini onun döneminde ilan etti. Devlet iflasını açıkladı. 1879’da, iç borçlarının karşılığı olarak, belli başlılarından oluşan bir dizi vergi geliri, başlıca alacaklılar olan Osmanlı Bankası’yla Galata Bankerleri hesabına temlik edildi. Ancak iç borçlardan ibaret değildi. Daha büyük meblağ oluşturan dış borçlar için bu kez yabancı bankalar ve ait oldukları büyük emperyalist devletler Osmanlı’nın üzerine çullandılar ve 1881’de devletin bütün vergi kaynakları yabancı kapitalistlerin kontrolündeki Düyun-u Umumiye’nin denetimine girdi. Vergileri onlar toplayıp faiz ve ana paralarını tahsil etme imtiyazını elde ettiler.

Yakın tarihteyse, benzer uygulama, az çok kitaba uydurulmuş halde ve içişlere karışmazlık görüntüsü altında IMF’yle yapılan anlaşmalarla devam etti.

IMF’nin Kemal Derviş eliyle dayatıp uyguladığı para politikalarını sadakatle sürdüren AKP ise, hükümet olduktan bir süre sonra ülkeyi IMF’yle anlaşmalara gerek olmayan bir noktaya taşımakla övünmektedir. Övünmesi, anavatanlarında faizlerin düşüklüğü nedeniyle yatırılmayıp “sermaye fazlası” oluşturan ve “sıcak para” olarak Türkiye’ye gelen dövizle borç ödemelerini IMF’ye ihtiyaç kalmadan çevirebilmiş olmasından kaynaklanmaktadır. Ancak bu yolla borçlar şiştikçe şişmiştir ve şimdi yine IMF’yle yeni anlaşma sularına girilmiş, söylentileri ortada dolanmaya başlamıştır.

BORÇ EKONOMİSİNİN KISA TARİHİ:
KOMPRADOR BURJUVAZİDEN İŞBİRLİKÇİ TEKELCİ BURJUVAZİYE

Abdülaziz ve Hamid dönemlerinde artık net biçimde Avrupalı emperyalistlerle boy ölçüşemez olarak eldekini koruyamaz hale gelmiş Osmanlı’nın sorunu, kapitalizmin gelişmemişliği ve merkezi feodal ekonomisi içinde burjuvazinin tefecilik ve ticaretle, en irilerinin ise limanlarda yabancı kapitalistlere aracılıkla karakterize oluşuydu. Sermaye fazlasıyla kıttı, başta dış kaynakların giderek kurumasıyla tek gelir kaynağı haline gelen ve başlıca karasabanla tahıl üreten halkın sırtına yüklenen vergiler devlet harcamalarını karşılamıyordu. Osmanlı’yı “hasta adam” yapan, üretim koşullarının geriliği ve yatırım yerine eldekinin tüketilmesi ve hazırdan yemeye dağ bile dayanmayışıydı. 1838’le başlayan ’39 reformlarıyla süren –gümrüklerin giderek sıfırlanmasıyla– Osmanlı pazarının Batı’ya, özellikle İngiltere’ye açılışı, ülkenin başta “dünyanın atölyesi”nin ithal mallarıyla dolmasına neden olmuş… Ufak-tefek işletmeleri göçertip gelişmesinin önünü kestiği yerli sanayiinin gelişme dinamiklerini yok etmiş… Ve limanları mesken tutup Batıyla ticarette aracılık yapan komprador nitelikli bir burjuvazinin tefeci ve toprak beyleriyle el ele egemenliğinin yolunu açmıştı. Emperyalizm, yani tekelci kapitalizm öncesi dönemdi. Abdülhamid zamanında artık ortaya çıkmaya başlamış olsalar bile, kapitalist tekeller, henüz kalıcı hale gelmedikleri gibi ekonomiye damgalarını da vurmuyorlardı. Ve henüz sermaye kapitalist “ihraç malları”nın birinci sırasındaki yerine kurulmamış, bir dünya pazarı yaratılmış olsa bile, bu henüz başlıca ticaretle karakterize bir pazardı ve sınırları aşarak ülkeler arasında dolaşımda olan metalardı.

O günlerden bugüne elbette koşullar değişmiş, kapitalizm emperyalizme (tekelci kapitalizme) dönüşürken, kapitalizmi gelişen Türkiye, dünyada ilk 20 ekonomi arasına girmiştir. Hala dünya ölçeğinde meta ticareti sürmektedir kuşkusuz, ancak artık sermaye ihracı önde ve ağırlıktadır ve gelişmiş ya da gelişmemiş bütün ülkeler sadece satışa hazır metalarla dolu değillerdir, ama iktisadi ve toplumsal yapılarının en küçük hücrelerine kadar nüfuz eden sermaye ilişkilerinin egemenliğinde birbirlerine bağlanmışlardır. Mali sermaye egemenliği, kapitalizm koşullarında, hangi politika izlenirse izlensin, hangi hata ya da hata olmadığı ileri sürülecek tutumlar alınırsa alınsın, politik rejimlere de bağlı olmadan, belirleyici ve süreğendir.

Kurtuluş Savaşı’nın ardından, henüz emperyalistler açısından önemsenecek bir pazar oluşturmayışının yanında iki savaş arasının yorgunluk-bıkkınlık ve kendi-içine dönme ve toparlanma eğilimiyle ’29 Bunalım’ının sağladığı elverişli koşullarda, Sovyet yardımlarının da küçümsenmez katkısıyla, Türkiye, ulusal bir ekonomik gelişme süreci izlenmiştir. “Yerli ve milli” denebilecek hangi işletme varsa, bu dönemde kurulmuştur. Sonra giderek tavsamalar başlamış ve emperyalistlerle yakınlık ve giderek işbirliği süreci yeniden gündeme gelmiştir. II. Dünya Savaşı’na ön gelen yıllarla savaş yılları ulusallığın törpülenmesi ve Batılı müttefikler ve faşist kamp arasında yalpalamalarla idare edilip savaşın ardından “Hür Dünya” ve sonra NATO’ya katılarak, Türkiye, kapitalist dünyadaki “mümtaz yeri”ni perçinlemiştir.

Sonra, darbelerle kesintilere uğrayan, 28 Şubat’taki tutumu nedeniyle Demirel’e ve propagandif nedenle yargılama konusu edilen ama politikaları aynıyla sürdürülen 12 Eylülcülere şerh düşülse de, Erdoğan ve AKP’sinin Özal’la birlikte överek sahiplendiği Menderesli, Demirelli, Evrenli, kuşkusuz Özallı ve en son anlaşmaya varılan Çillerli yıllar gelmiştir. AKP’nin, dinselleştirerek, ancak belirgin niteliğini ve özellikle ekonomi politikalarını derinleştirerek sürdürdüğü bütün bu dönemin temel özelliği, emperyalizme bağımlılık ve işbirlikçi tekelci burjuvazinin egemenliğidir.

AKP VE DIŞA BAĞIMLI EKONOMİNİN “YERLİ-MİLLİ” MALLARI!

AKP yıllar boyu “büyüdük-büyüyoruz” propagandası yapmış, Türkiye’yi büyütmekle övünmüştür. Evet, Cumhuriyet tarihinin ortalaması olan yüzde 5’lik bir büyüme AKP döneminde de gerçekleşmiştir. Nasıl büyündüğü ve kimin büyüdüğü tabii ki önemlidir; ancak örneğin milli gelirin, ihracat ve ithalatın vb. arttığı tartışmasızdır.

Sorun tam da buradadır. Neoliberal Derviş politikalarıyla başlanmış ve bu yol terk edilmeyerek tamamen dışa bağımlı ilerlenmiştir.

Özelleştirmeler neredeyse devletin elinde hiç işletme kalmamacasına sürdürülmüş, en son şeker fabrikaları satışa çıkarılmıştır. Demir-çelik, alüminyum, hemen tüm gıda sanayi (et-balık, süt, içki, sigara), giysi (Sümerbank), enerji üretim ve dağıtımı (kömür, petrol, elektrik), tüm müteahhitlik (Karayolları, DSİ vb.) ve işletmecilik faaliyetleri (Hava Meydanları, Denizcilik İşletmesi, TCDD, PTT, belediye ve sağlık hizmetleri vb.) başta olmak üzere “ulusal varlık” kategorisinden ne varsa, çoğu yabancılara satılmıştır. Satışlardan finans sektörü de payını almış, yabancı sermayeye satılmayan ya da yabancı ortaklı olmayan banka neredeyse kalmamıştır, onlar da, Halk Bank örneğinde olduğu gibi kredi ve borç alış-verişleri içinde boğulmaktadır. ABD’den gelebilecek ceza olasılığı ise cabasıdır. Bankalarla borsanın en az dörtte üçü yabancı sermayenin elindedir.

Üstelik büyümeyi koşullayan yatırımlar betona yapılmıştır ve on küsur yılda kurulan tek fabrika bile yoktur. Yapılanlar, AVM’ler, TOKİ ve Kolin, Kalyon, Ağaoğlu vb. villa ve daireleri, çoğu yabancı ortaklı yollar, köprüler, havaalanlarıdır. Ulaşım şüphe yok ki önemsiz değildir. Ancak en başta üretilecek malların dağıtımı açısından önemlidir ki, yeni mal üretecek yeni fabrikaya yatırım yapılmamıştır, yapılmamaktadır. (Üstelik bir de, bir de köprü ve yol geçişleri dolar kuruyla hazine garantisine alınarak, üzerinden geçen olsa da olmasa da, müteahhitlerin doyurulması halkın sırtından garanti edilmiştir.) Bu nedenle istihdam sorunu da kapitalizm normalinin üzerinde büyüdükçe büyümektedir.

Ve doğal bir sonuç olarak, ABD ile yaptırım “restleşmesi”nde, “Onların İPhone’u varsa öbür tarafta Samsung var, Venüs var, Vestel var” diyen Erdoğan “yerli”sini işaret etse bile tek bir “milli” ürün örneği bulunup verilemediği ve “elektronik boykot” çağrısının ortada kaldığı biliniyor. İPhone’un gümrük vergisini yükseltmekten kaçınma bir yana ya Samsung gibi yerli olmadığı gibi düpedüz ABD’nin fazlasıyla yakını olan bir Güney Kore tekelinin ürünü ya da diğerleri gibi yazılımı ve chipleri Amerikan malı olan ürünler!… Başka var mıdır? İplik ve kumaş gibi yerli ve milli tekstil ürünleri vardır Türkiye’nin, ama işte aşağı yukarı o kadardır. AKP’nin Türkiye’yi getirdiği yer, buğdayla mercimeğin, nohutla fasulyenin, koyun ve dananın yerli ve millisinin bulunamaz olup önemli bir kısmının ithal edildiği noktadır. Çoğu işletmenin ortağı ya da kreditörü bankalar yabancı sermayelidir, otomotiv sanayi baştan aşağı yabancı sermayelidir, enerji öyledir. Hatta müteahhitlik firmaları yabancı sermayelidir ya da bütün önemli ihaleleri yabancı tekellerle ortak konsorsiyumlar kurup almaktadırlar. Çok övünülen Atak helikopteriyle Altay tanklarının “yerli ve milliliği”nin ise örneğin, Şubat 2018 Almanya ziyaretinde Alman ajansı DPA’ya “makineler Almanya’dan geliyor, önemli aksamlar Almanya’dan geliyor. Daha basit parçalar Türkiye’de yapılıyor” şeklinde konuşan zamanın AKP Başbakanı Binali Yıldırım tarafından geçersizleştirildiği bilinmektedir.

Yerli tekeller işbirlikçidirler. Uluslararası tekellerin uzantısı durumundadırlar. Türkiye mali sermayesi, uluslararası mali sermayenin, özellikle Amerikan ve Batı mali sermayesinin yerli versiyonundan başka bir şey değildir. Türkiye’nin işbirlikçi yerli tekelci burjuvazisi, uluslararası tekelci burjuvazinin Türkiye müfrezesidir. Bir örnekle şu demektir ki, örneğin Koç’un “ulusal” denebilecek kendine özgü ve bağımsız bir üretim gerçekleşme tablosu yoktur. Koç, otomotiv sanayi bakımından, uluslararası ölçekli Ford ve Fiat tekellerinin üretim (ve değişim) süreçlerinin tamamlayıcı bir parçası olarak işlevseldir. Koç’un –otomotivle sınırlı konuşulursa– tekelci birikim sürecini, Ford ve Fiat’ınkinden ayırt etme olanağı bilançolar ya da kağıt üzerinde bile yoktur!

AKP döneminde üretim ile ilgili olarak yapılanların, makine üretimi demek olan üretim için gerekli araç ve aletlerin üretimi olarak “üretim için üretim”le ilgisi olmamıştır. Ancak bunun başlı başına bir AKP “hatası” ya da AKP ile başlayan bir “hata” olduğu herhalde ileri sürülemez. “Üretim için üretim” kapsamında üretilen, ya madencilik konusu kömür ve demir, bakır gibi cevher, sondajlanan petrol ve buğday, arpa, mercimek vb. türü tarım ürünleri olarak hammaddelerdir. Ya da demir-çelik işletmeleri örneğinde olduğu gibi sac ve çekme demir türü işlenmiş hammadde olarak kullanılanların yanında örneğin inşaatta çimento, karo, elektrik ve su tesisatı malzemeleri ve armatürler, tekstilde iplik, otomotiv sanayide balata, araba camı, cam lastiği vb. türü “aramalları”dır. Hammadde ve aramalı üretiminin yanında “üretim için üretim” kapsamında ek olarak sayılabilecek olan, petrol işleme, baraj ve HES’ler vb. ile elektrik üretimi türünden enerji üretimidir. Yoksa makine ve hele makine yapan makine üretimi olarak “üretim için üretim”, Türkiye’de kategorik olarak yapılmamaktadır, yapılmamıştır. Üretken faaliyet olarak Türkiye’de gerçekleşegelen, gerisi ithal malıyken ve önemli bir çoğunluğu doğrudan yabancılar veya onlarla ortak yatırımlarla üretilirken, başta zorunlu tüketim maddeleri olmak üzere “tüketim için üretim”, enerjinin yanı sıra en çok hammadde ve aramalı üretimi olmuş, sınır buradan çekilmiştir ki, sürecin başlangıcı olarak, öncesi bir yana, Osmanlı’nın II. Mahmut Dönemi ve İngiltere’ye ticaret serbestisi tanıyan 1838 Balta Limanı Anlaşması alınabilir.

AKP BORÇ EKONOMİSİ: FAİZ ORANLARI VE “SICAK PARA”

Peki, yabancı tekelci sermayeyle içli dışlı olan ve ezici çoğunlukla tüketim için üretim olarak gerçekleşen işbirlikçi tekellere dayalı Türkiye ekonomisine AKP katkısı ne olmuştur?

AKP, zaten en az yüz elli yıldır geçerli olan Batı’dan alınan borçlara dayalı bağımlı ekonomiyi ihya etmiştir. Zaten bir “borç ekonomisi” olan Türkiye ekonomisi üzerine tüy dikilmiş, AKP, 2002’de 130 milyar Doları bulmayan dış borçları 2017’de 453.2 milyar Dolara fırlatmıştır. 2017’de sadece devletin borcu 130 milyardan fazladır. İşbirlikçi tekellerin bir yıl içinde geri ödemeleri zorunlu borç tutarı 240 milyar doları bulmaktadır. Cari fiyatlarla 800 milyar dolayındaki milli gelirle bu ödemeyi başarmak deveye hendek atlatmaktan zordur.

Erdoğan-AKP yönetimine destek veren Ekonomi ve Dış Politika Araştırmalar Merkezi (EDAM) Başkanı Sinan Ülgen’in “Hem yurt içi hem yurt dışı yatırımcılar ve finansal aktörlere güven veriyor olması lazım” sonucunu çıkardığı AKP’nin ekonomiyi taşıdığı yere ilişkin ilginç tanımı şöyle: “Türk ekonomisi nihayetinde yurt dışından her yıl 250 milyar tutarında döviz girdisi sağlama ihtiyacında olan bir ekonomi.[1]* Yani: Her yıl 250 milyarlık bir “sıcak para” girişi olmazsa dönmeyecek bir ekonomi! Bunun geldiği anlam açıktır: Her yıl faizleriyle birlikte borçlar katlanacaktır, katlanmaktadır. Bir dönem bu döviz girişi gerçekleşmiş, ama şüphesiz faiz ödemeleriyle birlikte borçlar da birikmiştir.

Borç üzerine borç yapılmakla kalınmamış, “sermayenin kediye yüklenmesi” hiç aksatılmadan başlıca yol bilinmiştir!

Büyüklenme ve “büyüyoruz” böbürlenmesinden geçilmemiştir. Ancak bilinir ki, sermayesi kıt bir ülkede yatırım ve üretim zordur. Diyelim ki, –zamanında örneğin ABD ve Almanya’da özel kapitalistler için fazlasıyla büyük olan demiryolları ve iletişime (PTT) devletin yatırım yapması türünden– belirli yatırımlar için dış kaynak ve borçlanma gerekebilir, gerekmiştir. Alınan borçlar, makine ya da digital/bilgisayar/elektronik üretimi gibi vazgeçilmez yatırımlar için kullanılsa neyse denebilir. Değildir. Söylendiği gibi, “dişin kovuğuna gidenler”in yanında betona gömülmüştür. Kısa vadeli kapkaç kazançlar arayan, faizden, borsadan, arsa vb. rantından kazanıp çarpıp giden ve “sıcak para” denen yabancı sermaye girişlerine dayalı dışa bağımlı bir ekonomi –AKP’nin ihya ettiği ekonomik model budur! Bu yolla tarım ve hayvancılık ölüme sürüklenirken sanayi tıknefes olmuş, lafta “faiz düşmanlığı” yapılırken faizciliğin ve kapkaç ticaretin önü açılmış, kolay getirisiyle ekonomi inşaata ve müteahhitliğe yöneltilmiştir.

Amerikan Fed ve başta Avrupa’nınkiler olmak üzere onu takip eden Merkez Bankalarının düşük, hatta sıfır faiz politikası izlediği dönemde, metropol ülkelerde atıl durumda olup yatırım ve tatlı kâr alanları arayan “fazla sermaye”nin ihraç ve ithalinde sıkıntı yaşanmamış, “yol yaptık”, “köprü yaptık” övünmelerinden geçilmemiştir. Bu dönemde ne ABD ve ne de diğer Batılı ülkelere tek bir kötü laf ve muamele gösterilebilir. Tersine BOP eş başkanlığıyla mutlu olunmuş, yabancı sermaye akını sevinçle karşılanmıştır.

Yabancı sermaye tatlı kârları buldukça Türkiye’ye akışını sürdürmüştür. Ama bu dönem, aynı zamanda Türkiye’nin kredi notlarının kırılmaya ve “kırılgan ekonomiler” arasında sayılmaya başlandığı bir dönem de olmuştur. Borçların milli gelire ve ithalatın ihracata oranının yüksek, cari açığın fazlasıyla büyük olmasının, “sıcak para” fonlamasına dayalı “borç ekonomisi”nin sürdürülebilirliği konusunda kuşkular uyandırmasında şaşılacak şey yoktur. Ancak yüksek öz-güven ve kibirle “not kırmalar” Türk-İslam düşmanlığı sayılır, içeride de “hukukun üstünlüğü”nü tümden geçersizleştiren “yaptım oldular” yatırımcıyı ürküten tepkilere neden olurken, asıl gidişatı tersine çeviren değişiklik, Fed’in faiz oranlarını yükseltmeye başlaması olmuştur.

Bu, tatlı kâr arayışıyla “serseri mayın” durumunda ortalıkta dolaşmakta ve bu arada en azından görece yüksek faizden yararlanmak üzere Türkiye’ye gelmekte olan “sıcak para” olarak dolar/döviz akışının sonu olmuş, döviz girdisi büyük ölçüde azalıp koşulları zorlaşmıştır. Dolar, faizler yükselirken gelir vb. vergisi oranları düşürülen Amerikan iç piyasasında kalmaya yönelmiştir. TL’nin değerini düşüren de, başlıca ülkeye eskisi gibi gelmez olan dolara olan ihtiyacın artmasıdır. Dolar TL karşısında değerlenmektedir. Kriz belirtileri baş gösterip ekonominin kırılganlığı artıkça kredi derecelendirme kuruluşlarının not düşürmeleri[2]* ve kurlardaki yükselişin doğurduğu riskler de eklendiğinde, döviz kaynağı başlıca ülkelerde faiz oranlarındaki artış dolayısıyla Türkiye’den ayağını kesme eğilimine giren döviz artık ancak çok yüksek faizlerle bulunabilir olmuştur. Bu, özel şirketlerin yanı sıra bankaların sendikasyon olarak yabancı bankalardan aldıkları kredilerinin maliyetini yükseltirken teminat karşılığı olarak “dayanak varlıklar”ın ipotek edilmesi yoluna gidilir olmuştur.[3]** Ve bütün bu ekonomi ve izlenen ekonomi politikalar bağlamlı gelişmelerle sonuçları, papaz (ve sair tutuklu alış-verişi) dolayısıyla “ABD’nin Türkiye’ye ekonomik savaş açması” olarak anlaşılmakta ya da doğrusu öyle gösterilmek işe gelmektedir.

Öylesine ki, Erdoğan ve ekonomi kurmaylarına bakarsanız, döviz kurlarındaki yükselme Amerikan oyunudur, ama “kesinlikle Türkiye’nin ekonomik gerçekleriyle uyumlu değildir”![4]***

PAPAZ VE “ABD’NİN EKONOMİK SAVAŞI”YLA KRİZİN YÜKLERİ

Başlıca faizlerin artış ve azalışına paralel olarak doların hareket yönünün değişmesinin, dışa bağımlı ve üretime değil “sıcak para”ya dayalı bir borç ekonomisini sıkıntıya sokması tamamen doğaldır. Üstelik daha kapitalizmin krizi kendisini tam belli etmemiş, resesyona girilmemiştir. Ancak gelmekte olduğu ve ihracatı kolaylayacak olsa da TL’nin değer kaybetmesiyle hızlandırılacağı ortadadır.[5]****

Bütün bu ekonomiye dair olan gelişme ve izlenen ekonomi politikalarının iflası, Türkiye’de içeride tek adam rejimi kurulması ve beraberindeki “hukukun üstünlüğü” ve “bağımsızlığını” tamamen yitirerek yürütmenin elinde tehdit ve Brunson meselesindeki türden “at pazarlığı” aracısına dönüşmesi, demokrasiden iyice uzaklaşılması, dış politikada ise neredeyse tam bir tıkanmayla eşzamanlı olarak yaşandı. Avrupa ülkeleri ve ABD’yle zaten “papaz” olunmuşken üstüne bir de papaz Brunson meselesi eklendi. Yoksa 24 Haziran Seçimleri, başka bir nedenle değil, kırılganlığı fazlasıyla ortaya dökülmeye başlayan, döviz fonlamalarına muhtaçlığıyla dışa bağımlılık katsayısı tırmanmış kapitalizmin krizinin sonuçlarını ağırlaştıracak olan izlenen ekonomi politikalarının halk üzerindeki yıkıcı ve olumsuz etkilerinin oylara yansımasından korunmak amacıyla erkene alınmıştı. Kapitalist krizin geldiğini en çok hissedip fark eden, krize davetiye çıkaran ekonomi politikalarının sahibi Erdoğan ve ekonomi kurmaylarıydı.

Brunson meselesinin “tüy diktiği” söylenebilir ki, ABD ile gerginliği koşullayanın bu mesele olmadığı da ortadadır. ABD ile ilişkileri geren asıl sorunlar, “eksen değiştirme” tartışmalarına varan dış politikadaki yalpalamalar ve Amerika’ya karşı bölgede Rusya’nın kullanılmasına çalışılması, aralarındaki çelişkilerden yararlanılarak ABD’nin –lafta kalınmayarak– Rusya’yla dengelenmesi çabalarıydı. S-400’ler, Türkiye’nin –ucu nükleer silahlanmaya açık– en büyük yatırımı olan Mersin-Akkuyu Nükleer Santrali, Rusya’nın yanında ABD’nin ambargo İran’la ittifak ve Suriye’ye ilişkin ABD’yi dışlayan “Astana Üçlüsü”nün oluşumu, yine Suriye’de ABD ile koordineli olmayan birbiri peşi sıra iki askeri harekat ve Türkiye’nin İran ambargosuna uymama yönündeki açıklamalarıdır… Bunlar, “dik durma” adına ben bilirimci yeteneksizlikle öylesine paldır-küldür uygulamaya konulmaya çalışılmıştır ki, önce benzer nedenlerle Avrupalı emperyalistlerle ve ardından Trump Amerika’sıyla “papaz” olunmuştur.

Amerika ile bu gerginlik süreci, hem “sıcak para” akışının durakladığı hem de kapitalist krizin belirtilerinin ayyuka çıkıp üst üste yığılmaya başladığı koşullarla çakışınca “ABD’nin açtığı ekonomik savaş” denmiş, emekçi kitlelerin okşanan milli ve kuşkusuz Amerikan karşıtı anti-emperyalist duyguları, söz konusu krizin yüklerinin bizzat bu kitlelerin kendi sırtına yıkılmasına rıza göstermeleri amacıyla kullanılmaya çalışılmaktadır.

Emekçi halktan fedakarlık istenecektir, istenmeye çoktan başlanmıştır. Fedakarlık yapmayı kabullenmeleri için, işçi ve emekçilere, öncelikle tekelci patronlar ve bizzat Erdoğan’la “aynı gemide” olduklarını kabullendirmek şarttır. Bunun görünen ve kısa sürede akıl edilen en kolay yolu anti-emperyalist duygulara seslenen “bize”, yani “hepimize” “savaş açan Amerika” vurgusuyla “Amerika’ya karşı direniş” çağrıları çıkarılmasıdır. Öyle yapılmıştır. Sömürülen yığınların Amerikan karşıtı milliyetçi ve anti-emperyalist duygularla –tekelci patronlar teşvik ve vergi kolaylıklarıyla vb. desteklenirken– az ücretle çalışmayı, sefaleti, giderek işsiz ve aç kalmayı kabullenmesi öngörülüp beklenmektedir!

BURJUVA MUHALEFETİN ELEŞTİRİLERİ VE “GEMİ” MESELESİ…

Şimdi asıl sorunun Amerika’yla papaz krizi olmadığını belirterek, ekonominin “yapısal sıkıntısı” ya da “borç ekonomisinin kırılganlığı”nı Saadet Partisi de, CHP de, hatta Aydınlıkçılar bile eleştiri konusu yapıyor. Ama bu ne demektir?

Bu, “gemi” tartışmasını belirleyecek temel sorundur. “Hepimiz aynı gemideyiz” tezi buradan kanıtlanacak ya da geçersizleşecektir. “Gemi” kimin “gemisi”dir -konu budur! “Hepimiz”in mi? Başlarında “reis”, işbirlikçi tekellerin mi?

Temel bir sorun, konuya nereden yaklaşılacağı ile ilgilidir; AKP’nin ihya ettiği dışa bağımlı borç ekonomisi ve egemenlik ilişkilerinden mi politik “hatalar”dan mı? Konu “hatalar” mıdır, işbirlikçi tekelci ekonomi ve bu ekonominin ürünü ve unsuru olduğu kadar çıkarı böyle bir ekonomide olan sınıfsallığa mı dairdir?

Hata” değil, “kökü dışarıda” bir sınıfın çıkarları ve buradan kaynaklanan bir sınıf tutumu söz konusudur. Politika düzeyine yükseltilmesi başka bir yerden değil, buradan, –önüne geleni “millete ihanet” ve “vatan hainliği” ile suçlarken– gözü banka hesaplarındaki dolarlardan başkasını görmeyen ve milletle ilgisi ancak ona karşıtlık ve hainlik etmek olan bu sınıf çıkar ve tutumundan türemektedir. Başlangıçta yabancı kapitalizm ve onun aracısı komprador burjuvazi ve günümüzün tekelci kapitalizm koşullarında emperyalizm ve işbirlikçisi yerli tekelci burjuvazi. İlişki budur, sorunun kaynağı buradadır ve “hepimizin içinde olduğu” ileri sürülen “gemi” bu ilişkinin ürünü bir “gemi”dir. Ne ulusaldır ne de halkındır; ama –büyük toprak sahipleriyle birlikte– egemenliği elinde tutarak milletin ve temel sınıfları olan işçi sınıfı ve emekçilerin sırtında tepinen işbirlikçi tekellerin gayrı milli ve halk karşıtı “gemisi”dir!

Oysa burjuva muhalefet eleştirmesine eleştirmektedir, ancak o kadardır, “gemi” yine “hepimizin” olmakta; eleştiriler, söylendiği gibi, “hepimiz aynı gemideyiz” sahiplenmesi içinde eriyip gitmekte ve Erdoğan-AKP yönetimiyle mücadelenin yerini –tabii ki bu politika ve tutumun geliştiricisi ve çağrıcısı olduğu kadar uygulama mevkiinde (iktidarda) de olan Erdoğan’ın tek adam yönetimi ve liderliği altındavatanı ve milleti savunmada birlik tutumu almaktadır. ABD’ye ve hatta sözde “emperyalizme karşı birlik” gibi tüm eleştirelliğin üzerine çökmekte, Erdoğan’a, son AKP Kongresi’nde yaptığı gibi “AKP millettir” diye konuşma olanağı verilmektedir!

Örnek: Kılıçdaroğlu’nun hemen her gazetede farklı yansıyan, gazete ve TV’lerin Ankara Temsilcileriyle bir araya geldiği yemekte söyledikleri. Farklılık, herhalde eleştirelliğin “hepimiz aynı gemideyiz” tutumunda erimesi nedeniyle oluşan karmaşa ve habercilerin kendilerine göre anlamalarından kaynaklanmış olmalıdır.

Yandaşlar” bir yana, 17 Ağustos tarihli gazetelerden Birgün’e göre, Kılıçdaroğlu “aynı gemide değiliz” demiş ve devam etmişti: “Rahip meselesi krizi önceledi o kadar, yoksa rahibe bağlı bir olay değil… Hükümet Papaz krizini öne çıkararak beceriksizliğini, basiretsizliğini örtmek istiyor.” Bir eleştirisi de “Geminin kaptanı, makinisti, çarkçıbaşı, kamarotu aynı insan. Gemi kayalıklara doğru gidiyor.” şeklindeydi. Cumhuriyet’e göre ise, “Brunson’la beceriksizliğini örtme”ye ilişkin söylediklerinden sonrası farklıydı: “Kılıçdaroğlu, ‘hepimiz aynı gemideyiz doğru, iyi de geminin tek kaptanı, tek makinisti, tek çarkçıbaşı var. Gemiyi limana çek arkadaş diyoruz. Gemi kayalıklara doğru gidiyor’ dedi.

Eleştiriler, Saadet Partisi yönünde yayın yapan Milli Gazete’nin de örneğin 17 Ağustos sayısının manşetinde “Sıkıntı zaten vardı” şeklinde yer aldı. Manşetin spotu da şöyle: “Borçlanma ve tüketime dayalı ekonomi politikası ve yüksek faiz karşılığında elde edilen borç paraların üretken olmayan sahalara harcanması, ekonomide ısınmaya ve büyük bir sıkıntıya yol açtı. Dövizdeki hareketlilik olarak baş gösteren sıkıntı, dış gelişmelerle de birleşince son derece netameli bir durum oluştu.

İYİ Parti de, Grup Başkanvekili Yavuz Ağıralioğlu ile, “ABD karşısında tabii ki devletimizin yanındayız.” “şerhi” ile benzer tepki vermekteydi: “Ekonomimiz ciddi olarak sıkıntıdadır. Hazır parayla uçuruma doğru doludizgin koşuyoruz. Hükümetimiz eğer acil tedbirler almaz ve bugüne kadar yaptığı gibi palyatif çözümlerle, sloganla, dış güçlerle, ham hamasetle süreci iç siyaset malzemesi yapmaya kalkarsa ülkemize yazık eder.[6]*

Sahibi” Perinçek üst perdeden sallayarak “Erdoğan’ın gemisi” dayatması yapıp “Bugün ya Tayyip Erdoğan’la birlikte ABD emperyalizmine karşı Türkiye gemisindesin ya da Amerikan gemisindesin! Üçüncü bir gemi yok!” derken, Aydınlık bile 17 Ağustos tarihli manşetini mecburen eleştiri üzerine kurmuştu: “Hükümet önce krizi kabul etmeli”! İşçi ve emekçiler herhalde önemsiz olduklarından olsa gerek, bir şey kaydetmemişler, ama ona göre de, “sanayiciler, ihracatçılar, ithalatçılar, müteahhitler ABD’ye direnebilmek için”(!) “ekonomide yapısal sorunlar olduğunu, buna ABD operasyonlarının da eklendiğini” kaydetmişlermiş.

Burada, bir parantez açarak, ekonomi, ekonomi politikaları, kriz ve krizde ABD’nin rolü ile ilgili HDP’nin eleştiri ve önerilerine de değinmeliyiz.

HDP Emek, Ekonomi ve Sosyal Politikalardan Sorumlu Eş Gn. Bşk. Yrd. G. Kubilay, öncelikle, doğru olarak, “biz bu geminin yolcuları değiliz” demekte, ardından ise şu iki saptamayı yapmaktadır: “Kriz yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda siyasidir. Krizin kaynağı olanlar krize çözüm bulamazlar.[7]**

Dipnotta görüleceği gibi Ekonomiden Sorumlu MYK üyesi G. Paylan krizin ve çözümünün politik içeriğini vurgularken, Kubilay’ın ortaya koyduğu HDP’nin kriz tanımı ve çözümüne ilişkin önerisi yine politika vurguludur ki, ikisi de S. Yalçın’ın –kuşkusuz politikaya gönderme yapan– “hata” ve “beceriksizlik” saptamasını andırmaktadır. Aralarındaki fark şüphesiz önemlidir, ancak ikisi de politik düzeyle sınırlıdır: Yalçın “milli seferberlik” önerirken, HDP tersi pozisyon tutmakta, “aynı geminin yolcuları”ndan olmayı reddedip Erdoğan-AKP yönetimine karşı mücadele önermektedir: “Türkiye ekonomisinin bu krizden çıkışının ön koşulu neo liberal ekonomi politikalarına son vermek… Siyasi krizi aşmak için öncelikle yerel demokrasiye, çoğulcu demokrasiye dayalı demokratik cumhuriyete geçiş yapmak; militarist, milliyetçi ve yayılmacı politikalara derhal son vermektir.” Kubilay, HDP’nin görevini, Erdoğan’ın izlediği neo-liberal ekonomi politikalarından mağdur olan herkesi ortak bir mücadele havuzunda birleştirmek ve geniş, kitlesel direniş sürecini ortak çıkarmak olduğunu söylemektedir.

AKP-Erdoğan yönetimine destek sunan CHP, SP, İYİ Parti türünden “majestelerinin muhalefeti”nden şüphesiz farklı olmak ve destek değil mücadele önermekle birlikte; birinci olarak kendisini politik düzlemde kalmakla sınırlayan HDP’nin tutumunda, ikinci olarak, politik açıdan da emperyalizm karşıtlığı kendisine bir yer bulamamakta, Amerikan emperyalizmine bir eleştiri yöneltilmemektedir. Ancak asıl zafiyet, neoliberal politikaların eleştirisiyle yetinilirken, bu politikaların, sosyal ve ekonomik kaynağı ve dayanağı durumundaki tekelci burjuvazi ve dünya ve Türkiye ekonomisini niteleyen tekelci kapitalizmle herhangi bir bağının kurulmaması ve emperyalist bağımlılık ilişkileriyle bu ilişkilerin unsuru olan işbirlikçi tekellere karşı mücadele ve egemenliklerine son verilmesi ihtiyacı karşısında kayıtsız kalınmasıdır. Oysa bu, kapitalizm ve üstelik tekelci kapitalizm koşullarının çerçevesini aşmayan eleştiri ve arayışlarla benzeri krizlere mahkumiyetin sürmesi ve bu krizler karşısında çözümsüzlükten başka anlama gelmez!

Çünkü… Politika ve politik düzlem tabii ki önemsiz değildir. Ne neo-liberal, ne militarist, milliyetçi ve yayılmacı politikaların ne de yerel demokrasi ve demokratik cumhuriyetin bir önemi olmadığı ileri sürülebilir. Faşizm mi burjuva demokrasisinden başkası olmayan çoğulcu demokrasi mi ikilemi bile önemsiz sayılamaz. Ama; zorbalık ve baskıcılık ölçeği farklı, az ya da çok militarist, saldırganlık ve yayılmacılık düzeyi yüksek ya da düşük veya –tekelci burjuva gericilik ve emperyalizm çağında rastlanılması kolay olmasa da– barışçıl ya da demokratik politikalarla demokrasi koşullarında ya da değil –mali sermaye ve tekellerin egemenliği sürecektir. Eğilimleri demokrasiden yana olmamakla birlikte, kapitalist tekellerin egemenliği, –devrilmemişler ya da devrilmelerinin arefesinde örgütlü işçi sınıfının güçlü denetimi altına alınmamışlarsa– politik koşullardan, örneğin ülkenin demokratik bir ülke olup olmamasından bağımsız olarak devam eder ve hükmünü icra etmekte olan tekelci kapitalizmin işsizlik ve kriz türünden sonuçlarından kaçınılamaz.

Parantezi kapatarak devam edersek…

EMPERYALİZME KARŞI “MİLLİ BİRLİK” Mİ
EMPERYALİZM VE İŞBİRLİKÇİLERİNE KARŞI MÜCADELE Mİ?

Evet, ABD’nin Türkiye’ye karşı bir “ekonomik savaş açtığı” abartı olsa bile, Amerikalı emperyalistler hem yaptırımlara baş vurmuşlardır, hem de son politika ve uygulamalarının Türkiye ekonomisinin krizini ağırlaştırıcı bir yönü olduğu doğrudur. Peki, ne yapılmalıdır? Soner Yalçın’ın önerdiği tutum doğru mudur?

Gün birlik olma/kenetlenme günü. Parti farkı aramadan tüm yurtseverler, milli seferberlik kampanyası ruhuyla hareket etmelidir.

Bugün tek yapılacak duruş: Tam bağımsız Türkiye için emperyalizme karşı direnişe geçmek.

Yalnızca bugüne ilişkin olarak değil, ama -öncesi bir yana- en azından Türkiye’ye yönelik Amerikan tasallutunun önem ve ağırlık kazandığı II. Dünya Savaşı’nın bitiminden bu yana, bütün bir dönem Amerikan emperyalizmiyle mücadele şarttı ve hala şarttır. Yalnızca şu ya da bu Amerikan saldırısına karşı bir “direniş” değil, ama emperyalist tahakkümü yıkıp bağımlılık ilişkilerine son verecek bir mücadele. Bu, doğru ve gereklidir. Emperyalistlerle birlikte abat olunmaz!

Ancak buradan dolaysız olarak çıkacak sonuç odur ki, mücadele etmek zorunluyken, emperyalistlerle işbirliği yürünecek yol değildir; işbirlikçilik reddedilmeli ve bağımlılık ilişkilerinin de dayanağı olduklarından emperyalizmin işbirlikçilerine karşı mücadele edilmelidir.

Sadece emperyalizme karşı mücadele yetmez, tekelci sömürücü zorbalıklarının yanında emperyalizmin içerideki dayanakları durumundaki yerli işbirlikçilerle mücadele şarttır. Kimdir bunlar? Açık değil midir -ülke ekonomisinin emperyalizme bağımlılığının aracılarıdır, işbirliğinden ve ekonominin dışa bağımlılığından nemalanmakla kalmayıp çıkarı bu bağımlılıkta olanlar, “sıcak para” peşinde ekonominin dışa bağımlı borç ekonomisi niteliğini perçinleyenlerdir. Siyasette on yıllardır emperyalizme bağımlı strateji ve taktikler izleyenler, başta Amerikan emperyalizminin stratejik yönelimine uyumu politika bilenler, onun dış politikasının tamamlayıcı parçası olan politikaları benimseyip yürütenlerdir. Döviz olarak “sıcak para” gelir ve yüklü faizler götürürken iyi ve “büyüdük, büyüyoruz” deyip gelmesi sıkıntıya girince kötü ve “ABD ekonomik savaş açtı” diyenlerdir.

Üstelik işbirlikçilerle mücadele yalnızca politik nedenlerle değil, asıl olarak sosyal ve ekonomik nedenle zorunludur. Ne emperyalizm yalnızca bir siyasal saldırganlık eğilimidir, ne de işbirlikçileri onun siyasal destekçilerinden ibarettir. Emperyalizm tekelci kapitalizmdir ve emperyalizme bağımlı ekonominin yerli patronu işbirlikçi tekellerdir. Yurtseverlikse ve emperyalizmle mücadele edilecekse, sadece dış düşmanla mücadele yetmez ve böyle bir mücadeleyle yetinilemez; uluslararası tekelci burjuvazinin uzantısı yerli işbirlikçi tekelci burjuvaziyle mücadele ve iktidarına son verilmesi şarttır.

Tamam, sadece “ABD’nin ekonomik saldırı” yürüttüğü ileri sürülen bugün değil, emperyalizme bağımlılık sürdükçe, mücadelede emperyalizme karşı birlik gereklidir, kenetlenme şarttır. Ama tek bir şartla. Emperyalistlerin işbirlikçileriyle birlik kurulmayacak, tersine mücadele edilecektir! Nedeni açıktır; dayanağı durumundaki işbirlikçileriyle mücadele edilmeden emperyalizme karşı mücadele verilemez. Emperyalizm, öncelikle tekelci kapitalizmdir ve tekelci kapitalizme, yerli ve yabancı tekellere karşı mücadele emperyalizme karşı mücadelenin ön şartı ve başlıca içeriği durumundadır.

Somut konuşulursa… Emperyalizme karşı Koç ve Sabancı’yla, IC, Kalyon ve Kolin’le, Albayraklar ya da Limak Holdingle birlik olma/kenetlenme önerisi yapılmamalıdır; bu sahte bir anti-emperyalizmin göstergesi ve kanıtı olur ve anti-emperyalist mücadeleyi sakatlayıp olanaksızlaştırır. İşbirlikçi tekellerle birlik değil mücadele öneren bir kenetlenme doğrudur.

Siyaseten somut konuşulursa, emperyalizme karşı Erdoğan-AKP yönetimiyle, MHP’yle birlik ve kenetlenme önerisi, aynı şekilde sahte bir anti-emperyalizme delalet eder ve anti-emperyalist mücadeleyi olanaksız kılar.

Emperyalistler ve işbirlikçileri arasındaki komisyon vb. paylaşımı mücadelesinin anti-emperyalizm olarak lanse edilmesi, ancak emperyalizme karşı gerçek bir mücadele vermiş olanların kemiklerini sızlatır. İkisinin birbirlerinden temel farkları olsa da, M. Kemal, İngilizler ve Fransızlarla ve onlarla birleşmiş Yunan gericileriyle Sultan Vahdettin’le birleşip kenetlenerek mücadele edemezdi, etmedi. Denizler, emperyalizme karşı mücadelelerinde Demirel, 12 Martçı generaller ve tekellerle birleşip kenetlenemezlerdi. Emperyalizme karşı mücadele ederken yerli işbirlikçilerine karşı da mücadele ettiler.

Emperyalizmin, emperyalizme karşı mücadelenin ve mücadele güçlerinin belirleyeni sadece havada uçuşan yüksek volümlü laflar ve yalan laf üretimi olarak burjuva siyaset değil, ekonomi ve sosyal koşul ve olgulardır. Emperyalizme bağımlılık ilişkileri ve dışa bağımlı ekonominin egemenleri emperyalizmle birleşmişlerdir, halkı kandırmak amacıyla ne denli tersi görünmek isterlerse istesinler anti-emperyalist olamazlar.

Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun “ABD gerçek dostunun kim olduğunu bilmiyor, göremiyor. ABD ile sorunları çok kolay çözebiliriz, ama ABD’nin şu anki anlayışıyla değil”* açıklaması gerçekten yeterince açıklayıcıdır: “Gerçek dost biziz… ama…

Bu durumda, kendini “gerçek dost” olarak yeniden kabullendirme çabasından başka geriye tek şey kalır: Açıkça ilan edildiği üzere, bir emperyaliste karşı kendine yeni “dostlar” ya da başka emperyalist efendi veya efendiler arama. Sıkletler uygun değildir, işbirlikçiler emperyalistlerle aşık atamazlar. Eşit ilişki hayaldir. Denemesi bedavadır ve denemeyle sabittir, yeniden yeniden sabitlenir.

Şimdi iki şey yapılmaya çalışılmaktadır. İlki, gerginlik katiyen tırmandırılmadan, zamana yayılarak ve uygun fırsat bulunursa papaz da verilerek yatıştırılma çabasıyla “ekonomik savaş açan” ABD’ye yaranma ve kendini yeniden “dost” olarak pazarlama. Yukarıdaki sözleriyle Çavuşoğlu bunun uğraşındadır. “Papazı verip kurtulma”ysa, “yandaş” basında epey taraftar bulan bir konudur.[8]*

İkincisiyse, özellikle Yeni Şafak’ın temsil ettiği Amerikan karşıtı ajitasyon ve bir emperyalist karşısında dayanacak başka emperyalist(ler) bulma umudu ve “yeni dost” arayışıyla olası adayların parlatılmasıdır. Merkel ve Macron’la Almanya’yla Fransa ve buna paralel yeniden AB ve Rusya’nın yanı sıra Çin.[9]** Yeni Şafak, İncirlik’in kapatılmasının yanında NATO’dan çıkılmasını ve BRİCS-T ve hatta Şanghay İşbirliği Örgütü üyeliğiyle “eksen değiştirme”nin sözünü etmektedir. Olmaz şey midir? Teorik olarak sıfır ihtimal değildir; ancak çok zordur ve I. Dünya Savaşı’nda İtalya’nın taraf değiştirmesi sayılmazsa ki onun niteliği farklıydı, yakın tarihte tek bir örneği vardır: Nasır’ın ardından, Sovyet ekseninden Amerikan eksenine yer değiştiren Sedat Mısır’ı.

Emperyalist dünyada yüze gülen bulunur, ancak dost bulunmaz. Emperyalistler ağlarına düşürecekleri ülkenin zayıf yanlarını ve zor zamanlarını kollarlar ve hem yeraltı ve yerüstü kaynaklarını –tabii ki halkının– derisini yüzecek ölçüde talan etmeye hem de kendilerine tam bağımlı kılmaya bakarlar. Şimdi Almanya ve Fransa’yla “dostluk” ve yeniden “AB çıpası” konu edilirken, birkaç yıl öncesinin AB Troykasının pençesinde varını yoğunu kaybeden borç krizindeki Yunanistan’ın durumu hatırlanmalıdır.

Çin bankalarının açtığı 27 Temmuz tarihli 3.6 milyar dolarlık yüksek faizli kredi böyledir örneğin. Rusya’nın da, İdlib’te çatışmasızlığı sağlama işini Türkiye’ye ihale etmişken, şimdi Suriye ile birlikte bu bölgeye saldırı hazırlığı içinde oluşu ve Türkiye’yi de kendilerine destek vermeye zorlayıp razı etmesi, yine böyledir. Hiçbir emperyalist Amerika ile gerginlik yaşadığı için zor durumdaki Türkiye’nin yardımına koşacak değildir, ama bu zorluğu kendi çıkarlarına en uygun biçimde değerlendirmeye çalışacaktır.

Öte yandan, Türkiye’nin ezici bölümü Batılı kreditörlere olan 500 milyar dolara varan borç yüküyle Batı ve özellikle ABD’den kopması, öyle lafta olduğu kadar kolay değildir.

İş dönüp dolaşıp, “Amerika ile ekonomik savaş” söylemi ve duygularla oynama üzerinden krizin faturasının işçi ve sömürülen yığınlara çıkarılmasına, bütün yükün emekçi yığınlarına yıkılmasına gelmektedir.

İşte şimdiden Kazlıçeşme-Ataköy Metro Hattı şantiyesinden atılan 700 işçi. Ve işte Antep:

Cumhurbaşkanı Erdoğan başta olmak üzere, bakanlar, AKP ve MHP sözcüleri ve patron örgütlerinin temsilcileri, ‘Onların doları varsa bizim Allah’ımız var!’, ‘Ülkemizin büyümesini hazmedemeyen dış güçlerin saldırısı’, ‘Hepimiz aynı gemideyiz’, ‘ADB’ye ve dolar lobisine karşı ekonomik savaş başlatıyoruz’ gibi söylemler eşliğinde, tüm ülkeye dış güçlere karşı seferberlik çağrısı yaparken, Antepli patronlar bu seferberliğe toplu işten atmalarla katılmış durumda. Sadece Şireci, Gürteks, Sanko, Merinos, Meltem Tekstil gibi, Antep’teki en büyük fabrikalardan olan 5-6 fabrikada son on günde işten atılan işçilerin sayısı bini aşıyor. 10 ila 50-60 arasında değişen sayılarda işçinin atıldığı çok sayıda fabrika da hesaba katılınca işten atılan işçi sayısı çok daha yüksek.” (Evrensel, 19 Ağustos 2018)

Sosyalizm ve demokrasi mücadelesiyle birleştirilmeyen, hele tekellerle mücadeleden koparılmış anti-emperyalist mücadele mi olur? Özellikle sosyalizmle birleştirilmeden olabilir belki, ama tekellerle de uzlaşıp birleşmeye eğilimli burjuva anti-emperyalizminin başarılı olma şansının giderek sıfıra yaklaştığı söylenmelidir. Asıl soruysa şudur: Kimlerle kenetlenerek verilecek anti-emperyalist mücadele? İşçilerle mi onları işten atan tekelci patronlarla mı?

Emperyalizme karşı mücadele, altı kalınca çizilmelidir ki, herhalde işçi sınıfı ve emekçi halklara hak, hukuk ve demokrasi talep etmenin ve sosyalizmin yasaklanması değildir! Anti-emperyalist mücadele herhalde işçilere ve emekçi halklara devrimin yasaklanması hiç değildir! Bu, işçi ile lafta bile ilgisini keserek “işverenler”in isteklerinin savunuculuğuna soyunmuş olan ve “Bugün ya Tayyip Erdoğan’la birlikte ABD emperyalizmine karşı Türkiye gemisindesin ya da Amerikan gemisindesin!” şarlatanlığı yapan Perinçek’in Aydınlık’ının işidir!

Perinçek ve Aydınlık’ı “işverenler”in dert ve taleplerinden başlarını kaldırıp işçilere bakmaz, Erdoğan-AKP yönetimi ise, burjuva muhalefeti yedekleyerek, “ABD ekonomik savaş açtı” deyip destek üstüne destek sunduğu tekelci burjuvazinin[10]* sömürüyü artırmakla yetinmeyip işten atmaya başladığı işçileri burjuva gericiliğin önünde diz çökerek fedakarlığa çağırırken, İzmir’den İzenerji işçilerinin söyledikleri yüzde yüz gerçeği ifade ediyor:

Erdoğan işverenlerle aynı gemide olabilir ama işçiyle aynı gemide olamaz. İşverene bir af çıkıyor, milyonlarca borç gidiyor. Bizim en ufak borcumuzu her ay kesiyorlar. Bizde fedakarlık yapacak son bir dişimiz kaldı onu da söktüler mi yemek yiyemeyeceğiz, açlıktan öleceğiz… Teşviklerle krizin yükü daha da işçilere yıkılıyor. İşverenlerle ve hükümetle aynı gemide değiliz. Herkes kendi ekonomisini yaşıyor. Bu süreçte işçilerin daha da birleşmesi gerekiyor. Aldığımız maaşların yeniden düzenlenmesi ve maaşlardaki kesintilerin düşürülmesi gerekiyor.” (Evrensel, 23 Ağustos 2018)

Dilin kemiğine dair bir soruyla bitirelim: Büyümeye dair övünmelerle henüz daha son kabinenin ilan edildiği gün iktidarın doruklarından ileri sürülen “Ne bizim ne de bizden sonra gelecek cumhurbaşkanlarının, yürütmedeki aksaklıklar hususunda milletimize karşı öne sürebileceği bahane kalmadı!”, “Milletimize Cumhuriyetimizi yeni bir yönetim anlayışıyla şahlandırmanın sözünü veriyoruz[11]** türü iddialı açıklamalar hatırlanmakta mıdır ve hala geçerli midir?! Hani “Cumhurbaşkanlığı Yönetim Sistemi” ya da tek adam yönetimi ile her şey güzelleşip düzelecekti?

[1]* Hürriyet, 18 Ağustos 2018

[2]* 17 Ağustos gecesi üç kredi derecelendirme şirketi birden Türkiye’nin notunu kırdı. S&P, TL’deki aşırı oynaklık gerekçesiyle notu B+’ya düşürdü, görünümü ise “durağan” olarak açıkladı. Moody’s, notu Ba2’den Ba3’e, görünümü de “negatif”e düşürdü. Fitch’e göreyse, Türkiye’nin TL’nin değer kaybı ve döviz cinsi borçlardaki artış karşısındaki tepkileri yetersizdi. (Bkz. Dünya Gazetesi, 20 Ağustos 2018)

[3]** Agy.

[4]*** Sık tekrarlanan bu iddianın bir örneği için bkz. Milliyet.com.tr, 23 Mayıs 2018

[5]**** Dövizdeki dalgalanmanın yanı sıra zaten yüksek seyreden işsizliğin yeni işten atmalarla daha da yükselmesi ve birbiri ardına gelen zamlar sürerken, TL’deki dalgalanmadan önce ve dövizin yükselişine ilk tepki olarak yabancıların yüksek konut alımının ardından konutta olduğu gibi, son üç aydır otomotiv sektöründe stoklar artmaktadır. Otomotivde satışlar yüzde 40 dolayında düşmüş (bkz. Dünya, 20 Ağustos 2018), sadece İstanbul’da 400 bin dolayında konut stoğu birikmiştir. Fuzul Grup Yönetim Kurulu Başkanı’na göre, bu rakam çok değilmiş ve 1.5 yılda bitermiş! (Bkz. Star, 23 Ağustos 2018)

[6]* Bkz. Yeniçağ, 10 Ağustos 2018

[7]** Bu saptamaya paralel olarak, HDP’nin Ekonomiden Sorumlu MYK üyesi G. Paylan döviz kurundaki tırmanışı “Türkiye’deki demokrasi krizi”ne bağlayarak, damat Albayrak’ın görevden alınması ve demokratikleşme talep etti: “Çünkü bu adam kayırmacılık görüntüsüyle Türk ekonomisi güven vermiyor. Ekonominin güven verebilmesi için ekonominin başına gerçekten işin ehli biri getirilmeli… Demokrasi krizi sürdükçe, ekonomideki kriz bitmeyecek. Türkiye’deki ekonomik krizin çözülmesi için acil demokrasi adımlarına ihtiyaç var. TBMM’de acilen toplanmalı.” (Kubilay için Bkz. Yeni Özgür Politika, 13 Ağustos 2018; Paylan için Bkz. Deutsche Welle, 10 Ağustos 2018)

[8]* Bir örnek, mahkemenin Brunson’la ilgili adli kontrol ve yurtdışına çıkış yasağının kaldırılması talebini reddetmesinin ardından yazdıklarıdır: “Trump’ın Türkiye’yi dolar silahıyla vurmaya çalıştığı bir iklimde tahliye mümkün mü? Aslında yargının bağımsızlığını gösterme açısından tam da bu ortamda tahliye kararı verilebilirdi.” (Hürriyet, 16 Ağustos 2018)

[9]** Burada, ne denli Amerikan karşıtlığı iddia edilirse edilsin, DNA’lardaki Amerikancılığın altı çizilmelidir. Bir kanıtı, Çavuşoğlu’nun USA Today Gazetesine yazdığı yazıdır. Avrupa’da dost aramaktadır, ancak hala öncelikle Türkiye’nin Amerika açısından vazgeçilmezliğini vurgulamaktadır: “Türkiye, DEAŞ’a karşı ön saflarda savaşan Amerikalı askerlerin bulunduğu İncirlik Üssü’ne ev sahipliği yapmaktadır. Bunun sahadaki karşılığı çok kritiktir. Müttefik güçlere, bölgedeki diğer üslere göre saatler kazandıracak bir öneme sahiptir ve DEAŞ’a karşı mücadele çok önemli bir fark yaratacak etki yapmıştır.” Ve asıl önemlisi, Avrupalılara karşı hala ABD’yi haklı bulmakta ve “ABD Başkanı Trump’ın NATO ülkelerinin savunma bütçelerini artırmasını istemekte haklı olduğunu” belirtmektedir. Ve son olarak, Amerikancılıkla NATO’culuk DNA’lara öylesine sinmiştir ki, Çavuşoğlu, gazeteye yazar, yaptırımlardan vazgeçip Trump’ı “diplomasi yapmaya” çağırarak NATO harcamalarının artırılmasını savunurken, NATO’nun en başta yeni dost adaylarından Rusya ve Çin’i hedef alan bir saldırganlık örgütü olduğunu unutmuş görünmektedir! (Hürriyet, 20 Ağustos 2018)

[10]* Borçların yeniden yapılandırılması, varlık vb. afları ve sair teşvik ve kolaylıkların yanı sıra, Ticaret Bakanı Ruhsar Pekcan, “Banka döviz şoklarına da hazırlıklı” diyerek, 7 ayda 24.1 milyar Dolar destek vermiş olduğu ihracatçıya Eximbank’ın “yıl sonuna kadar 46 milyar Dolarlık finansman desteği sağlayacağını” belirtti. (Bkz. Yeni Şafak ve Star, 23 Ağustos 2018)

[11]** Bkz. Milliyet, manşet, 10 Temmuz 2018

Warning: A non-numeric value encountered in /home/teoriveeylem/public_html/wp-content/themes/Newspaper/includes/wp_booster/td_block.php on line 353