Yerel seçimlere giderken…

İskender Bayhan

24 Haziran’da yapılan genel seçimlerden yaklaşık 8 ay sonra gerçekleşecek olan yerel seçimlere az bir süre kaldı. 31 Mart’ta yapılacak bu yerel seçimlerin ekonomik ve politik zemini açısından öne çıkan iki temel yön bulunuyor. Bunların birincisi; 2018 yılının ortalarında patlak veren ve yerel seçimler sonrasında daha da derinleşerek sürmesi beklenen ekonomik kriz sürecidir. İkincisi ise “tek adam tek parti yönetimi” altında gidilen ilk yerel seçimler olması ve genel seçimler öncesinde düzen partileri cephesinde kurulan ittifaklar büyük oranda devam ederken, emek, barış ve demokrasiden yana parti ve örgütler cephesindeki dağınık-parçalı durumun ise aşılamamasıdır.

Gerek burjuvazi ve onun çeşitli katmanlarının, gerekse başta işçi sınıfı olmak üzere sömürülen ve ezilen halk kitlelerinin seçimlere giderkenki eğilim ve tercihlerini de esas olarak öne çıkan bu iki güncel ve temel yön koşullandırıyor.

Bu somut tablonun bir kez daha gözler önüne serdiği bir gerçeği yazının hemen başında vurgulamakta yarar var: Genel seçimler gibi yerel seçimler de farklı toplumsal sınıflar arasındaki çelişkilerin, çıkar çatışmaları ve taleplerin yön verdiği demokrasi mücadelesinin bir alanıdır ve kendisini partilerin öne çıktığı bir mücadele arenası olarak dışa vurur. Partiler arasında kurulan ittifaklar, seçim platformları-bildirgeleri ve karşıtlıkları da bu arenadaki konumlarını gösterir.

Bu yazıda, yerel seçimlere doğru giderken düzen partileri cephesinde oluşan ittifakları, öne çıkardıkları propagandayı ve emekten, barıştan, demokrasiden yana güçlerin durumunu kısaca değerlendirip, çıkan bazı temel sonuçlar üzerinde duracağız.

YEREL SEÇİMLERDE ‘TEK ADAM İTTİFAKI’

Hatırlanacağı gibi, 2018 Ekim ayının sonlarında, yerel seçim tartışmalarının ülkenin politik gündeminin sıcak başlıklarından birisi olarak öne çıktığı günlerde, “tek adam tek parti yönetiminin” güçlenerek kalıcı hale gelmesini ve giderek gerici-faşist bir politik rejimin kurulmasını amaçlayan “Cumhur İttifakı” cephesinde bir restleşme yaşanmıştı. İttifakın büyük ortağı olan Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ile küçük ama kilit konumdaki ortağı olan Devlet Bahçeli arasında yaşanan ve esas olarak yerel yönetimlerdeki iktidar ve rant paylaşımının zorluklarının yarattığı gerilimlerin neden olduğu bu restleşme bazı çevreler tarafından ittifakın dağılması olarak yorumlandı. Ancak kısa bir süre içerisinde durumun böyle olmadığı görüldü. “Cumhur İttifakı”nın çıkar birliğinin temellerinin büyüklüğü ve bu temel üzerinde iki partinin birbirine olan mahkûmiyeti baskın geldi. Yerel yönetimlere ilişkin iktidar ve rant paylaşımının yarattığı kriz aşıldı ve gelinen yerde “Cumhur İttifakı”nın yerel seçim ortaklığı büyükşehirlerden başlayıp süreç içerisinde 51 ili kapsayan düzeye ulaştı.

Genel seçimleri baskın bir kararla erkene alan “Cumhur İttifakı” bunu yaparak ekonomik kriz koşullarında bir seçimden kendisini kurtarmıştı. Ancak yerel seçimlerin olağan takviminde ve bir kriz sürecinde yapılmasından kaçınamadı. Nihayetinde işçilerin, emekçilerin krizin yıkıcı sonuçlarını her geçen gün daha fazla hissettiği koşullarda yerel seçimlere gitmeye mecbur kaldı. Şimdi de özellikle kendisine oy veren halk kitleleri içerisinde kriz nedeni ile oluşan umutsuzluk, hoşnutsuzluk ve sorgulama eğiliminin arttığını bilerek yerel seçimlere hazırlanıyor.

Ekonomik krizin yanı sıra Suriye ve bölge politikasındaki sıkışmışlığının yarattığı dezavantajları da dikkate alan “Cumhur İttifakı”, kendisini destekleyen halk kesimleri içerisinde henüz görünürde güçlü bir kopuş eğiliminin olmamasını ve tek adam yönetiminin yarattığı olanakları kullanarak bu yerel seçimlerden konumunu güçlendiremese de korumayı ve en azından belirgin bir şekilde geriye düşmeyecek bir sonuçla çıkmayı hedefliyor.

Daha birkaç gün önce Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ittifakın oy hedefini, son seçimlerde alınan oyları konsolide etmek olarak açıklaması bunun somut bir ifadesi oldu. Erdoğan, Ankara’da Altındağ Karapürçek Köroğlu Parkında düzenlenen toplu açılış töreninde yaptığı konuşmada şöyle diyordu: “Bu seçimlerde Cumhur İttifakı olarak, AK PartiMHP omuz omuza yoğun bir çalışma içerisinde olacağız. Oylarımızı bir defa konsolide etmemiz lazım. AK Parti kendi içinde oy zayiatına gitmemeli. Oylarımız konsolide olmalı, Cumhur İttifakı olarak da sandığa yansımalı.”

İşbirlikçi tekelci burjuvazinin uzun süredir siyasi iktidarı elinde tutan temsilcisi olarak Erdoğan’ın ve ortağı Devlet Bahçeli’nin “Cumhur İttifakı”nın yerel seçimleri kaybetmemesi için yürüttükleri seçim propagandasının merkezinde ise kendi çıkarlarını ülkenin ve halkın çıkarları olarak göstermek yer alıyor. Buna bağlı olarak da diğer bütün parti ve kurumları “dış mihrakların ve terör örgütlerinin hizmetinde, devletin bekasını tehdit eden güçler” olarak ilan eden bir ajitasyon sürdürüyorlar.

CHP-İYİ PARTİ İTTİFAKININ DURUMU

Bu iki düzen partisi, 24 Haziran seçimleri öncesinde “Cumhur İttifakı”nın karşısında sistemin alternatif iktidar seçeneğini yaratmak üzere milletvekili seçimlerine “Millet İttifakı” adı altında girmişlerdi. Yerel seçimlerde ise bu ismi kullanmamayı tercih ettiler ve “Cumhur İttifakı”ndan farklı olarak sadece 22 büyükşehirde birlikte hareket etme kararı aldılar. Ancak kendileri bu ismi kullanmasa da yerel seçimlerde sağladıkları ve sınırlı sayılabilecek seçim işbirliğinin genel kamuoyunda “Millet İttifakı”nın bir devamı olarak görüldüğündü söylemek yanlış olmayacaktır.

Milletvekili seçimleri sürecinin temel gündemini oluşturan politik sistem tartışmaları kapsamında “tek adam tek parti yönetimine” karşı, parlamenter sisteme geri dönüşü savunmanın ötesine geçmeyen bir tutumla çıkan “Millet İttifakı”nın yerel seçim işbirliği ise bunun da gerisine düşmüş durumda. Şu ana kadar CHP-İyi Parti ittifakı cephesinden “tek adam tek parti yönetimi” konusunda olduğu gibi, bu sistemi savunan “Cumhur İttifakı” bileşenlerinin yerel yönetim anlayışlarına karşı kendi anlayışlarını sergileyen ortak bir seçim platformu konusunda somut bir tutum ortaya çıkmış değil.

Tek tek kendi seçim platformlarına ve yerel yönetim anlayışlarına bakıldığında ise “Cumhur İttifakı” ile biçimsel düzeyde bile pek farklılığın olmadığı, aralarındaki mücadelenin ise temel olarak yerel güç, kar ve rantın paylaşımında söz sahibi olmaktan öteye geçmediğini görüyoruz. Dahası, özellikle CHP’nin burjuvazinin sol-sosyal demokrat partisi olarak mevcut sistemin korunması ve istikrarının kollanmasını esas alan bir çizgide kalmaya özen gösterdikçe “tek adam ittifakı”nın programıyla olan farklılıklarının gittikçe silikleştiğine tanık oluyoruz.

TEK ADAM YÖNETİMİNİN POLİTİK TERAZİSİ

Bir süredir -özellikle de seçim dönemlerinde- burjuva siyasetin bu ittifak kanatları iki partili bir sistem gibi günlük siyaseti kuşatmış durumda. Sınıflar mücadelesinin partiler şahsında sürdüğü arenada, iki kefeli bir burjuva politik partiler terazisi gittikçe egemen hale geliyor.

Tekelci kapitalizmin ve işbirlikçi burjuvazinin ihtiyaçları temelinde uzun süredir siyasi iktidarı elinde bulunduran Erdoğan-AKP kliğinin önce fiili, sonra da Bahçeli-MHP desteğiyle yasal olarak inşa ettiği “tek adam tek parti yönetimi”nin muhafazakâr, ırkçı-şoven saldırgan politikaları bu durumun ortaya çıkmasında temel faktör oldu. Ekonomik, sosyal, iç ve dış politik alanda izlediği temel politikalar ve bu alanlarda yaşanan her güncel gelişme karşısında aldığı tutumlar, bu ikili burjuva kamplaşmanın belirginleşmesi ve bütün halk kesimlerini etkisi altına almasına hizmet etti. Başta 15 Temmuz darbe girişimi olmak üzere burjuvazinin çeşitli klikleri arasındaki iktidar çatışmalarında Erdoğan kliğinin kendisini en çok güçlendiren çizginin bu olduğunu düşünerek adımlar attığına sık sık tanık olduk, olmaya da devam ediyoruz.

Artık bugün gelinen yerde burjuva siyasetin Erdoğan-AKP kliği, Bahçeli-MHP kliğinin de desteğiyle sömürücü, gerici, şoven, baskıcı bütün burjuva güçleri “Cumhur İttifakı”nın etrafında birleşmeye çağırıyor. Sömürülen ve ezilen halk kitlelerinin de bu ittifakı “ülkenin ve devletin bekası”nın temsilcisi olarak görmesini ve desteklemesini istiyor.

Burjuva siyasetin “sol-sosyal demokrat” temsilcisi konumundaki CHP açısından ise, kimi zaman “Millet İttifakı” kimi zaman ondan daha da geniş bir “sandık ittifakı” tarif ve biçimleri altında, “Cumhur İttifakı”na karşı olan bütün kesimlerin “öncüsü, muhalefetin lideri” rolünü oynayarak bu ikili terazinin diğer kefesini oluşturma tutumu öne çıkıyor. Görünürde ve sorulduğunda temelden itiraz ettiğini söylediği “tek adam tek parti yönetimi”nin karşısında genel bir demokrasi propagandasını öne çıkarıyor. “Tek adam yönetimini” eleştiren ve parlamenter sistemi öne çıkaran açıklamaları zaman zaman gündeme geliyor. Ancak gerçekte ve pratikte, “tek adam tek parti sisteminin” şekillendirdiği bu iki partili-ittifaklı burjuva politik terazinin diğer kefesini oluşturma konumu gittikçe güçleniyor. Yönetim kademelerinde ve özellikle alt örgütlerinde daha tutarlı bir burjuva demokratik bir programı savunan kesimler olsa da partinin merkezi çizgisini esas olarak bu anlayış belirliyor.

BURJUVA POLİTİK KAMPLAŞMANIN KİTLELER ÜZERİNDEKİ ETKİSİ

Seçim dönemleri başta olmak üzere günlük politikayı iki burjuva seçenek arasına sıkıştıran politik tablonun başta işçi sınıfı olmak üzere, sömürülen ve ezilen bütün halk kitleleri üzerinde de önemli bir etkisi olduğu açık. “Cumhur İttifakı”nı destekleyen, oy veren işçi ve emekçiler arasında yaygın olan; “Reis iyi ama çevresi kötü. Bunlardan daha iyisi mi var? Ekonomi kötü, halkın durumu kötü, ama Erdoğan olmazsa daha da kötü olur. Çok yanlış yapıyorlar, ama başka da alternatif yok” vb. eğilimler gittikçe yaygınlaşıyor. “Millet İttifakı” ve özellikle CHP’yi destekleyen ve oy veren işçi ve emekçiler arasında yaygın olan; “Bunların da bir şey yapacağı yok. Sandıklara sahip çıkanlara bile önderlik etmiyorlar. Kılıçdaroğlu’yla bir şey olmaz. Ama başka da alternatif, güçlü bir parti yok. Mecburen de olsa gidip oy vereceğiz” eğilimi de gittikçe çoğalıyor. Kimsenin inkâr edemeyeceği sıklıkta dile getirilen ve karşılaşılan bu eğilimler burjuva siyasetin bu cenderesinin kitleler üzerindeki etkisinin çarpıcı örnekleri olsa gerekir.

Burjuva siyasetin bu iki kefeli egemenliğinin halk kitlelerini baskılandırdığı bir başka önemli yön de partilerin programları, seçim bildirgeleri, yani bir bütün olarak politikalarıyla, pratiklerine göre onların durumunu değerlendirmekten ve tutum almaktan gün geçtikçe daha fazla uzaklaşmalarıdır. Demokrasi mücadelesinin sadece seçim sandıklarına ve oya indirgendiği, genel oy hakkının da bütün eşitsiz ve anti demokratik yasa ve uygulamalar eşliğinde olabildiğince güdük bir düzeyde kullanılabildiği koşullardan hem yakınmakta hem de çeşitli gerekçeler öne sürerek, başka yapacak bir şeyin olmadığını söyleyip sandığa gitmekte ve oy vermektedir.

ORTAK MÜCADELE VE DEMOKRATİK SEÇENEK İHTİYACI

Yukarıda özetlediğimiz tablo özellikle son birkaç yıl içerisindeki referandum ve genel seçimlerde gittikçe belirginleşen bir tablo durumuna gelirken yerel seçimlere doğru ağırlığını daha fazla hissettiriyor.

Biri uzun yıllardır iktidarda olan diğeri ise gittikçe, itiraz ettiğini söylediği “tek adam tek parti sisteminin alternatif parçası haline gelerek ona benzemeye başlayan iki burjuva odağın egemen olduğu mevcut koşullarda sömürülen ve ezilen halk kitlelerinin temel ekonomik ve demokratik hak mücadelelerini, bilinç ve örgütlenmelerini ilerletecek devrimci bir politik çalışmanın sabırla, istikrarlı ve kararlı bir şekilde yürütülmesi olmazsa olmaz temel bir sorumluluktur. Bu sorumluluğun bir parçası olarak, gerek sınıf mücadelesinin günlük seyri içerisinde gerekse özel olarak seçim süreçlerinde emekten, demokrasiden, barıştan yana olduğunu söyleyen güçlerin ortak mücadelesiyle demokratik ittifaklar oluşturması da önem ve aciliyet kazanmaktadır.

Bu önem ve aciliyet, tıpkı 24 Haziran baskın seçimlerinin öncesinde olduğu gibi, sonrasında da varlığını sürdürdü ve yerel seçim tartışmaları yoğunlaşır yoğunlaşmaz, demokratik bir yerel seçim ittifakının oluşması ve kitlelerin gözünde alternatif olabilecek bir demokratik seçeneğin yaratılması pratik bir ihtiyaç haline geldi. Ancak yine 24 Haziran öncesinde olduğu gibi, 31 Mart Yerel Seçimlerine yönelik olarak da böyle bir seçenek ne yazık ki yaratılamadı. Bir yanda sınıf mücadelesinin ve güç ilişkilerinin yukarıda ana hatları ile özetlemeye çalıştığımız somut durumunun özellikle seçim süreçlerinde böyle bir seçeneğin yaratılmasını zorunlu hale getirmesi gerçeği var. Diğer tarafta ise, sorumluluğunu taşıması gereken emek, barış ve demokrasi güçlerinin, bu ihtiyacı karşılamaktan gittikçe uzaklaşan pratik tutumları var. Bu, garip ama gerçek bir çelişki!

24 Haziran sürecinde yaşanan pratikten çıkardığı sonuçlarla daha o zamandan durumun bu noktaya doğru gittiğini tespit eden Emek Partisi (EMEP), yerel seçimler sıcak bir gündem maddesi haline gelir gelmez, acil demokratik talepler etrafında demokratik bir ittifak için çağrı ve girişimlerini hem merkezi hem de yerel düzeylerde yoğunlaştırarak sürdürdü. Çünkü sınıf mücadelesin günlük seyri içerisinde zaten bir ihtiyaç olan ortak bir mücadele platformunun örgütlenmesi, seçimlerin gündeme geldiği koşullarda bir seçim ittifakı olarak da önem kazanıyor.

EMEP açısından daha önce olduğu gibi, bu dönemde böyle bir odağın örgütlenmesinin ilk elden muhatapları, merkezi düzeyde başta ÖDP, HDP, TİP, Halkevleri olmak üzere emek, barış ve demokrasiden yana olduğunu söyleyen parti ve örgütlerdi. Böyle bir ortak mücadele ve seçim ittifakı zeminine merkezi düzeyde epeyce uzak duran CHP’yi de baskılandıracak ve en azından yerellerde katılımını sağlayacak bir yaklaşımla hareket edilmesi de ayrıca önemli olacaktı. Zira, yerellere doğru gittikçe bu sorumluluğun muhatabı olan parti ve örgütlerin sayısı daha da çoğalmakta, dernek ve sendikalar da işin içine girmekteydi. Özellikle birçok il ve ilçede çeşitli isimler altında oluşmuş yerel platformlar bu açıdan etkili bir rol oynayabilirdi.

EMEP’in ısrarlı çabalarına ve merkezi düzeyde bir dizi görüşmeye rağmen sonuç alınamazken, yerel düzeyde ise oldukça sınırlı sayıda il ve ilçede pratik adımlar atılabildi. Bir kez daha görüldü ki, iki burjuva seçeneğin yarattığı baskılanma emek, barış ve demokrasi güçleri cephesinde de daha ileri düzeyde hissedilir hale gelmişti. CHP merkezinin izlediği politik çizginin yanı sıra, yerel örgütlerinin yer aldığı kimi il ve ilçelerdeki ortak platformlara yaptığı doğrudan müdahaleler bu etkiyi daha da ağırlaştırdı. Bu müdahaleler ortak kararlarla belirlenmiş belediye meclis üyelerinin isminin, listelerin seçim kurullarına teslim edileceği son anlarda çizilmesine kadar vardı.

Öte yandan, “Cumhur İttifakı”nın kaybettiği koşullarda zayıflamasına belirli düzeylerde de olsa etkisi olabilecek iki büyük şehirden Ankara’da derli toplu ortak bir toplantı bile yapılamazken, İstanbul’da TİP, Halkevleri, TÖP, ÖDP ve EMEP’in yaptığı toplantılardan ortak bir açıklama kararı çıktı, ancak ÖDP son anda bu açıklamaya da katılmadı ve imzasını çekti.

Bugüne kadar merkezine kendini koyarak da olsa demokratik ittifaklardan yana olduğunu söyleyen HDP ise, bölgede, kayyum atanan belediyeler başta olmak üzere ittifaklar oluştururken, batıda neredeyse tamamen sürecin dışında durdu. Esas olarak “Millet İttifakı”na yakınlaşmayı, genel olarak CHP ile yer yer de İyi Parti ile belediye meclis üyelikleri ve yönetimleri için pazarlıklar yapmayı tercih etti. Benzer bir durum birkaç ilçe ile sınırlı da olsa ÖDP ile CHP arasında da yaşandı.

Gelinen yerde, emekten, barıştan, demokrasiden yana olan güçlerin demokratik bir seçenek yaratamadığı koşullarda, parçalı bir durumda ve daha etkili olabilmenin imkânları kullanılamamış olarak yerel seçimlere giriliyor. Demokratik bir ittifakın kurulmasında EMEP’in girişimlerinin yetersiz kalması konusunda kendisinin de eksikleri eleştirilebilir ve bu da elbette belli bir gerçekliğe denk düşecektir. Ancak, demokratik bir seçenek yaratma ve ortak mücadeleyi ilerletme ihtiyacının birinci elden muhatabı olan parti ve örgütlerin hiçbirisinin reddedemeyeceği bir başka gerçek ise bu konuda en kararlı ve ısrarlı çabayı sarf eden partinin EMEP olduğudur.

PRATİK TUTUM ÜZERİNE KISACA

Elbette bugün bu önemli ve acil görevin başarılamamış olması her şeyin bittiği anlamına gelmiyor ve ortak mücadele ihtiyacını ortadan kaldırmıyor. 31 Mart Yerel Seçimleri’nin sonuçlarının da etkili olacağı yeni koşullar üzerinden bu tartışma ve girişimler sürecektir. Zira yazının başında vurguladığımız yerel seçimlerin bir ekonomik kriz süreci ve tek adam ittifakı yönetimi altında gerçekleşmesinin belirlediği koşullar seçimler sonrasında da bütün yakıcılığıyla varlığını sürdürmeye devam edecektir. Dahası bu durum sadece demokrasi güçleri cephesinden değil, seçimlerden çıkacak değişik sonuçlara göre, burjuva düzen partileri ve ittifakları cephesinden de iç ve dış tartışmalar şeklinde yeni çelişkiler ve çeşitli düzeylerde çatışmalara gebe bir süreç olarak yaşanacaktır.

Şimdi artık yapılacak olan açıktır; “tek adam tek parti ittifakı”nın geriletilmesi ve başta işçi sınıfı olmak üzere, sömürülen ve ezilen halk kitlelerinin iş, ekmek ve özgürlük talepleri etrafında bilinç ve mücadelesinin ilerletilmesi için sabırlı, kararlı ve ekili bir seçim çalışması yürütmek.

Bu çalışmanın politik platformunun, sınıf mücadelesinin ve güç ilişkilerinin yerellerdeki eşitsiz gelişiminin zorunlu kıldığı eylemdeki esnekliklerinden dolayı güdükleşmesine ve orasından burasından sistem içi çözümlerle sınırlanmasına izin vermemek. Krizin faturasının işçi ve emekçi halk kitlelerine kesilmesine ve “tek adam tek parti yönetimi”ne karşı gerçek bir halk egemenliğini ve bunun bir parçası olarak demokratik-halkçı bir yerel yönetimin olmazsa olmaz ilkelerini kararlılıkla savunmak.

Ülke genelinde ve bölgede sınırlı sayıdaki il ve ilçede sağlanan ittifak ve seçim birliklerinin gösterdiği ortak adaylar ve bunun dışında çeşitli il ve ilçelerdeki emeğin bağımsız adaylarıyla, kayyım atanan illerde desteklenecek adayların katılımıyla çalışmaları yoğunlaştırmak ve sonuçları oya indirgemeden mücadeleyi güçlendirecek bir seferberlik içerisinde olmak. Son dönemlerde yapılan her seçimde neredeyse olağanlaşan sandık-sayım hile ve yolsuzlukların engellenmesi için örgütlü bir tutum geliştirmek ve şaibeli sonuçlara karşı halkın tepki göstermesinin demokratik bir hak olarak kullanması bilinciyle çalışmaları örgütlemek.

Son bir hususu daha vurgulayarak bitirelim; “31 Mart’ın Sonu Bahar” türünden, yerel seçim sonuçları üzerinden “yalancı bahar” beklentileri yaratan hamasetlerden uzak durmakta herkes için yarar var. Zira bu memleket kendisinden önceki kışları aratan çok seçim baharları gördü. Hem ayrıca toplumlar tarihinin hepimize öğretmiş olması gereken bir gerçek var: Ülkelere ve kentlere baharlar, başta işçi sınıfı olmak üzere sömürülen ve ezilen halk kitlelerinin seçimler de dâhil bütün bir politik hayata birleşik ve örgütlü müdahalesiyle geliyor.